Kurtlar Vadisi Türkiye! Hoşgörüsüzlük, Tahammülsüzlük ve Yalanla Yaşayanlar…

N. Emrah Aydınonat, Mülkiyeliler Birliği Dergisi 251-9 Bu yazıda, toplumsal yaşantımızdaki kamplaşmaları ortaya çıkaran kişisel özelliklerimizi ve bunlarla doğrudan ilişkili olan yalanla yaşama durumunu ele alacağız. Genel anlamıyla kamplaşmalara ve anlaşmazlıklara yol açan şeyin hemen herkesin paylaştığı bir hoşgörüsüzlük olduğu söylenebilir. Hoşgörüsüzlüğün ve tahammülsüzlüğün temelinde ise hemen herkesin, güzel giyinmenin, iyi davranmanın, ahlaklı ve erdemli olmanın ne demek olduğu ile ilgili en doğru görüşe sahip olduğunu düşünmesi yatar. Herkesin kendi doğrusunun peşinde koştuğu ve doğrunun tanımını tartışmadığı bir ortamda ayrılıkların ve anlaşmazlıkların ortaya çıkması neredeyse kaçınılmazdır. Dünya tarihi bu türden anlaşmazlıklarla doludur ve bu anlaşmazlıkları anlayabilmek için hoşgörüsüzlüğe yol açan katılaşmış fikirlerimize ve bu fikirleri üretebilmemize olanak sağlayan kişisel özelliklerimize bakmak gerekir. Başlamak için, önce sizin kişiliğinize bir göz atalım: Kişiliğiniz Bir defa, diğer insanların sizi sevmesine ve beğenmesine ihtiyaç duyuyorsunuz ama yine de kendinizi çok fazla eleştiriyorsunuz. Kişiliğinizde çeşitli güçsüzlükler olmasına rağmen onları telafi edebilecek yetenekleriniz var. Aslında, henüz açığa çıkmamış büyük bir potansiyeliniz olduğu rahatlıkla söylenebilir. Dışarıdan bakıldığında disiplinli ve kontrollü göründüğünüz halde, aslında iç dünyanızda sıkıntılı ve güvensiz olma eğilimindesiniz. Kararlarınızın doğru olup olmadığı konusunda kimi zaman ciddi kuşkularınız oluyor. Sınırlamalar ve kısıtlamalardan rahatsız oluyorsunuz. Hatta bazen keşke hayatım biraz değişse de hayatıma renk gelse diye düşünüyorsunuz. Ama her şeye rağmen bağımsız düşünen bir insan olmaktan gurur duyuyorsunuz. Gazetede, dergide okuduklarınızı veya arkadaşlarınızın söylediklerini yeterli kanıt olmadan kabul etmiyorsunuz. Yine de kendinizi başkalarına çok fazla açmanın çok iyi olmadığını düşünüyorsunuz. Zaten herkesin kendini bu şekilde açması da pek mantıklı değil. Kimi zaman dışadönük, sokulgan ve arkadaş canlısı, zaman zaman ise içedönük, tedbirli ve çekingen oluyorsunuz. Genelde gerçekçi bir insan olmanıza rağmen, bazı isteklerinizin, gerçekçi olmadığının farkındasınız. [1] Sizinle ilgili olarak yaptığım bu değerlendirmenin sizi az çok tanımladığını düşünüyorsanız, Forer Etkisi kulübüne hoş geldiniz! Yapılan birçok deney, insanların çoğunun, bu değerlendirmenin kendilerini iyi bir şekilde tarif ettiğini düşündüğünü göstermiştir. Çoğumuz bu türden muğlak, yeterli bilgi içermeyen metinleri kolayca kabul etme eğilimine sahibiz. Bu sebeple fal kitaplarını okuduğumuzda falımızın bizi iyi bir şekilde tarif ettiğini düşünüyor; eksik bilgiyle ve propaganda amacıyla kaleme alınmış yazıları inandırıcı bulabiliyor; olayları derinlemesine incelemeden en basit açıklamaya hemen kanıveriyoruz. Homo Sapiens, her ne kadar en “akıllı” yaratık olsa da, çevresindeki her şeyi aynı anda düşünüp, derinlemesine bir analize girişmesi mümkün olmadığından çoğu zaman kolaya kaçmayı yeğler. Ancak ve ancak beyin faaliyetlerinden tasarruf ederek diğer başka işlere (eve ekmek getirmeye, sekse, eğlenmeye, vb.) vakit ayırabilir. Bu sebeple de her zaman düşünme yükünü azaltacak kısa yolları tercih eder, eğer işini görecek kısa yol bulamıyorsa, bir kısa yol yaratmaya çalışır. Düşünmek Yorar ve Maalesef Bazılarımızın Zekâsı Ortalamanın Altındadır Toplum içinde yaşarken uyduğumuz birçok kural aslında düşünme faaliyetlerinden kısmak için yarattığımız kısa yollardır. Örneğin, trafikte hep sağdan gitmek bize büyük kolaylık sağlar. Bizi, diğer arabalarla her karşılaşmamızda, onların ne taraftan gideceğini düşünme zahmetinden kurtarır. Bayramlarda, önce büyükleri, sonra yakın yaştaki akrabaları, bayramın üçüncü günü ise komşuları ziyaret etme alışkanlığı, bizleri birçok sıkıntıdan kurtarır. İlk gün büyükler, küçükler gelecek diye evde oturur, küçükler de gittiklerinde büyükleri evlerinde bulur. Yine ilk gün, komşular sizi ziyaret etmeye kalkıp, tam dedenizi ziyaret etmek için evden çıkmak üzereyken sizi evde alıkoymaz, çünkü onlar da ilk gün büyüklerine giderler. Babanızın evine gittiğinizde, kardeşinizi de orada bulacağınızı bilirsiniz. Böylece onunla bayramlaşma işini de halletmiş olursunuz. Lafı uzatmaya gerek yok, “önce büyükler” kuralı, bizi, ziyaretlerimizi planlama eziyetinin çoğundan kurtarır ve ziyaret ettiğimiz büyükleri evde bulamama riskini ortadan kaldırır. (Bu bayram kuralına ek bir kural getirip, bayramlarla hafta sonlarını birleştirmeyi alışkanlık haline getirirseniz, çalışma ve düşünme işlerine daha güzel bir ara verebilirsiniz.) Benzer bir şekilde, çocuğumuz bir kere kapı açmayı öğrenince, artık kapı açarken “kapı nasıl açılır” diye düşünmez (ki kedilerin de kapı açabiliyor olması bir yere kadar bu gerçekle açıklanabilir). Bisiklet ya da araba kullanırken yaptığımız işleri rutine bindirerek, kendimizi bir sürü zihinsel faaliyetten kurtarıp, cep telefonu ile konuşabilecek bellek boşluğunu yaratırız! (Dikkat ederseniz, bisiklet ya da araba kullanmayı da bazı hayvanlara öğretebilirsiniz ama bu işleri yaparken cep telefonuyla kısa mesaj yazmaya onların aklı ermez.) Kısaca, bizler düşünmeyi seven ama mümkün olduğunca da ondan kaçan varlıklarız. Düşünmek her ne kadar bizi diğer hayvanlardan ayıran bir özellik gibi gözükse de bizi onlardan ayıran asıl şey bu düşünme yetisini mümkün olduğunca kullanmadan yaşamaya çalışacak kadar “zeki” olmamızdır. Özetlemek gerekirse, evrim sürecindeki atağımızı düşünmeyi becererek yaptığımız söylense de düşünme tembelliği genlerimizde vardır. Sizler hakkında ileri sürebileceğim başka bir gerçek de şudur: Çoğunuz ortalamanın üstündesiniz. Çoğu anne ve babadan daha iyi ebeveynlersiniz; çoğu kişiden çok daha ahlaklısınız; işinizi çoğu kişiden daha iyi yapıyorsunuz; üstelik eğer araba kullanıyorsanız çok büyük ihtimale ortalamanın üstünde bir şoförsünüz. Trafikte birçok kişiye kötü araba kullanıyor diye kızıyor, herkes sizin gibi araba kullansa trafikteki sorunların çoğunun çözüleceğine inanıyorsunuz. Çok azınız kötü şoför olduğunu kabul edecektir. Çünkü çoğunuz iyi şoförsünüz! Ayrıca, zekâ düzeyiniz de ortalamanın üstünde. Zekânızın ve yeteneklerinizin ortalamanın üstünde yer aldığını düşünüyorsunuz. Ne var ki, bazılarınız yanılıyor. Eğer hepimiz ortalamanın üstünde yer alıyorsak, ortalamanın altındakiler kimler? Homo sapienslerin bir başka özelliği de istatistiğe olan doğal yeteneksizlikleridir. Muhtemelen biraz bu sebeple, biraz da kendimizi pohpohlamayı sevdiğimizden, hepimiz ortalamanın üstünde olduğumuzu düşünüyoruz. Birisi bize “ama herkes ortalamanın üstünde olamaz ki” dediğinde de cevabı yapıştırıyoruz: Eğer ortalamanın altında olan birileri varsa, onlar başka insanlardır. Düşünme konusundaki doğal tembelliğimizin ve ortalamanın üstünde olduğumuzu sanmamızın bir sonucu olarak da eş, dost veya arkadaşlarımızla bir araya geldiğimizde hep diğerlerinden şikâyetçi oluruz. İki kişi bir araya geldiğinde, genellikle, çevrelerinde ve ülkelerinde yaşanan problemlerin sorumlusunu kendileri dışında aramaya başlar. Yani, genelde, hatanın kaynağını aradığımızda hatanın bizde olabileceğini pek fazla düşünmeyiz. Bu davranışımızın tek faydası, bana göre, rakı sofralarından muhabbetin eksik olmamasını sağlamasıdır. Ne var ki, A masasındakiler hatanın B masasından, B masasındakiler ise A masasından kaynaklandığını düşündüğü için sık sık bu ağdalı sohbetler ucuz ağız dalaşlarına da yol açar. Siyasetin er meydanında çok ciddi konular tartışılırken yükselen “şerefsiz?”, “sensin şerefsiz” nidaları da yine bu ortalamanın üstü etkisinin bir sonucudur. Eğer TBMM tutanaklarını takip ederseniz, meclis görüşmelerinde bile bu türden gerilimlere rastlayabilirsiniz. Örneğin, Kemal Unakıtan için verilen 3. gensoru önergesinin önemli bir kısmı vekillerimizin kendilerine ‘şerefsiz’ benzeri bir yakıştırma yapan Sayın Unakıtan’ı uyarmasıyla geçmişti. Belki de, bu sayede Sayın Unakıtan soruları kolaylıkla savuşturabildi. Hatta görüşmenin sonlarına doğru, o gün görüşmeye konu olan sorulardan biri için “gelin bunları burada tartışalım” gibi bir söz söyledi. Her neyse, mesele şu: O gün orada gensoruyu verenler haklı olduğunu düşünüyordu. Kemal Unakıtan ve taraftarları da haklı olduğunu düşünüyordu. Taraflar katılaşmış gruplar oluşturdukları için aslında somut verilerle üzerinde fikir birliği sağlanabilecek basit bir gensoru bile sonuçsuz kaldı. (Doğrusu, savaşı kalabalık olan grup kazandı ama sorular yanıtsız kaldı.) Dolayısıyla, aynı şekilde, partiler, dernekler, devletler ve diğer topluluklar, eğer benzer görüş ve hedeflerle bir araya gelmişlerse, sorunu ve suçluyu hep dışarıda arar, çözümü ise hep kendilerinde bulur. Tıpkı, A.B.D’nin terör sorununu kendi dışındaki ülkelerin yarattığı bir sorun olarak görmesi gibi. Dünya silah ticaretinin babalarından biri, dünyanın bu durumunu görüp nasıl kendini sorgulamaz diye düşünüyorsanız, bakacağınız yer aynadır. Trafikte, işte ve mahallenizde karşılaştığınız sorunların, sizin dışınızdaki insanlar nedeniyle oluştuğunu düşünmüyor musunuz? Çoğu zaman suçlunun bizim dışımızda olduğunu, iç ya da dış mihrakların üzerimizde çeşitli oyunlar oynadığını düşünmüyor muyuz? Küçük bir azınlık böyle düşünmüyor olabilir, o sebeple, onları da tatmin edecek örnekler vereyim. Siz, hiç, adam kayırmaya karşı olup, kendi kayırıldığında ses çıkarmayan; “torpil”e karşı olup, torpil yaptıran; kırmızı ışıkta geçmenin yanlış olduğunu savunduğu halde, “yol boştu” diye kırmızı ışıkta geçen ve bu gibi esasta tutarsız davranışlarda bulunan insanlarla karşılaşmadınız mı? (Karşılaşmadıysanız başka bir evrende yaşıyorsunuz demektir.) İşte bu insanlar (yani bizler) bu davranışlarımızla sadece kendimiz için geçerli olan istisnalar yaratıyor, bu istisnalardan başkalarının yararlanmasının yanlış olduğunu düşünüyor ve ortalamanın üstünde olduğumuz sanrısıyla hep beraber yanlışların artmasına neden oluyoruz. Sosyal Kurt Kapanı Pek tabii ki, bu işin içinde de bir Ali Cengiz oyunu var. Gittiği yere kısa yoldan ulaşmak için çimleri ezerek geçen ve orda çirkin bir patika oluşturan insanları düşünün. Bunlardan biri muhtemelen sizsiniz. O patikayı kullanırken “eğer ben bu patikayı kullanmasam, muhakkak başkaları kullanır, dolayısıyla da buradaki çimlerin hayata dönmesi mümkün değil” diyen bizler, eğer hepimiz bu patikayı kullanmasak o patikanın yeniden çimlendirilebileceğini bilerek, ama bunun mümkün olmadığını düşünerek yaptığımız yanlışları yapmaya devam ediyoruz. Benzer bir şekilde eğer herkes torpil yaptırmasa, işlere, makamlara, mevkilere buraya uygun insanlar gelir, işlerimizi işinin ehli insanlar yapar. Ancak bizler “ben torpil yaptırmazsam, muhakkak torpil yaptıran başka biri önüme geçer” kaygısıyla bile bile lades diyor, yanlış olduğunu bildiğimiz şeylerin devam etmesine neden oluyoruz. Buna rağmen yaptıklarımızdan pek fazla rahatsız olmuyoruz. Çünkü biz torpil yaptırmış olabiliriz, ama yine de bu işe torpille gelebilecek başka birinden daha iyi olduğumuzu düşünüyoruz. O şikâyetçi olduğumuz, işlerini iyi yapmayan, torpille işe alındığı için eleştirilen insanlar da aynen bizim gibi düşünüyor. Onlar bizden daha iyi olduğunu düşünürken, biz de onlardan iyi olduğumuzu düşünüyoruz. Kısacası basit bir tuzağa düşüyoruz. Tuzağa düşmemizin nedeni, “tek ben yaparsam, bir şey olmaz; zaten herkes yapıyorsa benim yapmamam bir şey değiştirmez” mantığı. Hepimizin ortak görüşü şu, kimse torpil yaptırmasa, yeşil alanları kestirme yol olarak kullanmasa, herkes trafik kurallarına uysa, hayat daha güzel olacak. Ne var ki, bu görüş, torpil’i (“ben o işi zaten hak ediyorum”), alkollü araç kullanmayı (“direksiyon başına oturdum mu ayılırım”) ya da sabah trafiğini (“insanlar biraz daha erken yola çıksalar, bu saatte bu kadar trafik olmaz”) engellemiyor. Birçok toplumda ahlaklı olarak tanımlanan insanlara aynı zamanda da “saf” yaftasının yapıştırılması da işte bu sosyal kurt kapanının bizlere bir oyunudur. Herkes torpil yaptırırken, torpil yaptırmayan saftır. Herkes, kırmızıda geçerken, sarıda duran naiftir. Herkes uyurken, sabah trafiği biraz azalsın diye erken kalkıp işe giden ise saf oğlu saftır: – “Gel bu buradan geçip bu patikanın varlığına katkıda bulunmayalım, parkın etrafından dolaşalım.” – “Yahu, biz bu yolu kullanmasak bile başkaları kullanacak, boşu boşuna yolu uzatmayalım.” – “Ben ilke olarak çim alanlara zarar verecek hareketler yapmaya karşıyım” – “Ah ah ne safsın. Gerçekleri görmüyor musun? Sen buradan geçmesen de o patika orada kalacak, çimler geri gelmeyecek!” Benzer bir şekilde bir ülkenin iç ve dış politikaları konusunda gerçekten ahlaklı, eşitlikçi ve özgürlükçü çözümler önerenleri de saf olarak nitelendiriyoruz. Onlara diyoruz ki, “iyi diyorsun, hoş diyorsun da biz o hakları verirsek, onlar bizim başımıza çıkarlar; istekleri bitip tükenmek bilmez, sen bu isteklerin ardındaki asıl niyetin farkında değilsin! Ah saf çocuk, vah saf çocuk!” Torpil yaptırmayana “ah saf çocuk”, savaşa karşı olanlara “dünyanın sosyo-ekonomik yapısını kavrayamamış insan”, yol boşken bile kırmızı ışıkta bekleyenlere “vah zavallı” diye bakmamızın nedeni bu insanların tek başına dünyayı değiştiremeyecek olmaları. Ama biz neden onlara katılmıyoruz? Yoksa gerçekten iyi ve ahlaklı olanların azınlık olduğunu ve bu işleri kotaramayacaklarını mı düşünüyoruz? Eğer gerçekten böyleyse, ortalamanın üstünde vatandaşlar olduğumuz maalesef külliyen yalandır. Aslına bakarsanız, bu yalana rağmen bu tür “saf”lara genelde sempatiyle bakıp, sırtını sıvazlamaya çalışmamız da ahlaklı ve ilkeli insan idealini yok etme korkumuzun bir sonucudur. Şimdi toparlayalım, doğal olarak az düşünme eğilimindeyiz, ortalamanın üstünde olduğumuzu düşünüyoruz ve herkesin yaptığı bazı yanlışları yapsak da etrafımızdaki yanlışların sürmesini istemiyoruz. Buna ek olarak, bilgi sahibi olmadığımız konularda kolayca fikir yürütme eğilimine sahip olduğumuz da bir gerçek. Örneğin, evrim teorisi denen şey hakkında hemen hemen hepimizin bir fikri var. Evrim teorisi, tıpkı kuantum teorisi gibi, kolay anlaşılır bir teori değildir. Her iki teoriyi de sezgilerimizle kavramamız oldukça güçtür. Buna rağmen pek çoğumuz evrim teorisi hakkında hiçbir ciddi metin okumamış olmasına rağmen fikir sahibidir; ama esasen işin detayı, teorinin özü hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Bilgimiz var mı? Yok! Fikrimiz var mı? Var! Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak [2] Amacımız bilgi sahibi olmadan ne kadar da kolay fikir üretebildiğimizi göstermekse bana inanmanızı sağlamak için size bu konuda yapılmış bir deneyin sonuçlarını sunabilirim: Bu deneyde, deneklerden gerçekte var olmayan meseleler hakkındaki fikirlerini söylemeleri istenmiş. Örneğin, deneklere “1925 yılında, Atatürk, Türkiye’nin vergi politikasının Çin’in vergi politikasına uygun bir şekilde yürütülmesi gerektiğini söylemiş, Atatürk’ün bu önerisi hakkında ne düşünüyorsunuz?” türünden birkaç soru sorulup, fikirlerini beyan etmeleri istenmiş. Deneklerin çoğu, hakkında hiç fikir sahibi olmadıkları ve gerçekte de var olmayan bu konu hakkında hiç çekinmeden fikirlerini beyan etmişler. [3] Peki, insanlar bilgi sahibi olmadıkları bu konularda fikir beyan etmelerini sağlayan şey nedir? Bunun cevabı temelde karmaşık olsa da “kısa yollar” meselesiyle ilgilidir. Yukarıda verdiğim örnekte geçen ‘Atatürk’, ‘vergi politikası’ ve ‘Çin’ kelimeleri bizim için kısa yollar oluşturur. Eğer kişi Atatürk’ün söylediği bir şey hakkında fikir sahibi olmamayı kendine yediremiyorsa, bir şekilde bu kısa yolları; yani Atatürk, Çin ve vergi politikaları hakkında bildiklerini ve daha önce duymuş olduklarını; bir araya getirerek bir fikir üretmeye çalışır. Örnek olarak kullandığımız soru külliyen uydurma olduğu için üreteceği fikir de anlamsız olacaktır. Peki, kişinin bu şekilde, gündemi oluşturan konular hakkında, genellikle gazetelerde okuduğu ve yorum programlarında duyduğu şeyleri (kısa yolları) kullanarak üreteceği fikirler anlamlı olur mu? Bu sorunun cevabı kişinin o konuyu derinlemesine inceleyip incelemediğine göre değişecektir. Ancak köşe yazılarında ve yorum programlarında okunanların ve duyulanların bir konuyu derinlemesine incelemek için yeterli malumatı sağlamayacağını varsayarsak, doğal özelliklerimiz veriyken, etrafımızda olup bitenlerin çoğu ile ilgili fikirlerimizin, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma olgusuna örnek teşkil edeceğini kolaylıkla söyleyebiliriz. ‘Avrupa Birliği’, ‘Adalet Sistemi’, ‘Dış Ticaret Politikası’, ‘Kamu Açığı’, ‘Kürt Meselesi’, ‘Ermeni Meselesi’, ‘Savunma Harcamaları’, ‘Kıbrıs’ ve buna benzer diğer tüm konular için beyan edebileceğimiz birer fikrimiz var. Ancak, hiç düşündünüz mü, bir insan bu kadar çok konu hakkında nasıl yeterli bilgi sahibi olabilir? Siz bunu düşünürken ben size sonucu söyleyeyim: Homo Sapiens soyu, hiç çekinmeden ve de utanmadan, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olabilmektedir. Etrafınıza bakın her konu hakkında fikir sahibi değil miyiz? Evet! Peki, her konu hakkında bilgili olduğumuz söylenebilir mi? Hayır! Tüm bunlara ek olarak, insanoğlu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olduğu konuları gerekçelendirme konusunda da özel bir yeteneğe sahiptir. Aslında bir kere bilgi sahibi olmadan fikir edindikten sonra onu gerekçelendirmek oldukça kolaydır. Zaten, yeterli bilgi sahibi olmadığımız için konuyu ayrıntısıyla ele almanız mümkün değildir. Eh, konunun ayrıntılarını bilmediğinize göre fikrinizi sezgilerinize en uygun ve en kolay yöntemi seçerek savunabilir, gerekçelendirebiliriz. Çeşitli kısa yolları kullanarak bir fikri gerekçelendirmek birkaç saniye sürecektir. Örneğin, yukarıda verdiğim örnek için “Atatürk demişse doğrudur”, “Çin’in vergi politikası katı olmalı” ve “katı vergi politikası gelir dağılımını iyileştirebilir” gibi kısa yollar kullanarak gerekçeli bir fikir üretmek hiç zor olmayacaktır. Böylece, Atatürk’ün hiç söylemediği bir sözden yola çıkarak, Türkiye’nin vergi politikasının Çin’in vergi politikasına benzemesi gerektiğine dair gerekçeli bir fikrimiz olacaktır. Türkiye’nin gündemine kısa bir süre önce düşen yeni terör yasası hakkında yapılan konuşmaların çoğu bu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma olgusunun örneklerinden sadece biridir. Çoğumuz, ne bu yasanın maddelerini ayrıntısıyla biliyoruz, ne de bu yasaların yol açabileceği hukuki sonuçlar hakkında fikir sahibiyiz. Ancak birisi çıkıp bu yasanın bir maddesinin Öcalan’ın serbest kalmasına yol açacağını söylediğinde, hemen hemen hepimiz, bu yasayı hazırlayanlar, onların amaçları, Türkiye üzerinde oynanan oyunlar ve buna benzer kısa yolları kullanarak bazı fikirler ürettik ve bilgi sahibi olmadığımız bu konuda gönül rahatlığıyla fikirlerimizi beyan ettik. Bu fikirleri beyan ederken, bize siyasi olarak yakın duranların fikirlerinden ve görüşlerinden de faydalandık. Bu örnekte olduğu gibi aslında her zaman kafamızı fazla çalıştırmamız da gerekmez. Eğer bizimle aynı fikri savunan başka birisinin fikrini nasıl gerekçelendirdiğini az çok biliyorsak o zaman işimiz daha da kolay olacaktır. “Köşe yazarları ve yorumcular ne işe yarar?” diye düşünüyorsanız, cevabı işte burada saklıdır! Köşe Yazarlarına Endeksi Fikirlerimiz Türkiye’mizde gündem hiçbir zaman boş kalmıyor. Bazı yeni meseleler gündeme gelirken, diğerleri gündemden düşüyor. Bir önemli konu mercek altına alınırken diğer, konular hızla hasır altına gönderiliyor. Böylece televizyon izlerken, bizim için gündemi zaplayan haberleri, açık oturumları, genç bakışları, ters duruşları, yorum farklarını, siyaset arenalarını ve dahi Türkiye’nin siyasi yıldızlarını, hortumcu dansörlerini, hukuk savaşçılarını ve hukuk savarlarını zaplayarak bunların birinden diğerine, sonra da diğerinden berikisine ve tabii ki berikisinden de ötekisine geçen bizler, cümlenin bu kısmına gelene kadar çoktan anlamış olabileceğiniz gibi hafiften sarhoş oluyor, olaylara ve gündeme “kayık” bir bakış geliştiriyoruz. Gündeme gelen bir konu için “dur şu işin detaylarını öğreneyim” dediğimiz anda o konu yakın tarihimizin karanlıklarında kayboluyor, karşımıza yepyeni ve el değmedik bir konu çıkıyor. Ne var ki, bu yeni konu da daha biz onu tanımlamaya çalışana kadar gündemden düşüyor. Bu güzel oyunun kötü sürprizleri de var. Örneğin, hakkında biraz bilgi sahibi olmaya başladığımız anda ortadan kaybolan ve Türkiye’ninkiyle birlikte bizim de gündemimizden düşen konu aniden su yüzüne çıkıp, başını gösterip, “cee” dedikten sonra tekrar ortadan kayboluyor. Biz “dur… bak… bu… ah…” derken, yeniden gündeme geliyor ve geçici bir süre için zihnimizi meşgul etmeye devam ediyor, ama artık ne bizde o konuyu derinlemesine inceleyecek hal, ne de o konuda bir çekicilik kalıyor. Bu karmaşa içinde yaşayabilmek için biz ne yapıyoruz? Bizim için düşünmeleri için insanlara para veriyoruz. Doğrudan para vermiyoruz tabii ki, ama dolaylı yoldan, köşe yazarları, televizyon yorumcuları, siyaset gündemcileri ve akademik halk şövalyelerine para kazandırıyoruz. Belki de dünyanın başka hiçbir yerinde her konu hakkında yorum yapan bu kadar çok köşe yazarı yoktur. İlke olarak, köşe yazarı dediğimiz kişilerin sadece uzmanlaştığı konuda yazı yazması ve diğer konuları başka uzmanlara bırakması beklenir. Ama bizde durum bu değildir. Köşe yazarlarımız maşallah her konuda yazıyor. Biz de onları hemen hemen her konuda takip ediyoruz. Futboldan siyasete, ekonomiden uluslararası ilişkilere kadar her konuda yazan köşe yazarlarını ısrarla okuyor ve görüşlerine değer veriyoruz. Hatta biz bu yorumcuları öylesine takip ediyoruz ki artık gündemimize köşe savaşları, gazete transfer haberleri ve dahi yorumcuların aşkları da giriyor. Düşünmüyoruz, bir grup insan bizim için düşünüyor, bir şeyler söylüyor. Biz de onların söyledikleri üzerinden bir şeyler söylüyoruz. Bu sürecin sonunda da, her ne hikmetse, birçok konu hakkında karar vermeyi başarıyoruz. Örneğin, benim gözlemlediğim kadarıyla, çoğumuzun, Ermeni meselesinin niteliği, Türkiye’deki Ermenilerin tarihi, Osmanlı’da misyoner faaliyetleri ve Osmanlı’nın misyonerlere karşı tavrı; Kürtler, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’da bir zamanlar ne olup bittiği hakkında kayda değer hiçbir fikri yok. (Ey okuyucu, sen ortalamanın üstünde olduğun için yeterli bilgiye sahip olduğunu düşünüyor olabilirsin ama bu benim önermemi geçersiz kılmaz, bilakis destekler!) Bu ve diğer birçok konudaki fikirlerimiz, biraz fikir ve bilgi sahibi olan birkaç kişinin dedikleriyle sınırlıdır ve biz, genelde, onların neyi niye söylediğinden çok, kimin neyi söylediğine ve o söylenenlerin kaç kişi tarafından kabul gördüğüne göre kendi tavrımızı alırız. Fikrimizi, eşin dostun fikirlerine, onların köşe yazarlarından özümsediklerine ve dahi okuldaki, işteki arkadaşlarımızın hoş görüsüne göre ayarlıyor, neredeyse hiçbir konuda hiçbir şey öğrenmeden bir sürü kanaat edinip, oy veriyor, hep birlikte vatanımızın ve milletimizin geleceğini inşa ediyoruz. İşte bu durum, bu vahim ama olağan durum, bizim yalanla yaşadığımızı ve bununla da kalmayıp çoluğumuzun çocuğumuzun, torunumuzun ve dahi tombalağımızın geleceğini de berbat edebileceğimizi gösteren bir durum. Yalanla yaşıyoruz ve çocuklarımızın da yalanla yaşaması için geleceğe çanak tutuyoruz. Çelişmenin Estetiği ve Mikro-“Faşizm” İşin ilginç yanı bu kanaatlerimizin birbiriyle tutarlı olması da gerekmiyor. İşimizi, o anki problemimizi çözdükleri ve belki de o dakika için bile olsa toplum içindeki yerimizi korudukları için tutarsız pek çok fikre aynı anda sarılabiliyoruz. Bu hiç de garip bir şey değil. Özgürlükleri savunuyoruz ama evlilik dışı birlikteliklere tahammül edemiyoruz; eşitliği savunuyoruz ama farklı cinsel tercihler gündeme geldiğinde nefret kusuyoruz. Son günlerde gündeme gelen muhafazakârlık araştırmasının sonuçlarına göre eşitlik ve özgürlük muhafaza edilmesi gereken en önemli siyasal değerler olarak görülüyor [4]. Ankete katılanların %41,6’ı eşitliğin, %37,4’ü ise özgürlüğün en önemli siyasal değer olduğunu söylüyor. Yani toplamda, ankete katılanların %79’u ya özgürlüğü ya da eşitliği savunuyor. Ancak yine aynı araştırmaya göre %76’mız homoseksüellerden, %65’imiz evlenmeden aynı evde oturan çiftlerden, %63’ümüz barlara diskoteğe gidenlerden, %56’ımız küpe takmış erkeklerden, %54’ümüz açık giyinen kadınlardan, %44’ümüz ise flört eden gençlerden rahatsız oluyormuşuz. Bu küçük malumat ışığında diyebiliriz ki iş siyaset yapmaya gelince eşitlikçi ve özgürlükçüyüz ama kendi özel alanımızda eşitlik ve özgürlük gibi değerlerin pek bir önemi yok. Bu sonucu teyit etmek için şöyle bir etrafınıza bakmanız yeterli. Biz aslında, (dünya üzerindeki türdaşlarımızın çoğu gibi) kendimize eşitlikçi, kendimize özgürlükçüyüz. Eşitlikten, özgürlükten bahsederken başkalarının hak ve özgürlükleri pek fazla aklımıza gelmiyor. Örneğin, eğer biri başörtüsünü savunuyorsa, başörtüsü konusunda özgürlük istiyor, başörtüsü takanların takmayanlarla eşit haklara sahip olmalarını istiyor, ama öte taraftan evlenmeden birlikte yaşan çiftlerin özgürlüklerini ve eşitliklerini görmezden geliyor. Aynı anda başka biri de laikliği ve demokrasiyi savunurken, başörtüsü takan genç kızların eğitim hakkını, onların özgürlük ve eşitliklerini yok sayabiliyor. Özgülüğü ve eşitliği savunma konusunda bir sıkıntımız yok. Sıkıntımız hep kendi özgürlüğümüzü ve eşitliğimizi savunmamızdan kaynaklanıyor. Herkes demokrasi istiyor ama aslında oynanan oyun “kimin faşizmi?” oyunu. Bunda şaşılacak bir şey yok. Hepimiz ortalamanın üstünde olduğumuza, hep beraber bilgi sahibi olmadan fikir ürettiğimize ve hep beraber kötülüklerin bizim dışımızdakilerden kaynakladığını düşündüğümüze göre ortaya başka türlü bir sonuç çıkması da beklenemez. Hoşgörüsüzlük Ben merkezli düşünme biçimleri, düşünme tembelliği ve fikirlerimizin çoğunun bilgi temelli olmaması açıkça sadece kendi eşitliğimizi ve özgürlüğümüzü savunmamıza, başkalarınınkini ise unutmamıza neden olmaktadır. Aslında bu durum genel anlamda bir hoşgörüsüzlük durumu olarak tanımlanabilir. Dolayısıyla, hoşgörüsüzlüklerin ve katılaşmış görüşlerin sebebi, kişilerin uzun zaman dilimleri boyunca birçok konu hakkındaki fikirlerini tartışmadan kabul etmiş olmasıdır. Daha doğrusu, zaman içinde bilgi sahibi olmadan edindiğimiz fikirleri hararetle destekleyip bu konuda düşünmeyi tamamen bırakmış olmamızdır. Yeni nesil, çoğunluğun kabul ettiği bu türden fikirleri fazla düşünmeden kabul eder ve bu fikirlerin katı birer inanç haline gelmesi çok sürmez. Yukarıda bahsettiğimiz ankette çoğunluğun evli olmayan çiftlerden rahatsız olduğunu gördük. Ama biraz düşününce evli çiftlerle evli olmayan çiftler arasındaki temelde bir fark yoktur. Evlilik, dini temeller üzerine değil, hukuki temeller üzerine kurulu bir kurum olduğundan, kişilerin birbirlerine ve üçüncü kişilere karşı hak ve sorumluluklarını kâğıda döküp güvence altına almaları sadece ve sadece bir tercih meselesidir. Ne var ki, uzun süreler boyunca evlilik kurumuyla ilgili kemikleşmiş görüşlerimiz, iki kişinin yazılı değil de sözlü bir anlaşma yaparak aynı evde yaşamasını kabullenmemizi güçleştirmektedir. Benzer bir şey homoseksüellerin toplumda kabul görmemesinde de söz konudur. Pek çok kişi bu konuda hiç düşünmediği halde katılaşmış bir fikre sahiptir. Argo sözlüğümüze ya da hakemlere edilen küfürlere bakılırsa, bir kişinin bu katılaşmış fikirden kurtulmasının oldukça güç olacağı görülür. Kısacası, düşünülmeden kabul edilen fikirler çoğunluk tarafından da kabul edilip tartışmaya kapatılınca, zaman içinde, katılaşmış ve tekrar tartışılması pek de mümkün olmayan fikirler haline gelirler. Benzer bir şekilde, bizim Ermeni meselesini tartışmaya açmak konusunda çektiğimiz temel sıkıntının nedeni, aslında, çoğumuzun üzerinde düşünmediği halde hakkında katı fikirlere sahip olduğu bir konunun, önümüze getirilerek bu konuda düşünmemizin istenmesiydi. Hatırlatalım ki, katılaşmış fikirler gerçekleri yansıtıyor olabilirler, ancak böyle olduğu durumlarda bile çoğunluğun bu fikirler hakkında yeniden düşünmeye başlamasını sağlamak oldukça güçtür. Özetle, bir tavuğun başka bir tavuk çiftliğine kaçmasıyla tetiklenen bir süreç sonucunda komşusuyla kan davalı olan bir ailenin; beyaz yalanlar söyledikten sonra asıl görüşlerini dedikodularla paylaşarak gruplaşan insanların; incir kabuğunu doldurmayacak sebeplerle kavga eden türdaşlarımızın; ve meclislerde ülkelerin geleceğine yön verecek konuları tartışmak yerine, birbirleriyle ağız dalaşına giren vekillerin temel sorunu, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayı alışkanlık haline getirmek, fikirlerinin katılaşmasına izin vermek ve nesiller boyu bu “kısa yolları” tercih eden homo sapienslerin diğer üyeleri gibi hoşgörülü olmayı unutmaktır. Üzerinde düşünmeyi bıraktığımız fikirler katılaşıp bizi yavaş yavaş taş kafa yaptığı gibi, birbiriyle çelişen fikirleri bir arada savunmamızı da kolaylaştırır. Katı fikirler birbirine kolay kolay karışmaz. Yani, dün dündür, ama bugün bugündür. Yani, homoseksüel şarkıcılar büyük stardır, ama sokakta bunlardan birini görsek döveriz. Yani, en değer verdiğimiz şey namustur, ama pavyonumuz, kerhanemiz eksik olmaz. Yani, küfre karşıyız, ama ilk fırsatta ana avrat düz gideriz. Yani, kavgaya dövüşe karşıyız, ama yamuk yapanı affetmez keseriz… Örnekler kolaylıkla çoğaltılabilir, çünkü Kurtlar Vadisi Türkiye diye bir şey var! Kurtlar Vadisi Toplumsal hayatın işleyişi ile ilgili fikirlerimiz ile günlük hayatımızda yapıp ettiklerimiz arasındaki çelişkiler ve bundan kaynaklanan gerilim, hemen hemen her gün bir şekilde kendini gösteriyor. Bu çelişkilere verilebilecek örneklerden biri Kurtlar Vadisi dizisi ve filmi ile liselerde yaşanan dehşet verici olaylar arasında kurduğumuz “nedensel” ilişkidir. Uzun bir süre boyunca en popüler dizi olan ve filmi gişe rekorları kıran Kurtlar Vadisi’ni birkaç gün içinde liselerdeki dehşetin müsebbibi olarak ilan ettik ve bu sayede gücünü halktan alan RTÜK, ilgili kanala dizinin tekrar bölümlerinin yayınının durdurulmasını rica etti. Bunu yaparken ne düşündük? Muhtemelen, “Kurtlar Vadisi yok olunca, liselerdeki olaylar da azalacak” diye düşündük. Aslında, düşünmedik. Böyle bir kısa yol bizim işimizi kolaylaştırdı. Daha doğrusu her konuya hâkim yazarlarımız “Kurtlar Vadisi gençleri zehirliyor” dedi. Biz de buna gönülden inandık! Aslında, liselerdeki kavgalar ve dövüşler hayatımıza Kurtlar Vadisi’nden sonra girmedi. Çok iyi hatırlıyorum, lise yıllarımda, defalarca elinde muştalar, kelebekler ve zincirler olan okul çeteleri ile karşılaştım. Birçok lisede sürüp giden kavgaları, liseler arası dövüşleri arkadaşlarımdan dinledim. Birkaç kez “kız meselesi” yüzünden bir köşeye sıkıştırılıp tehdit edildim. Birçok kişinin defalarca dayak yediğini gördüm. Okullarımızda kavga, dövüş ve vahşet hep vardı. Mafya babası gibi davranmayı iyi bir şey sanan öğrenciler hep vardı. Ama eskiden, çoğunluk bu çocukların “kaka çocuklar” olduğunu düşünürdü. Bu da okullardaki mafya özentisi gençlerin sayısını sınırlardı. Peki, son zamanlarda ne oldu da liselilerdeki mafya özentisi öğrenci sayısı kritik bir düzeyi aşıp tehlikeli bir büyüklüğe ulaştı? Bu konuda fikir beyan edenler diyorlar ki, Kurtlar Vadisi dizisi çocukların bu türden davranışlara özenmesine yol açıyor. Aynı görüşe göre, bu sebeple de liselerdeki durumun sorumlusu bu dizidir. Bunları söyleyebiliyoruz çünkü hiç birimiz çocuklarımızın bu türden davranışlar içinde olmasını, okula giderek hayatını riske atmasını istemiyoruz. Yani genel olarak baktığımızda okullardaki bu durumu ve bu duruma yol açan davranış biçimlerini tasvip etmediğimizi söylüyoruz. Tıpkı eşitliği ve özgürlüğü savunduğumuz gibi okullardaki vahşete de karşıyız. Peki, günlük hayatımızda yaptıklarımız acaba bu genel görüşümüzle uyum içinde mi? Maalesef değil. Kurtlar Vadisi’nin popüler olmasının temel nedenlerinden biri çoğunluğun o dizide anlatılan davranış biçimlerini tasvip ediyor olması. Temelde elde etmek istediklerimizi elde etmek için başka yollar bulamadığımız durumlarda, eğer elde etmek istediğimiz şey iyi bir şeyse, kaba kuvvet kullanmanın, biraz vahşileşmenin çok fazla sakıncası olmadığını düşünme eğilimindeyiz. Yani eğer, sonuçta ulaşmak istediğimiz nokta erdemli ise bu yolda savaş vermenin, örgütlenmenin ve şiddete başvurmanın pek fazla sakıncası olmadığını düşünüyoruz. Kurtlar Vadisi dışında bir örnek vererek konuyu biraz açalım. Diyelim ki, aramızdan iki üç kişi bir araya geldi ve bir iyilik mafyası kurdu, tüm kötü adamlara, uyuşturucu tacirlerine ve mafyaya karşı bir savaşa girişti. Şimdi, bu iyilik mafyası sadece kötü adamları öldürüyorsa ve dünyadaki kötü adamları temizliyorsa bu adamlara “durun yaptığınız yanlış” diyebilir miyiz? [5] Bu soruya cevap vermek oldukça güçtür. Çünkü kötülerin dünyamıza verdiği zararlar sebebiyle kötülere karşı duyduğumuz nefret ve bu bağlamda beslediğimiz hınç ve intikam duyguları onlara karşı şiddet uygulamanın kötü olduğunu düşünmemize izin vermez. Şiddet kötüdür ama eğer bu şiddet dünyamızı kötülerden arındıracaksa neden kullanmayalım? Kötülere karşı şiddetle dersini veren kahramanlar sevdiğimiz beğendiğimiz birçok eserde ana karakterlerdir. Kötülüğü engellemek konusunda çoğu zaman çaresiz kaldığımızdan bizim için onlara karşı savaşan insanları severiz. Ancak burada gözden kaçırdığımız küçük bir nokta vardır. Şiddete şiddetle karşılık vermek şiddeti ve nefreti besler ve şiddet sürekli bir hale gelir. İyi amaçlarla da olsa şiddete başvurmak, kan dökmek ve zarar vermek anlamına geldiğinden arkada hep intikam almak isteyen kişiler bırakır ve bu sayede şiddet hayatımızın önemli bir parçası olmaya devam eder. Ama daha da önemlisi hepimiz ortalamanın üstünde olduğumuzu sandığımızdan çoğu zaman haklı ve erdemli bulduğumuz şeyler başkaları tarafından haksız ve erdemsiz bulunur. Bu sebeple de herkes kendi iyisi için savaşmaya kalkarsa dünyada kan gövdeyi götürür. Şu anda dünyanın içinde bulunduğu durumun açıklaması biraz da burada gizlidir. Amerika’nın “iyi”si, İran’ın “iyi”si ile aynı olmadığından her iki taraf da iyilik için elinden geleni ardına koymamayı seçerse bu seçimin sonuçlarının iyi olacağını söylemek çok güçtür. [6] Kurtlar Vadisi, özünde doğru bildikleri için “delikanlı” gibi savaşan, gerekirse adam vuran, gerekirse boğaz kesen kişilerin hikâyesini anlattı bizlere. Ne var ki, dizi ve film gündemi o kadar yakından takip ediyordu ki izleyici kaçınılmaz olarak anlatılan hikâyeleri Türkiye’nin gündemiyle ilişkilendiriyor ve belki de içinde bulunduğumuzu düşündüğümüz “çaresizliğe” karşı çözümleri bu diziden çıkarıyordu. Kısaca, en sonunda, bizim kafamıza çuval geçirenlerin kafasına bizim de birer çuval geçirebileceğimiz gösterilince, bunu tasvip etmemiz oldukça kolay oldu. Kurtlar Vadisinin popülerliği gösterdi ki haksızlığa karşı hukukla mücadele edemediğimiz yerlerde hukuk dışı çözümler üretmenin mübah olduğunu düşünen bir çoğunluk var. Aynı çoğunluk pek tabii ki aynı stratejinin liselerde uygulanmasına da karşı çıkacaktır. Ne var ki, aynı stratejinin liseli öğrencilerce uygulanması, tam da bu genel kabul nedeniyle kaçınılmazdır. Biz her ne kadar içten içe desteklediğimiz bu davranış biçiminin, liseli gençleri, “kaka çocuklar”ı öğretmene şikâyet etmek yerine, hesaplarını kendi kendilerine görmeye itebileceğini düşünmediysek de artık olanlar oldu! Son zamanlarda, toplum olarak, kötülere karşı hukukla savaşmanın sonuç getirmediğini düşünmeye ve bu sebeple makro ölçekte kötüye karşı kötülük söylemi geliştirmeye başladık. Torpille mücadele etmek için torpil yaptırdığımız, trafikte yanlış yapanı köşeye sıkıştırdığımız gibi şiddete de şiddetle karşılık vermeye iyi gözle bakar olduk. Kafamızda ülkemizle ilgili komplo teorileri zaten vardı ama suçluyu bir türlü bulamadığımız için kendi içimizde bulduğumuz bazı suçlularla mücadeleye giriştik. Bazı iç mihraklar düşmanımız oldu. Görünürde herkes vatanımızın iyiliğini savunduğunu söylese de biz birbirimize sık sık vatan haini dedik. Hukuk yolu ve iş birliği yerine, kösteklemenin ve kaba kuvvetin çözüm getireceğini düşünmeye başladık. Kurtlar Vadisi tüm bu gelişmeler olurken gündemimize girdi. Huşu içinde seyrettik olup biteni. Uzun uzun bu vadiden bahsettik. Ancak topluca kabul edip içten içe desteklediğimiz bu davranış biçimlerinin liselerde zaten olup bitenlere daha değişik bir boyut getireceği hiç aklımıza gelmedi. Çocukların topluca takdir ettiğimiz ikonların peşinden gitmesinde ilginç bir şey yoktu. Ama biz yine suçluyu başka yerde aradık. Kurtlar Vadisini suçlu bulduk, kendimizi değil. Ne var ki, bu dizinin popülerleşmesini sağlayan şey aslında bizim dünyaya bakış biçimimizdi. Geliştirdiğimiz bu “delikanlı” tavır Kurtlar Vadisi olsa da olmasa da çocuklarımızı etkileyecekti. Biz liselerde bu tür davranışları tasvip etmediğimizi söylerken aslında yalan söyledik. Çünkü biz, esasta, “oğlum o sana vuruyorsa, senin elin armut mu topluyor” diye düşünüyorduk. Ancak herkes birbirine vurmaya başlayınca biraz biraz korkmaya başladık. Belki hepimiz şiddete karşıyız ama sokakta gelip kafamıza vuran, evimize girip paramızı yürüten, zehirli atıkları yaşadığımız alanlara döken insanlara karşı hukuk yoluyla mücadele edemediğimiz için elimizden geldiği ölçüde bu adamlara hadlerini bildirmek istiyoruz. Onlar torpil yaptırıyor diye biz de torpil yaptırıyor, onlar kafamıza vurunca biz de vuruyor, onlar küfür edince biz de küfür ediyoruz. Sosyal bir kapana sıkışmış durumdayız. Aman öyle yapmayalım diyenleri “saf” görüyor, çimleri eze eze patikaları kullanıyor, bu patikaların sürekliliğine katkıda bulunuyoruz. Belki bana da saf diyeceksiniz ama önerim şudur: Madem hepimiz ortalamanın üstünde olduğumuzu düşünüyoruz, o zaman neden ortalamanın üstünde insanlar gibi davranmaya çalışıp ortalamayı biraz yukarı çekmiyoruz? Zurnanın Zırt Dediği Yer Bu yazıda ele aldığımız meselelerin önemine kimsenin itiraz edeceğini sanmıyorum. Ancak, köşe yazarlarıyla ilgili o kadar çok atıp tutup da nasıl utanmadan bu kadar uzun bir yazı yazmış olduğuma şaşırmış olduğunuza da oldukça eminim. İlk önce şunu söyleyeyim. Bahsettiğim şeylerin çoğu belirli bir uzmanlık gerektirmeyen konular. Biraz sağduyu, sezgi ve içgörü ile siz de bu yazıyı yazabilirdiniz. Ama isterseniz, size tüm anlattıklarımın doğru temellere dayandığını ispatlayabilirim. Şöyle ki, ben Kurtar Vadisi dizisinin bir bölümünü bile izlemedim, filmi ise sadece afişlerde gördüm ve bunları söylerken kesinlikle dalga geçmiyorum. Quod Erat Demonstrandum! [7] Notlar: * Bu yazıda bahsi geçen konuların analitik bir analizi için, Timur Kuran’ın Yalanla Yaşamak adlı kitabına bakınız. Bu süper kitabı tüm yalanla yaşayanlara öneririm! [1] Sizinle ilgili yaptığım bu değerlendirme, Forer Etkisi ile ilgili ankette kullanılan metnin bir uyarlamasıdır. Orijinal metne ve konuyla ilgili ayrıntılı bilgilere şuradan ulaşabilirsiniz: Forer (1949) ve Gezgin (2005). [2] Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak konusunda bkz. (Mumcu 1992). [3] Bu konuda bkz. Savage ve diğerleri (1989). Aktaran: Kuran (2001: 218) [4] Bu konuda Hakan Yılmaz’ın (2006) yaptığı muhafazakârlık araştırmasına bakılabilir. [5] Bu temayı işleyen güzel bir film, Şehrin Azizleri (The Boondock Saints)’dir. [6] Şiddet konusunu daha önce Bonobo Çözümü başlıklı bir yazımda ele aldığımdan burada ayrıntısına girmiyorum. Bu yazıya http://aydinonat.blogspot.com/ adresinden ulaşabilirsiniz. Aydınonat (2006) [7] lat. Zaten kanıtlamak istediğimiz şey de buydu. Kaynaklar: Aydınonat, N. E. (2006) “Bonobo Çözümü: Savaşçı İnsanlık için Erotik Siyasi Çözümler”, Mülkiyeliler Birliği Dergisi, 250-8. Forer, B.R.. (1949) “The Fallacy of Personal Validation: A classroom Demonstration of Gullibility,” Journal of Abnormal Psychology, 44, 118-121. Gezgin, U. B. (2005) “Barnum Etkisi Üzerine”, online: http://ulas.teori.org/index.php?option=com_content&task=view&id=14&Itemid=28 [erişim: 20.04.2006] Kuran, Timur (2001) Yalanla Yaşamak, İstanbul: YKY. Mumcu, Uğur (1992) “Bilgi Sahibi Olmadan Fikir Sahibi Olmak” Cumhuriyet Gazetesi 11 Haziran 1992. Savage, R. L., Combs, J. ve Nimmo, D. (der.) (1989) The Orwellian Moment: Hindsight and Foresight in Post-1984 World, Fayetteville: University of Arkansas Press. Yılmaz, H. (2006) “Türkiye’de Muhafazakârlık, Aile, Din, Batı: İlk Sonuçlar Üzerine Genel Değerlendirme”, yayımlanmamış araştırma raporu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: