Ekonomide Yalanlar ve Gerçekler

A. Başer Kafaoğlu

1998’den bu yana Türkiye ekonomisi iki büyük göçüş geçirmiştir. Bu iki göçüş de IMF’nin yönettiği dönemlerde olmuştur. Ve bu iki göçüş yılında yıllık enflasyon oranı yüzde 100 ila 150’dir. 1998 – 2005 dönemi demek olan IMF yönetimi döneminde, yani 8 yıllık dönemde ortalama büyüme oranı yüzde 2.5. Bu hız Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği çeşitli yönetim dönemlerindeki en düşük hızdır.
ARSLAN BAŞER KAFAOĞLU

Türkiye’de 1998’den bu yana ülke ekonomisinde aslında büyük değişiklik, ilerleme yok. Bu yazıyı okumayı bitirince siz de o sonuca varacaksınız. Açıklamalarımıza önce neden 1998 yılını seçerek başladığımızı yazarak devam edeceğiz. Bu yılla başladık. Çünkü bugün ekonomimizin komuta yerinde oturan Uluslararası Para Fonu, halkın daha çok IMF diye tanıdığı kuruluş, hükümetimizle Yakın İzleme Anlaşması ‘nı (İngilizcesiyle ”Staff Monitoring Program” ) bu yıl içinde imzalamıştır. Türkiye’de bu yıldan sonra ekonomi yönetimi (Hükümet politikaları ve Parlamento’ya sevkedilecek yasalar dahil) IMF’nin kayıtsız şartsız yönetimi altına geçmiştir. Hatta hükümet sevkettiği yasa önerilerini, ”Bunları IMF istiyor, yasalaşması zorunlu” diyerek BMM’den geçirmiştir.

Fikir ve değerlendirmelerine önem verdiğim Sayın Erinç Yeldan ile Korkut Boratav da Cumhuriyet’te 12 Nisan 2006 günü yayımlanan yazılarında bu ayrım ve sınıflamayı yapmışlardır. 1998’de o zamanın hükümeti ile Cumhurbaşkanı, yüksek oranlı devlet borçlanmalarının kamuya ve bütün ekonomiye verdiği rahatsızlıktan bezmişti. Özellikle Cumhurbaşkanı Demirel , çoğu alacaklıları içerde olan bu iç borçlardan kurtulmak için, dışarıdan ”şöyle bir 15 – 20 milyar dolar borçlanıp bu düşük faizli borçla yüksek faizli iç borcu kapatmayı” ekonomide sıkıntıdan kurtulmanın tek yolu olarak görüyordu. Bu amaca varmak için ülke ekonomisi hakkında IMF’nin bir ”başarılıdır” raporunu vermesi gibi kısıtlı bir çare ile aylarca Para Fonu’ndan ricada bulunurken sonu gelmeyecek bir IMF yönetiminin ekonomi üstüne çökeceğini beklemiyorlardı.

IMF YÖNETİMİNDE TÜRKİYE EKONOMİSİ

IMF yönetimindeki dönemde alınan sonuçları daha ele gelir biçimde görelim: IMF 1998’de önce bir Yakın İzleme Programı’yla geldi ve o günden beri ekonomimizi yönetiyor. Ve birkaç yıl daha yöneteceğe benzer.

1) 1998 – 2005 dönemi demek olan IMF yönetimi döneminde, yani 8 yıllık dönemde ortalama büyüme oranı yüzde 2.5. Bu hız Türkiye Cumhuriyeti’nin geçirdiği çeşitli yönetim dönemlerindeki (İkinci Dünya Savaşı yılları hariç) en düşük hızdır. Sayın Korkut Boratav’ın resmi rakamlara dayanan düzenlemesine göre (Cumhuriyet 12 Nisan, Sahife 12) Cumhuriyet Türkiyesi’nin 83 yılındaki ortalama yıllık büyüme hızı yüzde 4.9, yani IMF dönemi büyüme hızının iki misline yakındır. Sağcı politikacıların ve hele R. T. Erdoğan ‘ın ”hiçbir şey yapılmadı” diye eleştirdiği 1923 – 1950 dönemi ortalaması yıllık yüzde 3.8, yani IMF dönemindeki yıllık ortalama büyüme oranının bir buçuk misli. Bu dönem Türkiye’nin büyümeyip küçüldüğü II. Dünya Savaşı yıllarını da içeriyor. Ama devletçi politikaların Türkiyesi’nde yani 1924 – 1939’da yıllık ortalama büyüme hızı yüzde 6.6, yani IMF dönemindeki hızın 2.5 katı.

Bunları şunun için yazıyorum;

IMF döneminin getirdiklerini bütün kapsamıyla sermek gerekir. 1998’den bu yana Türkiye ekonomisi iki büyük göçüş geçirmiştir. Bu iki göçüş de IMF’nin yönettiği dönemlerde olmuştur. Ve bu iki göçüş yılında yıllık enflasyon oranı yüzde 100 ila 150’dir. IMF icraatını değerlendirmek için onun icraat yıllarının tamamını göz önüne almak gereklidir.

AKP İKTİDARI DÖNEMİ

Ama bizce Türkiye ekonomisindeki asıl çöküş, IMF politikalarının ve reçetesindeki asıl önemli olumsuz etkilerini göstermesi ve bu olumsuz etkilerini görmemekte ısrar edilip aksine övülmesi AKP iktidarı dönemine rastlar. Ve Türkiye’nin en büyük felaketi buradadır. Neden buradadır? Onu anlatalım:

Dış politikada en acemi bir hükümetin bile işlemeyeceği hatalar işlenmekte, Başbakan’ın en yakın danışmanının ABD’de, ”Ne olur bu adamı lağımdan aşağı süpürmeyin, onu kullanın” diye yalvardığı yerlere kadar devlet itibarı düşürülüyor. Kamu ihaleleri AKP yetkilileri ve onlara yakın firmalar arasında yağma ediliyor. Yargı gücü her gün ayrı bir hükümet saldırısıyla gözden düşürülmeye çalışılıyor. Kapkaççılardan sokakta dolaşma güvenliği bile kalmamış. Bütün bu rezaletlerin görüldüğü hallerde bile birçok yurtsever yurttaş ”Ama bunlar ekonomiyi iyi yönetiyor” diye olan biten bu beceriksizlik ve rezaletleri bile hoş görüyor.

Batı basını bile hükümetlerin istese bile enflasyon yapamayacağını, enflasyon döneminin belki de dönmemek üzere gittiğini, nedenleriyle ifade ediyorlar. Türkiye’nin bütçe açığı ve cari açığı buralara gelmişken, neden enflasyonun düştüğünü ya da bu düşüşün maliyetinin ne olduğunu kimse ciddi ciddi sormuyor?

İstatistikler gerçeği yansıtmıyor

Türkiye gelişme istatistikleri katiyen palavradır. Biraz iktisat bilip de ilan edilen büyüme rakamlarına şiddetle karşı çıkmayanın aklına saşıyorum. Neden?

YATIRIM VE BİRİKİM AÇISINDAN
Dünya iktisat literatüründe ”büyüme” , ”gelişme” ya da ”kalkınma” deyimlerine komünist olmayan ülkelerde rastlamak için 1940’ların ikinci yarısına ulaşmak gerekmiştir. Bu yıllarda ekonomi branşının itiraz edilmez yıldızı J. M. Keynes ‘in iki çömezi Harrod ve Domar adlı iki ekonomist bir formül geliştirdiler. Bu formüle göre bir ülkede gelişme, ülkenin yaptığı yatırım hacmine bağlıydı. Yapılan her sabit yatırım ülkenin koşulları ve dünyanın içinde bulunduğu konjonktüre göre değişen, bu yatırıma oranla bir gelir artışı sağlar. Peki ne kadar yatırım bir birim gelir artışı sağlar? Bunu Yatırım / Hasıla katsayısı denen bir katsayı belirler. Bazı ülkelerde bu 10/1’dir. Yani 10 birim yatırım yapılırsa 1 birim gelir artışı sağlanır. Biz de aslında yine ABD’nin öğütleriyle daha Adnan Menderes iktidardayken bir merkezi plan bürosu kurduk. Daha sonra 27 Mayıs askeri hükümeti bugün de devlet teşkilatımız içinde, rolü değişse de, yerini koruyan Devlet Planlama Örgütü’nü kurdu. Bu örgüt gerek kurulurken ve gerekse ilk çalışmalarını geliştirirken Amerikan Yardımı Teşkilatı’ndan yardım gördü. Bizim I. Kalkınma Planı’nda Yatırım Hasıla Katsayısı 2.8/1 idi. Yani her 2.8 birimlik yatırım ile bir birim gelir artışı sağlanabilir denmişti.

Evet bir ülkede gelir artışı o ülkede yapılan yatırımlara ve her yatırımın ek gelir yaratma oranına bağlıdır. İşte bu gerçeklere göre ben ”1998’den sonra Türkiye’de değil hızlı, orta hızda kalkınma olasılığına inanmıyorum.”

İŞSİZLİK YÜZE 11.5
Büyüme ile işsizlik arasında oldukça duyarlı bir ilişki olduğunu bütün iktisat kitapları yazarlar. Büyüme halinde, hele böylesinde işsizlik azalır. Bu büyüme oranlarında (dört yılda birikmesiz yüzde 31.3) işsizlik şöyle dursun dışardan işçi gelir ülkeye (1960’lardaki Batı Avrupa’da olduğu gibi)… 2005 yılı Aralık – Ocak işsizlik oranı TÜİK tarafından yüzde 11.5 ilan edilmiştir. Yani 4 yılda milli gelir yüzde (birikmeli olark) 35 artarken işsizlik de yüzde 1.2 artmış. Bunu ekonominin ilk bilgilerini almış bir kişiye anlatma olanağı yoktur.

KİMİN GELİRİ YÜZDE 21 ARTTI?
Hükümet kamu çalışanlarına yüzde 6 niyetine (yüzde 4.5) zam yaptı. (Yüzde 3 ilk altı ayda ve yüzde 3 ikinci altı ayda). Oysa bu zam 2005 göstergelerine göre ise hem tüketici fiyatları artışı ve hem de büyüme oranının toplamı kadar olmalıydı. Bu ikisinin toplamı yüzde 16’dır. Hükümet büyüme hızını yüzde 7.6 ve tüketici fiyat artışını yüzde 8.4 ilan etmişse (ki böyledir resmi rakamlar), her yurttaş grubunun gelirinin yüzde 16 arttığını, ya da artması gerektiğini kabul etmelidir ve bunun hesabını vermelidir.

2005 yılındaki büyüme yüzde 9.9 ilan edildi, tüketici fiyat artışı yüzde 11’dir. O sayılarında TÜİK ısrar ediyorsa her sınıf ve tabakanın gelirinin 2005’te yüzde 21 arttığını gösteremez ise bu hesaba inanan olmaz.

Evet, soruyoruz: 2005’te kimin geliri yüzde 21 artmıştır? İşçinin mi? Kamu ve özel sektör toplu sözleşmeleri meydanda. Bu düzeyin yarısına eşit zam alan yok. Köylünün mü? Taban fiyatlarında bunun dörtte biri kadar artış yok. Kamu çalışanının mı? Hesaplar meydanda, artış sadece yüzde 12 niyetine yüzde 9. Bu üç grup ülke nüfusunun zaten çok büyük kısmı, yüzde 80’i. Kalan kısmın, en yüksek nüfuslu esnafın durumu belki bunlardan da kötü. Gerçi son yıllarda emekçisi, emeklisi, çiftçisi, esnafı ile ülke halkının büyük kısmı sıkıntı çekerken bazı tuzu kuruların gelirlerinin yılda yüzde 100’ün üstünde arttığı gözlerden kaçmıyor. Ama bu yüksek büyüme oranlarını kanıtlayamaz.

‘Yurttaşı fakirleştiren büyüme’

Ben TRT-3’te yayımlanan Meclis Saati’ni düzenli ve sürekli olarak izlerim. Gaziantep Milletvekili Ömer Abuşoğlu ‘nun isabetli bir görüşünü de dinledim. ”Yine ekonomi kitaplarında fakirleştirici büyüme diye bir kavram var; fakirleştirici büyüme, yani bir yandan ekonomi büyür, bir kesimi fakirleşir, büyümenin nimetlerinden istifade edemez. İşte biz bu dönemde bunu yaşıyoruz, fakirleştirici büyüme yaşıyoruz. Dış ticaret hareketlerine dayalı bir büyümeyse bir ekonomi büyürken aynı zamanda dış ticaret hacmi artıyorsa.. Bakalım dış ticaret hacmi artıyor mu? Rakamları burada… Sizin bakanlığınız tarafından hazırlanan rakamlar, dış ticaret hacmi büyümüş, hem ihracat ve hem de ithalat büyümüş. İthalat ihracattan fazla büyümüş, birinci şart bu… İkinci şart, dış ticaret hacmi büyürken dış ticaret hadleri kötüye gitmiş mi? Bakıyoruz.. dış ticaret hadleri de kötüye gitmiş. İşte bu durumda ne oluyor biliyor musunuz? Bu iki faktörü bir araya getirdiğimiz zaman, ülke içerisinde gerçekleşen ekonomik büyümenin bir kısmı, nimetlerin, refahın buharlaşıp bulut olup başka ülkelere yağıyor. Ülkenin dış ticaret yaptığı ülkelere yağmur olarak yağıyor. Onun için, toplumun bazı kesimleri feryadına devam ediyor.

‘GELİRLER BUHARLAŞIYOR’
Bir başka şart, sadece dış ticarete dayalı değil, bir başka unsur, ekonomik büyüme hızından daha büyük reel faiz gerçekleşiyorsa ekonomide, bu durumda da fakirleştiğiniz büyüme ortaya çıkıyor… Bu durumda dış finansmana dayalı, kaynağa dayalı bir büyüme gerçekleşiyor. Yani ülkeye büyük ölçüde bir yabancı sermaye girişi var, ister sıcak para hareketi şeklinde, ister portföy yatırımı şeklinde, ister doğrudan yatırım şeklinde. Böyle bir durumda, reel faizlerin yüksek olması, dış finansmanın veya dış kaynağın ülkeye girişinin artması sonucunda ekonomik büyümeden ortaya çıkan nimetlerin bir kısmı reel faiz olarak dış finansman sahiplerine, yine dışa akıyor, yani buharlaşıyor…”

Yukarıda özetlediğim her iki görüşe de aynen katılıyorum. Hem Somçağ’ın iddiaları doğrudur. Büyüme hızları gösterilenlerin çok altındadır. Hem de bu bir ”fakirleştiren büyümedir” . Abuşoğlu’nun saptadığı gibi ülkeye faydası yoktur. 1998’den beri süre gelen ve AKP döneminde hızlanan olumsuz gelişmelerle Türkiye milli geliri Türklerin milli geliri olmaktan çıkmıştır.

HANGİ TÜRK LİRASI?
TÜİK’in verdiği rakamlara göre 2002’den 2005 yılı sonuna kadar Türkiye birikmesiz toplam ile yüzde 31 oranında büyümüştür. Birikmeli olarak yüzde 38. Bu, sabit fiyatlarla büyümedir. Ama bir de iktidar sözcülerinin ve onun övgücülerinin bir övünmeleri daha var. Diyorlar ki: ”İktidarımız döneminde birey başına geliri 2500 dolardan 5000 dolara çıkardık.” Bu hesaba göre milli gelir yüzde 100’den fazla (çünkü nüfus artışını da aşarak) büyüdü demek. Türkiye’de nüfus artışı oranını yılda yüzde 2 kabul edersek büyüme 4 yılda sabit fiyatla yüzde 110’u buluyor. O zaman iktidar partisinin ekonomi programını ve icraatını övenlere soralım: Türkiye 4 yılda acaba birikmeli olarak yüzde 38 mi, yoksa yüzde 110 mu büyüdü?

Evet sadece büyüme de değil bir büyüklük TL ile ifade edilince sormalı: Hangi Türk Lirası’yla. İçerdeki satınalma gücüyle mi? Kambiyo değerine değerlenmiş TL ile mi? Bu soruyu hiç garip karşılamamalı. Çünkü bu iki Türk Lirası başka değerlerdedir. Örneğin 1 milyon TL’ye alabildiğiniz iplik, kambiyo değeriyle 1 milyon TL ile alacağınız iplikten çok azdır. Bu nedenle elinde 1 milyon veya 1 milyar lira olan sanayici Türkiye içinden alacağına, ipliği dışardan alıyor. Çünkü aynı parayla daha çok ithal ipliği elde ediyor.

Bazı hesaplara göre aynı miktarda Türk Lirası’nın dışarıdan alabileceği mallar, içerde alabileceği mallardan yüzde 28 daha fazladır. İşte bu farklılık her gün Türk ekonomisini yiyip bitirmektedir. Ekonomide gerçek durum budur. Üretim güçlerimiz ya kapı kapatıyor ya da ölü değerlerle elimizden gidiyor. Bu yöntemle daha da gidecektir.

Bu yazı Aslan Başer Kafaoğlu’nun Cumhuriyet Gazetesi’nin 9 Mayıs 2006 tarihli sayısında yayınlanan inceleme yazısından alıntılanmıştır

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: