İlyas Salman: Emeksiz Yemek Olmaz

p_0121_o.jpg
“İşte Bizim Anadolu” adlı -gerçek yaşama ilişkin- monolog ile geçtiğimiz yıl Ekim ayında Augsburg´ta tiyatroseverlerin karşısına çıkan tiyatro ve sinema sanatçısı İlyas Salman´la sanat, sanatçı ve emek konusunda bir söyleşi yaptık.

Zaman zaman yoksulluk, vefasızlık, haksızlıklarla karşılaşacağınız, tüm engellemelere karşın tükenmeyen direncin onursallığını duyumsayacağınız, emeğin ve yılgınsızlığın erdemsel izlerini görmekte zorlanmayacağınız, bir sanatçının düşüncesinden, konuşmalarından dolayı bir çırpıda defterden nasıl silindiğine tanık olacağınız bu söyleşiyi aşağıda sizlere sunuyoruz:

SÖYLEŞİ: EROL ARS

– Sevgili İlyas Salman, kısa da olsa özyaşamınızdan söz eder misiniz?

– Tabii. Aslında kendimi tanıtmaya çok fazla gereksinim duymuyorum. Fakat gene de bilmeyen insanlarımız vardır diye açıklamak istiyorum. Ben hangi yıl, hangi ay, hangi gün doğduğumu bilmiyorum. Anneme sorduğum zaman, “Koç salımında doğurdum seni” diyor. 40´lı yılların sonuna doğru; 48 olabilir, 49 olabilir, bilemiyorum. Malatya Argohan ilçesi Asar köyünde doğdum. Yedi yaşlarındaydım. Bizim köyümüzde ilkokul yoktu. 8 -10 kilometre uzağımızda başka bir köyde ilkokul vardı. Oraya gidiyorduk bildiğim kadar. Bir gün babam, “Madem toprağımız ağa elinde. Benim de işim gücüm yok. Gidelim Malatya´ya orda yaşayalım. Hem çocuklarımı okutayım, hem kendim çalışayım” dedi. Malatya´ya taşındık. Babam Malatya Buğday Pazarı´nda hamallık yapmaya başladı. Ben de okudum. Sadece okumadım. Hem çalıştım, hem okudum. Simit sattım, tatlı sattım, börek sattım, muhtar çakmaklarına benzin sattım. Liseyi öyle bitirdim. Malatya Turan Emeksiz Lisesi mezunuyum. Babam, “Ya öğretmen, ya polis olacaksın” dedi. Öğretmen okulu sınavına girdim. Kazandığımı babama bildirmedim. Kağıt üzerinde tahribat yaptım, “Kazanamadım” dedim. Bir yıl lise ile üniversite arasında eğitime ara verdim. “Umut Sahnesi” adı altında bir tiyatro kurduk. Anadolu´da turne yaptık. Ama parasızlıktan yürütemedik. Daha sonra konservatuvarın sınavına girdim. Hasbelkader kazandım. Belki yeteneğim vardı-yoktu bunu bilemiyorum. Bunu halkımız bilir ancak. Konservatuvarın son sınıfında polislik nedenlerden dolayı okuldan atıldım. Ben de geldim İstanbul Belediyesi şehir Tiyatrosu´nda oyunculuğa başladım. Oyunculuğumla, sinemacılığım aynı anda başladı. İlk tiyatro oyunumdan “Avni Dilligil En iyi Erkek Oyuncusu” ödülünü aldım. Daha sonra sinema başladı. Evliyim ve Devrim adında 26 yaşında bir kızım, Temmuz Ali adında bir oğlum var. Kızım üniversiteyi üç yıl önce bitirdi. Temmuz Ali de bu sene üniversiteye başladı. O, baba mesleğini seçti. Bilgi Üniversitesi´nin sinema bölümüne girdi.

– Sinema yaşamına geçişinizde emek ile sanatı bir arada yaşatmak için mücadele verdiniz mi? Sanat yaşamınızda karşılaştığınız zorluklar oldu mu?

– Şimdi şöyle birşey var. Ben burjuva çocuğu değilim. Ben bir hamal çocuğuyum. Onun için karşılaştığım zorlukları anlatmam belki biraz çok fazla vakit alacak. Çünkü biz emekle yemeği birbirine karıştırdık. ´Emeksiz yemek olmaz´ diye düşünüyorum ben. Onun için bulunduğum her mevkiye, çıktığım her basamağa kendi emeğimle çıktım. Başkalarının emeğini harcatmadım ben.

– Şimdi gündemde birçok kişi var ki, kendini “sanatçı” olarak tanımlıyor. “Sanatçılar toplumun öncüleridir” gerçeğini baz alacak olursak, bir sanatçının yaşam biçimiyle de örnek olması gerekmiyor mu?

– Şimdi bir olayı düşünüyorum. İsterseniz o hatıramı anlatayım ben. Geçenlerde iki tane üniversite öğrencisi benim eve telefon ettiler. Eşimle konuştular önce. Eşim telefonu bana verdi. Telefondaki genç, “Biz Marmara Üniversitesi´nde iki tane öğrenciyiz. Tatil zamanlarında çalıştığımız, tanıştığımız insanlarla röportaj yapıyoruz. Sanatçılarla, yazarlarla, çizerlerle, mimarlarla, mühendislerle konuşuyoruz. Okul zamanı da bir okul gazetesi çıkarıyoruz. Sizinle de bir muhabbet yapmak istiyoruz.” dedi. “Buyrun gelin” dedim. Eve geldiler. Bir takım klasik sorular hazırlamışlar. “Nerde doğdun? Nasıl Yaşadın? Nasıl okudun? Bu mevkiye nasıl geldin?” gibi şeyler sordular. Sorularını bitirdiler, tam gidecekleri zaman, “Hep siz sordunuz ben cevapladım. Ben de size bir soru sormak istiyorum. Sizin hedefiniz nedir? Ülkünüz ne?” dedim. Bir tanesi hiç düşünmeden cevap verdi: “Ben az çalışıp çok kazanmak istiyorum.” Dedim ki; “Siz Turgut Özal´ın çocuklarısınız. Anlaşıldı. Emeksiz yemek istiyorsunuz.” Ben bütün sanatçılara da aynı şeyi söylüyorum. Şu anda “sanatcıyım” diye gözükenlere de aynı lafı ediyorum. Sanatçı emeğiyle bir yere tırmanmalı. Emeksiz yemek olmaz. Ben Hammal Mahab´ın oğluyum. Hem çalıştım, hem okudum. Bulunduğum mevkiye de emekle geldim, yemekle gelmedim.15 yaşındaydım babam eve yarım kilo ciğer getirdi. Eve et geldi diye bayram ettik. Eti 15 yaşında yedim ben. Onun için günümüz sanatçılarına, kendini sanatçı zannedenlere şunu söylüyorum: Otursunlar biraz emek harcasınlar. Ondan sonra o basamakları tırmanmaya çalışsınlar.

– Düşünsellik yansıtan, zaman zaman şaşırtacak nitelikte tabulara dokunan yeni sinema filmleri çekildi. “Eşkiya”, “Propaganda” ve buna benzer bazı filmler var ki Avrupa sinemalarında dahi gösterime girdi. Bu tür filmlerin çekimi devam ediyor. Bu konuda İlyas Salman´a film teklifleri geliyor mu?

– Şimdi sevgili dostum. Ben 1991 yılında İnter Star´da bir konuşma yaptım. Kişiliğimi, kimliğimi anlattım insanlara. Dünyaya, Türkiye´ye nasıl baktığımı; emeğe, yemeğe nasıl baktığımı anlattım. Devlete, orduya, polise nasıl baktığımı anlattım. Ve o konuşmamın üzerine Türkiye sinema sermayesi bana düşman kesildi. Ve bana ´91 yılından sonra film teklifi getirmediler. Ben, net, açık bir adamım. Benim düşüncem ensemin arkasında değil, masanın ortasında. Koyarım ortaya, insanlar seçeceklerini seçerler, çürüğü varsa bana kalır.

– Bir de komedi dediğimiz güldürü filmler var. Bu filmlerden söz edildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri de İlyas Salman. Halk bu filmlerde verilen mesajları algılayabiliyor mu? Bir de İlyas Salman kötü rolü oynarken “Bu rolü üstlenmesem iyi olur” gibi düşüncelere kapılıp, kaygıya düştüğü oldu mu hiç? Örneğin Kibar Feyzo´da gerçek yaşamda hiç kabul etmediğiniz bir rolü üstlendiniz. İzleyicinizin karşısına kötü adam olarak çıktınız. Bu konudaki düşünceninizi öğrenebilir miyiz?

– Güldürü dediğiniz film yapımı sadece Türkiye´de değil, tüm dünyada var. Hangisinin iyi, hangisinin kötü olduğunu da halk çok iyi biliyor. Filmin içeriğinde verilmek istenen iletiyi de çok iyi alabiliyor. Ayrıca bana Hitler´i eleştiren ya da faşizmi eleştiren bir filmde Hitler rolünü verseler yine kabül ederim. Ama Hitler´i alkışlatan bir rol, bir film olursa kabül etmem. Kibar Feyzo, Türkiye´de yaşanan patron-ağa devletinin çelişkilerini anlatan bir filmdi. Orda kötü adamı oynarım ben. Yeterki filmin mesajı halka iyi iletilsin. Yani halk kötüyü eleştirsin, yanlışı eleştirsin. Orda ben kötü adamı oynarım. Amerikan sinemasında da bu yaşanıyor. Diyelim ki sağlıklı ileti veren bir filmde çok iyi bilinen bir aktör kötü adamı oynayabilir. Robert de Niro da oynadı, Jack Lemmon da oynadı. Ben de Kibar Feyzo´da onu üstlendim. Çünkü filmin anlatmak istediği şey Türkiye´de yaşanan sömürü düzeniydi.

– Çevirdiğiniz filmler esnasında ya da diğer zamanlarda Kemal Sunal´la, Şener Şen´le birebir sohbette bulundunuz mu? Kemal Sunal veya Şener Şen´in sisteme, emeğe, sanata, sanatçıya bakışı nasıl?

– Rahmetli Kemal Sunal´la olsun, Şener Şen´le olsun benim aşağı yukarı 30 yıllık dostluğum var. İkisi de benden büyük sanatçılar. Ben hiçbir sanatçıdan büyük değilim. Öyle söylüyorum. İkisi de benim ağabeyim durumundalar. İkisiyle de sohbet ettim. Kemal politik meselelere pek fazla değinmezdi. Bütün halk kendisini sevsin diye tuttuğu takımı bile söylemedi. Öyle yaşadı, öyle öldü. Ruhu şad olsun. Ben Kemal´le ilgili bir tek şey söyleyeceğim: Çocuklarını susturamayan annelerin bile Kemal Sunal´a gönül borcu var.

– İşte Bizim Anadolu´yu sahnelemek için geldiğiniz Augsburg kentinde Alevi ve Süryani yurttaşlarımızın derneklerine giderek kendilerini ziyaret ettiniz. Bu ziyaretin sizin için ayrı bir özelliği var mı?

– Ben dünyaya gelirken annemle babama mektup yazmadım, faks çekmedim, telefon etmedim, telgrafla bildirmedim; beni Alevi, Sünni, Kürt, Türk, Laz, Çerkez olarak dünyaya getirin diye. Ben insan olarak dünyaya geldim. Dünyada ne kadar ulus, ne kadar insan çeşidi varsa tümüyle kuçaklaşmak isterim. Türkiye´de memleketimde Sünni, Alevi; Türk, Kürt, Süryani birçok dostlarım var. Ben bir insanım ve insanları tanımak istiyorum. Dünyayı tanıyarak ölmek istiyorum.

Not: Bu söyleşi 22 Ekim 2000 yılında, Ausburg şehrinde yapılmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: