Türk Halk Müziği Sanatçısı Hüseyin KARAKUŞ ile Söyleşi

Erol ARS

Türk Halk Müziği Sanatçısı Karakuş: “Atom bombası da bir buluş ama yaşatmak için değil, yok etmek için kullanılıyor

Önceden insanlar insanların gelişimi için keşifler yapıyorlardı. Bugün ise her geçen zaman içinde gelişen teknoloji ile birlikte büyüyen rant, ekonomik kaygıları gereği bugünün bilim adamlarını, bugünün hipokrat yemini etmiş olan insanların hepsini satın almış. Dünyada insanların ne kadarını yok edebiliriz amaçlı gerek siyasi, gerek ekonomik bir savaş içerisinde bulunularak insanlar yok edilmeye çalışılıyor.
p_0930_o.jpg
Erol ARS ve Hüseyin KARAKUŞ söyleşiyorlar:

“Aşk İle”, “Yaralı Ceylan”, “Beşinci Mevsim”, “Yemen Türküsü”, “Gül Yüzlüm Gül Destim”, “Tellah”, “Yar Yar” gibi dilden dile, gönülden gönüle akan birçok türküye imzasını atan Hüseyin Karakuş´la türküler, sosyo-kültür ve değişik konular üzerine uzun bir söyleşi yaptık. Son zamanlarda Türk Halk Müziği´ne önemli eserler kazandıran Karakuş ile yaptığımız bu söyleşide; “Yunuslardan, Karacaoğlanlardan, Pir Sultanlardan, Şeyh Bedreddinlerden ve daha nice ozanlarımızdan bir kalıt olarak günümüze değin uzayıp gelen deyiş ve türkülerin içeriklerinin neden değiştirilme gereksinimi duyulduğunu, gelişen teknoloji ile birlikte daha da güçlenerek sömürgelerine yeni coğrafi alanlar oluşturmak amacıyla harekete geçen sömürgecilerin egemenliği altına giren bilim adamlarının teslimiyet nedenini, aşkın sızısını en güzel ifade eden insanların yaşadıkları ülkenin neresi olduğunu” vb. gibi birçok konuyu bulacaksınız.

– Sevgili dost, her zaman olduğu gibi bu söyleşime de klasik bir soruyla başlamak istiyorum. Özyaşamınızdan kısaca söz eder misiniz?

Aslen Kahraman Maraş Elbistanlıyım. Sine-i Milli Aşireti´ndenim. 15. 08. 1970 Sivas Fırat-Gürün doğumluyum. Ailem Ankara´ya göç ettiğinde 1 yaşındaymışım. Yaşamımdan kesitler vermek gerekirse. 80´li yılların başında Almancı bir akrabamız babama Grundig bir teyp getirmişti. Arif hocaların, rahmetli Akarsu´nun Muhabbet 1, Muhabbet 2 isminde bir albümü çıkmıştı. O albümü de beraberinde getirmişlerdi. O zamanlar 10 yaşında bir çocuktum. 10 yaşında bir çocuğun yapacağı şey en basitinden oynamaktır. Yani dinlemeyen, anlamayan, umursamayan bir Hüseyin Karakuş vardı. Çok sayıda insan gelirdi evimize, çalarlar, söylerlerdi. Ben herhalde daha buluğ çağımda olmadığım için o kadar sıcak bakamıyordum onlara. Her çocuğun yaptığı gibi oyun oynamaktaydım o zamanlar. Babamın üç bin lira alacağı varmış birisinden. Adam, “Param yok, ben sana bir çuval unla, bir saz vereyim” demiş, babam da kabul etmiş. Annem bir çuval unla yufka ekmek yaptı, aylarca yedik. Sazı da hep abim çalıyordu. Benim ise hiç dikkatimi çekmiyordu. Daha sonra abimin iki yıl, üç yıl sürekli uğraştığı ama benim hiç tanımadığım bağlamayla tanıştım. O zaman niye öyle düşündüm bilmiyorum ama okulu okuyup, konservatuarı bitirip, müzik öğretmeni olurum, filan diye düşünüyordum. Daha sonra bu düşüncem değişti. ´Ben Musa Eroğlu´ndan ders alırsam, bir yılda mezun olurum, gene hoca olurum´ dedim. 1986 yılında Musa Eroğlu Müzik Evi´nde bağlama dersleri almaya başladım. 1986´nın ortalarında Musa Eroğlu´nun öğrencileri arasında ilk asistanı ünvanını aldım. Musa Eroğlu 1984´te kurmuştu dersanesini. İlk beste ve söz yazma çalışmalarım da orda başladı.

– Birçok sanatçı tarafından okunan türküleriniz var. Sevilerek dinlenen bu türkülerinizin dilden dile, gönülden gönüle akmasının başlangıç noktası vardır mutlaka. Bundan biraz bahseder misiniz?

– Evrende her şeyin bir oluşumu, başlangıcı vardır mutlaka. Yazdığımız sözlerin ya da bundan sonra çizebileceğimiz düşüncelerimizin bizimle mezara gideceğine, insanlar dinlesin; duygu ve düşüncelerimizi kendi sesimizden anlasınlar, düşüncesini şiar edinerek, alternatif bir şans olarak bulduğum Musa Eroğlu´nun sayesinde tanıştığım bütün çevreye türkülerimi verdim. Sonrasında hiç ummadığım, ekonomik açıdan bir taraflara ulaşabiliriz düşüncesiyle ve büyük bir özgüvenle Unkapanı´na gittik. Bir sürü albüm yaptık. Hâlâ söz yazmaya, müzik yapmaya devam ediyorum. İnsanların bir adım daha ileriye gidebilmesi adına, var oluştan bu zamana kadar, var oluş ´0’ yıl olarak kabul edilirse, 2000 yıldır, belki büyükler öğretiyor, belki sizin yaşama biçiminiz hatırlatıyor, devam ediyoruz.

– Eski ozanlara baktığımızda şiirleriyle, muhabbetleriyle insanlık adına çok şeyler verdiklerini görüyoruz. Sizin de albümünüze adını verdiğiniz gibi “aşk ile” yüreği çarpan ozanlar var mı hâlâ?

– Az da olsa vardır mutlaka. Biz ozanların zaman zaman şık olmayan davranışlarla, duygusal yaklaşımlarla bazı değerleri çürüttüğümüze inanıyorum. Kim ne yaparsa yapsın, kim ne çizerse çizsin, dünyanın en fakir bölgesinin en ücra, en iğrenç bölümünde de yaşamış olsa, insanın yüreğinde aşk varsa, o aşkı dünya tanıyor. Hüdai´nin dediği gibi, “Aşkın ordusunun neferiyiz.” Bu aşkın ordusunun neferi olan insanlar bir gün aşkı anlatacaklar insanlara. Bu anlamda Hüseyin Karakuş’un da bir biyografisi olacaktır. Bu, yazılabilir, okunabilir her hâl kadar normaldir. Ama normal olmayan nedir biliyor musunuz? Yazılabilir ve okunabilir hâli ya doğru anlatamamak, ya doğru okutamamak ya da doğru yönlendirememektir. İşte bizim savaşımız orda başlıyor.

– Siz ne denli doğru olanı yaparsanız yapın; doğru algılayamamak, kavrayamamak gibi bir gerçek de var. Doğru olan gerçekten algılanabiliyor mu?

– Siz sunuşlarınızı doğru sunmak zorundasınız. İnsanların bir biçimde bir şeyi doğru algılayabilmesi için de ne kadar doğru sunarsanız sunun, onların yanında yürümeniz gerektiğini o insanlara hatırlatmak zorundasınız.

– Bir dost gördüğünüzde veya birisiyle selamlaşırken ya da vedalaşırken elinizi kalbinizin üstüne koyup “aşk ile” diyorsunuz. Sohbet esnasında güzel bir söz duyduğunuzda da aynı sözü tekrarlıyorsunuz. Bunu hep yapıyor musunuz?

– Aşk geleneksel, evrensel bir tanımlamadır. Tabii ben bu ülkede, Türkiye Cumhuriyeti içerisinde yaşadığım için gezdiğim bölgelerin tümünde eski insanların yanlarına gittiğimde birbirleriyle hâl hatır sorduklarını gördüm. Herkesin içerisinde bir aşk olduğu için komşu komşusunun evinde neyin olup olmadığını biliyor. Komşu komşusuna ekmek yapıp götürüyor. Öbürü ise çarşıdan, çerçiden bir şey alırken, ´benim komşum açtır, açıktır´ diyor, ona da bir şeyler götürüyor. Böyle bir paylaşım, böyle bir aşk var ortada. Aşk ondan güzeldir. Aşkın içerisindeki sızıyı dışarıya şikayetsel bazda, tatlı bir dille sunan insanların tümü Türkiye´dedir. Onun için aşk ile.

– Bugün içinde yaşadığımız çağa, 21. yüzyıla baktığımızda sözünü ettiğiniz, tanımladığınız o eski aşk ile bugünkü aşk arasında ne gibi fark var?

– Önceden insanlar insanların insan gibi yaşayabilmesi için keşifler yapıyorlardı. Bugün ise gelişen teknoloji ile birlikte her geçen zaman içinde büyüyen rant, ekonomik kaygıları gereği bugünün bilim adamlarını, bugünün hipokrat yemini etmiş olan insanların hepsini satın almış. Dünyada insanların ne kadarını yok edebiliriz amaçlı gerek siyasi, gerek ekonomik bir savaş içerisinde bulunularak insanlar yok edilmeye çalışılıyor. Önceden insanlar sadece insanları sevdiği için teknolojiden yararlanmışlar. Edison´un elektriği bulması insanların aydınlanması için gerekli bir biçimdir. Darwin´in tek hücreli bakterilerle, şunlarla, bunlarla uğraşması örneği var. Ama çağımıza en uygun, en şık düşen ise Murphy´in kanunlarıdır. Murphy kanunlarında ne diyor, örnek veriyorum: Bugün bir insan pazara giriyor, ilk gördüğü domatesi almıyor, pazarın sonunda gördüğü domatesi alıyor, aradığının o olduğuna inanıyor. Pazarın diğer başından giren kişi de pazarın diğer sonundan alıyor. Aslında ihtiyacınız olan şeyleri bir tezgâhtan almanız gerekiyor. Bu işin içerisinde ekonomi yok. Çünkü pazarın başındaki fiyatla pazarın sonundaki fiyat arasında bir fark yok. Her bahçe, her manav, her toptancı açısından satın alınan her şeyin bedeli birdir. Eskiden insana karşı bir aşk, bir sevgi vardı.

– Bu anlattıklarınızda bir denge söz konusu anladığım kadarıyla.

– Tabii ki ortada bir denge var. Bu denge de şu: İnsanların kendi kendilerini var edebilmeleri için verdikleri bir savaş var. Çok güzel sunuşlar yapan bu kişiler, gerçekten o dönemde kendilerini sadece insanlığa adamışlar. Bugünkü sistem içinde bilimsel açıdan zeki olduklarını alabildiğine kabul ettiren onlarca bilim insanı var. Ama bu insanlar zekalarını sadece Miami´de, Hawai´de yazlık almak için kullanıyorlar. Artık insanlar çıkar peşinde, rant peşinde koşuyor. Eskiden insan için verilen o savaş yok artık. Hiroşima´da insanları yok eden atom bombası da bir buluş; ama yaşatmak için değil, yok etmek için kullanılıyor.

– İnsana olan aşkı, sevgiyi, yaşama dair olan olguları bir ileti olarak türkülerimizde de görebiliyoruz. Gerçekten halk, türkülerimizdeki bu iletiyi algılayabiliyor mu?

– Türküler asırlardır yaşamın tabanında var zaten. Ama toplum türkülerin tabanında değil. Okumadan yoksun, cevap vermeden yoksun, kültürel biçimin hiçbir biçiminden haberdar olmayan bir halkın karşısına çıkacaksınız, yazı yazacaksınız ve bu yazınızın doğruluğunu o insanlara anlatabilmek için savaş vereceksiniz. 2002 yıldır bu ülkede, kendi ülkem için söylüyorum, Türkiye Cumhuriyeti için söylüyorum, doğruları anlatan insanlar olmuş. Ama bunların hepsi bir çekirdek kadardır. Siz adımlarınızı kendi yürüme biçimine göre değil, bütün dünya insanlarının yürüme biçimlerine endekslediğinizde ancak o zaman evrensel olduğunuzu kabul edebilirsiniz. Ama dünyada evrensel müziklerin yerine etnik müzikler her zaman kabul edilmiştir. Bugün dünyanın neresine giderseniz gidin dünya halklarının kendi müzikleriyle ne kadar ilgilendiğini; kendi müziklerini evrenselleştirebilme adına, otantizm adına, ne kadar savaş verdiklerini göreceksiniz. Örneğin halk oyunlarımızı, melodilerimizi, bütün dünya insanları anlamasa dahi beğenerek izliyorlar. Nâzım Hikmet´i kabul ettikleri gibi Ahmet Arif’i de kabul ediyor bu insanlar. Kendi otantik değerlerimize sahip çıkmadığımız sürece evrenselliğe geçiş yapamayız.

– Biraz da türkülerinizden bahsedelim. “Yaralı Ceylan” adlı türkünüzü herkes gibi ben de severek dinliyorum. Yaralı Ceylan´ı Arzu´dan da dinledim. Fakat Hüseyin Karakuş bu türküde “elin beslediği gülden al bu canı sana dermem” derken, Arzu ise “elin beslediği gülden al bu canı sana vermem” diyor. Oysa türkünün sözlerini yazan sizsiniz. Yani türkü aynı türkü ama ifade farklı. Bu farklılık nerden kaynaklanıyor?

– Bu arkadaşımız akıl hocasıyla birlikte kendi beyinlerinde uygun gördükleri kelimeyi kullanmışlar. Böyle bir şeyin olması gerekmiyor. Yani bir ozanın, yazarın yazmış olduğu bir şiir var ortada, sözleri de açıkça belli. Aslında ozanın anlatmak istediği dizelerde veya kelimelerde net yatıyordur. Arkadaşlarımızın herhalde kelime dağarcıkları dar olsa gerek ki insanlar soru sorduklarında nasıl cevap vereceklerini bilmediklerinden, anlam derinliği olan “dermem” ifadesini “vermem” olarak değiştirmişler. Ortadaki aşka bakar mısınız, “yaralı ceylan senden başkasına gönül vermem”, bu ne güzel bir aşk. Yüreğimde bir ceylan var, ondan başkasına gönül vermeyeceğimi tüm insanların net anlayabileceği, öz Türkçeyle sunuyorum. Ozan sonrasında yine eski dönemlerde kullanılan bir ifadeyle, “elin beslediği gülden al bu canı sana dermem.” diyor.

– “Dermem” sözü “toplamam” anlamında ifade edilmiş olsa gerek?

– Doğru anlamışsınız. “Dermem” ifadesi sizin de anladığınız gibi “toplamam” anlamında kullanılmıştır. “dermem” ile “vermem” çok ayrı şeyler. İnsanların beslediği gülü koparsam, toplasam bile neye yarar. Onu dikme, büyütme, onu zevkle izleme, onun dalını budama, otlardan arındırma, gonca hâline geldiğinde onu büyük bir aşkla dermek, yürekte var olan o yaralı ceylan dediğimiz sevgiliye sunmak.

– “Dermem” ifadesinin “vermem” olarak değiştirilmesinin nedeni popülist yaklaşımdan kaynaklanmış olabilir mi?

– Tabii ki popülist yaklaşım. “Elin beslediği gülden al bu canı sana vermem.” Bir kere mantık yok. Mantığın birleştirilmediği yerde, şair, doğru bir şair değildir. Dolayısıyla bunlar da bize mal oluyor.

– Genelde türkülere kültürel açıdan gönül vermiş sanatçıların popülist kaygıları olmadığı bilinir. Çünkü popülizmin kalıcı olmadığını bildiklerinden böyle bir kaygıları yoktur. Tabii ki bu söylediklerim bundan 20-30 sene öncesi için geçerli. Şimdi ise türkücüler arasında da popülist düşünceler çoğalmaya başladı. Değişen ne oldu da böyle bir çoğalıma duruldu?

– Dediğiniz gibi popülizm kesinlikle kalıcı değildir. Çağın her sürecinde popülizm mutlaka olmuştur; ama hiçbir zaman kalıcı olmamıştır. Kandırılıyoruz, sürekli kandırılıyoruz. Gitgide özümüzden uzaklaşıyoruz. Kültürümüze, gelenek, örf ve âdetlerimize ait olmayan uzakları kuşanıyoruz. Aslında kendimizi terk ediyoruz. Biz türküleri yazarken ne diyoruz, örnek veriyorum: “Kamil olanlarla yolda yürürken / yolda gördük birkaç iti ürürken / aşkı dert edip anlattık çürürken / içtik aşk meyini orda.” Türkülerimizi verdiğimiz insanlar, ne yapıyorlar, ne ediyorlar, nasıl bir biçime sokuyorlar, onu biz bilmiyoruz.

– Hüseyin Karkuş´un türküleri gündeme gelmeye devam edecek mutlaka. Burdan yola çıkacak olursak Hüseyin Karakuş´un şimdiye kadar yazdığı, bestelenmeyi bekleyen kaç şiiri var?

– Sevgili dost, siz de şairsiniz, sizin şiirlerinizi takip ediyorum. Hangi şaire, hangi ozana sorarlarsa sorsunlar, bu zamana kadar kaç şiir yazdınız, diye, net cevap alamazlar. Doğru yazıcıların bu konuda rakam söylemek gibi dertlerinin olduğuna inanmıyorum. Bu insanların noter kaygıları bile yoktur. Uğraşmazlar. Çünkü gelenek hep öyle devam etmiş. Kulaktan kulağa, dilden dile, gönülden gönüle anlatılmıştır. Bundan sonra kaç şiirimin, kaç türkümün çıkacağını bilmiyorum. Bundan önce yazdığım mutlaka bir şeyler var. Ama kaç tane olduğunu şerefimle temin ederim, saymadım.

– Güzel bir söyleşi oldu. Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim
– Aşk ile! Asıl ben teşekkür ederim.

NOT: bu söyleşi 17 Kasım 2002 yılında, Augsburg şehrinde yapılmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: