Suavi: Ben hep paraya hükmeden insanlardan olmak istedim.

Erol ARS

p_1263_o.jpg

Gönlü insan sevgisiyle çarpan, emeğin gücüne, yüceliğine inanan halk sanatçısı Suavi ile sanata, sanatçıya, iyiye, güzele, emeğe ve insana dair uzun bir söyleşi yaptık. Ben sordum, usta yanıtladı.

Suavi´yi sadece sanatçılığıyla değil, eşitlik, özgürlük ve barış için verdiği mücadeleden de tanıyoruz. Suavi´nin gözüyle sanat nedir, gerçek sanatçı nasıl olmalıdır?
– Öncelikle teşekkür ediyorum bu röportaj için. Tabii bu çok geniş kapsamlı bir soru. Ama ben mümkün olduğu kadar detaya girmeden üst başlıklarla söylemeye çalışayım. Sanat, bütün hayatımızın en fazla gereksinme duyduğumuz önemli bir boyutu, yaşamın ve doğanın ta kendisi. Dünya tamamlanmamış bir taslak dediğimizde, sanatın misyonu çok net olarak karşımıza çıkıyor. Eğer bu mükemmel bulduğumuz organizasyon, doğa, mevsimlerin değişimi, yeryüzü, gökyüzü, denizler vs. tamamlanmamış bir taslak ise, sanat da bu taslağın, doğanın bir parçası ise; sanatın öncelikli meselesi hayatı daha anlamlı, daha muhteşem hâle getirmek ve giderek estetik kaygısını hep göz önünde tutmaktır. Sanatın içinden estetik kavramı çektiğiniz zaman geride sanatın ´s´si bile kalmaz, içi boşalır. O hâlde sanatçı olduğunu söyleyen birey, sanatın kendisine vermiş olduğu bu önemli yükümlülüğü önce taşıyabilmek olgunluğunda, yeterliliğinde olmalıdır. Sanatın her kolunda emek sarfeden insanlar, onun gerektirdiği şeylerle öncelikli bir kaygı olarak estetiği ciddiye almak zorundalar. Estetikten yoksun olan hiçbir şeye sanat diyemeyiz. Hâl bu olunca sanatçının görevi de kendiliğinden ortaya çıkıyor. Biz, sanatın bize vermiş olduğu yetileri sanat kulvarında değerlendirirken kaba bir ajitasyon, kaba bir söylem değil, estetik bir bütünlük, estetik bir üretkenlik üzerine kurmalıyız.

Sanat, bir taklitçi geleneği değildir. Sanat, gerçekten yeteneklerini bileyerek, bir üretme bilincidir. Hangi kolunda olursanız olun şabloncu olmaya değil, sizi bir daha üretken kılmaya zorlayan bir üst çatıdır. Siz varsanız, üst çatının size getirmiş olduğu kaçınılmazları algılamak zorundasınız. Sanat, estetik kaygısıyla ön planda hayatın her alanında karşımıza çıkar. Sanatçı ise hayatın her alanında karşımıza çıkan bu kavramları kendi tarzıyla estetik bir armağan olarak insana taşımak, sürekli üretmek, sunmak, ortak bir paylaşıma armağan etmek yükümlülüğündedir. Ben sanatçının misyonunu bu anlamda son derece önemli, son derece zor ve sanatın da bu yükümlülüğü taşımayan insanları dışlayacak kadar saygın bir kurum olduğunu düşünmekteyim.

Bazı sanatçılar var ki söylemleriyle, toplumsal gerçekçi sanatçı görünümüyle ortaya çıksalar da süreç içerisinde yavaş yavaş edilgen- leşerek popülizme doğru yöneliyorlar. Onları popülerliğe götüren temel neden nedir sizce? Bilinç altında hayalleri, düşleri mi var?
– Mao Zedung bir yazısında şöyle bir yaklaşımda bulunuyor: “Şöhret, kimin ne kadar meşhur olduğuna değil, elde ettiği meşhurluğu, şöhreti nasıl kullandığıyla ölçümlenir.” Sanatın ve gerçek anlamda sanatçının bütünüyle reddettiği popüler olabilme çabasını kesinlikle bir tehlike olarak işaret ediyor Mao Zedung. Ancak popülerleştiğini zanneden kimileri, popülerliğin ona verdiği yeterliliği doğru yerde, doğru şeyler için kullanamıyor ise burada temel bir altyapı boşluğuyla karşı karşıyayız demektir. Popülizm, sanatın yaptırım gücünü, etki gücünü emperyalizm kültürü üzerinden içini boşaltma meselesidir. Eğer siz popülerliğe doğru cazibe kazanıyorsanız, popüler olmak size daha cazip geliyor ise, buradan elde edeceğiniz şöhretin pahalı olmadığını söylemek durumundayım. Bu çok ucuz bir kazanımdır. Sanatın popüler olmak gibi, günlük hayat içerisinde “pat” dediğimiz patlayan ve sönen balon olmak gibi bir derdi, kaygısı oluşu söz konusu değildir. Popülerliğe kayan insanın sanatçılıkla değil, sadece şöhretle ilişkisinden bahsedilebilir. Doğal olarak şöhrete ulaşmak çok da zor bir şey değil. Sanatın herhangi bir kulvarında usta-çırak ilişkisiyle, atölye ilişkisiyle yol kat ederek, olgunlaşarak bir evrimci süreçten geçip, bu anlamda net ürünler veren yetkin bir birey olmak söz konusu ise, popülizmin burada kapıdan içeriye girmesi söz konusu olamaz. Popülizm ciddi bir hastalıktır. Kimilerinin bu hastalığa düşmesi altyapısının olmayışındandır. Kimileri faydacılık adına sanata yaklaşmışlardır. Ama sanat onları popülizme doğru dışladığında, kendisini istismar edenlerden öcünü de almaktadır. Gerçek bir sanatçının popülizme yüzünü çevirmek gibi bir tercihi söz konusu olamaz. Sanat doğası gereği buna aykırıdır. Çünkü sanat, doğası gereği muhaliftir, uzlaşmacı değildir. Sanat, önden söylenmesi gerekeni estetik kaygıdan hiç taviz vermeden söyleyen estetik bir isyanın adıdır aynı zamanda. Dolayısıyla popülizmi bu söylemiş olduğumuz tanım içerisinde muhafaza etmesi, barındırması söz konusu bile değildir. Popülerleştirilmeye çalışılan sanatın ve bir pop yıldızı olma yoluna doğru öykünmüş olan bireyin, aslında güdük ve sığ olduğunu düşünüyorum.

Sanatçı kimliğiyle öne çıkan popülizme kaymış bu kişiler, popüler denilen illüzyondan kurtularak gerçek sanatçı kimliğine dönemezler mi?
– Az önce de dediğim gibi, popülizm öyle bir hastalık ki tedavisinin henüz bulunabildiğini düşünmüyorum. Dolayısıyla popülizmin batağına saplanmış olan bu ucuz, faydacı yaklaşımı kendisine yaşama biçimi olarak seçmiş olan insanların yarın özeleştiri vererek, “Ben bundan vazgeçtim” deme ihtimali söz konusu bile olamaz. Çünkü şöhret de kötü bir hastalıktır. Bir takım politikacıların o sandalyeyi demokratik kültür içinde bir başkasına teslim edememe meselesi ne ise, bu da aynısıdır. Sanatçının, gerçek sanat erdemlerine ulaşmaması hâlinde popülerlikten vazgeçmesi, onu elinin tersiyle itmesi ya da popülerleştikten sonra gerçek olarak sanata doğru yüzünü çevirmesi beklenemez. Popülizmin batağında çırpınan bir insanı bu bataktan kurtarmak için mücadele vermektense, pırıl pırıl yeni ve genç bir insanın yeteneği üzerine yatırım yapmanın daha doğru bir kazanım olduğunu düşünmekteyim. Böylece söylemleriniz karşı tarafı ikna da etse, bütün bu anlattıklarınız onları mutabakat diyebileceğimiz bir olgunluğa getirse bile, maalesef kendi gerçeklerine, o şöhret hastalığına kapandıkları an, yani başlarını yastıklarına koydukları an, sabaha yine çıkarcı ilişkileri üzerine uyanacaklardır. İnsanların özel mülkiyet gibi sanatın ya da şöhretin sunduklarını elinin tersiyle itebilecek bir olgunluğu ve tutarlılığı, bir yiğitliği göstermesi çok kolay bir şey değildir. Onun için bu sapkınlığa düşmüş olan bireylerin, sizin söylediğiniz anlamda bir özeleştiri vererek, tırnak içerisinde söylüyorum, “titreyip kendilerine gelmeleri” söz konusu bile değildir.

Sanatçı, sanatının yanı sıra yaşamını da sürdürmek zorunda. Yaşamak için zorunlu gereksinim olan paraya da ihtiyaç var. Ama halk adına, emek, kültür, çağdaşlık adına ortaya çıkan bazı “sanatçılar” var ki, konserleriyle ilgili ücret talep ederlerken 20-30 bin Euro´lardan söz ediyorlar. Bu konuda Suavi´nin düşüncesi nedir?
– Söylemiş olduğunuz rakamlar telaffuz bile edilirken tüylerim diken diken oluyor. Çünkü bunlar büyük rakamlar. Bir sanatçı ya da bir sanat ürünü böyle bir rakamı hak eder mi, etmez mi, ben bunu tartışmak istemiyorum. Bunun çok üstünde rakamlar da talep edilebilir. Bir sanat eseri bunun çok üzerinde bir değerle de kendisini ifade edebilir, bu başka bir şey. İşçinin, köylünün, sınıf bilincinin bile daha yerleşmediği içinde bulunduğumuz toplumsal süreçte, insanların acıları, sevdaları, kesintiye uğramış yaşamları üzerine sanatın size vermiş olduğu sorumlukları yerine getirecekseniz, sizin önceliğiniz para olamaz. Hak edip etmemek meselesinden bakmamak gerekir. Çünkü bu, insanı yanılgıya götürebilir. Ama hitap ettiğiniz kitle gerçekten emekle hayatını götüren kitleyse, o insanların kazanç düzeylerini doğru noktadan saptamak ve o insanları istismar etmeden, onları sanatın sömürü çarkı içerisine, istismar çarkı içerisine asla sokmadan, en doğru noktadan algılayarak, onunla ilişkinizi sürdürmelisiniz. Tabii ki bir sanatçının yaşamının da diğer insanların yaşamı gibi bir maliyeti var. Dünyayı takip edebilmek, yeniden üretebilmek, ürettiğinizi insanlarla buluşturabilmek gibi bir döngü içerisinde ciddi yollar kat etmesi gerekir ve bu her kat edişin bir mâli portresi vardır. Bunun bir biçimde sizin hânenize dönmesini çok normal karşılıyorum. Ama paranın yönettiği bir insan anlamında, paraya tutsak olmuş bir birey anlamında sanatı paranın tuzağına oturtursanız, paranın o iğrenç diyebileceğim cazip yüzü sempatik gelmeye başlarsa, burada başka bir zavallılıkla karşı karşıyayız demektir. Bence dünyada iki çeşit insan var: Paranın yönettiği insanlar ve paraya hükmedebilecek insanlar. Ben hep paraya hükmedebilen insanlardan olmak istedim, paraya teslim olanlardan değil.

Büyük şair, büyük usta Nâzım Hikmet olsun, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya olsun, bu sanatçılarımız bir anlamda sürgüne gönderildiler. Yahut kaygılarından dolayı Türkiye´yi terk etmek zorunda bırakıldılar. Hepsi de memleket özlemi içerisinde ülkesinden, yakınlarından, dostlarından uzakta, bu dünyadan göç ettiler. Adına sanatçı denilen öyle insanlar var ki; popülizm anlayışı içerisinde sistemle barışık yaşamayı tercih ediyorlar. Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya gibi sanatçılar ise sistemle barışık değildi. Sistem, kendisiyle barışık olmayan toplumsal gerçekçi sanatçıları hiçbir zaman özümsemedi, özümsememeye de devam ediyor. Nedeni nedir sizce?
– Bir önceki soruda bir satır olarak geçmiştik. Şimdi onu biraz açalım. Sanat doğası gereği muhalif, demiştim. Bu bir tespittir. Bu anlamda sanat uzlaşmaz, demiştim. Çünkü sanat, gerçek anlamda kendisini bir kavramın, bir olgunun egemenliğine teslim etmez. Sanat tam tersi hayatın bütün boşluklarını estetize etmek gibi bir öncü kaygı içerir. Gerçek anlamda sanatı bu noktadan kavramış bireylerin, egemen olan ideolojiyle, erk ya da iktidar ile kol kola kırıştırması beklenemez tabii ki. Doğası gereği muhalif olan sanat, doğası gereği muhalefet peşinden koşan bir sanatçıyla anlam kazanır. Bu anlamda Nâzım Hikmet´in bir iktidar şakşakçısı, Yılmaz Güney´in bir iktidar koltukçusu olması ya da Brecht´in Nazilerin kucağında gezen ve onları alkışlayan bir birey olması beklenemez.

Gerçek anlamda sanatçının muhalif olması doğası gereği kaçınılmaz. Ama sanatçı da sonuçta bir insandır ve zafiyetleri söz konusudur. Donanımı ve altyapısı sağlam olmayan insanların belki de satın alınabilirliğinden bahsedilebilir. Bir biçimde ekonomiyle, şatafatla ya da cazibeli hayatlarla, armağanlarla kandırılmış bireyler, belki satın alınabildikleri için onların şahsında sanat da rencide edilmektedir. Bu kuşatılmışlığa izin vermeyen herkes, sistemin düşmanı ilan edilmiştir. Hayatlar allak bullak edilmiş, ekonomik zafiyetlere uğratılmış, açlıkla tokluk arasında çok ince bir çizgide yaşamak zorunda bırakılmış, vatan haini ilan edilmiş, ihanet içerisinde olduğu söylenmiş, sistematik olarak saldırılara uğramışlardır. Ama bütün bu zorlamalara, dayatmalara karşın, gerçek anlamda üreten ve yaşamın tam merkezinde “her şeye rağmen ben varım” demeyi bilen bütün sanatçılar, hangi dilden, hangi inanç grubundan olurlarsa olsunlar, yapıtlarıyla ayakta kalmayı, ayakta alkışlanmayı hak etmişlerdir ve hak etmeye devam edeceklerdir. Bu birilerinin utanması için yeterli bir göstergedir. Eğer utanacak bir yanları kaldıysa. Onun için egemen olanla kol kola gezmek, kırıştırmak, faydacı bir yaklaşımla, sanat adı altında sömürenlerden biri olmak, halkı zaten sömüren sistemle eşdeğerdir. Bu emperyalist bir kuşatmadır ve Irak topraklarının kuşatılmasından hiç farklı değildir. Bu da kültürel bir Irak toprağı kuşatmasıdır çünkü. İnsanların tepelerine bombaların yağdırıldığı kaba bir savaştan, ilkel bir savaştan farklı değildir. Doğru bir sanatçı, kültürel erozyonların yaşatılmaya çalışıldığı emperyalist kültür savaşlarına karşı da mücadelesini sürdürür. Bu yanıyla Nâzım Hikmet´in, bu yanıyla Yılmaz Güney´in mücadelesini anlamlı, onurlu ve dünya döndükçe yaşam boyu kalıcı olarak görüyorum. Gerçek sanatçı taklit eden hiç olmaz. Gerçek sanatçı; bir anne doğurganlığıyla, sıfırdan yeni şeyler doğurup, yaşama armağan eden, “söze bakılmaz, aynası iştir kişinin” örneğinde olduğu gibi gerçekten üreten, ürettikçe çoğalan insandır.

Sorumda Ahmet Kaya´nın da ismi geçmişti. Sürgünde memleketine hasret ölenlerden biri de Ahmet Kaya´ydı. Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney örneğini verirken Ahmet Kaya´dan bahsetmediniz?
– Ahmet Kaya ile Nâzım Hikmet, Yılmaz Güney meselesini çok da yan yana ya da eşit ağırlıklar gibi ele almamak lazım. Hepsini kendi çerçevesinden, kendi özelinden değerlendirmek, bu anlamda hak edileni, hak ettiği kadar teslim etmekte yarar görüyorum. Öbür türlü bir benzerlik yaratmak bizleri farklı yerlere taşıyabilir, yanlış anlaşılmaları beraberinde getirebilir. Ben bunun riskli olduğunu düşünüyorum. Ama şu da kesindir: Ahmet Kaya, sürekli üreten, yeni şarkılar armağan edendir; üretilmişler üzerinden bir akbaba gibi beslenen değildir. Yeniden üretip, ürettikçe çoğalan, çoğaldıkça yeniden üretmeye hamile kalan, hamile kaldıkça bir daha doğuran, doğurdukça bir daha üreten bir arkadaşımız, bir dostumuzdur. Sistemle uzlaşmaz çelişkiler netleşmiştir ve sistem Ahmet Kaya´nın da şahsında son süreçte bütün muhalif seslere aba altından sopa göstermiştir. Ahmet Kaya meselesi, Ahmet Kaya´nın özel meselesi olmaktan çıkartılmış, toplumsal bir despotluğa, planlı bir saldırganlığa gebe bırakılmıştır. Ahmet, bir linç dalgasının unsuru olarak seçilmiş ve 94´lerde sümen altında bekletilen kimi fotoğraflarla, kimi konser kayıtlarıyla, “şimdi zamanı geldi” diye pimi çekilerek, imha edilmeye çalışılmış bir bireydir. Böyle bakıldığında, Ahmet´e doğru noktadan sahip çıkmak ve Ahmet´in şahsında bütün muhalif seslere yapılan bu saldırganlığı, Ahmet´le aynı cephede saf tutarak göğüslemek gerekir.

Bana da bu denli uygulamalar, saldırılar olabilir, diye düşündüğünüz oluyor mu hiç?
– Korku da insana dair bir şey. Ben, geçmişim itibariyle benzeri tedirginlikleri hep yaşadım ve büyük olasılıkla yarında yaşamaya devam edeceğim. Ancak bildiğim bir şey var; ben de bir gün adı geçen dostlar gibi zamanlı zamansız “elveda” der, o yıldızlar ülkesine doğru yüzümü çevirirsem; ardımdan yeni Suavilerin geleceğine inanıyorum. Çünkü bu tehdit, aslında bizim şahsımızda, bizlerin temsil ettiği donanımlarımıza, düşünce yapımıza, var oluş nedenlerimizin tamamına bir tehdittir. Tehdit beni hedef alırken, özellikle cımbızla çekip çıkartmaktadır. Çünkü benim şahsımda başka şeyi hedef almaktadır. Bu anlamda ne mutlu bana ki ben o cımbızla ayıklanabilecek noktada birilerini tedirgin etmeye devam ediyorum. Bu benim için bir onurdur. Fakat, ustanın söylediği gibi “her ölüm erken ölümdür”. Ve yine ustanın söylediği gibi; “inadına, düşmana inat bir gün fazla yaşamak” gibi, sorumluluğumuz sürmek zorundadır. Ben de inadına bir gün daha fazla yaşamaya özen gösteriyorum. Ve kolay kolay postu deldirmemeye de dikkat ediyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: