ABD’nin Ortadoğu politikası ve Türkiye

Dr İsmail KEMAL

ORTADOĞU dünyanın en istikrarsız bölgelerinden biridir. Lübnan savaşı yeni tamamlandı. Ama henüz barış sağlanmış değil. İsrail ile Filistinliler arasında Gazze’de, Batı fieria’da her gün çatışmalar yaşanıyor, kan akıyor. ABD’nin işgali altındaki Irak’ta ilan edilmemiş iç savaş yaşanıyor. Irak’ta ayda 3 bin kişi hayatını kaybediyor. İran’ın nükleer programı ile ilgili kriz büyüyor. Ortadoğu’da nükleer silahların yaygınlaşması tehlikesi var. İran’a karşı olası bir Amerikan askeri harekâtının bölge için yarattığı tehlikeler var. Savaş ve barış konusu, Ortadoğu’nun neredeyse değişmeyen gündemi, kaderi.

ABD’nin Ortadoğu’da etkinliği İkinci Dünya Savaşı döneminde başladı. 1943’te Başkan Roosevelt, petrol zengini Suudi Arabistan’ın savunulmasının ABD’nin yaşamsal çıkarı olduğunu açıklamıştı. Bu politika günümüze dek geçerliliğini koruyor. İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda, çok zayıflayan İngiltere ve Fransa, Ortadoğu’yu yeni süper güç ve Batı’nın yeni lideri ABD’ye terkettiler. Ortadoğu Soğuk Savaş boyunca iki süper gücün kıyasıya yarıştığı arenalardan biriydi. Soğuk Savaş’ın sona ermesi uluslararası sistemde köklü değişikliklere neden oldu. İki kutupluluktan tek kutupluluğa geçildi. ABD tek süper güç oldu. Ortadoğu’da günümüzdeki süreçler bu yeni uluslararası sistem içinde gelişiyor. Bu yeni ortamda önceleri Ortadoğu’da İsrail-Filistin sorununa çözüm bulunabileceği umutları oluşmuştu. 1993’te ABD’nin öncülüğünde Oslo Anlaşmaları imzalandı. Bilindiği gibi bu süreç başarılı olmadı. Başkan Clinton döneminde İsrail-Filistin sorununun çözümü için çok yoğun çabalar harcandı. Sonuç alınamadı.

Başkan Bush, 2001 yılında iktidara geldiği zaman, Bosna, Kosova gibi bölgelerdeki Amerikan askerlerinin sayısını azaltacağını ve ulus inşa etme (nation building) politikalarını desteklemediğini ilan etmişti. fiimdi ABD’nin sadece Irak’ta 130 bin civarında askeri var. Amerikan askerleri Afganistan’da, Irak’ta savaşıyorlar. ABD’nin İran’a askeri müdahalesi olasılığından söz ediliyor. ABD, Irak ve Afganistan’da ulus inşa etme çabası içinde. İsrail-Filistin anlaşmazlığında Bush yönetimi İsrail’in politikalarını tam destekleme noktasına geldi. Lübnan savaşında da aynı tavrı sergiledi. Bush yönetiminin politikalarında köklü değişikliklere yol açan 11 Eylül saldırıları oldu.

11 Eylül saldırıları sonrasında Bush yönetiminin dünyaya ve Ortadoğu’ya bakışı önemli oranda değişti. ABD yeni bir güvenlik stratejisi oluşturdu. Teröre karşı savaş (war on terror) başlatıldı. Bu strateji çerçevesinde ABD’nin Ortadoğu’daki faaliyetleri büyük yoğunluk kazandı. ABD eskiden beri bölgedeki enerji kaynakları, bu kaynakların uluslararası pazarlara güven içinde taşınması, İsrail’in güvenliği nedenleriyle Ortadoğu’ya büyük önem veriyordu. 11 Eylül sonrasında buna bölgeden kaynaklandığına inanılan terörle mücadele de eklendi.

ABD’nin yeni stratejisine kısaca göz atmakta yarar var. Bu strateji Geniş Ortadoğu’da uygulanıyor. Eylül 2002’de açıklanan yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin dört önemli noktası var:
1. Kitle imha silahları geliştirmeye çalışan hasmane tavır içindeki devletlere ve terörist gruplara karşı önleyici askeri harekat yapmak
2. ABD’nin dünyadaki askeri üstünlüğünün korunması
3. Gerektiği hallerde ABD’nin yalnız başına hareket etmesi
4. Özellikle İslam dünyasında demokrasi ve insan haklarının yayılması için çaba harcamak

ABD Ulusal Güvenlik Strateji belgesi 2006 yılında yenilendi. Yukarıda sözü edilen temel yaklaşımlar yeni belgede de var. ABD’nin, askeri saldırıya uğramadan, önleyici saldırı yapma hakkı bu belgede de yer alıyor.

Peki, Bush yönetiminin stratejisinin hedefi, düşmanları kim? Başkan Bush, 29 Ocak 2002’de Kongre’de yaptığı konuşmada bu ülkelerin isimlerini verdi. fieytan ekseni (axis of evil) diye nitelediği ülkeler Kuzey Kore, İran ve Irak’tı. Dikkat edilirse, şeytan ekseni içindeki üç ülkeden ikisi Türkiye’nin komşularıdır. ABD’nin şimdiki BM daimi temsilcisi John Bolton, şeytan eksenine üç ülkeyi daha eklemişti. Bunlar Suriye, Libya ve Küba olarak sıralanmıştı. Suriye’nin de listeye eklenmesi ile Türkiye’nin Ortadoğu’daki tüm komşuları ABD’nin hedefi haline geldi. Dünyanın tek süper gücü, üç komşunuzu hedef seçer, rejim değişilikliği peşinde koşarsa, bunun etkilerini hissetmemek mümkün değildir.

Yukarıda sözü edilen strateji çerçevesinde ABD önce Afganistan’a askeri müdahalede bulundu. 19 Mart 2003’te ise Irak savaşı başladı. Afganistan ve Irak’ta kısa sürede askeri başarı elde edildi. İki ülke de işgal edildi. Ancak, Amerikan askerleri hala Afganistan ve Irak’ta savaşmaya ve ölmeye devam ediyor.

ABD Irak’a saldırı için üç gerekçe ileri sürmüştü:
1. Saddam Hüseyin’in El Kaide örgütü ile ilişkisi olduğu. Bunun yalan olduğu ortaya çıktı. ABD Kongresi bunun yalan olduğunu resmen ortaya koydu.
2. Kitle imha silahlarına sahip olduğu. Bunun da yalan olduğu ortaya çıktı.
3. Irak’ı Ortadoğu’ya örnek olacak demokratik bir ülke yapmak. Irak’taki gelişmeler hiç de bu yönde değil.

Şu anda Irak’ta fiiilerle Sünniler arasında bir iç savaş yaşanıyor. Ülkenin kuzeyine Kürtler, güneyine de fiiiler hakim. Orta kesimlerde ise iç savaş var. Yani Irak de facto üçe bölünmüş durumda. Merkezi hükümetin otoritesi çok zayıf. İç savaşın yanısıra Amerikan ve İngiliz işgaline karşı direniş sürüyor.

Irak’ın ABD için bir bataklığa dönüştüğü kuşku götürmez. Ülkenin bölünmesinin kalıcılaşması ve resmileşmesi olasılığı büyüktür. Amerikan ordusu Irak’ta veya Irak’ın bir bölgesinde daha uzun süre kalmaya devam edecek.

ABD, Ortadoğu’nun tümünde demokrasi ve insan haklarını geliştirmek istediğini söylüyor. Burada Bush yönetimi içinde etkili olan ve neo-con diye bilinen yeni muhafazakar kesimlerin ideolojik yaklaşımları önemli rol oynuyor. Elbette, ABD’nin demokrasiyi yayma söylemi eskilere dayanır. Yirminci yüzyılın başlarında Başkan Woodrow Wilson da aynı şeyi söylüyordu. Ancak şimdi, Bush yönetiminde bu konudaki ideolojik yaklaşım daha güçlü.

Bush yönetimi, ABD için en büyük tehdidin Ortadoğu’dan geldiğine inanıyor. Bu noktadan hareketle, bölgeyi yeniden şekillendirme peşinde koşuyor. Hatırlanacağı gibi ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, “yeni bir Ortadoğu” oluşturmaktan söz etmişti. Bush yönetimi bu anlayış temelinde Ortadoğu’ya yönelik uzun vadeli bir program hazırladı. Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi olarak bilinen bu proje Irak’ın işgalinden sonra, Haziran 2004’te G-8 zirvesine sunuldu. Büyük Ortadoğu Projesi, Arap ülkelerinin yanısıra, Pakistan, Afganistan, İran, Türkiye ve İsrail’i kapsıyor. BOP’un esas amacı Ortadoğu’da ABD’ye boyun eğmeyen rejimleri ve hareketleri safdışı ederek, bölgede ve dünyada ABD hakimiyetini 21. yüzyıl boyunca sürdürmektir. BOP’un amacının söylendiği gibi bölgeye demokrasi, insan hakları, ekonomik kalkınma ve refah getirmek olduğuna kimse inanmıyor. ABD’nin işgal ettiği Afganistan ve Irak’ta seçimler yapıldı. Demokratik iktidarlar kurulduğu söylendi. Ancak hem Afganistan’da Hamit Karzai hükümeti, hem de Irak’ta Nuri El Maliki hükümeti Amerikan ordusunun koruması altında var olabiliyor. Her ikisi de çok zayıf. ABD şimdi Afganistan ve Irak’ta demokrasiden çok istikrar ve güvenlik sağlanması üzerinde duruyor.

Demokrasi konusunda Bush yönetiminin en büyük çelişkisi, Ortadoğu’da demokrasi ve insan haklarından söz ederken, Suudi Arabistan, Kuveyt, Mısır, Ürdün gibi ülkelerde halkın desteğine sahip olmayan rejimlere destek vermesidir. Dünyada İsrail’den sonra ABD’den en fazla yardım alan ülke Mısır’dır. Mısır demokrasi mi? 2005 yılının sonunda Mısır’da seçimler yapıldı. İlk kez Mübarek’e rakip adaylara izin verildi. Seçimlerde Mübarek’ten sonra en fazla oy alan aday şimdi hapistedir. Bush yönetimi bu konuda ne yaptı? Kısıtlı özgürlüklerle yapılan bu seçimlerde Müslüman Kardeşler örgütü parlamentodaki sandalyelerin yüzde 19’unu kazandı. Yani, Mübarek rejiminin alternatifi Müslüman Kardeşlerdir.

Filistinliler, gerçekten özgür seçimler yaptılar. Bu seçimleri İslamcı HAMAS kazandı. ABD seçim sonuçlarını beğenmediği için Filistin hükümetini İsrail aracılığı ile büyük baskı altına aldı. AB, Filistinlilere mali yardımı kesti. Yani ABD ve AB demokratik seçimlerle işbaşına gelmiş Filistin hükümetini yıkmak için ellerinden geleni yaptılar ve yapıyorlar.

Bugün Ortadoğu’da halktan kopuk baskıcı otoriter rejimlerin alternatifi İslamcı siyasi hareketlerdir. Bu ülkelerde serbest seçimler yapılıp demokrasi kurulabilir ama bunlar liberal demokrasi olmayacaktır. ABD Ortadoğu’da demokrasinin, İslamcı hareketlerin işbaşına gelmesi anlamına geldiğini anlamaya başladı. Bu nedenle, demokrasi ve insan hakları söylemi devam ederken, pratikte, var olan Amerikan yanlısı rejimlerin istikrarı ön plana çıktı. Bölgedeki otoriter rejimler bunu biliyorlar. Bu nedenle muhalefeti ezmeye devam ediyorlar. Mübarek rakibini hapse atabiliyor. Kendinden sonra oğlu Cemal’ın devlet başkanı olması için hazırlık yapıyor. Yemen’de çok uzun zamandan beri devlet başkanlığını sürdüren Ali Saleh artık aday olmayacağını açıklamıştı. fiimdi “halkın ısrarı” üzerine bu kararını değiştirdiğini açıkladı. Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde de ciddi bir değişilik beklenmiyor. Kuzey Afrika’da da durum aynı. fiimdi demokrasi söylemi, daha çok ABD yanlısı olmayan İran ve Suriye’yi hedef alıyor.

ABD Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmeye çalışırken bölge haritasını da değiştirmeyi amaçlıyor mu? Yani Ortadoğu’da devlet sınırları değişecek mi? Bu son derece önemli bir konudur. Amerikan hükümeti, amacının sınırları değiştirmek olmadığını söylüyor ancak bu konuda fikir cimnastiği yapıldığı biliniyor. ABD’nin çıkarına olacak bir Ortadoğu’da sınırların nasıl olması gerektiğini gösteren haritalar hazırlanıyor. Bilindiği gibi böyle bir harita ABD silahlı kuvvetleri dergisinde yayınlandı. Sınırlarla oynanacaksa, bunun ilk kurbanı işgal altındaki Irak olacak. Pandoranın Kutusu’nu açtıktan sonra ne olacağını kimse tahmin edemez.

ABD, Ortadoğu’da amaçlarına ulaşmak için bölgedeki etnik ve mezhep farklılıklarını kullanıyor. ABD’nin önde gelen düşünce üretme merkezlerinden Brookings Enstitüsü Ortadoğu Etüdleri Başkanı Martin Indyk, bir hafta önce yaptığı bir açıklamada, ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da fiiilere karşı Sünnilerle ittifak kurmasını önerdi. İran fiiidir. Suriye’de Alevi azınlık iktidardadır. Lübnan’da Hizbullah fiiidir. Bunlara karşı Sünnilerle ittifak yapılmalı. “Böl ve yönet politikası” yeni bir şey değil. ABD şimdi Ortadoğu’da fiii-Sünni bölünmesini ve diğer etnik farklılıkları kullanmaya çalışıyor. Bu tür çabalar bölgede demokrasi kurmakla ne oranda bağdaşır?

Ortadoğu’da İran’ı dengeleyen ülke Irak’tı. Irak’ın işgali ve etkisiz hale getirilmesi sonrasında bölgede (Türkiye’yi bir kenara bırakırsa) en güçlü ülke İran’dır. Irak’ta fiiilerin çoğunlukta olması ve İran’ın bunlar üzerindeki etkisi, İran’ın gücünü artırdı. Suudi Arabistan, Bahreyn gibi ülkelerde çok sayıda fiii yaşıyor. fiii Hizbullah’ın İran’ın desteği ile 34 gün İsrail ordusuna direnmesi Arap kitleleri içinde İran’ın etkisini artırdı. İran’ın güçlenmesi hem ABD, hem de bölgedeki Sünni Amerikan yanlısı rejimleri rahatsız ediyor. Bu temelde bir fiii hilali oluşması tehlikesinden söz ediliyor. Suudi Arabistan Kralı Abdullah’ın kısa süre önce Türkiye’ye yaptığı ziyaret, Sünni cephesi oluşturma çabası olarak da yorumlanmıştı. Ancak, ABD, çıkarına olduğu zaman fiiilerle de işbirliği yapıyor. Irak’ın işgalinden sonra ABD ile Iraklı fiiiler arasında işbirliği vardı. Hala var. Ama, bölgede fiii-Sünni ayrımı temelinde oyunlar oynandığı ortada.

Daha önce de belirtildiği gibi şimdi Ortadoğu’da ABD’nin hedefi İran ve Suriye’dir. İsrail de İran’ı en büyük tehdit olarak görüyor. Bu noktada, ABD ve İsrail politikaları arasındaki benzeşmeye de kısaca değinmek gerek. Dünyanın tek süper gücü, nasıl olur da İsrail gibi küçücük bir ülkeye her konuda koşulsuz destek verir? Bu soruya kolay bir cevap bulmak mümkün değildir. “Dünyayı Yahudiler yönetiyor”, “ABD’yi Yahudiler yönetiyor” gibi teoriler çekici gelse de gerçeğin daha karmaşık olduğu ortada. fiu tartışma götürmez. İster Cumhuriyetçi, ister Demokrat, her ABD hükümeti İsrail’in yanındadır. Ancak Bush yönetimi bu konuda en ileri giden yönetim oldu. Bunda Yahudi Lobisi’nin, neo-conların ve Evanjelistlerin büyük payı var. İsrail için Irak tehlikesi ABD eli ile ortadan kaldırıldı. İran da, Irak’ın akıbetine uğrarsa, bölgede İsrail’e ciddi rakip kalmayacak.

İran konusu, İran’ın nükleer programıyla ön plana çıkıyor. İran nükleer programından vazgeçmek niyetinde değil. ABD ve İsrail de, İran’ın nükleer silahlara sahip olmasına kesinlikle izin vermek istemiyorlar. Önümüzdeki dönemde Ortadoğu için en büyük tehlike bu konudan kaynaklanıyor.

Suriye, İran’ın müttefikidir. Hizbullah’a yardım ediyor. ABD, Suriye’de de rejim değişikliği peşindedir. İsrail, Suriye’ye karşı savaşa hazırlandığını gizlemiyor. Böyle bir savaşı yönetecek komutan şimdiden atandı.

İsrail- Filistin anlaşmazlığında yakında olumlu bir gelişme beklenmiyor. ABD’nin tam desteğini arkasına alan İsrail’in Filistinlilere gerçek anlamda devlet kurma hakkı tanıması, şimdilik olası görünmüyor. Halbuki, Ortadoğu’daki sorunları anası Filistin sorunudur. Bu sorun çözümlenmediği sürece, Ortadoğuda istikrar sağlanamaz.

Tüm bu gelişmeler Türkiye’yi nasıl etkiliyor? Türkiye ne yapmalı? Türkiye, ABD ile müttefiktir. NATO üyesidir ve AB’ye üye olmak istiyor. Türkiye’nin bu temel stratejik yönelimi doğrudur ve bunun değişmesi beklenmiyor. Ama, aynı zamanda Soğuk Savaş ve 11 Eylül sonrası koşullarda, Ortadoğu’da ABD ile önemli çıkar farklılıkları vardır. Ortadoğu bağlamında ABD-Türkiye ilişkileri sorunludur. Bu yıl 6 Temmuzda imzalanan Ortak Vizyon Belgesi ile bu sorunlar ortadan kalkmadı.

Ortadoğu’nun istikrara ve barışa kavuşması, bölgenin demokratikleşmesi, ekonomik olarak kalkınması Türkiye’nin yararına olur. Ortadoğu, dünyada demokratikleşmeden nasibini alamamış son bölgedir. Arap Birliği üyesi 22 ülkenin toplam Gayri Safi Yurt İçi Hasılası İspanya’nınkinden azdır. Yetişkin Arapların yüzde 40’ı okuma yazma bilmiyor. Bunların üçte ikisi kadındır. 2010 yılında bu ülkelerde 50 milyon genç çalışma hayatına girecek. Bir yılda yaratılan toplam iş sayısı ise 6 milyon. Yani gençler arasında işsizlik sorunu giderek artacak. Bu listeyi uzatmak mümkün. İşbaşındaki rejimlerden ve ABD’nin politikalarından hayal kırıklığına uğrayan insanlar İslamcılara yöneliyor. Ne İslamcı rejimlerle yönetilen, ne de istikrarsızlık ve kaos, mezhep veya etnik çatışma içinde olan komşularla çevrili olmak Türkiye’nin işine gelir.

Bölgenin reformlara ihtiyacı var. Türkiye bu görüşü paylaşıyor. Ancak, bunun ABD’nin yöntemleri ile gerçekleşemeyeceği ortada. Ortadoğu’da demokratikleşme ve reform Amerikan işgali ile olamaz. Almanya ve Japonya, Amerikan işgali ile demokratikleşme gerçekleştirildi ancak o ülkelerin koşulları farklıydı. Ortadoğu’da değişim yavaş olacak. Kalıcı olması için bunun esas olarak iç dinamiklere dayalı bir değişim olması gerekir. Türkiye, Tanzimat’tan beri reform yapmakla uğraşıyor. Hala tüm sorunlar çözümlenmiş değil. Ortadoğu’nun kısa sürede demokratikleşmesini beklemek ne kadar gerçekçi olur?

Türkiye, Ortadoğu’nun reformlara ihtiyacı olduğu anlayışı çerçevesinde BOP’a katılıyor. Lübnan savaşı sırasında Başbakan Erdoğan, BOP’tan geri çekilebileceklerini söylemişti. BOP’un gerçek niteliği ortadayken Türkiye’nin hala orada olması ne kadar doğru?

ABD hükümetinin Ortadoğu’da izlediği politikalar “medeniyetler çatışmasını” kışkırtıyor. Dünyada giderek bir Hristiyan-Müslüman çatışması yaratılıyor. Bu yaklaşımlar Türkiye’nin lehine değil. Türkiye’nın çıkarına olan medeniyetler diyaloğu ve uzlaşmasıdır. Bu noktada da Bush yönetimi ile farklılıklar var.

Irak konusunda Türkiye ile ABD arasında ta başından sorunlar yaşandı. 1 Mart tezkeresi TBMM’den geçmedi. Bunun sonucunda Türkiye Irak’taki gelişmelerde etkili olamadı. Ancak Türkiye’nin Irak batağına saplanmamış olması doğruydu. fiimdi Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğünü destekliyor. Kerkük şehrinin statüsü onun için önemlidir. ABD ile bu konularda uyum olduğu söylenemez.

Türkiye İran’ın nükleer silahlara sahip olmasını istemez. Ancak, soruna barışçı yollarla çözüm bulunmasını istiyor. İran’ın Irak’a benzetilmesi Türkiye’nin yararına olmaz. İran’a ambargo uygulanırsa bundan en çok zarar görecek ülkelerden biri Türkiye olacak. ABD’nin İran’a askeri bir müdahalede bulunması ve İran’ın istikrarsızlığa sürüklenmesi Türkiye’nin yararına olmaz. İran nükleer silahlara sahip olursa, büyük olasılıkla Türkiye de aynı yönde adım atmaya başlar.

Suriye’nin istikrarlı olması da Türkiye için önemlidir. Alevi azınlığın iktidardan uzaklaşması, Sünni çoğunluğun iktidara gelmesi, demokratik bir Suriye mi yaratır, yoksa Müslüman Kardeşleri mi iktidara getirir? Suriye’de İslamcılık hızla yayılıyor. Müslüman kardeşler örgütü, Esad rejiminin tüm baskılarına rağmen güçlüdür. Bunların göz önünde bulundurulması gerekir.

Türkiye, İsrail-Filistin sorununa iki devlete dayalı adil bir çözüm bulunmasını istiyor. Bu konuda da ABD ile farklılılar var.

Lübnan’a gelince. Türkiye’nin Lübnan’a asker gönderme kararı alması ABD ve İsrail’i memnun etmiştir. Bu noktada ABD ile daha uyumlu bir politika ortaya çıkıyor. Ancak, Lübnan’da ve bölgede bundan sonra yaşanacak gelişmeler, yeni sorunlar yaratabilir.

Demek ki, Türkiye bir yandan Batı ittifakı içinde yer aldığı için ABD ile ilişkilerine özen göstermek zorundadır. Diğer yandan da, 11 Eylül sonrasında ABD’nin Ortadoğu’da uyguladığı politikalar karşısında, kendi çıkarlarını korumalıdır. Bu, çok iyi düşünülmüş, iyi ayarlanmış bir diplomasi ve güvenlik politikası gerektirir.

Ortadoğu, çok istikrarsız bir dönemden geçiyor. Bölgede her gün kan akıyor. Savaş tehlikesi devamlı. Herkesin elleri tetikte. Barış ise, bir umut. Yakında gerçekleşmesi beklenmeyen bir umut.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: