YENİ ÇAĞDA ÇİN’İN EKONOMİ POLİTİĞİ: GERÇEKLER VE TEMENNİLER

Yard. Doç. Dr. İbrahim Öztürk
Tokyo Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi

Çinliler soğukkanlı ve sakin insanlar genel olarak. Tepkileri derinden, uzun soluklu, sabırlı, hesaplı ve kitaplı; yaptıkları her şeyde kendilerine ait bir yol, yordam, usul ortaya koyuyorlar. Soğuk Savaş döneminde merkezi planlamacılığı benimseyen ülke, Mao’nun önderliğinde kendi modelini oluşturunca başka yerlerde örnek bile alındı. Çin, Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, ABD’nin tek kutuplu “imparatorluk” yaratma çabasına giriştiği bu yüzyılın başında da uluslararası dengeler üzerinde belirleyici etkiye sahip olacak.

Bu nedenle ABD Başkanı Bush’un danışmanlığını yapanlar ve bu konudaki yayınlar ile adını duyurmuş olan The Heritage Foundation gibi kurumlar şunun farkında: Avrasya’nın çağımızda kazandığı stratejik önem nedeniyle ABD bu bölgeye nüfuz etmeye çalışır, Çin’in liderliğinde hızla gelişen Şanghay İşbirliği Örgütü bölgede hızla kabul görürken, Rusya, Hindistan, Pakistan, İran ve hatta Türkiye de yeni oluşuma yüzünü döndü. Bölgedeki yeni bağımsız Türki Cumhuriyetler’in hemen hepsi oluşumda yer aldı. ABD’de Dünya Ticaret Merkezi’ne yapılan saldırıların, bu oluşumların zirvede olduğu bir döneme denk gelmesi, en azından benim gibi düşünenler için, hiç şaşırtıcı değil. Gerçekten de Clinton’ın yumuşak politikasının tersine, kafası karışan birçok bölge ülkesinin Şanghay Oluşumu’na sıcak bakar hale geldiğinden dem vuran Bush’un danışmanları, “dosta güvenen, düşmana da korku salan” çok sert ve caydırıcı bir dış politika üretmek gerektiğini ifade ettiler. Çin, Hint, İran ve Türk Medeniyet havzalarının çevrelediği bir coğrafyaya nüfuz etmenin çok dramatik ve haklı nedenler gerektireceği ise tartışmasız ortada.

Olayı bu açıdan ele aldığımızda, ABD’nin hedefinin zannedildiği gibi İslam dünyasına demokrasi ve insan hakları bağlamında bir çekidüzen verme çabasıyla alakalı olmadığı, zira İslam dünyasındaki en anti demokratik rejimlerin ABD’nin Soğuk Savaş dönemindeki bir numaralı müttefikleri olduğunu herkes biliyor. Dahası, kayıtsız şartsız İsrail taraftarlığı saplantısı nedeniyle bu adaletsiz savaşın devamının baş sorumlusu olarak görüldüğü bir coğrafyada ABD’nin “demokrasi oyuncağını” Ortadoğu halklarının eline vermeyeceği çok açık. Bölgenin en Batılı ve ABD’nin “en güvenilir müttefiki” olarak bilinen Türkiye’de meclis iradesinin üstüne ipotek konulmadığı anda, ABD karşıtı bir kararın nasıl çıkabileceği yakın geçmişte açıkça görüldü. Avrasya ve Ortadoğu’da ABD’nin yapmaya çalıştığı şey, uzun vadede bloke ederek önünde diz çöktürmek istediği Çin’in dev endüstrisinin korkunç bir oranda bağımlı hale geldiği enerji kaynaklarını ablukaya almak. Çin, 2003 yılı itibariyle ABD’den sonra en çok enerji tüketen ülke konumuna geldi. Bütün iktisatçılar enerji kullanımı ile sanayileşme ve kalkınma arasında birebir ilişki kurar. Yine Çin’in devasa sanayisinden gelen talepler nedeniyle dünya denizcilik filosu yetersiz kalınca, başlıca hammadde ve madenlerin fiyatları roket hızıyla artışa geçti.

Sanayi politikalarının dönüşü mü?

Çoğu kişinin beklediğinin aksine Çin kapitalizmi, Amerikan modelini yakınsayan bir evrimleşme sürecine girmeyecek. Son bir asrın illüzyonu altında medeniyet ve uzun devresel analiz perspektifini kaybedenler, pergellerini Batı’nın evrimine göre açmakta, bu kapsama alanına girmeyen birçok şeyi algılamakta zorlanmaktalar. Çin’in genelde iktisadi kalkınma ve bunu başarmak için benimsediği sanayileşme modeli konusunda bir arayış içerisinde olduğu açıkça belli; zaten bu durum Çinli akademisyenler tarafından da belirtiliyor. Ancak söz konusu akademisyenlerin görüşlerinden de anlaşılacağı üzere, yeni tecrübenin bir Amerikan ve Batı hayranlığına ve onların modelinin basit bir taklidine dayanmayacağı, buna rağmen sürecin Çin’i nasıl bir noktaya doğru sürükleyeceğinin şimdiden kestirilemeyeceği; ancak kesin olan, tarih boyunca olduğu gibi yine bu gelişmenin bir Çin terkibi içereceğidir. Çinli akademisyenlerin sahip olduğu özgüven çok ilgi çekici olmakla beraber tarihsel veriler onlara bu hakkı veriyor doğrusu.

Aynı bağlamda geleceğin savaşları arasında “kimin kapitalizmi daha rekabetçi veya güçlü” adlı bir savaşın da yer alacağı açık. Bu daha şimdiden ekonomi literatürüne girdi bile. Japonya’yı ve birçok Asya ülkesini geçmişte büyük oranda başarıya taşıyan sanayi politikalarının artık çağımızda yer olmadığı argümanı, konvansiyonel yaklaşımlara sarılan iktisatçılar arasında günümüzde en geçerli meta. Bu konudaki başlıca argümana göre, Asya-vari kalkınma modelleri rekabet karşıtı, korumacı, şeffaf olmayan ve denetimden kaçan bir yapıya dayanmış olup, sonunda duvara toslamışlardır. Dolayısıyla 1990’dan beri süregelen Japonya’daki deflasyonist süreç ile 1997 yılında patlak veren Asya Krizi bu yapının doğal sonucudur. O halde bürokratik yönlendirmeye dayalı bir sanayi politikasının zamanı çoktan geçti. Ancak bu görüşe karşı aşağıdaki birkaç hususa işaret etmekte yarar var:

• Bu görüşü savunan Anglo-Sakson ekonomi yaklaşımına göre, zaten Frederik List’ten beri hiçbir zaman sanayi politikalarının geçerliliği kabul edilmedi. Büyük Buhran nedeniyle yaşanan “New Deal” yaklaşımları ile L’Andrea Tyson’un ABD başkanına ekonomi danışmanlığı yaptığı 1980 sonrası dönemlerde sırf pragmatik nedenlerden ötürü sanayi politikaları lehinde birtakım zik-zakların çizilmiş olması durumu değiştirmez.

• Öte yandan serbest rekabet ortamının kayıtsız şartsız ABD’nin lehine olduğu bir ortamda neden sanayi politikaları desteklenmiş olsun ki? Sanayi politikaları sonradan bu yola girenlerin ihtiyacına dayanan bir ajanda olduğuna göre, bunun gereğinin ortaya konulmasını ABD’li iktisatçılardan beklemek akıl karı olmaz. Aksi takdirde, Merkantalist korumacılığın anavatanı olan İngiltere’de bir anda serbest rekabetin ve ticaretin erdeminden bahsedilmeye başlanmasını başka nasıl izah edeceğiz? Önce çıkarlar, ardından da bunun “modeli” gelmektedir.

• Bütün bu sanayi politikalarının aleyhine olan “bilimsel modellere” rağmen, her biri için çeşitli kölelik senaryoları yazılan Asya uluslarının baş döndürücü kalkınması, çevredeki fakir ve basit bir pazar ve hammadde deposu olmaktan çıkarak bizzat uluslararası rekabeti şekillendirecek pazar yapıcı ülkeler haline gelmeleri zaten başlı başına bir karşı meydan okumadır.

• Öte yandan, iddiaya göre, serbest piyasanın olmadığı ülkeler sonunda yolsuzluk, rüşvet ve verimsizlik ekonomileri, “vahşi” veya “ahbap-çavuş” kapitalizminin sonuçlarıyla karşılaşmışlardır. Peki, ABD’de yaşanan Irangate, Whitewater skandalları ile Qwest, Xerox, Enron, World Com vb. birçok yolsuzluk olaylarına ne demeli. Sırf Enron ve World Com skandalları sadece dünya ekonomilerini sarsacak kadar derin tesir yaratmakla kalmamış, aynı zamanda ortaya çıkan yolsuzlukta Arthur Anderson gibi bir zamanların en güvenilir denetim şirketinin de yer alması nedeniyle “denetleyenlerin denetimi” gibi son derece kritik bir sorunu da gündeme getirmiştir. Tabii bunların her nasılsa ortaya çıkanlar olduğunu, halının altına nelerin süpürüldüğünün bilinmediği de ilave edilmeli. Bir sistemin kağıt üzerinde açık ve şeffaf olması ile fiili olarak oligopolleşmesi ayrı durumlardır ve medya tezgahını elinde bulunduran ABD’de bu durumun gerçekte ne boyutta olduğunu kimse bilmemektedir.

Çin kapitalizminin meydan okuması

Çin yoluna dolu dizgin devam ederken, 2003 yılında resmi rakamlara göre yüzde 9.1, bağımsız araştırma kaynaklarına göre ise en az yüzde 12 civarında büyüme kaydetti. Çin’in 1979 – 2001 arasındaki yıllık ortalama büyüme oranı yüzde 9.3. Sırf ABD ile olan ticaret fazlası 100 milyar doları geçen Çin’in ihracatı GSMH’nın yüzde 30’unu aşmış durumda. Bugün bu oran herhangi bir sanayi ülkesinde ise yüzde 10 – 13 arasında. GSMH’nın yaklaşık yüzde 27 – 30’luk bir kısmı reel yatırımlara gitmekte. Finansal sistemin yüzde 80 kadar bir kısmını devlet denetiminde tutan ve sermaye hareketlerini denetleyen Çin’de, ulusal tasarrufların da yüzde 30 gibi inanılmaz düzeylerde gerçekleştiği biliniyor. Bu yetmezmiş gibi yıllık 50 milyar dolardan aşağı düşmeyen yabancı sermaye yatırımları da büyümeyi desteklemekte. Forbes Dergisi’nin bir haberine göre dünyanın en büyük 500 şirketinin yüzde 80’i Çin’de yatırım yapmış. Belli ki henüz yapmamış olanlar da izin almak için sıraya girmiş. Çin’in ileri teknoloji içeren ürün ihracatının yüzde 75’inin bu şirketlerce gerçekleştirilmesinin yarattığı kritik sonuçlardan biri de şu: Çin sadece en ileri teknolojileri ülkeye getirmekle kalmıyor, aynı zamanda dev sanayileşme katarının gerektirdiği gelişmiş beşeri sermaye stokuna sahip olmamasının açığını bu sayede kapatıyor, ayrıca köyden kente akın eden insanlara da istihdam yaratıyor. Katarı sürüklemek üzere içeride gelir arttıkça büyük bir tüketim pazarı da yola çıkmış durumda. Üretim fazlası, makul kalitede ve ucuza satabildiği sürece Çin’den daha çok “başkalarının” sorunu. Ancak esas sorun, geleceğini ilkesiz bir tüketim ve bugünlerde de kalite fetişizmine dayandıran, dolayısıyla sosyal dengeyi çok pahalı bir noktada kurabilen Batı kapitalizminin, üretse de mütevazi bir hayat modeli ile mutlu olabilen, çok çalışmayı bir angarya olarak görmeyen, böylece sosyal dengeyi oldukça ucuz bir noktada kurabilen Çin kapitalizmi ile nasıl baş edebileceği noktasında düğümleniyor. ABD’nin bütün derdi de işte bu sosyal dokuyu yok etmek; kapitalizmin “akıncıları” olan McDonalds ve Coca Cola yola çıktı bile.

Kuşkusuz bu başka ülkelerde işsizlik, üretim ve gelir kaybı demek. Ancak kimse çıkıp da ‘kar tanrısını’ mutlu etmekten başka hangi evrensel ahlak, felsefe veya prensibe dayanarak dev Amerikan, Japon ve Avrupalı kapitalistlerin, insanların düşük ücretle, gayr-i insani şartlarda çalıştırıldığı, hayat standartlarının düşük olduğu, mülkiyet haklarının tam sağlanmadığı, faktör hareketlerinin rasyonel kararlara dayanmadığı için verimsiz olacağı iddia edilen bu ülkeye akın ettiğini pek sorgulamıyor. Milyonlarca insanın temel hakları yok edilirken ve demokrasinin esamesi okunmazken, ABD Ortadoğu’ya “demokrasi ihraç” ede dursun, ABD’liler bir dolarlık karı daha öncelikli görmekte. Son iki paragraftan çıkan sonuç, Çin’in uluslararası sistemi silkeleyeceği, her ulusun kendi mukayeseli üstünlüklerini bir kez daha tanımlamak zorunda bırakacağıdır.

Bu bağlamda son günlerde Çin’in uygulamaya koyduğu sanayi politikaları, ekonomiyi aşırı ısıtacağı, kaynak dağılımında etkinsizlik yaratacağı, işsizliği körükleyerek ve gelir dağılımını bozarak sosyal kaosa yol açacağı, Çin’in dış bağımlılığını ve “kırılganlığını” artıracağı gibi “temennilere” dayanarak yerden yere vurulmakta, bunun gelecekte Çin’in başına büyük işler açacağı ifade edilmektedir. Bir de bu “haksız rekabet ve uygulanan politikalara” global bir direnişin olacağı.

Sonuç

Oldukça farklı araç, politika ve “başlangıç koşullarına” sahip derin tecrübe sahibi Çin’in başlangıçta ödeyeceği sosyal ve parasal bazı deneme yanılma maliyetlerinden sonra, hem dünya ile çok başarılı bir diplomasi yürüterek, hem de daha uygun avantajlar yakaladıktan sonra sistemi biraz daha soğutabileceğini ifade etmek, şu aşamada gerçekçi gözüküyor. Başlangıçta dediğim gibi, bu yeni kapitalizm şekliyle mücadelenin “piyasaya bırakılamayacak kadar önemli” olduğu anlaşılmış, ABD kılıcı çoktan çekmiş, Çin ise sakin ve derinden akan vakur bir nehir gibi “menzile” akmaya devam etmekte. Esas düşünmesi gereken ise başkalarının alacağı tedbirlerden kendisine de pay düşeceği hayaliyle zaman kaybeden Türkiye ve Türk işadamları.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: