Arap Dünyası

Samir Amin

Arap toplumlarının demokratik modernite ile muğlak bir ilişkisi vardır. Geleneksel hiyerarşiler üzerine kurulu otokratik yönetimler ve kutuplaştırıcı kapitalizmin etkilerine karşı vahşi bir başkaldırıyla beslenen siyasal İslam bu muğlaklığın iki ifadesidir. Bu bağlamda binlerce NGO’nun ve diğer sivil toplum örgütlerinin egemen söylemden etkilenen faaliyetleri çelişkilerle doludur. Finansman kaynakları ve devletin otokratik yapısı onları bağımlı kılar ve kontrol altına alır, hedef kitleleri görece sınırlıdır, hak sahiplerinin katılımı şüphe götürür ve hepsinden öte, toplumsal ihtiyaçlar karşısında devletin kamusal sorumluluklarının altını çizerler, yani depolitize edici etkileri vardır. Bu toplumlarda gerçek anlamda demokratikleşme, ancak ortak çıkarları temel alan etkili politik ve toplumsal mücadelelerle mümkün olabilir.

Bugünkü mücadelenin tarihsel arkaplanı
Modernitenin meydan okuduğu otokratik devlet

Arap dünyasında hiç demokratik devlet yoktur. Sadece otokratik olanlar vardır. Ne var ki, otokratik de olsalar Arap siyasi rejimleri, kendi toplumlarının gözünde bugüne değin hep meşruiyetten uzak olmamıştır – bugün de değildir. Hashem Sharaby ‘ye göre, modern devleti tanımlayan kanun üstünlüğüne karşı, burada devlet iktidarı kişisel iktidarla eşanlamlıdır. Bu Weberci bir tanımlamadır, bir düzeltmeyle: bu kişisel iktidarlar ancak kendilerini geleneklere (özellikle de şeriata)bağlı gösterdikleri ve öyle görüldükleri ölçüde meşrudur. Sharaby otokrasi ile ataerkil toplumsal değerler arasında daha da derin bir bağ kurar. Ataerkillik burada banal maçoluk (kadınların toplumda geri planda kalması gerektiği inancı ve bu yönde faaliyetler) terimiyle ifade edilenden çok daha farklı bir anlam içeriyor.Ataerkillik itaate önem atfeden bir sistemi ifade eder, hem de her düzeyde: okul ve aile içi eğitimde; eleştirel yaklaşımın köreltilmesinde; ailede (kadının ve çocuğun tâbiyeti ) hiyerarşilerin kutsanmasında; işyerinde (işçilerin işverene tâbiyeti ); idarede (patronlara mutlak tâbiyet ); dini yorumlarla ilgili katı yasaklar v.s.
Avrupa Rönesansı’nı doğuran iç sosyal dinamiklerdi; o zamanın Avrupa’sında kapitalizmin icadıyla oluşan çelişkilere çözüm olmuştu. Arapların kopya çekerek kendi Rönesansları olarak adlandırdıkları – bir dış şoka reaksiyon olarak doğan – 19. yy. nahda’sından farklıydı
Nahda’ nın ne olduğunu ve nasıl yayıldığını tartışmanın yeri burası değil. Modernitenin tanımladığı anlamda gelenekten yeterli bir kopuşu ifade etmediğini belirtmekle yetinelim. Laikliğin temsil ettiği şeyi – politikanın yenilik özgürlüğü, yani modern anlamda demokrasi için gerekli olan – din/politika ayrımını kavrayamadı. Nahda , dini bir yeniden yorumlamayla karanlık yönünden arındırarak laikliğin yerine koyabileceğini sandı. Ve bugüne değin Arap toplumları, laikliğin Batı’ya özgü bir fenomen olmayıp modernitenin koşulu olduğunu anlayamadılar. Nahda hâlâ gelenekten kopma hakkı anlamına gelen demokrasinin anlamını kavrayamıyor. Dolayısıyla otokratik devletin kavramlarına mahkûm kalıyor; bir despotu – “aydınlanmış” olduğu için bile değil – “adil” (al moustabid al adel ) olduğu için methediyor. Buradaki nüans önemlidir. Modernitenin aynı zamanda kadınlara özgürlük esini yenilik yapma gelenekten kopma hakkı verdiğini anlamıyor. Aslında nahda moderniteyi , sonucu olarak göz önüne çıkan şeye, teknolojik ilerlemeye indirgiyor.
Bu son derece basite indirgenmiş bir sunum. nahda daki çelişkilerin farkında olmadığımız sanılmasın; ne de bazı avangart düşünürlerin modernitenin gerçek tehditlerinin farkında olmadığının: mesela Kasım Amin kadın özgürleşmesinin önemi konusunda; mesela Ali Abdürrezzak laiklik konusunda; mesela Kawakibi demokrasinin tehdidi konusunda. Ama bu anlayışların hiçbirinin toplum üzerinde etkisi olmadı; aksine Arap toplumunun tepkisi onların hedeflerinden vaz geçmek oldu. Dolayısıyla nahda Arap topraklarında moderniteyi doğurmuyor; düşürüyor.
Tehditlerini tüm şiddetiyle her gün yaşamalarına rağmen Arap toplumları henüz moderniteye ulaşmadığından, Arap halkları, meşruiyetini demokrasinin prensiplerini tanımama dışındaki alanlarda koruyan veya kaybeden otokratik iktidarın prensiplerini hâlâ büyük ölçüde benimsiyorlar. Eğer emperyalist saldırıya karşı koyabilirse veya öyle bir izlenim verebilirse, tüm halkın değilse de çoğunluğun yaşam koşullarında görüntüde bir ilerleme sağlayabilirse – artık aydınlanmış despotizm haline gelmiş olan – otokratik iktidarın popülerliği garantidir. Bu aynı zamanda Arap toplumlarının hâlâ moderniteye girişmediğindendir ve onun neden şiddetle ve belagatle reddedildiğini açıklar. İslami projenin bağrında ideolojik bir tema olarak yer alan bu ret, uygun ve güçlü bir karşılık buldu.
Bu modernite- dışı’lık bir yana, otokratik iktidar meşruiyetini gelenekten alır. Bazı durumlarda bu Fas’ta olduğu gibi milli ve dini monarşi geleneğidir ( hiçbir Fas siyasi partisi bu monarşinin zarif mottosunu “Allah, Millet, Kral” sorgulamaz); bazen de Arap yarımadasında olduğu gibi kabile monarşisidir. Ama Osmanlı İmparatorluğu’ndan miras kalan ve Cezayir’den Irak’a hüküm süren ve ‘ Memlük iktidarı’ olarak bilinen bir gelenek daha vardır.
Memlük iktidarı askerlerin iş adamlarının ve din adamlarının kişiselleşmiş iktidarını bir araya getiren karmaşık (öyle ya da böyle hiyerarşik ve merkezi, veya tam tersi, dağınık yapıda) bir sistemdir. Bunların hepsi de erkektir tabii, zira kadınlar herhangi bir yetkinin uzağında tutulurlar. Bu üç grup insan ayrı ayrı durmazlar, tek bir iktidar olmak üzere tamamen kaynaşırlar.
Arap dünyasında iktidar uygulamaları yukarıdaki tarifin artık geçerliliğini kaybedeceği ölçüde yenilikçi midir? Otokratik devlet ve ona bağlı siyasi yönetim yapıları göreceğimiz gibi, yerinde duruyor. Ama derin bir kriz içindeler, gitgide modernitenin meydan okumalarına cevap veremez hale geliyorlar. Bu da siyasal İslam’ın doğuşundan ve siyasi ihtilafların karman çorman olmasından, ama aynı zamanda da toplumsal mücadelelerin yeniden doğuşundan anlaşılabileceği gibi, büyük ölçüde meşruiyetlerinin altını oydu

Siyasal İslam

Kendisini İslam’la özdeşleştiren çok sayıda insanı arkasına alan siyasi hareketlerin ortaya çıkışının, kültürel ve siyasi olarak geri, kendi – neredeyse kalıtımsal olarak – karanlık dillerinden başkasını anlamaktan aciz halkların sahnesindeki ani bir dalgalanmanın kaçınılmaz sonucu olduğuna inanmak vahim bir hatadır. Akıl ile kader arasındaki ilişki ve toplumla din arasındaki karşılıklı değişim ve adaptasyonun çok sayıda yorumundan biri olan İslam’ın ve Müslüman halkların da dünyanın diğer bölgelerindeki dinler ve halklar gibi bir tarihi var. Ama bu gerçeklik hem Avrupa-merkezci söylemler, hem de bugün İslamcı olduğunu iddia eden hareketler tarafından inkâr ediliyor. Aslında her ikisi de aynı kültürel önyargıyı taşıyorlar; yani halkların ve dinlerinin tarihsel ilerleme hatlarının öznel karakterinin -doğası gereği- görülemez, ölçülemez ve tarih-üstü olduğu önyargısını. Batı’nın Avrupa-merkezciliği’nin karşısına günümüz siyasal İslam’ı bir diğerini tersyüz olmuş ‘Avrupa-merkezciliği’ çıkartıyor.
İslam üzerinde hak iddia eden hareketlerin doğuşu, aslında varolan kapitalizmin yıkıcı etkilerine ve ona eşlik eden ulaşılmaz kadük ve ışıltılı moderniteye karşı vahşi bir başkaldırıdır. Söz konusu halklara verecek hiçbir şeyi olmayan bir sisteme karşı pekala meşru bir başkaldırıdır.
Kapitalist moderniteye (çeşitli tarihsel sosyalizmlerin modernite deneyimleri tamamen onun içinde erimiştir.) alternatif olarak öne sürülen İslam söylemi siyasidir ve teolojiyle bir alakası yoktur. Genellikle birlikte mahkûm edildikleri köktendinciliğin nitelikleri kesinlikle bu söyleme uygun değildir; zaten siyasal İslamcılar da ondan – bu terimleri kendi insanlarına değil de Batılılara hitap eden yazılarında kullanan birkaç Müslüman yazar bir yana – pek bahsetmezler.
Bu İslam her türlü özgürlük teolojisinin düşmanıdır. Siyasal İslam özgürlüğü değil itaati vazeder. Özgürleştirici bir İslam okuması girişiminde bulunan sadece Sudanlı Mahmut Taha oldu. Hartum’daki yöneticiler onu ölüme mahkûm edip idam ettiklerinde, Taha’yı İslami hareket içinde ne “ılımlı” ne de “radikal” hiçbir parti sahiplenmedi, ” İslami Rönesansı ” ilan eden ve hatta bu hareketler arasında “diyalog” çağrısında bulunan hiçbir entelektüel savunmadı.
Modern siyasal İslam’ı Hindistan’daki İngiliz iktidarına hizmet eden oryantalistler icat etti ve daha sonra Pakistanlı Mawdudi devraldı. Özgürleştirici modernite kavramına karşı çıkarak, bizzat demokrasi ilkesini – bir toplumun kendi yasalarını belirleme özgürlüğü aracılığıyla kendi geleceğini kurma hakkı – reddetti. Tabii ki, özgürlükçü ulusal hareketlere karşı Batılı güçlerce desteklenmekteydi.
Günümüzdeki siyasal İslam talihsiz bir şekilde çoğunlukla söylendiği gibi laikliğin sözde suiistimali karşısında bir reaksiyonun sonucu değildir. Modern çağda – eski Sovyetler Birliği hariç- hiçbir Müslüman toplum gerçekten laik olmamıştır, hiçbir agresif ateizmin saldırılarına da maruz kalmamıştır. Kemal’in Türkiyesi , Nasır’ın Mısırı, Baasçı Suriye ve Irak gibi yarı modern devletler din adamlarını (daha önce de yapıldığı gibi) sadece kendi siyasi duruşlarını meşrulaştıran bir söylemi kabul ettirerek ehlileştirdikleri için hallerinden memnundular.
Bu temel bakış açısından yaklaşıldığında, siyasal İslam’ın sözde radikal akımlarıyla, ona ‘ılımlı’ bir damga vurmak isteyenler arasında fark görmek zordur. İkisi de aynı projeye sahiptir. Başarısının kökenine ilişkin kafa karışıklığına karşın – İslami hareketteki büyüme ile sosyal olarak gerici ve politik olarak da Amerikan yanlısı olan Şah diktatörlüğüne karşı mücadele iç içe geçmiştir – İran da buna bir istisna teşkil etmez.
İki söylem, küresel liberal kapitalizminkiyle siyasal İslam’ınki, çelişki içinde değildir. Tam aksine birbirlerini mükemmelen tamamlarlar. Amerikan tipi ‘cemaat’ ideolojisi toplumsal bilinci ve mücadeleyi silip yerine halkın bilmediği sözde kolektif ‘kimlikleri’ koymak için kullanılan popüler bir ifadedir. Bu ideoloji sermayenin egemen stratejisi tarafından son derece kurnazlıkla kullanılır, zira toplumsal mücadelelerin gerçek dünyasındaki mücadeleyi kültürel, tarih üstü ve mutlak olduğu söylenen hayali dünyaya kaydırır. Siyasal İslam tam da böyle bir cemaatçiliktir.
Alışıldık şüpheciliğiyle Amerikan müessesesi siyasal İslam ‘dan bir fayda daha çıkarmayı beceriyor. Esin verdiği sapmalar – örneğin Taliban (bırakın bir sapma olmayı programlarının asli unsurlarındandır) – emperyalizmin (vahşice) müdahaleyi gerekli gördüğü durumlarda kullanılabilir. İslami olduğunu iddia eden siyasi hareketler içinde G7 iktidarlarının kayıtsız şartsız mahkûm ettikleri yalnızca -nesnel yerel şartları yüzünden – anti-emperyalist mücadelenin parçası olanlardır.: Lübnan’da Hizbullah , Filistin’de Hamas . Bu bir tesadüf değil.

Siyasi ihtilaflar ve sosyal mücadeleler
Nahda ve popülist milliyetçilik

Bugünkü duruma hızlı bir bakış hiçbir şeyin değişmediği izlenimini verecektir. Memlük iktidarı hâlâ yerli yerinde duruyor. Memlüklerin otokrasisiyle benzerliklerin ilki iş dünyasıyla siyasi iktidarın iç içe geçmişliğidir. Aslında kelimenin tam anlamıyla bir ‘özel sektör’ mevcut değildir; sadece işleri üzerindeki mülkiyetleri garanti altında olan birkaç bağımsız kapitalist kendi işlerini yürütmekte.
Bir diğer benzerlik geleneksel ve tutucu dini meşrulaştırma yöntemlerinin kullanılmasıdır. Memlük -komprador iktidarı egemen emperyalist çıkarlara boyun eğerek uzlaştıkça ve liberal küreselleşmeye ayak uydurdukça, bu boyun eğmenin yol açtığı ulusal meşruiyet kaybını telafi etmek için sözde ‘dini’ söyleminde daha sert bir çizgi izlemeye başlar.
Aslında ‘ otokratik , askeri, merkantilist ( memlük -komprador-hissedar) ve kültürel ve dini olarak tutucu’ olan bu modeli ‘azgelişmişliğin’ bir ürünü olarak görmek gerekir ki, azgelişmişlik de ‘geri kalmışlık’ veya ‘bir kalkınma ‘safhası’ olarak değil, daha ziyade sermayenin dünya çapında kutuplaştırıcı yayılmasının bir veçhesi olarak anlamak uygun olur. Sermaye modernleşme ( ve dolayısıyla potansiyel demokratikleşme) yaratmıyor, tam tersine otokrasiyi ve yoksulluğu modernleştiriyor. Hakiki modernleşme ve demokratikleşme dünya sisteminin egemen güçlerine kafa tutmakla elde edilebilir, onların dümen suyuna giderek değil.
Her halükarda Arap dünyasında Memlük otokrasisinin günümüzde yaşadığı diriliş bundan yüz hatta elli yıl önce düşünülemezdi bile. Zira miadı sonsuza kadar dolmuş gibiydi. İlk dönemde Arap dünyası – en azından Mısır ve Suriye merkezleri – tam anlamıyla bir burjuva modernleşmeye girmişlerdi. Muhammed Ali ve sonra 19. yy da Nahda döşemişlerdi. İlk doruk noktası 1919 Mısır devrimi idi. Bu devrimin altında toplandığı bayrağın Arap dünyasında o güne değin görülen laikliğe en yakın bayrak olması, “din Tanrı’ya aittir, ülke herkese” diye ilan etmesi, üzerinde hem hilal hem haç bulunması tesadüf değildir.
Osmanlı İmparatorluğu’nda Tanzimat imparatorluk dağıldıktan sonra Arap vilayetlerinin miras aldığı ve geliştirdiği benzer bir süreci başlattı. Anayasalar, medeni kanunlar, burjuva “liberal” partiler, parlamento seçimleri tüm zayıflık ve eksikliklerine rağmen toplumun doğru yönde ilerlediği umudu yarattı. Gerçek anlamda ekonomik ve siyasi açıdan cılız sonuçlara ulaşılmış olması kolaya kaçarak yerel gerici güçleri müttefik belleyen emperyalistlerle ilişkilerinde yerel burjuvazinin zafiyet göstermesiyle açıklanıyordu. Sonuç olarak, yükselen bir toplumsal kriz, Arap dünyasındaki ilk erken doğan modernleşme momentini sona erdirdi.
İkinci dönem 1950lerin 60ların ve 70lerin popülist milliyetçiliğiydi. Nasırcılık, Baasçılık , muzaffer Cezayir Devrimi hem (Sovyet desteği sayesinde) emperyalizmin karşısında daha sağlam durarak, hem de aktif ekonomik ve toplumsal politikalar takip ederek, toplumsal krizle başa çıkabileceği izlenimini verdi. Tüm bunlar geçmişte kalmıştır ve burada sebeplerine girmek doğru olmaz; iç çelişkiler ve sistem sınırları ile dünya ekonomik ve siyasi konjonktüründeki ters rüzgarın bir bileşimiydi.
Bugünkü toplumsal kriz bundan yüz veya elli yıl öncekiyle kıyaslanmayacak kadar keskindir. Sorun bir bütün olarak toplumun “daha yoksul” olması değil, tam tersine ortalama reel gelir bazında ilerleme olduğu inkâr edilemez. Zenginlik eskiden olduğundan daha eşitsiz dağılıyor da değildir. Aslında gerçek değişiklik şu alanda olmaktadır: Mısır’da orta sınıflar, üst katmanları itibariyle elli yılda nüfusun %5’inden %30’una tüm kategorileri itibari ile ise %10’undan % 50’sine yükseldi ( Galal Amin’e göre). Ama modernleşme de yoksulluğun modernleşmesi oldu.
Krizin derinliği en kolay Arap dünyasının şehirleşme oranındaki yükselişten anlaşılabilir. Arap nüfusunun yarısından fazlası şu an şehirde yaşamaktadır. Ama bu devasa nüfus transferi gelişkin kapitalist Batı veya Sovyet dünyasını yaratan ya da Cin’in son yarım yüzyıldır içinden geçtiğine benzer bir ikili -tarım / sanayi- devrimin sonucu değildir. Aksine, tarım ve sanayi devrimlerinin eksikliğinden kaynaklanmaktalar. Büyüyen kırsal yoksulluk sanayi ve modern faaliyetler tarafından emilemeyeceği şehirlere transfer edilmiş olur. Toplumsal sınıfların bugünkü yapısı ve bu krizin yansıttığı insan kategorisinin yüz hatta elli yıl önceki Arap dünyasıyla alâkası yoktur. O zamanlar kriz ifadesini siyasi yaşam biçimlerinde, ideolojilerde ve örgütlerde, farklı türden toplumsal mücadelelerde buluyordu.
Bir kez ulusal popülizm dönemi sona erince, gözden düşen tek parti sistemi yerini partiler patlamasına bıraktı ve bu da dünya medyasınca demokratik bir gelişmenin alameti sayıldı. Paradoks şurada: Bu parti patlaması Memlük türü bir otokrasiye doğru büyük bir geri adımla eşzamanlı idi.

Toplumsal gerçekliğin “üçüncü sektörü”

“Üçüncü sektör” günümüzdeki söyleme egemen olan modalar tarafından tedavüle sokulan ifadelerden biridir. Bir sözcüğün yerini eşanlamlısına bıraktığı bu tür ifadelerde (mesela ‘sivil toplum’) hep olduğu gibi müphem ve muğlaktır ve de gerçekliğin hiç de yeni olmayan veçheleriyle yeni olanlarına, aralarında ayrım yapmaya zahmet etmeksizin atıfta bulunur.
Arap ve İslam toplumlarının tarihleri çok benzerdir ve bu eski sistemlerin kalıntıları bugün hâlâ hayattadır. Din kurumu – Katolik ve Ortodoks Kiliseleri gibi kendi örgütlenmesini gerçekleştiremeyerek – büyük oranda devletin (halifenin ve yerel sultanların) iktidarına tâbi oldu. Bu kurum kiliselerinkine yakın bir biçime büründüğü yerde -Şii İran- Şah’ın devletinin yakın takibine girdi. İran İslam devriminin yaptığı sadece bu ilişkiyi tersine çevirip devleti din kurumunun emrine sunmaktan ibaretti.
Sünni dünyasında din kurumunun. her zaman devlet karşısında bağımsız kalmaya çalışan kardeşliklerin – Sufiler ve diğerleri -gelişimini destekleyen bağımsız örgütlenmesi yoktu. Devlet onlarla savaşıyordu ya da mümkün olduğunca sistematik biçimde etkisizleştiriyordu. Laik kabul edilen Kemal’in Türkiyesi’nde dahi, din kurumu devlet kontrolü altına sokulmuştu. Hiçbir şekilde çoğunlukla söylendiği gibi bastırılmış veya “göz ardı edilmiş” değildi. Bu anlamda Kemalizm’in hedefi Osmanlınınkiyle aynı idi: dini kullanmak ve kendi gayelerinin emrine koşmak.
Bugün sermayenin kendine yeni sahalar kazanmak için başlattığı bir saldırıya şahit oluyoruz; özellikle de ya devletin mülkiyetinde bulunduğundan ya da birlikte yaşama kriterine tam anlamıyla uymayan din ve cemiyet kurumlarının etkisinde olduğundan günümüze kadar pazarın erişiminin dışında bulunan sahalara. Öyleyse -din kurumu içinde veya dışında varolan- bu oluşumların (devlet-dışı örgütler) piyasa ekonomisinin değer ve kriterlerinin yayılmasıyla bağlantısı ne olabilir? Kamu hizmeti ve piyasa rasyonalitesi nasıl iç içe geçecek veya birbirlerini dışlayacak? İşte “devlet karşıtı” retoriğin işlediği ve bizim samimiyetle yüzleşmemiz gereken sorular bunlardır.
Liberal teorinin savunucularının bu konuda gücünü basitliğinden alan iki görüşü vardır. Ne var ki hiçbir bilimsel veya ampirik argümana dayanmazlar. Onlara göre (toplum yaşamını belirleyen) topluluklar ve özel sektör, toplumun ihtiyacı olan hizmetleri sağlamada kamu sektöründen daha yeteneklidir. Devletin aslında saçma bürokrasinin ve hatta zulmün eşanlamlısı olduğuna inanırlar; her zaman hizmet maliyetleri ulusal bütçeye yansıtılan sorumsuzca bir israftır. Buna karşılık, dernekler ve daha da fazlasıyla özel sektör, para kendisine ait olduğundan hesabını iyi yapmalıdır ve bunu da iyi becerir. Esnek bir doğaları olduğundan, çeşitli ihtiyaçlara göre nasıl adapte olacaklarını iyi bilirler. Yani dernekler ve özel sektör devlete kıyasla demokrasiyi, şeffaflığı ve hesap verilebilirliği hayata geçirmede daha etkililer. Bu demokrasinin hedefi ise – bu biricik değere von Hayek’in atfettiği anlamla – özgürlüktür. Eşitsizliği göz ardı eder; halbuki onsuz demokrasi olamaz.
Gerçek hayatta derneklerin ve özellikle özel sektörün sunduğuna kıyasla kamu hizmetleri çok daha üstün niteliktedir ( aslında aynı toplum veya genel gelişkinlik ve refah düzeyi olarak denk toplumlar arasında olmadıkça karşılaştırma anlamsızdır ). Ayrıca şeffaflığı ve hesap verilebilirliği sağlamak kamu sektöründe özel sektöre göre daha kolaydır; zira kamu sektörü parlamento aracılığıyla sorgulanmaya ve teftişe açıkken, özel sektörde bu özellik iş mahremiyetine kurban gider.

Dernek dünyası: Sabun köpüğü mü, sis perdesi mi?
STK’ların katlanması

Son yirmi yılda başka yerlerde olduğu gibi Arap dünyasında da toplumsal ilişkilerin pıtrak gibi çoğaldığı inkâr edilemez. Son derece gerçeğe yakın ve hep değeri bilinmeyen istatistikler Cezayir’de tescilli 55.000, Mısır’da 15.000, Fas’ta 18.000 ve bütün Arap dünyasında muhtemelen 100.000’in üstünde sivil toplum kuruluşu olduğunu bildiriyor. Bu rakamlar ülkeye göre değişmek üzere son yirmi yılda 5 ila 10’la çarpılmıştır.
Bu STK’ların yarısı kendi devletlerinden yardım almaktadır; ya yıllık katkılar şeklinde, ya projelerin finansmanı ya da kamu sektörünün eleman ve binalarından yararlanarak (Arap ülkelerindeki vaka analizlerinin beşte biri).Bu yardımlar toplam kaynaklarına oranla asla küçümsenecek miktarda değildir ve sosyal hizmet (ailelere yardım, eğitim, sağlık) sunan ve kentte ve kırda kalkınma projeleri yürüten bazı büyük STK’ların harcamalarının yarısını oluşturur.
STK’ların büyük çoğunluğu (istatistiğe konu olanların neredeyse hepsi) yerel kaynaklı (yani yurtdışından gelmeyen) “özel” yardım da almaktadır. Bu yardımlar eğitim, sağlık ve diğer sosyal hizmetler alanında çalışan veya öyle varsayılan en büyük kuruluşlar için önemli seviyelere ulaşmaktadır. Bu kuruluşların kökeni (Fas’ta camilerin mülkiyetinde olan), ( İslami bankalar dahil) aslında İslami ekonomik kuruluşlar ağına ve devlet/iş dünyası ağının İslami kanadından trilyonerler olan ‘hayırseverlere’ dayanmaktadır. İslamla bağlantılı kuruluşların yegâne imtiyaz sahibi olduğu desteğin çoğu Basra Körfezi akmaktadır.
Üçüncü finansman kaynağı ise üçte biri STK’lara gitmekte olan hizmet satışıdır. Her ne kadar kendilerini “hayır kurumları” olarak gösterseler de birçok STK gerçekte tamamen ticari faaliyet de yürütmektedir. Burada da İslami damgayı taşıyan çeşitli siyasi ve ideolojik faaliyetin birbirine karıştırılması
Ve son olarak, yabancı hükümetlerden (ya da kurumlardan) veya uluslararası organizasyonlarla ilişkili kurumlardan gelen dış yardım var. Bunların kaydı da diğer finansman kaynaklarından daha iyi tutulmaz. STK’ların üçte biri bu yardımlardan faydalanır. Arap ülkelerinde devlet yetkililerinin kontrolü kılı kırk yarar şekildedir ve ilkesel olarak, hemen her yerde yabancı yardımların kabulünden önce onay gereklidir. Ancak – en azından Mısır için – asıl bağışta bulunan Mısır’la ‘özel’ bir anlaşması olan USAID dir ve yardımlarının çoğu hem resmi otoritelerin (devlet sübvansiyonundan da yararlanırlar) hem de İslami akımın (çoğunun bu akımlarla göbek bağı vardır ) sıcak baktığı hizmetleri ve kalkınma projelerini üreten bir grup orta büyüklükte STK’ya gitmektedir. Avrupa ülkelerinden (özellikle Hollanda’dan) cemaatlerin de Kuzey Afrika, Lübnan ve Filistin’de etkin olduğu gözlenmektedir.
Şeffaflık ve hesap verilebilirlik kesinlikle STK’ların finansman yollarının tipik bir özelliği değildir. Genellikle söylendiğinin aksine, onlar – en azından bütçeleri yayımlanan ve ulaşılabilir olan – kamu sektörü kurum ve faaliyetlerine göre çok daha ulaşılmaz bir kurumlar ve faaliyetler bütünüdür.
Yukarıda bahsedilen ülkelerin her birinde STK’lar , Lübnan ve Filistin’de tam anlamıyla olmasa da, devletin yakın takibi altındadır. Kurum oluşturmanın serbest olması devletin – kanunda ifade edilmiş ve yargının kontrol ettiği sebepler hariç – karışma hakkı (yasaklamaya kadar gidebilir) bulunmaması gerektiğini söyleyen demokrasi prensibi, Arap dünyasında geçerli değildir. Aksine genel kural had safhada onay ilkesidir.
STK ağları çok faklı alanlarda çalışır gösterir ama faaliyet alanlarını beş ana kategoride sınıflandırmak zor değildir.
İlk kategori normalde devletin uzmanlık alanına giren alanlara (eğitim, sağlık, sosyal hizmetler) yönelik bir dizi müdahaledir. Kuruluşlara ayrılan fonların büyük kısmı (toplam fonların üçte ikisinden fazlası) buraya akar. Bir bütün olarak Arap dünyasında yürütülen araştırmalar toplumsal yaşamın bu ‘üçüncü sektör’ünün sağladığı sosyal hizmetlerin önemi hakkında bir fikir verir. Listede başı ilkokuldan üniversiteye eğitim ve muhtelif mesleki eğitimler çekmektedir. Onların hemen ardından da sağlık, çocuklar, aile planlaması ve diğer benzer sosyal hizmetlerle alakalı faaliyetler gelir.
Kamu yardımları ve dış bağışlar bu alanda eğitim ve sağlıktan daha sık görülür. Bunun sebebi bu programların genellikle – sadece destek bulmak için olsa dahi – ‘yoksullukla savaş’ vazeden güncel modaların ortaya koyduğu ilkelere göre hazırlanmasıdır. İslami hareketlerin desteği – ve çoğunlukla kontrolü – de aynı derecede aşikârdır: aslında bunu saklamaz hatta ilan ederler.
İkinci kategoride, kayıtlı kuruluşların yaklaşık %15’ini oluşturan ve özel kalkınma projeleriyle ilgilenen STK’ların faaliyetleri vardır. Bunların yarısı şehirlerdeki projeleri (küçük ölçekli zanaatkâr işleri ve kooperatifler, mesleki eğitim), diğer yarısı da köylerdeki projeleri destekler. Burada da kamunun ve yabancı ülkelerin yardımları belirleyiciyken, İslami hareketlerinki marjinal kalmış görünmektedir.
Üçüncü bir kategori de halkın haklarını – hem genel olarak insan haklarını, hem de özel olarak işçi haklarını veya kadın hak ve taleplerini – savunan kuruluşları içermektedir.
Dördüncü kategori uluslararası “camiada” genellikle verilen adıyla- kültürel ve siyasi – azınlıkların haklarını korumakla ilgilenir; gerçi bu topluluklar ve onlara ait kuruluşlar – doğru biçimde – bir bütün olarak ulusal toplumun parçaları olduklarını düşündüklerinden bu terimi reddederler. Fas’ta birleşerek amazigi (Berberi) kültürünü desteklemek için oluşturulan sayısız yerel kuruluş için de durum budur. Kiliseler – diğerleri arasında özellikle Kıpti kilisesi – de aynı şeyi yapıyor, cemaatleriyle bağlarını kuvvetlendirmek için birçok kurum inşa ediyorlar.
Beşinci kategori ‘işadamı birliklerinden’ oluşuyor ve bu son zamanlarda Arap dünyasında başarıyla yayılan yeni bir tür. Son derece güçlü örgütlenmelerdirler.
Bu tür birliklerin lehindeki ve aleyhindeki argümanlar Arap ülkelerinde de diğer yerlerde olduğu kadar iyi bilinmekte ve dile getirilmektedir. Argümanların çoğu o kadar genel ifadelerdir ki, bu faaliyetlerin yeni bir soluk getirip getiremeyeceği, günümüz Arap toplumunun somut konjonktüründe sınırları, kullandıkları siyasi güçler, otokratik devletin serbestlik hudutları ve bu hudutları aşmak için ne önerdikleri gibi tartışmalarda faydalı olmazlar. Ayrıca kurumların son derece heterojen olduğu gerçeğini de hesaba katmamız gerek.

Cemaatçi Hareketin Karakteristik Özellikleri

Burada okuduğumuz tüm çalışmalardan ve dinlediğimiz tüm tartışmalardan çıkan bazı sonuçları paylaşmanın yeri geldi.
Birincisi, ekoloji meselesi Arap dünyasında yerini alamadı. Hiçbir Arap ülkesinde adını anmaya değecek tek bir ekolojik harekete dahi rastlamadık. Sadece birkaç örgüt var – daha ziyade ciddi faaliyeti olmayan klikler. Dış yardımın yönlendirmesi ve birkaç kişinin hakimiyeti altındalar.
İkincisi, feminizm Arap toplumlarının trajik meydan okumasına karşılık verecek denli kuvvetli bir güç haline gelemedi. Burada kelimenin tam anlamıyla kadın hareketi (yani mevcut durumu dönüştürmeyi hedefleyen hareketler) ile “kadınların kalkınmada rol almasını” karıştırmamak gerekir. Mevcut durumun savunucuları gerçekte hiçbir şey ifade etmeyen istatistikler öne sürmekteler. Aslında eğitim ve sağlığı destekleyen faaliyetlerden kadınları erkekler kadar faydalanıyor.
İslami akımların bu alanlara müdahalesi ancak sorunu şiddetlendirmeye yaramıştır. Bu konuda Mısır’da ( Azza Halil tarafından) yürütülen çalışmalar stratejilerinin, bir hak değil de lütuf gibi sağlanan maddi koşullarda ufak bir gelişme karşılığında kadınların varolduğu haliyle kanun karşısındaki acizliğini pekiştirmeyi hedeflediğini göstermektedir.
Üçüncü olarak, bu kurumların faaliyetlerin hedef kitlesi olarak daha önce baskın olan yaşam ve biçimi ve sosyal eylemlerin aktörleri tarafından – devlet, siyasi partiler, sendikalar – görmezden geldiği kesimlerdir. Arap toplumlarının bugün elli yıl öncekinden çok farklı olduğuna hiç şüphe yoktur. Toplumsal kriz – yani kapitalizmin yayılmasıyla ortaya çıkıp günümüzde liberalizmle birlikte şiddetlenen küresel kutuplaşmaya paralel oluşan iç kutuplaşma – kentli nüfusun üçte biri ile yarısı arasındaki bir kitleyi entegre etti, ama ancak ‘kayıt dışı’ ekonomiye! Ve bu sürece, her ne kadar “modernleşmiş” de olsa, Dünya Bankası’nın kriterlerini kullanacak olursak kentli Arap nüfusun üçte birini etki altına almış olan yoksulluk eşlik etti. Bu modern kentli yoksulluk, kırdaki nüfusun daha da büyük kısmını etkileyen sözde ‘geleneksel’ kır yoksulluğuna (aslında o da geleneksel değil, özellikle liberal haldeki kapitalist modernleşmenin sonucudur) eklendi.
Dolayısıyla soru şu: Marjinalleşmiş kesimleri tekrar absorbe etmeyi hedefleyen bir sosyal ve siyasi politika olacak mı, yoksa mevcut durum kabul edilerek düzeltilebilir veya idare edilebilir mi? Egemen söylem ikinci sadece seçeneğin ‘gerçekçi’ olduğuna inanmamızı istiyor.
Bu söylem aynı zamanda somut olgularla ilgili gözlemlerinden önemli pratik sonuçlar çıkarttığı iddiasında. Belli başlı çalışma alanlarında gelişmiş ve genellikle bir noktada yoğunlaşmış (fabrikalar, idari hizmetler, zanaatlar, kooperatifler) olan ‘geleneksel’ toplumsal mücadele biçimleri, nüfusun en iyi ihtimalle yarısından fazlasını etkilemezler. Dolayısıyla, deniyor, etkinlik ve güvenilirliklerini kaybetmişlerdir. Bu doğru, ama kısmen. Diğer yandan, yeni sosyal yapıların faaliyetlerini örgütlerken resmin merkezine insanların yaşadığı yeri – mahalleyi- koyduğu söyleniyor. Bu da büsbütün hatalı değil.
Ne var ki, bu egemen ‘ kayıtdışı ‘ muhitlerde gerçekte olup bitenler eleştirilebilir. Çoğu derneğin faaliyetinin bu muhitleri hedeflediği doğrudur. Ama, araştırmalar gösteriyor ki, hedef kitlenin projelere aktif katılımı pek gözetilmemiş. Mısır ve diğer ülkelerde yürütülen araştırmaların yarısında sorumlular katılım sağlamayı denemediklerini ifade ediyor, diğer yarısındakiler ise kitleyle ‘ilişki kurmayı’ çok zor buluyorlar (hemen hiçbir durumda etkin katılım sağlanmamış). Bu durum için ileri sürülen sebepler çok banal: hedef kitle cahil, kendileri için neyin iyi olduğunu bilmiyorlar, vb. Bu muhitlerde gerçekleşen ‘kendiliğinden hareketlerin’ neden bu derneklerin dışında geliştiğini ve (haklı biçimde) ‘illegal’ olarak nitelendirildiğini buradan anlayabiliriz.
‘Halka gitme’ söylemi, söylem olmaktan kurtulamıyor. Dolayısıyla hedef kitlenin ‘müşteri’ gibi davranması ve bunun da yetkililerin kayırmacı yaklaşımlarını pekiştirmesi şaşırtıcı değil. Böylesi yaklaşımlar da işin içindeki insanların ‘ depolitizasyonunu ‘ ve siyasete düşmanlığını (dernekler arası ilişkilerde veya derneklerle devletin arasındaki ilişkilerde görüldüğü gibi) artırıyor. Sadece siyasal İslam’ın devraldığı otoriter siyasi geleneği yeniden üretmeye yararlar.
Dördüncüsü, araştırma konusu olan faaliyetlerin çoğu (ele alınan beş çeşit müdahale) devletten bağımsız değildir. Yani ‘dernekler dünyası’ büyük ölçüde göz boyamadan ibaret. Bunun tek istisnası insan haklarını, sosyal hakları ve kadın haklarını geliştirmeye çabalayan örgütlerdir.
Çalışmalar sivil toplumu oluşturan çoğu dernek devletten şikayetçi değiller. Yaklaşık % 70’i onun ‘liberalizminden’, yani desteğinden hoşnutlar. Faaliyetlerinin bir parçasını oluşturduğu genel politikalar hakkında yargıda bulunmaktan, hatta bu konuda bilgi sahibi olmaktan imtina ediyorlar. Ne ekonomik liberalizme ne de ona altyapı sağlayan küreselleşmeye eleştirel yaklaşıyorlar. Çok sayıdaki dernek ve devlet arasındaki işbirliği sadece mali yardımı değil, – ilgili konuda uzmanlaşmış devlet kuruluşlarıyla birlikte geliştirilen – faaliyet planlamasını da içerir. Bu özerklik kaybı hiç de sorun olarak görülmemektedir; bu ya ilgili dernek yöneticilerindeki fikir yoksunluğundan ya da belki özerklik mefhumunun en başından beri mevcut olmamasından kaynaklanıyor.
Son olarak da, otoritelerin yönelttiği STK’ların emperyalizmin Truva atı olduğu yönünde – en hafif tabirle – tuhaf suçlama var. Zira Truva atı aslında otoriter Memlük devletinin ta kendisidir.
Siyasal İslam’ın sivil toplum organlarına aynı yakıştırmayı layık gören söylemi (yani onların Batı’nın kuklası olduğu) de eşit derecede gariptir, zira pratikte İslamcılar küresel emperyalizmi kabul ederler. Bu tarz stratejilere karşı çıkanlar – sivil toplum içindeki direniş ve mücadele örgütleri – devlet, siyasal İslam ve yabancı kurumlar tarafından eleştiriliyorlar.

Sonuçlar ve Alternatifler

Arap sivil toplumu da, başka yerlerde olduğu gibi, bölgedeki devlet ve politik toplumun bir yansımasıdır. Devleti ve siyasi partileri (bunların “kötü” olduğu hükme bağlanmış) sivil toplum denen ve egemen söylemce kendisine atfedilen tüm nitelikleri haiz olduğu varsayılan şeyin karşısına koymak son derece naif bir hareket olur.
Genel olarak bakıldığında sivil toplumun eylemleri kamu hizmetlerinden ne daha etkilidir ne de daha iyi yönetilmektedir. Tek tek örnekleri incelersek, şurada veya burada (özellikle dünya Bankası’nın) ‘bağışlarıyla’ işleyen kurumların yürüttüğü “projelerin” kötü tasarlandığını ve yerel koşullara uygun olmadığını görürüz. Gerçek anlamda sorun da çözmezler. Başarısızlıklar sayılamayacak kadar çoktur. Bu projelerle devlet faaliyetleri arasında yapılacak bir karşılaştırma, haklarındaki tüm eleştirilere rağmen, devletinkiler lehime sonuçlanacaktır.
Bu eylemlerin çoğunu etkileyen söylemin kriterleriyle bakıldığında dahi, ulaşılan sonuçlar orta şekerdir. “Yoksulluk” artmakta. Bu politikalardan faydalanan “hedef kitle” toplam nüfusa oranla hâlâ çok küçük bir azınlık. “Yetki devrine” gelince; bu sadece onun adına hayal kuranların kafalarında varolan bir şey.
Yani tüm bu faaliyetler devletin yürüttüğü faaliyetlerden daha ‘randımanlı’ değil, ne de daha az maliyetli. Herşeyden önce şeffaf ve kontrole açık değiller, kamu sektörü kadar bile. Ve son olarak da, daha verimli bir şekilde yönetilmiyorlar ve daha demokratik değiller.
Durum böyleyse bunun sebebi bu faaliyetlerin temelinde yatan stratejilerin yine devlet stratejileri olmasındandır. Kısaca bunlar hem dünya çapında hem de yerel düzeyde egemen olan sermaye stratejileridir. Hiçbir şekilde işin içindeki insanların sorunlarını çözemezler.
Yukarıda anlatılanlar sadece bir bütün olarak sivil toplumun (ve devletin), (hatalı) konsensüs prensibine dayanan ve dolayısıyla egemen liberalizmle uyum içindeki faaliyetleri için geçerlidir. Buna karşın, partilerin, sendikaların, profesyonel kuruluşların, demokrasi, insan hakları, işçi hakları ve kadın hakları için mücadele eden örgütlerin içinde ve dışında veya onlarla birlikte yürütülen siyasi ve toplumsal faaliyetler muhtemel alternatiflere giden yolu açacaktır. Ancak siyasi ve sivil toplumun toplumsal ilişkileri dönüştürme mücadelesi veren bu yaratıcı veçhesi başka bir gelecek – daha adil, eşitlikçi ve de bireylere halklara ve uluslara daha fazla özgürlük veren bir gelecek – için temel oluşturabilir.
Şu an itibariyle, siyasi ve toplumsal mücadeleler parçalanmıştır. Popülist milliyetçilik ve gerçekte varolan sosyalizmin erozyonu ve sonunda çöküşüyle oluşan ideolojik boşluk, bu mücadeleleri – şu anki gelişmişlik düzeylerinde – ciddi bir alternatif öngörüsünden mahrum bırakmıştır. Egemen söylem insanlar bu tür mücadeleleri bırakıp “gününü kurtarmakla” yetinmeye itmektedir. Postmodernizm bu teslimiyet ideolojisinin daha ‘ alimane ‘ bir versiyonundan ibarettir ve aydınların ağzında ‘iyi yönetişimle ifadesini bulur.
Yegane alternatif etkili mücadelelere dayandırılmalıdır. Ancak, teorik düşünceler halk nezdindeki tartışmanın yerini tutamaz. Her ikisi de eşit derecede vazgeçilmezdir ve ancak bir arada etkili olabilirler. Bu diyalektiğin hedefi olan “Toplumsal mücadeleyi (sınıf mücadelesini) yeniden oluşturma” grupların bizzat belirledikleri hakiki ortak çıkarlar çerçevesinde bir araya gelme, ileriye doğru hamle yapma ve bu grupların maddi ve moral koşullarını ilerletecek safhalarıyla hedefleri belirleme anlamına gelmektedir. Mücadeleler bu hedef gözetilerek sürdürülmelidir. Yollarında ilerlerken, böylesi mücadeleler gerekli olan demokratik davranışı teşvik eder ve halkın deneyimlerinde zaten gömülü bulunan yeni yönelimlerin gelişimini sağlar.

Çev.: Uğur Günsür

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: