Attila Jozseph

Yoksulluk, açlık ve savaş insanları yurtlarından savurup sürüklerken tutunmaya çalışmak.. Para, iktidar, şöhret demeden direnmek kolay mı! Hele hele kişi yazgıyı düzeltecek kadar vakit bulamamış da kaybedenler listesinden yaşama ayak basmışsa! Çin atasözünün “Fırtına bir kez çıkmaya görsün çıktı mı dört bir yandan sarar!” dediği gibi onlar için yaşam sürekli kasırgadırAslında kişiyi çevreleyen aile, kent, ülke, dünya bütününde baktığınızda yazgı bellidir. Yazgıya kimin, nasıl direneceği de! Çünkü, ne kasırga kendiliğinden çıkar ne de kasırgalarla savrulduğumuz dönemeçler. Kısacası, girilen her dönemeç uzun süreli bir birikim sürecinin sonunda ortaya çıkar ama akılda sadece yazgıyı oluşturan olaylar kalır.

tutunmak!
Hüzne… postalların acımasızlığına…
aşkın yalnızlığına rağmen tutunmak…!

Attila Jozseph

“Kasırgalar ortasında yaşam boyu
yerimde tutunup kalmaya çalıştım.
Gülünç, uğradığım kötülüklerden
daha fazlasını yapmayışım.”

Attila Jozseph

Attila Joseph böyle bir kasırgaya doğdu. Doğduğunda dünya yepyeni bir dönemece girmişti. Petersburg’da binlerce kişinin üstüne Rus Çarlık kuvvetlerinin ateş açtığı 1905’in o kanlı Pazar’ı sadece Sovyet Devrimi’nin başlangıcı değildi. Dünyanın içine girdiği yeni bir dönemecin de simgesiydi. Dönemece giden yolun gerisinde ise Marks’ın Das Kapital’i (1867), Marconi’nin telsiz telgrafı, Röntgen’in X ışınları (1895), Curie’lerin radyumu (1898), Wright Kardeşler’in motorlu uçağı (1903) vardı.

Macaristan gibi geri kalmış bir tarım ülkesi halkı için tüm bu gelişmelerin anlamı ise…. İşsizlik, göç ve parçalanmaydı.

Evet… Attila Joseph’in gibi bir çok Macar çocuğun babası ya Almanya, Avusturya ya da daha uzağa ABD’ye iş bulmak için göç edecek, giden babalar bazen hiç geri gelmeyecekti. Gelmeyen sadece Macar çocukların babası değildi. Aşağıda, İtalya’da başlayan kriz (1907), İngiltere-Fransa-Rusya’nın kurduğu “Üçlü İttifak” savaşın çok yakında patlayacağını, gidenlerin geri gelmeyeceğinin sinyalleriydi. Kaldı ki Paris ve Londra Bankaları borç vermeyi durdurmuş, bir çok yatırım projesi bu nedenle başlatılamadığı için işsizlik daha da büyümüştü. Tabi ki kriz sadece Macarları vurmadı. Kriz komşu ülkeleri de etkilemeye başlamış; işsizlik hızla yayılmaya başlamıştı ama bir tarım ülkesinde olmayan önemli bir güvenceleri vardı : Sömürgeler! Sömürgelerden gelen altın, yiyecekler ve ucuz işçiler…

Kasırga dört bir yandan esmeye başlamıştı ama… Paris Picasso, Braque gibi kübizmin öncülerinin açtığı sergilerle (1907) coşarken… Endre Ady, Zsigmond Moricz, Gyula Juhasz, Margit Kafka (1908) gibi çağdaş Macar yazar ve şairleri özgür yapıtlarıyla bu şenliği zenginleştiriyordu. Lenin’in “Materyalizm ve Ampiriokritisizm”i (1909), Kandinski, Mondrian gibi soyut resmin öncülerinin (1910) birbiri ardına yarattığı eserler insanlığın yeni bir dönemecin başlangıcında olduğunun habercileriydi.

Kısacası, yeni eskinin surlarını zorlamaya başlamıştı. Hem de savaş her geçen gün biraz daha yaklaşırken..!

Beş yaşındaki bir çocuk Japonya’nın Kore’yi işgal etmesinin, Meksika’da devrimin başlamasının ne anlama geldiğini tabi ki bilemezdi. Silah, kimya, elektrik tekellerinin Avrupa’da girdiği kıyasıya rekabeti de! Panama Kanalı’nın açılışını (1914) kaç Macar çocuğu duymuştu ki dokuz yaşındaki Attila duysun ve bunun yeni bir paylaşım yolu olduğunu anlasın!

Evet… Kore, Meksika, Çin ve Panama… Yükselen krize karşı kapitalist sistemin dünya pazarlarını paylaşmaya başladığını; kimya, silah ve enerjiye sahip olanın kavgayı kazanacağını gösteriyordu (1914). Avusturya-Macaristan Krallığı’nın Sırbistan’a açtığı savaş zaten bu nedenle kısa zamanda bir “dünya savaşı”na dönüştü. Savaş hükümetler için yeni topraklar ve yeni kaynaklar; yani iş ve aş demekti.

“Dokuz yaşındayken dünya savaşı patladı.
Gittikçe zorlaşan koşullar altında yaşamaya başladık.
Dükkan önlerinde beklemekten ben de aldım payımı
– akşamın dokuzunda bakkalın önünde kuyruğa girip
sabahın yedibuçuğunda, sıra tam bana gelirken,
yağın kalmadığını söyledikleri de oldu….
“Vilag” sinemasında su sattım. Ferençvaroş garından
odun kömür çaldım, yakacağımız olsun diye.”

Kendi Yaşamöyküsü (1)

Attila Jozseph’in şiirleri savaşla derinleşen bu yoksulluk ortamında ve isyancı karşı-devrimci subayların “beyaz terörü”nün tanıklığında doğdu. Devrimci avı ve kurşuna dizilenlerin haberleriyle gelişti.

“Getirdi küçük bir tencereyle
akşam yemeğini beylerin evinden,
yattık ve ben düşledim beylerin
büyük bir tencereyle yiyeceklerini-“

Horthy’nin diktatörlüğü tüm şiddetiyle devam etmektedir, ama… Rusya’daki Çarlık yönetiminin devrilip Bolşevikler’in iktidara gelmesiyle sosyalizm tüm azgelişmiş ve baskı altındaki toplumlar gibi Macarlar için de yeni bir umut olmuştu ki… “Güzellik Dilencisi” (Szepseg Koldusa) (1922) adlı ilk kitabındaki şiirlerinde bile yoksulluğa karşı devrimci duruşu yakalamak mümkündür. Petofi’nin 100. doğum yıldönümünde (1923) büyük şairi selamlamak için kullandığı “özgürlük” sözcükleri aslında hava, su, ekmek gibi özgürlüğe susamış Macar halkının sesidir.

Kasırga dört bir yandan eserken…

Gelin görün ki Macar halkının sesini duymak herkesin hoşuna gitmez. Öncelikle de öğretmenler hoşlanmaz bu sesten, ama… Ne “Başkaldıran İsa” şiiri nedeniyle lise bitirme sınavında Macar edebiyatından kırık not verilmesi ne de Szeged’deki akademik dünya vazgeçirtir onu.

“Temiz Yürekle” (Tisztaszivvel) (1925) şiirinde devrimci duruşu atılganlığa dönüşür. Ne de olsa o, tüm çağdaşları gibi dünyanın yeniden paylaşılıp biçimlendirildiği bir sürecin tanığıdır.

“Hocam profesör Antal Horger,
beni yanına çağırarak “Szeged”
gazetesini önüme attı ve iki tanığın
huzurunda –adlarını unutmuş değilim,
bugün ikisi de öğretmen- kendisi
sağ kaldığı sürece öğretmen olamayacağımı,
“bu türden şiirler yazan kişiye
gelecek kuşakların eğitimini teslim
edemeyeceğini” bildirdi…..
Sözü edilen şiirim, adı “Temiz Yürekle”, çok ün kazandı.”

Kendi özyaşam öyküsü (2)

Temiz Yürekle, Lajos Hatvany’nin daha o günlerde dediği gibi “savaştan sonraki kuşağın belgesi” olacaktı. Endre Ady, Mihaly Babits, Dezsö Kosztolanyi’nin öğretisi, Whitman’ın yaratıcı başkaldırısı vardır bu belgede.

Ne var ki kasırga esmeye başlamıştır bir kere. Bir çok Macar aydını gibi Attila’yı da önce Viyana’ya sonra da Paris’e savurur.Paris… Avangard tiyatrolar, gerçeküstü edebiyat tartışmalarının yapıldığı kahveleriyle Paris. Süt, peynir ve şiirle yaşansa da Paris Attila Jozseph’i içine alır. Fransızca şiirlerinden birini Esprit Nouveau da basacak kadar kabullenmiştir de. Ama o bir Macardır ve Macar halk türkülerinin büyüsünü gerçeküstücülükle birlikte yoğurur; Marksizmle tanımlar.

Kriz tüm şiddetiyle Avrupa’yı sarmaya başlamıştır. Kapitalizm tarihinin en büyük bunalımını (1929) yaşarken Sovyetler Birliği planlı ekonomiyle devrimin gücünü ispatlar. Paris kahvelerini dolduran işsizlere bakmak yeterlidir yeni kasırgaların yaklaştığını anlamaya .

“Ey, Avrupa, ne de çok sınırlar!
Ve her sınırda bir sürü katil!”

İlk etkilerini Avrupa’nın köhne monarşileri üzerinde göstermeye başlamıştır bile. Sovyet devriminin etkisiyle yükselen devrim rüzgarlarından Macaristan da nasibini alır.

“Homurtusuyla geliyor fırtına köyün, sürünün üstüne.
Uluyor gökyüzü, süpürüyor, çatırdıyor.
Kırıldı ağaç: ölüyor yapraklarımız.
Ama kumun altında sımsıcak toprağı tutuyoruz.”
(Akasyalara 1929)

1929 Büyük Dünya Bunalımı Macaristan’ı sarsarken çıkan “Ne Anam Var Ne Babam” (Ninesen apam se aynam) adlı üçüncü şiir kitabı… Hemen ardından çalışmaya başladığı Dış Ticaret Enstitüsü’nde oluşturulan Miklos Bartha gurubunda yeralması… Miklos Bartha grubunun toprak reformu ve reformla köylünün yaşamında meydana gelecek değişiklikler üzerine çalışmaları… Grubun yayınları arasında çıkan “Köylere” (Ki a faluba) broşürünü kaleme alması… Attila Jozseph’in şiiri yaşamın kendisi olarak algıladığını gösterir ki onu evrensel de yapan da zaten bu özelliğidir.

“İnançlı soluğumuzla mırıldanıyoruz
– Zorludur Marksist’in işi-
Kum kayar, toprak dayanır
Çünkü biz toprağı bağlıyoruz fısıldayarak”
(Akasyalara 1929)

Doğru zamanda doğru yerde bulunmak

İktidara karşı ve iktidarı hedeflemeyen politik mücadele olamayacağına göre Atilla Jozseph de Parti’ye girer. Faşizmin hızla yükseldiği bir süreçte parti çalışması sınıf bilincini yaratmak adına çok önemlidir. Partide işçilere verdiği kurslar ve konferanslarla bu bilinci oluşturmaya çalışırken Attila’nın şiiri devrimci bir çağrıdır. Macar işçi sınıfı tarihinin miladı gibi anımsanacak 1 Eylül yürüyüşü “Kalabalık” şiirinde kendini gösterir. Attila Jozseph konferanslar, şiirlerle işçi sınıfı hareketini beslerken, işçi sınıfı da Jozseph’in şiirini beslemiştir.

“Toprağa sız serin sağnaklarla.
Kendi içinde kalırsan değil
Başkasında yıkayabilirsin ancak yüzünü.
Bir çim yaprağının o ufacık keskin kenarı ol
Ve ekseninden daha da büyük dünyanın.”

“Gerçeklik” dergisi böylece doğdu, ilk sayıdan öteye gidemedi ama kitleler üzerindeki etkisi hükümeti ürkütmeye yetmişti. 1932 temmuzunda İmre Sallai, Sandor Fürst gibi komünist liderlerin tutuklanıp idam edilmeleri sadece bir başlangıçtır. Ne var ki, 1930’ların dünyasında devrimci olmak, dünyanın her yerinde zordur. Jozseph’in çıkardığı “Ölüm Cezasına Karşı Broşür” ( Halalbüntetes elleni röpirat)’ın (28.7.1932) ardından başlayan sorgulamalar Macaristan’ın faşizme destek veren bir ülke olacağını gösterir. Zaten, Hitleri ziyaret eden ilk devlet adamı Macar Bakanlar Kurulu Başkanı Gyula Gömbös’tür (1933).

Almanya’da “Kanlı Tasfiye”… İtalya’nın Habeşistan’ı işgali… Meksika Devlet Başkanı Cardenas’ın toprak reformu yapıp, petrolü millileştirmeye kalkışması! Dünyanın öbür yanında Çin’deki “Uzun Yürüyüş”. Bir yanda faşizmin kanlı baskısı, diğer yanda ilerici, demokrat, sosyalist hareketler!

Umutla umutsuzluğun bir aradalığı Attila Jozseph gibi özel yaşamı kırılgan biri için hiç de kolay olmaz.

“Askere aldı beni Franko, acımasız bir er yaptı,
kaçmadım, çünkü korktum kurşuna dizer diye.
Korktum – o yüzden savaştım hak ve özgürlüğe karşı
İrun surlarında. Ve böyle de buldu ölüm beni.”
(Bir İspanyol Çiftçisine Yazıt)

Japonya ile Almanya’nın Anti-Komitern Paktı’nı imzaladığı, güçlenen Almanya’nın Ren bölgesine girdiği; İspanya’da başlayan iç savaş, askeri müfreze ve sivil kıyım örgütlerinin binlerce kişiyi öldürdüğü 1936’dan… Alman ordularının Avusturya’ya girdiği 1937’nin 11 Mart’ından… Çekoslavakya’nın parçalanmasından sonra kırılıp savrulmamak mümkün müydü.!

“neler gelecek başımıza, soruyoruz korkarak,
yeni ülkülerin kurtları nerden üstümüze
salınacak,
yeni bir ağu kaynatılıyor mu sızsın diye
aramıza-
ne zamana dek yer bulacaksın acaba
konuşmaya?
(Thomas Mann’ı Selamlama 1937 Şubat)

Balatonszarszo’daki tren rayları üstüne savrulduğunda Almanya’nın Polonya’ya saldırmasına, Fransa’nın Almanya’ya savaş açmasına daha iki yıl vardı. Savaşın olmazsa olmazı pensilinin geliştirilmesine de!

Tüm çağdaşları gibi çocuk yaşta savaşla yüzleşmiş, karşı devrimcilerin kanlı eylemlerine tanık olmuş… Yaşamın kırılma noktalarıyla çağının kırılma noktaları kesişince tutunmaktan vazgeçmişti.

“Yazık, istemedim düzen böyle olsun.
Ruhumun yurdu değil bu.
İnanmadım daha kolay yaşanacağına alçağın,
seçime korkuyla katılacağına
utançla kullanacağına oyunu, aldığı parayla
yiyip içeceğine halkın
seçim sonrası şölenlerinde.”
(Hava İstiyorum 1935)

Bir imparatorlukta doğmuş, dağılmış topraklarının üçte ikisini kaybetmiş bir ülkede büyümüştü. Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’ndan Almanya’nın yanında II.Dünya Savaşına giren Macarasitan’a uzanan bu serüvenin cumhuriyet rejimiyle noktalanışı görmek istememişti.

Onun ki bir çok çağdaşı gibi kapitalizmin ilk paylaşımında başlayıp ikinci paylaşımına yetişemeyen topu topu 32 yıllık bir tutunma öyküsüydü.

Altmışsekiz yıl sonra bizi onunla yeniden buluşturan da bu öykü zaten. Bu, Dünyanın yeniden paylaşıldığı, hem de robot askerlerle paylaşıldığı bir dönemde buluşturan bir öykü.

“Özgürlük, gel! Sen bir düzen doğur bana,
iyi sözlerle eğit, bırak oynasın
senin ağırbaşlı oğlun.”
(Hava İstiyorum)

Prof. Dr. Türkel Minibaş

TERTEMİZ YÜREK

Ne anam var, ne babam.
Ne yurdum var, ne tanrım.
Ne beşiğim var, ne kefenim.
Ne sevgilim, ne aşkım, ne evim barkım.

Tam üç gün var açım,
komadım ağzıma bir lokma.
Veririm ömrümün yirmi yılını,
gücümü kuvvetimi, varımı yoğumu.

Kim alacak onları? Hiç kimse.
Şeytan isteyecek onları benden.
Bu tertemiz yüreği, bu iyi kalbi
Ne diye çalıp öldürmemeli?

Alacaklar gelip bir gün beni,
koyacaklar kutsal, karanlık toprağa.
Gelecek bir ot uzanacak alacak
şu güzelim yüreğimden gücümü.

FLORA

Şimdi iki milyarlar zincirlemek için beni
Benden bir çoban köpeği yapmak niçin kendilerine
Fakat iyilik, şefkat ve nicelik duyguları
Göç ettiler onların dünyasından Güney’e.
Artık ışık içinde göremiyorum bu dünyayı
Göremiyorum , deney tüpüne bakan bir doktor rahatlığıyla
Diz çöküyorum, haykırıyorum yenilgimi
Sevgilim, bir an önce gelmezsen yardımıma

Köylü nasıl toprağa muhtaçsa
Yağmura, güneşe nasıl muhtaçsa, muhtacım sana
Bitki nasıl ışığa muhtaçsa
Ve klorofile, fışkırmak için topraktan,
Muhtacım sana, çalışan kalabalık
Nasıl işe, ekmeğe, özgürlüğe muhtaçsa
Ve nasıl avuntuya muhtaçlarsa kuşatıldıklarında
Çünkü gelecek doğmadı daha acılarından.

Bir köye nasıl okul, elektrik
Su, taştan evler gerekliyse
Çocuk nasıl gereksenirse oyuncaklara
Isıtan bir sevgiye;
İşçi için bilincin
Ve gözüpekliğin anlamı neyse
Yoksul için onurun;
Ve bulanık çocuklarına bu toplumun
Bir hayat çizgisi nasıl gerekliyse
Ve nasıl gerekliyse hepimize
Akıl, uyanıklık, yol gösteren bir ışık
Flora! Yüreğimde yerin işte öyle.

ANNE

Bütün bir hafta, aralıksız
Annemin görüntüsü geçti gözlerimden
Kolunda ağır çamaşır sepeti
Çatı katına tırmanırken

Ve ben yaramaz, delişmen çocuk
Bağırır, tepinirdim yerimde
Bıraksın da koca sepeti
Çatıya beni taşısın diye

O, söylenmeden, bana bakmadan
Çıkar, sererdi çamaşırları
Göz kamaştıran aklıkta çamaşırlar
Sallanır, döner, hışırdarlardı.

Ağlamak için çok geç şimdi;
Annemi uçuşan kır saçlarıyla
Görüyorum gökyüzü sonsuzluğunda
Göğün suyuna katarken çivitini.

HAYKIRAN BEN DEĞİLİM

Haykıran ben değilim, yer gümbürdüyor,
Dikkat et, dikkat, çünkü çıldırdı şeytan,
Uzan kaynakların duru dibine,
Yapış pencere camına,
Gizlen elmasların ışıltısı ardına,
Taşlar altında böcekler arasına,
Gizle kendini sıcak ekmek içinde,
Sen yoksul, sen.
Yeni sağanaklarla süzül toprağa –
Boşuna yıkanıyorsun kendi içinde,
Yalnız başka suda yıkayabilirsin yüzünü,
Bir çim yapracığında minik bir uç ol
Daha büyük olacaksın bu dünya ekseninden.
Hey, makineler, kuşlar, yapraklar, yıldızlar!
Kısır anamız çocuk için yakarıyor.
Dostum, değerli, sevgili dostum,
İster korkunç, ister olağanüstü,
Haykıran ben değilim, yer gümbürdüyor.

SEVECEKLERDİ BENİ

İyi nedir kötü nedir düşünmüyorum
Çalışırım, acı çekerim: yaşamım bu.

Takma pervaneli kayıklar, çanak çömlek yaparım,
Kötü zamanlarda kötü, iyi zamanlarda iyi.

İşlerim sayısızdır! Yalnız sevgim,
Sezmekle bunları, boyuna bir yere biriktirir.

Sevgim kuşkusuz inansa da onlara
Susar daha yeminden, inanıştan önce.

Bir ağaç yapın beni, kargalar sanırım ki
Yakında başka ağaç yoksa tüneyecek dalıma.

Bir tarla yapın beni, yaşlı çiftçilerin çapası
Göreceksiniz büyüttüğüm yaban otlarını sökmeye çalışacak.

Patatesleri terinizle sulamalıydınız ki
Nankör toprağımla nasıl büyüdüklerini göresiniz.

Suyum ben. Biçimlenmeye başlayan bir bataklık.
Ateş? Külüm ben. Ama bir tanrı olsaydım eğer,

Tanrıların bulunması gerektiğini bildikleri yerde,
İnsanlar tüm duyarlıklarıyle seveceklerdi beni.

BİR İSPANYOL ÇİFTÇİSİNİN MEZAR TAŞI

İlençli bir asker olayım diye askere aldı beni Franco,
Kaçmadım, korkuyordum çünkü, adamı kurşuna dizerlerdi.
Korkuyordum – özgürlüğü, hakka karşı geldim bu yüzden
İrun varoşları altında. Ama ölüm yine yakamı bırakmadı işte.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: