BİLİM VE TEKNOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİM ÖYKÜSÜ

GİRİŞ

Anlama, kavrama, hakim olma amacı için yapılan çırpınışların sonucunda hiçbirşeyin başarılı olamayacağı bir uç noktaya doğru ilerliyoruz. O hale geldik ki, insani değerlerden soyutlanıp teknopolitan değerlere entegre olmazsak yaşayabilme şansımız yok. İnsan, bu serüveni sırasında çok tanrı katledip, yerküresinin derinliklerinden yıldızlara kadar uzandı ve mikroçiplere kadar eğildi. Ve nihayet DNA sarmalının içinde sandığı sırlarının peşine düşerek yarı-mitolojik bir hale geldi. Yola çıkılırken araç olan bilim ve teknoloji amaca dönüşerek, kendisini araç olarak kullanan ‘gerçek insani’, yükseköğretim sisteminden geçirip ‘modern insana’ indirgedi ve ürünleri ile kuşattığı bilgi toplumunu da, kendisine endeksli köleler koğuşuna çevirdi. 21. yüzyıla girilirken ‘in’ değerler olarak baştacı yaptığımız bilim ve teknoloji sayesinde, gerçek ve gerçeküstünün birbirine karıştığı, tarih ve efsanenin örtüştüğü bir dünyaya doğru yol alıyoruz. Bu yolculuğun serüveni nasıl başladı?

BİLİM VE TEKNOLOJİNİN TARİHSEL GELİŞİM ÖYKÜSÜ

Anlamak anlamına gelen bilim ve yapmak anlamına gelen teknolojinin gelişim serüveni ilk insanın akıl, mantık ve duyu organlarını maddeye yöneltmesi ile başlar. Bilim ve teknoloji, serüveninin ilk gününden beri kabul gördüğü coğrafi bölgeler ve kültürler arasında seyahat eder ve gittiği her yere maddi gücünü de beraberinde taşır. Bilimin ve teknolojinin bu gücünü anlayan Büyük İskender, yaşadığı çağa siyasal damgasını vururken, İskender’den sonra gelen İslam dünyası da, yine bilim ve teknoloji aracılığıyla yaratıcının buyruklarını dünyanın dörtbiryanına taşır. İslam dünyasından sonra bilimi sahiplenen Avrupa, dünyayı kendisine sömürge yaparken, Amerika bilim ve teknolojinin gücü ile sömürgeciliği devralarak, hertürlü zehirli ürünleri deneyerek çöplük haline getirdiği gezeğenin koruyucusu rolünü üstlenir(!).
Bilimin ilk tohumlarını, M.Ö. 3000 yıllarında medeniyetin pırıltılarının görüldüğü Mezopotamya uygarlığında görüyoruz. Bu nedenle bilim ilk yolculuğuna doğu uygarlığından çıkar. Mısır uygarlığından sonra Batıya geçen bılim, önce İyonya’ya, sonra Atina’ya, Güney İtalya’ ya gider ve yeniden İskenderiye’ye döner. Roma İmparatorluğunun çökmesi ve Ortaçağ bağnazlarının muhteşem İskenderiye Kütüphanesini yakması ile yokolmaya yüztutan bilim, İslamiyetin doğuşu ile yeniden canlanır ve gelişir. 7. yüzyıldan 13. yüzyılın sonlarına kadar İslamiyetin himayesinde gelişen ve modern anlamda tohumları atılan bilim, yeniden Avrupa’da canlanmaya başlar. Avrupa’dan Amerika yolculuğuna çıkan bilim, bu yolculuğa çıkmadan önce teknolojiyi de koluna takar. Japonya ve Güney Kore gibi ülkelerin öncülüğünde Asya’ya da yerleşen ve yolculuğuna başladığı zaman toplumda pek yeri olmayan bilim, 20.yüzyılın sonunda oluşturduğu kendi toplumuna ve modern insanına Nemrutluğunu ilan eder.

Eski Mısır Dönemi

M.Ö.3000 yıllarında Nil ve Fırat kıyılarında rahiplerin yönetiminde yerleşik hayat yaşayan Sümerler, günlük yaşamlarında teknolojik ürünleri kullanıyor ve yaşamı daha kolaylaştırmak için çevreden görgüsel olarak bilgi topluyorlardı. M.Ö. 2500’li yıllara gelindiğinde ise çarpım tablosunu kullanıp, matematiksel bazı hesaplamaları yapıyorlardı [1]. M.Ö.2000 yıllarında Sümerler’den bilim meşalesini alan Babilliler, karekök, küpkök alma, ikinci ve üçüncü dereceden problemleri çözmek amacıyla bazı tablolar geliştirirler. M.Ö.1000 yıllarına kadar Sümerler ve Babilliler döneminde elde edilen bilgiler daha çok empirik bilgi düzeyinde kalır [2].
Eski Yunan Dönemi
M.Ö.1000 yıllarından sonra Ege kıyılarında yaşadıkları dünyaya anlam arama çabası ile felsefe yapan Yunanlılar tarih sahnesinde görülür. Yunanistan ve Güney İtalya’da yaşayan Yunanlılar, bilimin tohumlarını İyonya’da atar ve felsefe biliminin de öncülüğünü yaparlar. Bilinen ilk Yunanlı bilgin Milet’de yaşayan Thales’dir. İlgi alanı astronomi ve felsefe olan Thales, evrenin sudan meydana geldiği hipotezini ortaya atar. Thales, düşüncelerini Mısır gibi değişik ülkelere yaptığı seyahatlerden elde ettiği bilgiler ile yoğurur. Thales yaptığı seyahatlerle, farklı kültürlerin birikimlerini Yunan topraklarına taşıyarak bilimin ve teknolojinin gelişiminde en önemli bir görevi de yerine getirir. Thales’in öğrencileri Anaximender ve Anaximenes sayesinde, Yunanlıların doğa olaylarına karşı ilgisi artar ve böylece bilim tomurcuklanmaya başlar [3]. Ancak M.Ö.550’li yıllarda Perslerin Yunan topraklarını istilası ile tomurcuklanmaya başlayan bilimin yeşermesi bir başka bahara kalır.
Thales ve öğrencilerinin materyalist felsefesine karşın rasyonalist felsefeyi kuran Pythagoras M.Ö.530’li yıllarda Ege kıyılarından Sicilya’ya taşınır ve ünlü “Kardeşlik Derneği”ni kurar. Matematiği baştacı yapan Pythagoras’a göre, ‘evrenin yapı taşı sayıdır’. Pythagoras’tan etkilenen Herakletios ise ‘gerçeğin özü sayı değil değişmedir’ derken M.Ö.475 yılında yine Pythagoras’tan etkilenen Parmenides, ‘ Gerçeğin özü sayı değil olmadır ve olma, değişmeyen, hareketsiz, bitmeyen varlıktır’ der [4].

M.Ö.450 yıllarında materyalist ve rasyonalist akımların etkisi altında fikirlerini oluşturan Empedocles’e göre ise, ‘tüm varlıklar ateş, hava, su ve toprak olmak üzere dört elementten oluşur, bu elementlerin ilişkilerini sevgi ve nefret olmak üzere iki güç yönetir ve dünya bu gücün rastlantı sonucu çarpışmasından oluşmuştur’. Aynı dönemde yaşayan Demokritos yeniden materyalist bir yaklaşımla, ‘atomlar ve içinde döndükleri boşluk olmak üzere iki gerçek var’ der. Demokritos’a göre, ‘insan dahil herşey maddenin mekaniksel olarak birleşmesinden doğmuş nesnelerdir’. Demokritos ilk kez atom teorisini ortaya atarak ve insanı daha o günden maddeyle sınırlayarak bilim tarihinde yerini alır [2,3,5].

Pythagoras’ın ‘kardeşlik derneği’nin üyeleri olan çoğu bilgin, tartışma sanatı üzerinde uzmanlaşır ve Atina’nın hoşgörülü demokrasisi içerisinde fikirlerini rahatlıkla beyan ederler. Bunlar, çeşitli mantık oyunları ile doğru yanlış bakmaksızın muhatabı mat etmenin yollarını öğreterek geçimlerini sağlarlar. Sofistler adı verilen bu gruba karşı ilk başkaldırı Sokrates’ten gelir. Sokrates, ‘tartışmanın amacı insanı iyi, akıllı ve dürüst yapmanın yollarını araştırmak olmalı’ der ve siyasi otoriteyi rahatsız ettiği için darağacına gönderilen ilk bilginler arasında yerini alır. Sokrates, M.Ö.480’de ölen Konfiçyüs ve 479’da ölen Buda’dan 9 yıl sonra dünyaya gelir ve 399 yılında baldıran zehiri içirilerek öldürülür [2,3,6]. Böylece, maddi kaygılarla ve günü kurtarma düşüncesi ile hareket eden siyasi otorite, cinayetlerine bir yenisini daha eklerken, geleceği kurcalama ve maddeye anlam arama çabası ile hareket eden ve şehit olan bilginler listesine de bir yenisi daha eklenir.

Sokrates’in ölümünden sonra üzüntüsünden Atina’yı uzunca bir süre terkeden öğrencisi Platon (Eflatun), Atina’ya tekrar döndüğünde Akademisini kurup kapısına da ‘Buraya matematik bilmeyen giremez’ pankartını asar. Eflatun matematiğe verdiği önem kadar mistizme de önem veriyordu. Eflatun’a göre, ‘evren idealar ve olgular dünyası olmak üzere ikiye ayrılmıştı ve evren birtakım nesnelerin rastlantı sonucu birleşmesinden değil, akıllı bir yaratıcı tarafından oluşturulmuştu’ [2].

Eflatun’un öğrencilerinden Eudoxus hocası gibi düşünmüyor ve astronomi ile spekülatif kozmolojiyi birleştirerek evreni tanımlamada gözlemden bahseden ilk bilgin oluyor. Eflatun’un bir diğer öğrencisi, bilim tarihinde oldukça önemli bir yeri olan ve M.Ö. 384’de doğan Aristoteles’dir. Aristo’nun bilim üzerine etkisi yüzyıllar boyunca devam eder ve Ortaçağ boyunca hem İslam dünyasını hem de Batı kültürünü yakından etkiler.

Eski Yunan’da böyle gelişmeler olurken Çinliler kağıdı, barutu, pusulayı, baskı tekniğini ve abaküsü (ilk basit hesap makinası) bulurlar. M.Ö.246 yılında Çin İmparatoru Çü Huang-ti, ulusal birliğin sağlanması için tüm kıtapların yakılması gerektiğini söyler ve meydanlarda toplattığı tüm kitapları yaktırır [6]. Böylece siyasi otoritenin düşünceye karşıtlığı ve tahammülsüzlüğü daha bu tarihlerde ortaya çıkar.

M.Ö.334’de İskender’in 2. Yunan Kongresi’nde başkomutan seçilerek, Mısır’ı, Fenikelilerin tüm topraklarını ve Kudüs’ü alması, Pers İmparatorluğunu yıkması, İndüs’ü ele geçirerek Hint uygarlığını sona erdirmesi, Yunan düşüncesinin diğer kültürlerle tanışma olanağını sağlar. Büyük İskender (Zülkarneyn), sefere gittiği yerlere sadece veziri olan Aristoteles’i değil birçok bilim adamını da götürerek bilimsel gelişmelerin önünü açar. Büyük İskender gibi Eflatun ve Aristoteles de İbrahim dinine bağlı ve İslam şeriatinden idi [6]. Yine aynı dönemlerde yaşayan ve İskender’in sorması üzerine ‘Gölge etme başka ihsan istemem’ diyen, Eflatun’un ‘çılgın Sokrates’ dediği ve İskender’in ‘Eğer İskender olmasaydım Diogenes olmak isterdim’ diye iltifat ettiği Diogenes de erdemi yüceltir ve bilginlere büyük değer verirdi. Aristoteles, Lyceum’unu yine bu dönemde kuruyor. Büyük İskender’in himayesinde Yunanlılar metafizik nitelikteki spekülatif bilimden 300 yıl sürecek olan ve ‘Helenistik Çağ’ adı verilen gözleme dayalı emprik bilime yönelirler [2,3].

M.Ö.323 yılında Büyük İskender’in ölümünden sonra, Mısır’ın yönetimini eline alan Aristoteles’in öğrencisi general Ptolemy, hocasının Lyceum’unu örnek alarak meşhur İskenderiye Müzesi’ni kurar. Müze yüzlerce devletten maaşlı bilim adamını kadrosunda bulundurması nedeni ile günümüz araştırma merkezlerinin ilk nüvesi sayılır. Ayrıca müzede, yarım milyondan fazla kitabı olan bir kütüphane, gözlem evi, diseksiyon odaları ve bir de hayvanat bahçesi vardı [2]. İlk yüzyılı büyük bilimsel çalışmalara sahne olan müzede, Archimedes, Apollonius, Hero, Batylamus, Öklid, Hipparcus ve Erasosthenes gibi büyük bilimadamları yetişir ve aynı zamanda ders verirler. Müzede ders veren Apollonius, Parabola Hiperbola ve Elips gibi terimleri ilk kullanan bilimadamı unvanını alır.

M.S.101 yılında ‘Sen de mi Brütüs’ sözünün sahibi Julius Sezar, bilinen ilk gazeteyi çıkartır [6]. Bu tarihlerden sonra Yunan Bilimi geriler ve Avrupa Ortaçağ karanlığına gömülür. Kiliseye ters düştüğü gerekçesi ile bilim adına ne varsa yoketme süreci başlar. Birçok bilimsel kitap yakılır. M.S.389 yılında Piskopos Theophilus, İskenderiye Müzesi’nin ünlü kütüphanesinin bir bölümünü tahrib ettirir. 415 yılında da Patrik Cyril’in kışkırtması üzerine matematikçi Hypatia öldürülür. 525 yılında ise Eflatun’ un kurduğu Akademi, Justinian tarafından Hristıyanlığa aykırı sayılarak kapatılır. Aynı dönemde Roma’lı Boethius seküler (laik) nitelikteki yazılarından dolayı Kilise tarafından ölüm cezasına çarptırılır. Atina’daki okulların kapanması üzerine birçok Yeni-Eflatuncu bilgin İran’daki Jundishapur’a yerleşir ve Yunan düşüncesi ile Hint, İran ve Suriye kültürleri yeniden temas olanağı bulur [2,3,4].

İslam Dünyasındaki Gelişmeler

600’lü yıllarda doğup kısa sürede gelişen İslamiyet ile, Büyük İskender döneminde olduğu gibi bilim bir kere daha yeşerir. Kur’anda tabiatın incelenmesine yönelik olarak bulunan 750 ayetten ve Peygamber’in yolgöstermesi ile yaratıcının sırlarını arayan müslümanlar, deneye ve gözleme dayalı bilimin temelini atarlar. Bu dönemde Emevi Halifelerinden Muaviye bir milyon civarında kitabı barındıran “Darü’l-Hikme” yi (İlim Kültür Yuvası) kuruyor. Yine Halife el-Hakim, 400.000 ciltlik bir kütüphane kurarak bilim adamlarını Kurtuba’da toplar. 8.yüzyılın sonlarına doğru Halife Harun-el-Raşid, Aristoteles’in tüm kitaplarını, Galen ve Hipokrat gibi büyük bilim adamlarının bırçok eserini Arapçaya çevirtir [7]. Halife el Memun, Bizans’a ve Hindistan’a elçiler göndererek çevirmeye değer kitap aratır ve Bizanslıları yendiği savaşta, savaş tazminatı olarak sadece Eski Yunan Yazmalarını ister [7,8]. Böylece İslam dünyası, kendilerinden önce yapılan tüm bilimsel çalışmaları toparlayarak kaybolmasını önler ve daha sonra bu çalışmalar Arapça’dan Batı dillerine çevrilir. Endülüs Devleti’nin kurulması ile Musevi, Hristiyan ve İslam kültür geleneklerinin buluşması İspanya’yı bilim ve kültür merkezi haline getirir [2].
İslam dünyasında yetişen bilim adamlarından Cabir Bin Hayyan, ‘Kimyasal maddeleri, uçucu maddeler, uçucu olmayan maddeler, yanmayan maddeler ve madenler’ olarak dört grupta toplar ve modern kimyanın kurucusu olarak bilinen Lavoisier’e öncülük eder. El-Kindi, Einstein’dan 1100 yıl önce 800 yılında izafiyet teorisi ile uğraşır. El-Kindi, ‘Zaman cismin varolma süresidir, zamanla bilinebilen ve ölçülebilen hız ve yavaşlıkta hareketin modaliteleridir’ der. Zaman, mekan ve hareket birbirinden bağımsız değildir, göğe doğru çıkan bir insan ağacı küçük görür, inen insan ise büyük görür’ der [8,9].

18.yüzyılın matematik bilgini Gerolamo Cardano’nun ‘İnsanlığın 12 büyük düşünüründen biri’ dediği Harezmi, Hint rakamlarına sıfır rakamını ekliyerek bugünkü kullandığımız rakamları oluşturuyor [7,8,9]. Fen bilimlerinde deneyle sabit olmayan bilgilere itibar edilmemesi gerektiğini söyleyen Ahmet Fergani, enlemler arasındaki mesafeyi hesapladığı gibi, ekliptik meyli en doğru şekilde hesaplayarak kaşifler arasına giriyor [7,8,9].

Trigonometrik bağıntıları bugünkü kullanılan şekliyle formülleştiren, El-Battani, 877 yılından 929 yılına kadar sürekli astronomik gözlemler yapar. J.E.Montucia 1802’de yayınladığı ‘Histories des Mathematiques’ adlı eserinde “Johann Müller’in bilimsel eserleri çok zengin olmakla beraber, bir zamanlar zannedildiği kadar orijinal değildir. J.Müller’in kendisinden önceki yıllarda, bu konuda yazılmış olan eserler hakkında bilgisi vardı. Bilhassa el-Battani ve Nasirüddin Tusi’diden birşeyler aldı” der [7,8,9]. El-Battani, Tanjant ve Kotanjant’ın tanımını yaparak” Sinüs, Tanjant ve Kotanjant’ın sıfırdan doksan dereceye kadar tablosunu hazırlar ve küresel üçgenlerde, köşelerden birinin dik olması halinde üçgende geçerli olan bağıntıları ortaya koyar [8,9,10].

Ebubekir er-Razi, cerrahide dikiş malzemesi olarak ilk kez hayvan bağırsağını kullanır, tıp biliminde deney ve gözlemin çok önemli olduğundan bahseder ve başhekimi olduğu hastanede görev alacak olan doktorların uzmanlaşmaları gerektiğini söyler [7,8,9]. Ebü’l-Vefa Trigonometriye Sekant ve Kosekant kavramlarını kazandırır. Gözün görülebilir cisimler doğrultusunda ışınlar yaydığını söyleyen Öklid ve Batylamus’a karşı, ‘Görülecek cismin şekli, ışık vasıtasıyla gözden girer ve orada mercekler vasıtası ile nakledilir’ diyerek, yaptığı sayısız denemelerle ‘göze gelen uyarıların görme sinirleri ile beyne intikal ettirildiğini’ söyleyen İbnü-l-Heysem, optik biliminin öncüsüdür [7,8].

Çeşitli maddelerin birbirinden ayirt edilme yollarından birinin, maddelerin özgül ağırlıkları olduğunu söyleyerek sıcak su ile soğuk su arasındaki özgül ağırlık farkını tesbit eden el-Beyruni, 973 yılında ‘Bilimsel çalışmaların, deneylerle isbat edilmesi gerektiğini ve belgelere dayanmasının zorunlu olduğunu’ söyler.

İbnu’n-Nefis 1200’lü yıllarda küçük kan dolaşımını keşfeder [10]. Bursalı Kadızade Rumi 1100’lü yıllarda, ‘Siyasi otoritenin, ilim müesseselerine karışmaması gerektiğini’ söyleyerek zamanın Hükümdar’ı Uluğ Bey’e karşı tavır alır ve istediğini yaptırır [11]. Şerafettin Sabuncuoğlu 1300’lü yıllarda hayvanlar üzerinde ceşitli deneyler yaparak deneysel fizyolojinin öncülüğünü yapar. Sabuncuoğlu, yılan zehirine karşı antidot olarak kullanmak istediği bir tiryakı önce horozlarda, sonra da kendi üzerinde dener [12].

Gıyaseddin Cemşid, Kadızade Rumi ve Ali Kuşçu tarafından ortak hazırlanan ve 1018 kuyruklu yıldızın konumunu içeren ‘Zic-i Gurgani’ isimli yapıt, kronoloji sistemleri, pratik astronomi ve çeşitli kuramsal matematik konularını içerir [13]. Ali Kuşçu, Fatih’in davetini kabul ederek İstanbul’a gelir ve Ayasofya Medresesi Müderrisliğine (Profesörlüğü) getirilir. 15.yüzyılda Mursiyeli İbrahim Akdeniz Haritasını, 16.yüzyılda ise Piri Reis I.ve II. Dünya haritasını çizerek deniz kılavuzu mahiyetindeki ‘Kitab-ı Bahriye’ adlı coğrafya eserini yazar [7].

Bizans Kralı Jüstinyen’in yaptırdığı Ayasofya’nın kubbesine çıkıp, Hz.Süleyman’a hitaben “Ey Süleyman bugün seni geçtim” demesine karşın Selimiye’yi yapan Mimar Sinan, ‘Ey zavallı Jüstinyen, Allah ü Vahidü’l-Ahad, herkesten ve herşeyden üstündür’ diyerek cevap verir [7]. 1630 yılında Hezarfen Ahmed Çelebi uçma denemeleri yapar. Katib Çelebi ise aynı yıllarda yerküreyi, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika, Mecellenika (Avustralya) ve kutub bölgeleri olmak üzere altı kıtaya ayırır. Katib Çelebi 14.500 yazar ve yorumcuyu kapsayan “Keşfü’z-Zunun” adlı bibliyografya lugati ile, bir bibliyografya uzmanı olduğunu ortaya koyar [7].

Fatih Sultan Mehmet Han’ın ölümünden sonra medreselerden tabiat bilimlerinin öğretilmesi yavaş yavaş kalkar. Bu dönemden sonra İslam anlayışındaki yetersizlik İslam dünyasının bilim dünyasından silinip yokolmasına neden olur. Araplar batının kölesi konumuna düşerken, tarih boyunca İslamın bayraktarlığını yapan Türkler ise bilim ve teknolojiye gereken ilgiyi göstermemelerinin bedelini fethettiği topraklardan kovularak ve barbar ilan edilerek öder.

İslam dünyasının bilimle uğraştığı parlak dönemlerinde, Avrupanın Hristiyan dünyası büyü, simya ve astroloji ile uğraşıyordu. Halkın kültür düzeyi çok düşük olduğu için bilimle kimse ilgilenmiyordu. Kilise ile daima ters düşen Kutsal Roma İmparatoru Frederik II (1194-1250), Arapça’dan bazı bilimsel eserleri Latinceye çevirtir. Fakat bu çevirinin amacının bilim için mi, yoksa kiliseyi kızdırmak için mi olduğu tartışmalıdır [2]. Onüçüncü yüzyılda Avrupa’da Kilisenin öncülüğünde üniversiteler kurulurken iki de manastır düzeni ortaya çıkar. Bilime katkılarıyla bilinen Fransisken manastırı ve felsefeye katkıları ile bilinen Dominiken manastırı [2].

Dominiken manastırının yetiştirdiği en büyük din düşünürü St.Thomas Aquinas’dır (1225-1274). Skolastizm’in kurucusu olan St.Thomas, ‘bilginin iki kaynağı vardır, biri inanç, diğeri ise doğal akıl yürütmedir. İnanç bilgisini kutsal kitaptan alır; akıl yürütme ise aklın süzgecinden geçirilerek düzenlenen ve yorumlanan duyu verilerini kullanır ve bunun en yüce örnekleri de Eflatun ve Aristoteles’te vardı’ der. Fransisken manastırının yetiştirdiği en büyük bilim adamı ise Roger Bacon’dur (1214-1294). Bacon El Heysem’den etkilenerek optik bilimi üzerinde çalışır. Bacon, eğitim ve deneysel bilimde matematiğin çok önemli olduğunu söyler ve bilimsel çalişmalarda gözlem ve deneyin öneminden bahseder. Oysa bu dönemde Avrupa’da matematik, müslümanların uğraştığı bir alan olarak görülür ve uğraşanlara da iyi gözle bakılmazdı.

14. yüzyılda matbaanın icadı ile 1400-1500 yılları arası Arapça’dan ve Eski Yunanca’dan birçok kitap Latinceye çevrilir. Aristoteles’in tüm kitapları 1495 yılında basılır. Thales’in Mısır’a, İslam dünyasının Bizans ve Hindistan’a yaptığı bilimsel amaçlı seyahatlar gibi Avrupa’dan birçok bilim adamı İslam dünyasına seyahat yaparak bilimsel kitapları toplarlar. Bir kere daha bilimsel eserler Doğu Uygarlığından Batı Uygarlığına doğru yönelir. Eski Yunanca’dan Arapça’ya çevrilen bilimsel eserler yeniden Arapça’dan Latinceye çevrilmeye başlanır.

Rönesans Sonrası Gelişmeler

Kilise ile bilimi bağdaştırmaya çalışan skolastik düşünürlere rağmen Avrupa Rönesans dönemi ile beraber yavaş yavaş kilisenin baskısından kurtulmaya başlar. Rönesans döneminde bilim adamından çok, sanatçı, tarihçi ve politikacı yetişir fakat Heykeltraş, Mimar, Ressam olduğu kadar da Jeoloji, Astronomi, Anatomi ve Fizyoloji ile ilgili yaptığı çalışmalarıyla tanınan Leonardo da Vinci (1452-159) Rönesans döneminde yetişen en onemli bilim adamı olarak da bilinir. Rönesans döneminde zanaatkarların atölyelerinin çok faal olduğu da görülür.
Nicolaus Copernicus’un (1477-1543), evreni yer merkezli değil de güneş merkezli yaklaşımı sadece modern bilimin başlangıcı değil insanın evrende yerini saptamasının da başlangıcı sayılır. Polonya’nın Torun kentinde dünyaya gelen Copernicus çoğu düşüncesini Pythagoras ve Aristoteles’ten alır. Copernicus düşüncelerini kiliseden çekindiği için söylemez. Ancak yaşamının son yılında ağır hasta yatağında iken dostu Osiander tarafından ‘Göksel Kürelerin Dolanımı Üzerine’ adlı yapıtı bastırılır ve başlangıçta çoğu entellektüel tarafından küçümsenir. Martin Luether, Copernicus’a hitaben ‘Bu budala, tüm astronomi bilimini ters-yüz etme hevesindedir. Oysa, kutsal kitap bize, Joshua’nın yerküreyi değil, güneşi durdurduğunu söyler’ der [2,3]. Rönesansın kilisenin hakimiyetini yıkması ve Copernicus’un yaklaşımı ile aydınlanma çağı ve modern bilimin bugünkü anlamdaki şekillenme sürecini başlatır. Bu süreci izleyerek, Tycho Brahe (1546-1601), Johannes Kepler (1571-1630), Galileo Galilei (1564-1642), William Harvey (1528-1626), Nicolaus Steno (1638-1680) ve Isaac Newton (1642-1727), Leonard Euler ( 1707-1783), J.L. Lagrange (1736-1813), P.S.Laplace (1749-1827) gibi bilimadamları bugünkü anlamda modern bilimin temellerini atarlar.

Bilime dayalı Teknolojilerin gelişmesi

Sanayi devrimine kadar teknoloji, mucitler sayesinde daima bilimden önde gider ve Sanayi Devriminden sonra bilime dayalı teknolojiler dönemi başlar. Zanaatkar atölyeleri yerlerini, bilim adamının laboratuvarlarına, Araştırma-geliştirme (Ar-Ge) merkezlerine ve fabrikalara bırakır. Bu dönemde bilimin itici gücü sadece entellektüel merak değil daha çok sermaye olur. Bilimsel gücün para demek olduğunu anlayan birçok tüccar, bilim adamları ile yakın dostluk içerisine girerek onların çalışmalarını finanse eder. Böylece Avrupa, ticari sömürgeciliğin en iyi aracının bilim ve teknoloji olduğunu anlar ve bilime dayalı teknoloji çağı başlar.
Bilime dayalı teknolojinin ilk örneği Thomas Alva Edison’un laboratuvarına, bilimsel gelişmeleri ticari uygulamalara dönüştürerek gerçekleştirdiği elektrik teknolojisidir (elektrik lambası, güç santralı 1887). Henri Ford’un 1908 yılında seri olarak otomobil üretmesi ‘kütlesel üretim’ kavramını da ortaya koyar. 1895 yılında Röntgen’in X ışınlarını keşfetmesi ve arkasından doğal radyoaktivitenin keşfi (1896), Thomson’un elektronu keşfetmesi, Planck’ın kuantum kavramını ortaya atması ve Einstein’in foton kavramı (1905) ve genel rölativite teorisini ortaya koyması, daha önce temeli atılan modern bilimin doğuşunu da simgeler. Bilimin bu doğuşunun temelinde I.ve II. Dünya savaşlarının olması kadar farklı kültürlerin daha önce Eski Yunan’da, İslam dünyasında ve Endülüs’te biraraya gelmesi gibi Amerika Birleşik Devletleri’nde de biraraya gelmesi vardır.

Yoğun madde fiziği, malzeme bilimi ve elektroniğin gelişmesi sonucu bilgisayar ve telekomunikasyon teknolojileri ortaya çıkar. M.Ö.3500 yılı civarında yazının, M.Ö. 170 yılında parşömenin ve 1454’de matbaanın icadı ile gelişen yazılı iletişim, telgraf, sabit görüntülerin elektrikle iletimi, daktilo, telefon, fonograf, televizyon yayını, teleks, haberleşme uydusu, transatlantik fiberoptik kablo, telefax ile yazılı metinlerin yanında, ses ve hareketli görüntüyü de kapsayan telekomünikasyon teknolojilerine dönüşür. Bu sayede bilginin işlenmesi, iletilmesi, depolanması ve enformatik, yazılım, optoelektronik ve fotonik gibi yeni bilim alanları ve bunlara dayalı yeni teknolojiler ortaya çıkar [14]. Transistörün geliştirilmesini izleyen yaklaşık elli yıllık bir süre içinde bilime dayalı “ileri teknolojiler” doğar [15]. Biyoteknoloji, gen mühendisliği ve moleküler biyoloji ile üretim sistemindeki değişimler yanında ürünlerin boyutlarında da bir minyatürleşme olur ve gıda üretimi tarlalardan araştırma laboratuvarlarına doğru kaymaya başlar.

Bilgi Toplumuna Geçiş Sürecinin Başlangıcı

Bilim ve teknolojinin bu serüveni sonucunda, sınırları tanımlanmamış genişlemeye ve aynı zamanda sınırsız ihtiyaçlar yaratmaya yönelik istikrarsız bir yapı olan ‘bilgi toplumu’ ortaya çıkar. Sanayı toplumunda olduğu gibi bilgi toplumunda da insan dahil herşey üretim faktörü açısından ele alınmaktadır. Sanayi toplumunun ihtiyaç duyduğu insan gücünü, iş ve emek ilişkisinin nasıl olması gerektiğini Taylor tanımlamıştı. Bilgi toplumunun gerektirdiği işi ve insan gücünü de W.Edwards Deming tanımlamaktadır. Deming’e göre bilgi toplumunun işçisi sadece söyleneni yapan değil, aktif olarak üretime katılan, asgari bir fen ve matematik bilgisi olan kişiler olmalıdır [16]. Bilgi toplumunun ihtiyaç duyduğu işçilerin %50’sinden fazlası da üniversite mezunu olmalıdır [17]. Böylece bilgi toplumunda ayakta kalarak üretim faktörü olma özelliğini sürdürebilecek modern insanda olması gereken vasıflar uzmanlarca şu şekilde belirleniyor: Teknolojik gelişmelere ve değişimlere adapte olabilme, kendini yenileyebilme yeteneği, ileri teknolojilere aşinalık, teknolojinin sosyal boyutunu kavrayabilme, en az bir yabancı dil bilme ve disiplinler arasında çalışabilme özelliğinin olması.
Bilim ve teknoloji yeni bir toplum şekillendirdiği gibi yeni bir insan gücünü de tanımlamaktadır. Böylece 20. yüzyılın siyasi atmosferini dolduran emek – sermaye ilişkisi, 21. yüzyıla girilirken yerini yönetim-bilgi-sermaye ilişkisine, emeğin performansı da bilginin performansına bırakır. Başında, magazin sayfalarında gösterişci kapitalistler kadar, profesyonel yönetici ve bilim adamlarının da simaları görülmeye başlanır. Serbest piyasa ekonomisi, banka ağları, bilgi ağları, ulaşım şebekesi, çokuluslu şirketler ve sonuç olarak küreselleşme kavramı ortaya çıkar. Böylece insanın faaliyetleri ulusal devletin dışına çıkarak uluslararası mahiyet kazanır. Diğer taraftan ise insan birçok bilgiye ulaşırken insana ait birçok özel bilgiye de kredi kartı, personel bilgi formu vs. gibi formlar sayesinde erişilebilmektedir. Yine şu anda dünyanın birçok yerinde yürütülen ‘Genom’ projesinin sonuçlanması ile insan bir de ‘gen kimlik kartı’na sahip olacak. İnsanın gen haritasını tanımlayan bu kimlik, sosyal statüdeki konumu da belirleyebilecek. Örneğin DNA içerisindeki şifrelere göre anlamlandırılan kodlar sayesinde insanın neye meyilli olduğu tesbit edilecek ve iş bulmada, evlenmede ve herhangi bir yere üyelikte bu kodların çözümüne bakılacaktır. Kodlarından şizofreniye meyilli veya başka bir hastaliğa eğimli gibi anlam çıkartılan insanın yaşamı daha başlamada altüst olabilecek ve daima kontrol altında tutulacaktır.

Bu gelişmeler, insanı belli merkezlerden yönlendirebilme yeteneğini de beraberinde getirerek, birçok gayrimeşru iktidarın meşrulaştırılması rolunü de üstlenir. Bilim, siyasi iktidarların teorik düşünce boyutundaki haklılığını doğrulamanın peşinde koşturulurken, teknoloji de toplumun kontrol altına alınması yönünde geliştirilmektedir. Gelişmiş ülkelerin harcamalarına bir gözatıldığında, yatırımların çoğunun insanı hedef alan savaş teknolojisine veya insanın eylemlerini denetlemeye dayanan kontrol mekanizmalarının geliştirilmesine yönelik olduğu görülür. Modern insan, sanki hemcinsini mahkum etmeye veya yoketmeye yönelik programlanmış gibi üretmektedir.

Bilim ve teknoloji, şekillendirdiği yükseköğretim kurumlarında üretilen modern köleleri eliyle bir taraftan kendine endeksli toplumu ortaya çıkartırken diğer taraftan da ürünleri ile doğayı nükleer çöplük haline getirmekte ve kozmosu kaosa doğru sürüklemektedir. Bu nedenle gözükapalı kölelerini ürettiği oran da gözükapalı karşıtlarını da üretmeye başlamıştır. Özellikle 1960’lı yıllardan itibaren alevlenen çevrecilik hareketleri sonucunda, teknolojinin hoyrat ve sınırsız gelişimine müdahale etme düşüncesi ile ‘yumuşak teknoloji’ kavramı gündeme gelir.

Bilim ve Teknolojinin Siyasi Fonksiyonu

Tarihe bakıldığında bilim ve teknolojiyi değişik zaman birimlerinde de olsa tüm insanlığın emeklerinin bugünlere taşıdığı görülür. Çağdaş anlamda bilim, 19. ve 20. yüzyılda birdenbire ortaya çıkmış değil, tarih içerisinde tabii gelişimi sonucu ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılda bilime yapılan katkılar binlerce yılın emeğine yapılan son rötuşlardır. Fakat tüm insanlığın emeği sonucu gelişmesine rağmen bugün için, gelişmiş diye bilinen birkaç ülkenin tekelinde gelişmekte olan ülkeleri sömürü aracı olarak kullanılmaktadır.
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin, transfer teknolojiler ile çağa ayak uydurmaya çalışmalarına rağmen, çok yakında transfer teknolojileri bile kullanamayacak düzeyde geri kalacağı aşikardır. Hatta gelişmiş ülkeler arasında bile giderek ara açılmaktadır. Örneğin 1982 yılında Avrupa’da yapılan sanayisi gelişmiş yedi büyük ülkenin toplantısında gelişmiş ülkelerde de teknolojik seviye farkının ortaya çıktığı konuşulmuş ve bunun sonucu EUREKA oluşturulmuştur. Yine 1987 yılında Reagan-Gorbaçov zirvesinin ana nedeni ‘Yıldız Savaşları’ projesiydi ve SSCB’nin dağılmasından sonra yapılan görüşmelerde nükleer silahların sınırlandırılması konusu hakimdi. Çünkü Japonya’ya atılan Atom Bombası’nın yönünün bu kez Japonya olmadığının bilinci vardı. Japon Taro Nakoyama, Japonya’nın II. Dünya Savaşı’nda bilim ve teknolojinin gücünü çok iyi anladığını ‘Kudret çizgimizin o günkü sıfırdan bugünkü durduğu yere gelmesiyle ilgili süreç birçok ülkeye örnek olabilir’ der.

Gelişmiş ülkelerin bilim ve teknoloji öğretmek ve yaymak için gelişmekte olan ülke insanlarına burs verdiği de görülmektedir. Böyle bir faaliyetin gerçekte birçok yararı olmasına rağmen gelişmiş ülkelerin bu faaliyetle ‘soylu bir yardım’ çabasından çok, geliştirdikleri teknolojileri geri kalmış ülkelere satma yani geri kalmış ülkeleri kendilerine bağımlı kılma amacında olduğu da bir gerçektir. Bunun sinyalleri daha 1774 yılında İngiliz Başbakanı Willam Pitt’in “Kendi ülkemizde imal ettiklerimizin kolonilerimizde yapılmasına asla müsaade ve müsamaha göstermemeliyiz” sözü ile açığa çıkar.

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi dünyadaki siyasal olayların altında sonuçları tüm gezeğeni etkileyebilecek araştırma projeleri yani bilimsel ve teknolojik nedenler aranmalıdır. Gezeğenin değişik coğrafi bölgelerinde yardım adına dolaşan emperyalist güçler, keşfedilen yeni bir hammaddenin peşinde koşmaktansa Irak’ta olduğu gibi “barış ve yardım” benzeri temel insanlık değerlerinin peşinde koştuğunu söylemeyi tercih etmektedir. Bu nedenle insan dahil herşeyi üretim faktörü olarak değerlendiren ‘vahşi emperyalizm’in modern insanın adım attığı her yerde, yeni keşfedilen bir hammaddenin arandığı veya zararlı bir teknolojik ürünün savunmasız insanlar üzerinde denendiği düşünülebilir. Çünkü vahşi emparyalizmin temsilcileri gelişmekte olan ülkeleri bir laboratuvar, insanlarını da kobay olarak görmekte ve bu yönde uygulamalar yapabilmektedir. Körfez savaşında Fransa ve Almanya gibi birçok ülke yeni silah teknolojilerinin ürünlerini denerken, Rusya’da Çeçenistan’da aynı uygulamayı yapmaktadır.

Sonuç olarak şunu söylebilirim, gelişen teknoloji dünyadaki siyasal dengeyi de giderek artan bir oranda kapitalist ülkelerin lehinde sarsmakta ve bilimsel ve teknolojik ürünler vahşi emperyalizmin modern insanı eliyle temel insanlık değerlerini gezeğenden silmeye yönelik bir şekilde kullanılmaktadır. Yani bilim ve teknolojinin öncülüğünde elit bir tabaka, dünya insanlığını kendine köle yapmanın peşinde… Bu nedenle bilimsel araştırmaların ve teknolojik ürünlerin kullanım amacının yeniden gözden geçirilmesi zorunluluğu vardır. Bilim adamının hemcinsini ve dünyayı yokedebilecek teknolojilerden çok, başlangıçtaki amacına uygun olarak anlama, kavrama ve hakim olmaya yönelik çaba içerisinde olması gerekir.

YÜKSEKÖĞRETİMİN TARİHSEL GELİŞİM ÖYKÜSÜ

Dünya Yükseköğretiminin Gelişim Öyküsü

21.yüzyıla girilirken yükseköğretim kurumlarının Eğitim ve öğretim ile düşünebilen bir insan yetiştirme yerine, ‘nasıl’ ve ‘niçin’lerini sorgulamadan sadece çok kazanmaya ve çok üretmeye programlanmış ‘objeler’ yetiştirmeye yöneldiğini görmekteyiz.
Yükseköğretim kurumları henüz üretim faktörü olarak değerlendirilmediği dönemlerde dinsel veya siyasal otoriteye eleman yetiştirme amacını taşırdı. Örneğin M.Ö.2000’li yıllarda Babilliler, Hamurabi hanedanlığı sırasında ruhban-yöneticilerin yetiştirilmesi için tapınak okulları kuruyorlar. Yine Çin’de M.Ö.124 yılında İmparatorluğun memur ihtiyacını karşılamak için İmparatorluk Akademisi, Roma İmparatorluğu’nda da M.S.100-200 yıllarında üst düzey yönetici yetiştirmek için hukuk kürsüleri kurulur [18].

Modern yükseköğretimin kökenlerini Eflatun’un Akademisine, Aristo’nun Lyceum’una ve İskenderiye Müzesi’ne kadar götürmek mümkündür. 1000 yıllarından sonra Kutsal Roma İmparatorluğu ve kilisenin otoritesi altında Avrupa’da birçok üniversite kurulur. Bunun ilk örneği, meslek öğrenmek isteyen öğrenciler tarafından 1088 yılında kurulan Bologna üniversitesidir. Üniversitenin rektörü öğrenciler tarafından kendi aralarında seçilir ve öğretmenlerin maaşları da yine öğrenciler tarafından ödenirdi. 1160 yılında Katolik Kilisesi tarafından ruhban sınıfı yetiştirmek için Paris üniversitesi kurulur. Paris üniversitesinde kilise ile öğretmenler arasında anlaşmazlık ortaya çıkar ve üniversiteden ayrılan öğretmenler 1167 yılında Oxford üniversitesini kurarlar. Avrupa üniversitelerinin ilk örnekleri olan bu üniversitelerdeki öğretmenler ile siyasi otorite arasında zaman zaman anlaşmazlık başgösterir ve her anlaşmazlıkta yeni bir üniversite ortaya çıkar. Bu çerçevede 1204 yılında Venedeik, 1209 yılında Cambridege ve 1220 yılında da Pauda üniversitesi kurulur [19].

İlk kurulduğu yıllarda üniversiteye uluslararası nitelik kazandırmak için papalık veya krallık tarafından ‘stadium generale belgesi’ ve öğretmenlere de heryerde öğretebilme belgesi ‘ius ubique docendi belgesi’ veriliyordu [19]. Bu nedenle üniversite daha kurulduğu yıllarda bile ayrıcalıklı ve prestijli bir kurum olma özelliğini kazanmıştır. Ancak üniversitelerin ilk kuruluşu araştırmaya yönelik değil mesleki öğrenime yönelikti. Eski Yunan ve İslam aleminin, eserlerinin Avrupa üniversitelerinde okutulmaya başlanması ve yeni coğrafi keşifler sonucu bilgi patlaması ile İncil’e göre olan dünya görüşü ile Aristo’ya göre olan dünya görüşünün uzlaştırılması eğilimleri başlar. Bu eğilim 13. yüzyılda St.Thomas tarafından başlatılır ve Martin Luther’in düşüncelerini içeren bildiriyi Wittenberg Üniversitesi’nin kapısına asması ile sona erer. Kilise ile akıl’ın uzlaşma araması ve sonunda akıl’ın kiliseyi dışlaması Rönesans’a ve takip eden reform hareketlerine yolaçar.

Rönesans’tan itibaren üniversiteler üzerinde kilisenin etkisi azalırken, devletin etkisi artmaya başlar ve üniversitelerde okutulan İslam dünyasının eserleri, yerini yavaş yavaş R.Bacon, Copernicus ve Newton gibi bilim adamlarının eserlerine bırakır. Bu dönemlerde kilisenin etkisinin azalması ile üniversitede nelerin okutulacağı sorusu da gündeme gelir ve tartışmalar daha çok öğretım programları üzerinde yoğunlaşır [19].

1600’lü yıllara kadar üniversite içerisinde araştırma faaliyetlerinin kurumsal bir yapısının olmaması nedeni ile bilimsel gelişmeler, Fibonacci, Copernicus, Kepler, Galileo ve Newton gibi bilim adamlarının kişisel çabası ile üniversite dışında gerçekleşir. Bu çerçevede üniversite dışında bilimsel dernekler kurulur ve bunların ilk örnekleri Roma’da 1600 yılında kurulan ”Academia dei Lincei”, Floransa’da 1657 yılında kurulan ”Acedemia del Cimento”, 1660 yılında kurulan ”Teh Royal Society of London” ve halen faaliyetlerini sürdüren 1666 yılında kurulan ”Academie Royale des Sciences” dır. Bu dernekler aynı zamanda günümüz bilim akademilerinin de temelini teşkil ederler. Kiliseye karşı verilen bağımsızlık mücadelesi, bu derneklerin amacını da etkilemiştir. Örneğin, Robert Hooke ”The Royal Society” in faaliyet amacını şöyle belirler: “Royal Society’nin işi; tüm doğal olaylar, yaralı zenaat, imalat, mekanik uygulamalar, makinalar ve deneylere dayalı icatları kapsayan alanlardaki bilgileri geliştirmektir. İlahiyat, metafizik, ahlak, siyaset, retorik, ve mantık, kurumun ilgi ve uğraşı alanının dışındadır” [19].

Bilimsel tartışmalar bu derneklerde yapılırken, teknolojik öğretim de yine bu derneklerde ve bunların dışında kurulan yükseköğretim kurumlarında yapılmaktaydı. Bu tür kurumların ilk örneği 1579’da Londra’ da kurulan ‘Gresham College’dir. 1752 yılında kurulan ‘The Lunar Society’ de ise bilim adamları ve sanayiciler her ayın dolunay akşamı toplantı yaparak sanayi devriminin bilimsel temelini atarlar.

Sanayi Devrimi’nden sonra bilim ve teknolojinin içiçe girmesi, üniversite eğitiminde yeni düzenlemelerin yapılmasına neden olur ve fen ve mühendislik eğitimi ancak bu dönemden sonra üniversitelere girer. İlk olarak Fransa’da 1794 yılında ”Ecole Normale Superieure Polytechnique” kurulur ve eğitiminde yaygın olarak fen bilimlerine ağırlık verilir. Bu sayede Fransa 19. yüzyılın ortalarına kadar dünyanın bilim merkezi olur. Eğitimde fen bilimlerinin ağırlıklı olması ile amatör bilim adamları yerlerini profesyonel araştırıcı ve öğretim üyelerine bırakır. Bu gelişmeler sonucunda İngiltere’de 1799 yılında ”The Royal İnstitution” kurulur ve amacı da: “Bilgiyi yaymak, yararlı mekanik buluş ve gelişmelerin kullanılabilir hale gelmesini kolaylaştırmak, felsefi konferanslar ve deneylerle bilimin, günlük ihtiyaçların karşılanmasına yönelik olarak öğretilmesini sağlamak” şeklinde belirlenir. Böylece Robert Hook tarafindan dişlanan bulunanın yorumlanması işi yani felsefe yeniden üniversitenin gündemine girer.

18. yüzyılın sonları ve 19. yüzyılın başlarında Napolyon, üniversitelerde az da olsa kalan kilisenin etkisini tamamen yoketmek amacıyla bir çok üniversiteyi kapatır ve kalanları da yeniden yapılandırır. Napolyon, üniversitelerin amacını, ‘merkezi hükümetin ideolojisi doğrultusunda elit kadroları yetiştirmek’ olarak tanımlar ve bu amaç doğrultusunda 1806 yılında ‘Merkezi İmparatorluk Üniversitesi’ kurulur ve tüm yükseköğretim kurumları bu kuruma bağlı olarak yeniden şekillendirilir. Bu arada Napolyon, Alman üniversitelerinin de birçoğunu kapatır.

3. Frederick, Napolyon’un kapattığı Alman üniversitelerini yeniden organize etmek için Wilhelm von Humboldt’a görev verir. Humboldt, üniversitelerin amacını şöyle tanımlar: “Üniversite, tüm bilim alanlarındaki eğitim öğretimin, araştırma faaliyetleri ile birlikte ve bir bütünlük içinde yürütüldüğü bir kurumdur. Üniversitenin sahibi devlet değil millettir; devletin görevi öğretim üyelerini atamak, bunların maaşlarını ödemek ve çalışmaları için gerekli özgürlük ortamını oluşturmaktır” [20]. Humboldt’un ilkeleri ile modern üniversite şekillenmeye başlar ve araştırma ve geliştirme (Ar-Ge) faaliyetlerine yönelir. Üniversiteden mezuniyet sonrası araştırma faaliyetleri ilk kez 1880’de John Hopkins Üniversitesi’nin bünyesinde gerçekleşir. Ancak Üniversitedeki temel ve uygulamalı araştırmaların ağırlık kazanması 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarından itibaren gerçekleşir.

20. yüzyılın başlarından itibaren üniversitede öğrenim gören insanların sosyal statüsünde de bir değişme olur. 20. yüzyıla kadar, üniversite öğretim üyeliği ve öğrenciliği ruhban sınıfı, aristokratlar, toprak sahipleri gibi ayrıcalıklı kişilere özgü iken, 20. yüzyıldan itibaren toplumun her tabakasına yayılmaya başlar. Bunda en önemli faktör, 1944 yılında Amerika’da II. dünya savaşından dönenlerin topluma uyum sağlayabilmesi için üniversitelerden yararlanma yoluna gidilmesidir. Savaştan dönenlere üniversitede okumak için devletin yardım yapması, öğrenci sayılarında büyük bir artışa ve devlet ile üniversite arasında yeni bir ilişkinin kurulmasına neden olur. Böylece yükseköğretimde de kütleselleşme başlar. Bu tarihten itibaren üniversitenin görevleri, “Eğitim-Öğretim, Temel Bilimsel Araştırmalar ve Toplum Hizmetleri” şeklinde olmak üzere yeniden belirlenir.

Böylece üniversite devletin sosyo-ekonomik politikalarının belirlenmesinde önemli rol oynayan bir kurum haline gelir ve bilgili işgücü yetiştirmesi bakımından üretim faktörleri arasında yerini alır. Bugün için Amerika ve Avrupa’daki üniversitelerin birçoğu bilimsel araştırmalardan elde ettiği rant kadar, gelişmekte olan ülkelere bilgili işgücü yetiştirme faaliyetinden de kar sağlamaktadır.

Türk Yükseköğretiminin Gelişim Öyküsü

Üniversite, Cumhuriyet tarihi boyunca Napolyon’un üniversite tanımına uyarak, askeri-siyasi otoritenin baskısı altında, bilimadamından çok rejime memur yetiştirme görevini üstlenir.
Bu nedenle üniversite, bünyesinde araştırmacıdan çok askeri otoritenin müsade ettiği siyasi otoritedeki, dolgu maddesi olan yerini almak için sabırsızlanan kadroları barındırmaktadır. Bunun en güzel göstergesi ise, Doçent olarak parlemantoya giren Milletvekillerinin çıkartılan bir yasa ile Prof. yapılmasıdır (!).

Türkler’in yükseköğretimi XI.yüzyılda kurulan medreseler ile başlar. Bu dönemde Selçuklu Türkleri, dini ilimlerin ve tabiat bilimlerinin beraberce öğretildiği Nizamiye medresesini kurarlar [11]. Medreselerin Avrupa üniversitelerin kuruluşuna örnek olmasına rağmen Türkiye üniversitelerinin kuruluşunda herhangi bir rolü yoktur. Avrupa üniversitelerinin çeşitli mücadeleler sonucunda şekillenmesine karşın Türkiye üniversiteleri tarihi hertürlü mirasın reddedildiği gibi tepeden inme kurulur. Avrupa üniversitelerinin taklit edilerek aynen alınması, üniversitenin uzun süre toplumdan dışlanmasına neden olur.

Batı’dan 1773 yılında taklit edilerek kurulan ilk yükseköğretim kurumu Mühendishane-i Berri-i Humayun ile bugünkü İTÜ’nün nüvesini oluşturan Mühendishane-i Bahri-i Humayun’dur. 1827 yılında Tıbbiye, 1834 yılında Harbiye kurulur. Bu arada 1851 yılında Beşiktaş Cemiyet-i İlmiyesi adında bir dernek kuruluyor ve bu dernek haftada iki gün evlerde bilimsel toplantılar düzenler. 1863 yılında Amerikalı misyoner Cyrus Hamlin tarafından Robert Kolej, 1877 yılında Mülkiye Mektebi, 1878’de Hukuk Mektebi, 1882 yılında Ticaret Mekteb-i Alisi, 1882 yılında Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane, 1900’de Dar’ül-fununi Osmani ve 1909’da Mühendis Mekteb-i Alisi, kurulur [21,22].

1933 yılında gerçekleştirilen reform, Türkiye’deki bugünkü üniversitenin ve siyasi otoritenin üniversite üzerindeki ilk müdahalesinin başlangıcını oluşturur. O dönemde Darülfunun’da görevli öğretim elemanları Cumhuriyet Devrimlerini desteklemezler. Bunun üzerine Darülfunun ismi İstanbul Üniversitesine çevrilerek öğretim elamanlarının da işine son verilir. Bu dönemde Hitler Almanyası’ndan kaçan çoğu Yahudi bilim adamlarının Türkiye’ye gelerek İstanbul Üniversitesi’nde görev alması bilimsel hareketliliği de beraberinde getirir. Ancak 1945 yılında bu bilim adamlarının geri dönmesi veya emekli olması nedeni ile bilimsel hareketlilikteki bu canlanma sona erer [23].

1946 yılında 4936 sayılı yasa ile üniversitelere özerklik verilmesi bahanesi ile ikinci bir müdahale yapılır ve üniversite, güdümlü şahısların hakimiyetine bırakılır. 1950 yılından sonra üniversiteler ile siyasi otorite arasında yeniden anlaşmazlıklar çıkar. Bu nedenle Menderes, ihtiyaç duyduğu kadroları yetiştirmek için Amerikan modeli üniversitelerin kurulmasına karar verir ve bu çerçevede 1955 yılında Ege Üniversitesi, 1956 yılında Karadeniz Teknik Üniversitesi, 1957 yılında da ODTÜ ve Atatürk Üniversitesi kurulur [23].

27 Mayıs 1960 yılından sonra siyasi otorite üniversiteye birkez daha müdahale eder ve 115 sayılı kanun çıkartılarak, askeri otoriteyi desteklemeyen 147 bilim adamının üniversitedeki işine son verilir. Bu tarihten sonra 50 civarında özel okul açılır fakat 1971 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından bu okulların özel statüsü kaldırılır. Yine bu yılda Askeri otorite birçok bilimadamını üniversiteden uzaklaştırır ve bazılarını da hapse atar. 1971 yılında Robert Kolej Boğaziçi üniversitesine dönüştürülür [24].

1980 yılında yapılan darbe ile yine askeri otorite 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ile birçok üniversite mensubunu kapıdışarı ettiği gibi bazılarını yine hapse atar. 1981 yılında 2547 sayılı kanunla Yüksek Öğretim Kurumu kurulur ve mevcut üniversiteler bu kurumun çatısı altında toplanır. YÖK yasasından sonra Türk Yükseköğretimi, Kıta Avrupa Üniversite Yönetim Sistemi’nden ayrılarak Anglo-Sakson Sısteminin temel ilkelerine dayandırılır. Bu çerçevede kar amacı gütmeyen vakıfların özel üniversite kurabilmesine de izin verilir. Buna istinaden 1984 yılında Bilkent Üniversitesi, 1992 yılında Koç Üniversitesi ve Kadir Has Üniversitesi’nden sonra Galatasaray Eğitim ve Öğretim Kurumu ile Başkent Üniversitesi kurulur.

1991 yılında seçkin araştırma üniversiteleri olusturmak için Yüksek Teknoloji Enstitüsü ve Üniversiteler ile ilgili bir yasa çıkartılır fakat Anayasa Mahkemesi bu yasayı da iptal eder. 1992 yılında 21 yeni üniversite ve Yüksek Teknoloji Enstitüsü kurulur ve 1993 yılında da bazı üniversitelerde gece öğretimine başlanır. Nihayet 1994 yılında 15 yeni üniversitenin kurulmasına karar verilir. Siyasi otoritenin ‘herkese üniversite’ vaadi çerçevesinde yaygın olarak açıköğretim uygulamasına da başlanır. Ve böylece siyasal kaygılarla, üniversite eğitiminde nitelikten çok niceliğe önem verilir.

Türkiye’de Üniversite üzerinde bilim adamlarının uzlaşamadığı kurum YÖK’tür. Birçok bilim adamı YÖK’ün üniversitelerdeki demokratik ortamı kaldırdığını söylerken birçoğu da YÖK’ün üniversiteye bir disiplin ve hareketlilik getirdiği iddia eder. Gerçekte YÖK öncesi ve sonrası incelendiğinde sorunun YÖK olmadığı görülür. Çünkü Türkiye Üniversiteleri bazıları hariç, ne YÖK öncesinde ne de YÖK sonrasında üretememiştir. Üretememe sadece üniversitenin değil, Türkiye’deki tüm kurumların sorunudur. Bunun nedeni de üniversite üyelerinin çalışmaması değil mevcut sistemin tıkanmasıdır. Bu nedenle YÖK üzerindeki yapılan tartışmalar, bilimsellikten çok ideolojik nitelikte veya parsa toplamaya yönelik olmuştur.

Gelişmiş ülkelerde Üniversite, bilim ve teknolojinin üretildiği yegane kurum olurken Türkiye’de birçok devlet kurumu gibi Milli Gelirin tüketildiği bir kurum olmaktadır. Yine gelişmiş ülkelerde üniversite kendi finansmanını yaptığı projelerle sağlarken Türkiye’de üniversitenin tüm finansmanı kamu tarafından sağlanmaktadır. Doğal olarak finans mekanizmalarını kontrol eden askeri-siyasi otorite tarafından sürekli müdahale edilen bir kurum olagelmiştir. Ancak bu durum Türkiye’de sadece üniversiteler için değil, tüm kurumlar için sözkonusudur.

Türkiye’de üniversite-endüstri arasındaki dinamik bağın kurulamamasının dolayısı ile araştırma için gerekli finansın sağlanamamasının nedenini bilimadamlarından çok askeri-siyasi otoritenin bilim ve teknolojinin önemini anlayamamasında veya siyasal bir tercih olarak önem verilmemesinde aramak gerekir.

BİLİM VE TEKNOLOJİ SİSTEMİNİN KURUM VE KURULUŞLARI

Ozon tabakasının hemen altında oluşan yapay teknolojik tabaka, ürünü olan ‘modern insan’ eliyle ‘insan’a özgü olan değerleri soldururken insanı da estetik yönü olmayan buz gibi kurumlarının hücrelerinde maddi-metalik düşlere bağımlı hale getiriyor.
İnsanlık 21.yüzyıla yeni tanrıları bilim ve teknoloji sisteminin yol göstericiliğinde giriyor. Öyle ki, insan dahil herşey bilim ve teknoloji sisteminin çarkları arasından geçip etiketleniyor. Yeni insan modelleri ile beraber yeni yaşam tarzları da ortaya çıkıyor. Ozon tabakasının hemen altında oluşan yapay teknolojik tabaka, yavaş yavaş insana özgü olan değerleri soldururken insanı da milyarlarca metal hücrelerin içinde maddi – metalik düşlere bağımlı hale getiriyor. Bağımlı insanların yaşadığı ülkeler de, bilim ve teknoloji kompleksini öremeyen ülkeler için cazibe merkezi olma konumunda. Bu nedenle, her ülke çok kısa sürede kendi bilim ve teknoloji sisteminin kurum ve kuruluşlarını yapılandırmakya da bağımlıya köle olmak zorunda..

19.yüzyılın sonlarından itibaren bilim ve teknolojinin içiçe girmesi, teknolojik ürünlerin toplumun yaşamını tümüyle etkilemesi, ülkelerin ekonomik, siyasi, demografik vs. birçok politikalarını bilim ve teknolojiye endekslemesi; Araştırma-Geliştirme faaliyetlerini üniversitelerin dışına da taşır. Araştırma faaliyetlerinin üniversite dışına taşması, projelerinin yapılması, desteklenmesi, bilgilerin teknolojik ürünlere dönüştürülmesi, yayılması ve yorumlanması, bilim ve teknoloji sistemi adı altında toplanan yeni kurumların ortaya çıkmasına neden oldu. Böylece üniversite dışında, kamu kurumları ve özel sektör bünyesinde veya her üçünün ortak katılımının şekillendirdiği yeni kurum ve kuruluşlar olustular.

Bilim ve teknoloji sisteminin ilk ayağı olan üniversiteler, bugün için daha çok temel bilimsel araştırmalara, üniversite ve özel şirketlerin ortaklaşa oluşturduğu birimler ise uygulama ve geliştirmeye yönelik araştırmalara ağırlık vermektedir. Üniversite içerisinde, üniversite – sanayi ortaklığı ile kurulan bilim parkları (science parks), yenilik merkezleri (innovation centers) ve kuluçka merkezleri (incubation centers) üniversitelerdeki bilgilerin sanayiye aktarılarak, teknolojik ürünlere dönüşümünü kolaylaştırmaktadır [25]. ABD’de MIT’de bulunan ‘Biyoteknolojik Üretim Prosesleri’, Fransa’da Paris ve Grenoble’da ortak araştırma yürüten ”Uzmanlık Merkezleri” (FIRTECHS) bunlara örnektir.

Bilim ve teknoloji sisteminin yönlendiricisi olan ozel sektörün Ar-Ge faaliyetleri, birçok ülkede kamu tarafından desteklenmektedir. Ülke kalkınmasında, bilim ve teknolojiye dayalı küçük ve orta ölçekli işletmelerin kurularak yaygınlaştırılması ve bu işletmelerde Ar-Ge faaliyetlerinin geliştirilmesi üzerinde önemle durulmaktadır. Bu nedenle yüksek teknolojileri yaymak ve ticari şirketlere bilimsel ve teknolojik bilgi aktarmak ve destek sağlamak için de yeni kamu kurumları kurulmuştur. Bu amaç için Fransa’da ‘Agence Nationale de Vaalorisation de la Recherche (ANVAR)’, Japonya’da ‘Japan Research and Devalopment Corporation (JRDC)’ ve ‘Japan Industrial Technology Association (JITA)’, Türkiye’de ise KOSGEB ve ‘Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı’ gibi kurumlar oluşturulmuştur.

Kamu veya özel sektördeki temel, geliştirme veya uygulamalı araştırma projelerini desteklemek, yönlendirmek ve organize etmek için her ülkeye özgü yeni bilim ve teknoloji kurumları da yapılandırılmıştır. ABD’de NSF, İngiltere’de SERC, Fransa’da CNRS ve Türkiye’de TÜBİTAK ve TÜBA gibi kurumlar bunlara örnektir.

Her ülkenin kendine özgü kurumları olduğu gibi, soğuk savaş sırasında korunmak, soğuk savaştan sonra da globelleşme sonucu, ülkeler arasında bilim ve teknolojiyi yaymak, istikrarı sağlamak ve yeni bir dünya düzeni için NATO, AET, OECD ve BM gibi kuruluşlar tarafından birçok yeni komite ve kurumlar da oluşturulmuştur. Örneğin 1957 NATO Bilim Komitesi kurulmuştur. NATO Bilim Komitesi, NATO-SFS (İstikrar İçin Bilim), NATO-AGARD (Uzay ve Havacılık A+G İçin Danışma Grubu) ve NATO-CCMS (Modern Toplumların Sorunları Komitesi) gibi organizasyonlarla üyesi ülkeler arasında bilimsel gelişim ve değişim çalışmalarını yürütmektedir. OECD bünyesinde 1972 yılında Bilim ve Teknoloji Politikaları Komitesi (STP), BM bünyesinde ise UNDP ( BM Kalkınma Programı), UNIDO (BM Sınai Kalkınma Teşkilatı), UNESCO (BM Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı) ve UNFST (BM Kalkınma İçin Bilim ve Teknoloji Fonu) kurulur. Bu tür kuruluşlar arasında, Avrupa Bilim Vakfı (ESF), ICSU (Uluslararası Bilimsel Birlikler Konseyi) ve EUREKA (Avrupa Araştırma Koordinasyon Ajansı) ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar da sayılabilir [26].

BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK GELİŞMİŞLİK DÜZEYİNİN KRİTERLERİ

Gelişmişlik düzeyinin ölçüm kriterlerinin hızla değişmesi, senaristlerin karşısına, bilimadamlarının başrolünü oynadığı, ‘patent savaşları’, ‘bilimadamı transferleri’ ve ‘bilgi hırsızlığı’ gibi konuları yükselen değerler olarak çıkarmaktadır.
Gelişmişlik düzeyinin üretilen bilgi ve teknolojik değerlerle ifade edilmesi, patent savaşları, bilimadamı transferleri ve bilgi hırsızlığı gibi yeni savaş malzemelerini de ortaya çıkarmıştır. Öyle ki, Dünya, adeta topyekün bir savaş halinde. Komutanları bilim adamı olan hem legal hem de illegal, galibi bilim ve teknolojik kriterlere endeksli bir savaş.

Bilim ve Teknolojik Araştırma-Geliştirme faaliyetlerinin çıktılarına bakılarak bir ülkenin bilimsel ve teknolojik gelişmişlik düzeyi ölçülebilmekte ve UNESCO ve OECD gibi uluslararası kuruluşlar periyodik olarak her ülkenin istatistiki verilerini yayınlamaktadır [27]. Bilimsel ve teknolojik gelişmişlik düzeyinin ölçülmesinde yaygın olarak dikkate alınan kriterler şunlardır:

Bir ülkenin Gayri Safi Milli Hasılasından (GSMH) Araştırma-Geliştirme (Ar-Ge) için ayırdığı pay. Gelişmiş ülkelerde %2-3 arasındadır.
İktisaden faal olan on bin nufus başına düşen tam zamanlı ve eşdeğerli Ar-Ge personelinin sayısı. Bu sayı gelişmiş ülkelerde 50’nin üzerinde iken Türkiye’de ise 7’dir [28].
Uluslararası bilimsel dergilerdeki yayın ve bu yayınlara başkalarınca yapılan atıf sayısı [27]. ABD’deki Institute for Scientific Information (ISI) adlı kuruluş, fen bilimlerinde bilimsel değeri olan dergileri tarayarak Fen Bilimleri Atıf Endeksi (Science Citation Index) geliştirmiştir. Fen bilimleri alanında 1992 yılı itibarı ile dünyadaki yayın sayısı 735.591 olup bu yayınların %36.011’i ni ABD, %7.470’i UK, %7.440’ini Japonya ve %6.855’ini de Almanya yapmıştır. Türkiye’nin katkısı ise %0.224 düzeyinde kalmıştır.
Tescil olunan patent sayısı. Dünyada tescil edilen patent bakımından ABD birinci Japonya ise ikinci sırada bulunmaktadır.
Bilim ve teknoloji savaşının ölçüm kriterlerine bakıldığında, 20.yüzyılın başlarından itibaren liderliğin ABD’de olduğu fakat son zamanlarda Japonya’nın ABD’nin liderliğini tehdit ettiği görülmektedir. Türkiye ise böyle bir savaşın henüz tarafı bile olamamıştır.
TÜRKİYE’NİN YÜKSEKÖĞRETİM, BİLİM VE TEKNOLOJİK GELİŞMİŞLİK DÜZEYİ
Türkiye’de yükseköğretim bilim ve teknoloji sistemi üretim faktörüne dönüştürülemediği gibi genel ekonomik politikaların belirlenmesinde de bilim ve teknolojiye gereken önem verilmemektedir. Bu nedenle dinamik bir sistem kurulamaması sonucu sahip olunan hammaddeler ürüne dönüştürülemediğinden yeni istihdam alanları açılamamakta ve katmadeğerler sağlanamamaktadır. Beceriksizliğin faturası ise zam ve vergiler ile halkın sırtına yüklenmektedir.
Türkiye’nin Yükseköğretim Bilim ve Teknoloji Sistemi gelişmiş ülkelere göre oldukça farklıdır. Çünkü gelişmiş ülkelerde üniversite ile sanayi arasında dinamik bir bağ vardır ve Üniversitelerde elde edilen bilgiler sanayiye aktarılarak teknolojik ürünlere dönüştürülmektedir. Bu ülkelerde uygulama ve geliştirme araştırmaları daha çok özel sektör tarafından finanse edilirken Türkiye’de bilimsel araştırmaların büyük bir kısmı üniversiteler tarafından kamu finansmanı ile yürütülmekte ve elde edilen bilgiler sanayiye aktarılamıyarak üniversite içerisinde kapalı kalmaktadır. Yani gelişmiş ülkeler, sacayakları ‘üniversite’, ‘kamu kurumları’ ve ‘özel sektör’den oluşan dinamik bir bilim ve teknoloji sistemine sahipken Türkiye, statik ve bürokratik ağ ile şekillendirilmiş, üretemeyen hantal bir sisteme sahiptir. Bu hantal sistemin görevlerini de Devlet Planlama Teşkilatı, Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Öğretim Kurumu, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu, Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu ve Türkiye Bilimler Akademisi denetlemekte, paylaşmakta ve yönlendirmektedir.

Türkiye’de 1992-1993 eğitim-öğretim yılı itibarı ile 33.463 Yüksek Lisans Öğrencisi, 13.764 Doktora Öğrencisi, 223 Sanatta Yeterlik Öğrencisi ve 4.664 Tıpta Uzmanlık yapan öğrenci bulunmaktadır. Ve yine bu dönemde üniversitelerde 4.932 Profesör, 3.460 Doçent, 4.089 Yardimcı Doçent olmak üzere toplam 12.481 öğretim üyesi ve 15.527 Arastırma Görevlisi ile 9.572 adette uzman niteliğinde ders veren elaman görev yapıyor. Aynı dönemde öğrenci sayıları ise örgün öğretimde 489.158 ve açık öğretimde de 347.145 olmak üzere toplam 836.303’tür. Rakamlardan da anlaşıldığı gibi ders veren öğretim elamanı başına düşen öğrenci sayısı oldukça yüksektir [30].

Örgün öğretimdeki kontenjanların lise mezunlarının ancak üçte birine yetmemesi nedeni ile Açık Öğretime büyük ağırlık verilmiştir (%42) [29]. Örgün öğretimdeki okullaşma oranı ABD’de %75 iken Türkiye’de %10.1 dir. Gelişmiş ülkelerde sanayiye ara işgücü yetiştiren kısa süreli mesleki ve teknik okullaşma oranı %30’ların üzerinde iken Türkiye’de %10’dur. Yüksek Öğretimde özel kurumların payı Japonya’da %81, ABD’de %26 iken Türkiye’de %1’in altındadır.

Türkiye’de çalışan 10 bin nufus başına düşen Ar-Ge personeli sayısı 7’dir. Bu rakam Almanya’da 143, Japonya’da 138 ve ABD’de 77’dir. Türkiye, değişik dönemlerde nitelikli araştırıcı yetiştirmek için yurtdışına öğrenci göndermiş fakat bu faaliyetten iyi bir sonuç alınamamıştır. Çünkü yurtdışından dönen nitelikli araştırıcılara laboratuvar yerine bir masa ve buz gibi bir odadan başka birşey tahsis edilememiştir.

Üniversitelerin Ar-Ge sistemi içersindeki payı %69, ABD ve Kore’de ise %10’dur. Sanayi kesiminin Ar-Ge içerisindeki payı gelişmiş ülkelerde %50’nin üzerinde iken Türkiye’de %20 civarındadır [30]. Türkiye’nin on bin nufus başına yillik yayin sayisi 0.3 olmasina karşilik, İsraıl’de 14.9, ABD’de 10.5 ve Japonya’da 4.4’dür. Uluslararası atıf endekslerince taranan dergilerde yayınlanmış makale sayısı 1980 yılına 439 iken, 1992 yılında 1.758’e yükselir ve Türkiye Fen bilimlerindeki yayın sayısına göre dünyada 37. sıradadır [31].

Bu göstergelerden de anlaşıldığı gibi Türkiye tam olarak bir bilim veteknoloji fakiridir. Üniversitede elde edilen bilgilerin teknolojiye aktarılamaması sonucu Türk sanayisi transfer teknolojilerle dışarıya bağımlı olarak ayakta kalmaktadır. Ar-Ge kuruluşlarının sanayi ile diyaloğu olmadığı gibi birbiri arasında da koordinasyonu yoktur. Bu durum, araştırma kurumlarının birbirinden habersiz duplikasyon niteliğindeki araştırmalara kaynak ayırmasına neden olmaktadır. Dünya’da yapılan bilimsel araştırmalara kısa sürede ulaşılırken Türkiye’de yapılan çalışmalara bir veri tabanı olmaması nedeni çoğu zaman ulaşılamamaktadır. Bu nedenle her alanda olduğu gibi bilim alanında da istatistiki verilerin doğruluğuna inanmak oldukça güçtür.

Bugün için Türkiye’de, yurtdışı ile şahsi bağlantısı olan bilimadamlarının dışında mevcut akademik kadrolar ancak lise düzeyinde eğitim verebilecek kişilerce işgal edilmektedir. Çünkü, araştırmayı bırakın üniversitedeki memur bilim adamlarının maaşları bile zor ödenmektedir. Laboratuvarlara yeni teçhizat alınamadığı gibi demode olup bozulanlar da tamir edilememektedir. Bu nedenle üniversitedeki araştırma faaliyetleri büyük ölçüde durmuştur. Olanlar da uygulamalı veya geliştirme araştırmaları şeklinde değil, kariyer alabilmek için duplikasyon niteliğinde olan çalışmalardır (Bu ifade mevcut 72 üniversite gözönüne alınarak kullanılmıştır). Araştırma faaliyetlerinin durduğu bir dönemde verilen akademik kariyerler, bilim adamı ile askeri-siyasi otorite arasında, Milli Gelirin paylaşılmasına dayanan karşılıklı menfaat ilişkisinin tescilidir.

SONUÇ

Anlama, kavrama, hakim olma amacı için bilimsel çabaya giren insan, anlayamadı ama anlayamadığı maddeyi kutsallaştırıp, kurumların presleri arasinda sıkışarak, vahşi kapitalist süreçle beraber, toplumculuktan bireyciliğe doğru, karşı-insancı (modern) yaşama biçimine endekslendi. Ahlaki olanı ‘out’, piyasada olanı ‘in’ kabul ederek, ilkesiz özgürlüğün tutsaklığında gel-gitleri yaşayan içgüdüsel bir yaratık haline dönüştü.
Yaşayan bu içgüdüsel yaratık, maddesel olarak ulaşamadığı evrenin uzak noktalarının ölçümlerini alabilse bile, buldukları karşısında tam anlamıyla ifadesiz kaldı. Çünkü evrende milyarlarca galaksi sisteminin olduğu keşfedilmiş ve sadece samanyolu galaksisinin sırlarını çözmek için bile milyarlarca yılın gerekeceği farkedilmiştir. Nanobilimin ölçüm cihazları, evrenin sırlarının belirsizliği ve ele gelmezliği karşısında anlamsız kalmakta ve bilindiği oranda, bilgisizliğin boyutları da ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle gözleme dayalı deneysel ve maddesel düşünmeye koşullandırılmış beynin teknolojik ürünü olan ‘modern insan’, ‘doğruyu’ ve ‘gerçek insan’ı, geliştireceği değişik düşünce sistemleri ve eğitim sistemleri ile aramak zorundadır. Aksi halde modern denen insanın, yükseköğretim bilim ve teknoloji sistemi ile ‘insani-objeye’, ‘dünyayı- da-nükleer çöplüğe’ dönüştürmesi kaçınılmazdır.

Doğru ilk gün olduğu gibi bugün de var, insan ilkgün olduğu gibi bugün de var ve madde ilk gün olduğu gibi bugün de varsa, yani görecek göz ve görülecek madde ilk günkü gibi bugün de varsa, doğruyu üretilenlerde değil bulunanı görmeye yarayan ışık kaynağında aramak gerekir. Bu nedenle insan geçmişe uzanıp söylenenleri gözden geçirerek doğadaki izdüşümünü yeniden konumlandırmalıdır. Çünkü, teknolojik ürünler kendiliğinden daha uygar ve yaşanabilir bir toplumu oluşturamaz. Toplumu şekillendiren insanın kendisidir. 21.yüzyıla girilirken giderek doğasından uzaklaşıp bunalan insanın da daha fazla teknolojik ürüne olduğu kadar daha fazla da ‘erdem’ e ihtiyacı vardır.

Kısacası, ‘Adem’i ürettiklerine mahkum eden değil, hakim olmasını sağlayacak yeni bir söyleme ihtiyaç vardır. Mevlana’nın dediği gibi, “Dün de geçti, düne dair sözler dün gibi geçip gitti. Bugün yepyeni bir söz söylemek gerekir”.

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

%d blogcu bunu beğendi: