Latin Amerika Edebiyatı (I)

Ozan Şafak Altun

Tarihçe

Bizim kıtamızda umut, sık sık kan ve gölgeyle bastırıldı. İnsanlar tükendi, yürekleri terör dalgalarıyla paramparça oldu, biz yinede şarkı söyledik. Pablo Neruda

Latinamerika deyince aklımıza Güney ve Orta Amerika gelmektedir. Bu kara parçasında 300 milyonun üzerinde insan yaşamaktadır. Bunun 30 milyona yakını eski yerli ( İndaner/ Kızılderili) halktan oluşmaktadır. Bu kara parçası 20′ye yakın ülkeye bölünmüştür. Bu ülkelerden bazıları: Meksika, Bolivya, Kolombiya, Küba, Nikaragua, Panama, Peru, Arjantin, Paraguay, Şili, Venezüella, Brezilya vs… Latinamerika deyince aklımıza yine: Kahve, Kızılderili, Karneval, Pele, Maradona, ardı arkası son bulmayan darbeler, ona karşı kahramanca direnen gerillalar, Sabata, Fidel Castro, Che Guevara vb. gelmektedir. Tarih kitaplarında Latin Amerika en son sayfalarda kısaca anlatılır ve geçilir. 1492′de Christof Colombos`la başlayan işgal ve sömürgecilik, Latin Amerika`nın keşfi olarak öğretilir.

Oysa 1492′den de önceleri bu kıta parçasında insanlar yaşamış ve “beyaz tanrı’ya” parmak ısırtacak, Aztek, Maya ve İnka yüksek kültürlerini oluşturmuşlardır. Bugünkü ülkeler arasında birtakım farklılaşmalar gözlense de, kıta halkı genelde ortak bir geçmişe sahip olmuştur. Yerli halkın tarihin değişik dönemlerinde oluşturduğu yüksek kültürler birlik ve beraberliği simgelerken, İspanyol ve Portekiz, ardından İngiliz, Fransız ve Hollanda sömürgeciliği kıta parçasını bölüp, parçalamış, ülkeler arasında farklılaşmalara neden olmuştur. İşgal ve sömürgecilik kıta parçasında tarihi derin izler bırakmış, edebiyat ve sosyal yaşamda kendini yansıtmıştır. Hırsız evsahibini kovar örneği, sömürgeci, “beyaz tanrı” yerli halkın binlerce yıl içinde ürettiği ve yarattığı yerüstü ve yeraltı tüm zenginliklerine el koymuş, altından yapılmış eşsiz eserleri gemilerle Avrupa’ya taşımıştır. Tanrıya karşı gelen cezasız kalmaz ve yakılır, yok edilir. Tarih hiçbir döneminde, Kızılderili’ye bu kadar küsmemiştir. Yüzbinler işgalci ve sömürgecilere karşı savaşarak ölürler. Yenenler, yenilenler üzerinde kendi hegomanyacı, sömürgeci ve hıristiyancı kültürlerini inşa ederler. Ve Latin Amerika Avrupa kolonyalizminin ve asimilasyonun merkezi olur. Birinci talan ve soygun hareketinden sonra bu kıtayı uzun ömürlü sömürebilmenin planları hazırlanır.Yerli halk tarım ve hayvancılık yapmaya alıştırılır. Tarım ve hayvancılık sınırlıda olsa bazı bölgelerde yaygınlaşacaktır. Sömürgecilik, özel bir yapıya sahip olan yerlileri kendi çıkarlarına uygun üretim ve yaşama zorlar.

Latin Amerika’da yeni yapılanma başladığında, Avrupa ekonomik ve toplumsal düşünce alanında yeni bir dirilişi yaşıyordu. Felsefede aydınlanma dönemi filozofları, hıristiyanlığın ve kralların saltanatını sallamakta, Feodalizm karşısında burjuvaziyi bulmuş, tarihin uçurumuna düşmesine beş dakika vardır. 1789 Fransız burjuva devrimi ve aydınlanma çağının yarattığı yeni düşünceler az bir zaman sonra çok sıkı sansürde yaşansa Latin Amerika`ya da ulaşacaktır. 1776`da Kuzey Amerika`da “Birleşik Devletler Cumhuriyeti” kurulur. Artık “özgürlüğün saati” ile “vahşetin devri” arasındaki çelişki keskinleşecek ve kaçınılmaz olarak monarşist sömürgeciliğe karşı Jose de Martin (1778-1850), Simon Bolivar (1783-1830) önderliklerinde, kuzeyden örnek alınarak özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi başlayacak ve yeni ülkeler ortaya çıkacaktır.

Kurtuluş mücadeleleri üzerine kurulan yeni ülkelerde çok geçmeden politik çekişmeler baş gösterir. Rüşvetçilik, görevi kötüye kullanma, adam kayırmalar ve darbecilik her geçen gün artmaya başlar. Kuzeyde kurulan Amerika Birleşik Devletleri sürekli ve sistemli olarak güneyi etkilemiş, onu elde edebilmek için elinden geleni sakınmamıştır. İç ve dış çelişkiler yeni patlamalara yol açmaktadır. Latinamerika`da sosyal ve siyasal mücadeleler tarihi zaman zaman çok boyutlu ve çok yönlü olmasına rağmen, demokrasi, sürekli yöneten azınlıklar için var olmuş, bu hareketleri başarıya ulaştıran çoğunluk halk için demokrasi uzakta kalmıştır.

II. Latinamerika Edebiyatı

1960`lı yıllarda Latin Amerika büyük sosyal ve siyasal çalkantılara sahne oldu ve bu durumu ülkemiz aydınları da farketti. Emperyalistlerin bayrağını taşıyan işbirlikçi kanlı diktatörlerin karşısında halkın kurtuluşu için mücadele eden devrimci gerilla hareketleri imajıyla tanınan Latin Amerika, son yıllarda edebiyat alanında da dünyanın dikkatini çekmeye başlamıştır.

Önceleri üç beş ismiyle tanınan Latinamerika edebiyatı, 1960′dan itibaren bilakis ilgi alanı olmuştur. Asturias 1967′de, Neruda ise 1971 yılında Nobel Edebiyat Ödülleri`ni aldılar. Oysa Şilili şair Gabriela Mistral da 1945`de Nobel Ödülü almıştır, fakat bu konuda hiçbir köşede bir nota rastlanmamaktadır. Sömürgeci ülkeler Latin Amerika`nın yalnız gelir getiren hammadde ve madenleriyle ilgili tasarımlar oluşturmuş, kendi amaçlarına uygun sınıf ve katmanlarla çıkarsal, faydacı ilişkiler kurmuşlar. Halkın sorunları ve çözüm yolları sömürgeci devletlerin emrindeki aristokrat, cuntacı, diktatörler tarafından kanla bastırılmıştır. Latin Amerika edebiyatında bu olayların izlerine kuvvetle rastlanmaktadır.

Eğer Latin Amerika edebiyatı üzerine bir şeyler yazılacaksa bunu o kıtanın politik, sosyal, siyasal ve ekonomik yapısından soyutlayamazsınız. Çünkü, o edebiyat kıtanın koşulları üzerine kurulmuştur. Latin Amerika`nın edebiyattaki atılımı tüm dünyada kendisini kısa sürede hissettirecektir.

19 yy. sonlarında Rus edebiyatının eriştiği zirveyi, altmışlı yılların sonuna doğru Latin Amerika elde edecektir. Güney Amerika edebiyat eserlerini çevirildikleri diller, işledikleri konular ve sattıkları müthiş sayılarıyla kıyaslayacak olursak abartmadığımız ortaya çıkar. Edebiyat alanında büyük bir patlama olur. Öyle ki bu patlayışı beyaz tanrının yeni torunları da görmezlikten gelemeyeceklerdir. Avrupalı yayınevleri karlarına kar katabilmek için harekete geçerler. Yoksa yüzyıllar boyu gözlerini kapadıkları bu kıtayı pek sevdiklerinden dolayı değildir. Bu patlayış, toplumcu yazarlarıyla, toplumcu eserleriyle kıta gerisinde ve uzağındaki can çekişmekte olan, öz ve ruhuyla emperyalizme teslim olma noktasına gelmiş öbür kıta edebiyatçıların çoğunun yüzünü kızartmış,

birçoğunu da her şeyi yeniden düşünmeye sürüklemiştir.

Latin Amerika edebiyatındaki bu patlama, dünya romanındaki krizi de büyük ölçüde engellemiştir. 1960-70 yılları arasında birçok yazar ve kitabı Avrupa dillerine çevrildi. Alejo Carpandier; Explosion in der Kathetrale / Katedralda Patlama. Julia Cortazar; Himmel und Hölle / Gökyüzü ve Cehennem. Jose Lesama Lima; Das Paradies / Cennet. Gabriel Garcia Marquez;

Hundertjahre Einsamkeit / Yüz Yıllık Yalınızlık. Ernesto Sabata; Über Helden und Gröber / Kahramanlar ve Mezarkazıcılar Üzerine. Carlos Feuntes; Verbranntes Wasser und Hautwechsel / Yanan Su ve Deri Değişimi. Juan Carlos Onnettip; Die Werft / Tersane, Maria Vargas Llosa; Die Stadt und die Hünde / Şehir ve Köpekleri, Das grüne Haus / Yeşil Ev, Adolfo Bioy Casares; Tagebuch des Schweinekrieges / Domuzlar Savaşının Günlüğü vs…

1961`de uluslararası yayıncılar ödülü Formentor, Samuel Beckett ve Jorge Luis Borges`e verildi. Bu ödül Borges için önemli bir ödüldü, böylece birçok dile romanları çevrilecek, asıl önemlisi yeni genç romancı kuşağı üzerinde de etkili olacaktı. Bunu takip eden yıllarda da uluslararası birçok değerli ve önemli edebiyat ödülleri yine Latinamerika edebiyatçılarına verilecekti. 1972`de Gabriel Garcia Marquez, Yüz Yıllık Yalnızlık adlı eseriyle, 1967`de Vargas Llosa`nın, Yeşil Ev adlı romanıyla kazandığı Romulo-Gallego Ödülü`nü bir kez daha Latin Amerika`ya taşıyacaktır.

Aslında Latin Amerika edebiyatındaki bu patlamayı 1950-60 yıllarında onu iyi takip eden edebiyatçılar önceden görebilmekteydiler. Augusto Roa Bastos, Menschensohn / İnsanoğlu. Jose Maria Arguedas, Die tiefen Flüsse / Derin Akan Sular. Julia Cortazar, Ende des Spiels / Oyunun Sonu, Die geheimen Waffen / Gizli Silahlar. Juan Carlos Onnetti, Das kurze Leben / Kısa Yaşam.

Alejo Carpentier, Das reich von dieser Welt / Bu Dünyanın İmparatorluğu adlı yapıtları yükselişe damgasını vuranlar arasında yer alanlardandı.

1959`da Küba’da Fidel Castro ve Che Guevara önderliğinde verilen gerilla savaşının devrime yol açması, tüm kıta aydınlarını ve sosyal hareketlerini derinden etkileyecektir.Yine dünyanın gözü, kulağı bu kıtada olacaktır. Devrimin önderleri Fidel ve Che yine devrimci kültür politikalarıyla tüm

kıta aydınlarını etkileyeceklerdir. Köklerinin Jose Marti`ye uzandığı politik hümanizm, aydınların kişisel özgürlüğü ve sorumluluğu ülke ve kıtanın bağımsızlığı için çaba gösterme düşünceleri Küba devrimiyle daha da aktüelleşmeye başlar ve edebiyatçılarda üzerlerine düşen görevi üstlenirler. Yazar kendisini yalnız yazar olarak sınırlamıyor. Aynı şekilde toplumda, yazardan siyasi ve sosyal olaylar karşısında bir tavır takınmasını bekliyor. Toplum ve yazar, yazar ve toplum birbirlerinden kopmuyorlar. İşte Latin Amerika edebiyatçılarının bir başka özelliğide burda yatmaktadır. Yazar kendini toplumuna karşı sorumlu hisseder, siyasi ve sosyal olaylarda toplumcu bir tavır alır. Bu tavır alış popülizm türünde çıkarcı bir tavır alış değil, bilakis bazen pahalıya mal olan gerçek halkçı bir tavırdır. Böylece bir yandan, toplumsal yaşam ve mücadelede yerini alan yazar, bir yandan da toplum için sürekli yeni eserler üretmeye çaba gösterir. Küba devrimi olduğunda, birçok Latin Amerika`lı yazarın devrimle dayanışması Avrupalı “çanak yalayıcı” birkaç yazarın eleştirel saldırısıyla karşılanmıştı; Komünizme kaydılar diye. Latin Amerika`lı yazarlar bunların ürümesine pek aldırış etmemişlerdir, hatta bir kısmı “anarşist-teröristlerle” işbirliği içinde

oldukları iddia edilerek, suçlanmaya, karalanmaya çalışılsa da onlar Avrupalı bu küçük cücelere içlerinden sadece acı ile gülmüşlerdir.

III. Simon Bolivar ( 24.07.1783-17.12.1830 )

“Tahminime göre kıtanız bağımsızlık için olgunlaşmıştır, fakat bunu başaracak adamı daha göremiyorum.” Alexander von Humboldt

24.07.1783`de Venezüella Caracas`ta doğdu. Zengin bir ailenin şanslı çocuğu olarak, çok iyi bir eğitim aldı. İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa`yı gezdi. Avrupa gezisi ona çok şeyler öğretti. 1804 yılında Bolivar`la tanışan Humboldt, ona yukarıda ki düşüncesini açıklamıştır. Aynı yılın sonlarına doğru Napolyon Bonapart`ı Paris`te gören Bolivar, ondan ve Fransız Devriminden çok etkilenecektir. 1805 yılında Roma`ya gelen Bolivar ülkesini sömürgecililerden kurtarmak için yemin eder. 1807 yılında Hamburg ve Amerika üzerinden Venezüella`ya dönecek, mücadelesine başlayacaktır. 1813`lerde bağımsızlık mücadelesinin sayılı isimlerindendir. Şubat 1819`da bağımsızlık mücadelesinin diğer isimleriyle birlikte bir Kongre düzenler ve o ünlü Anayasa “Angostura`yı” yayınlar. Bolivar, Birleşik Latin Amerika`dan yanadır. Aynı amaç için mücadele eden San Martin`le 1822`de buluşur. San Martin`in ( 1778-1850 ) monarşist yönü ağır basmaktadır. Bolivar amacına ulaşmak için diğer birçok hareketleri birleştirmeye çalışmış, bu konudaki başarısı onu tüm Latin Amerika’nın ilk önderi yapmıştır. Bolivar işbirlikçiler ve düzenbazlardan çok çekmiştir. Türlü yalan ve iftiralara karşı mücadelesi sürerken, sıtma hastalıgına yakalanır ve Santa Marta`da hayata gözlerini yumar.

Jose Marti (1853-1895 )

Latin Amerika`nın bağımsızlık simgelerinden Jose Marti, aslen Küba`lı bir

şairdir.

“Ben özgürlük ve bağımsızlık delisiyim / Varsın hainler gizlensinler soğuk bir taşın altında / Dürüstçe yaşadım ben / Karşılığında / Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim!”

Emperyalist sömürgeciliğe, ırkçılığa karşı teorik ve pratik alanlarda, yılmadan verdiği mücadelesi ve Latin Amerika`nın toprağı kokan güçlü şiirleriyle ün salan Jose Marti, Mayıs 1895`te savaş alanında vurularak ölür. Ölümünden yedi yıl sonra Küba özgürlüğüne kavuşmuştur.

“Palmiyelerin yetiştiği topraktan / Kendi başıma bir adamım ben / Ruhumda şiirler fışkırsın isterim / Dünyayı bırakıp gitmeden!”

Önemli eserleri; “Özgür Şiirler”, “Sürgün Çiçekleri”, “Tiranların Şöleni”, “Boyunduruk ve Yıldız”,

Jorge Luis Borges (24.08.1899 -14.06.1986)

Arjantin`li şair, yazar ve eleştirmen Borges, Buenos Aires`de doğmuştur. Çocukluğu Palermo yakınlarında zenginlerin yoğun olduğu bir çevrede geçmiştir. Diğer kardeşleriyle birlikte İngilizce dersi alır. 1907`de ( 8 yaşında ) kişisel el notlarıyla eski yunan mitolojisi üzerine bir kitapçık hazırlar. 1908`de Oskar Wilde`nin ( 1854-1900 ) bir yazısını çevirir ve bir dergide yayınlanır. Babası aracılığı ile tanıştığı şair Ernesto Carrigo ile edebiyat arkadaşlığı başlar ve onun yardımıyla birçok yazar tanıyıp okuyacaktır. Bu dönemde, “Bir kitabı yok eden, mantığın ta kendisini yok eder” diyen İngiliz şair John Milto`u ( 1608-1674 ) ve “Sanatın cahillik diye bir düşmanı vardır” diyen Benjamin Johnson`u ( 1573-1673 ) tanır ve okur. 1913-20 yılları arasında Avrupa`da yaşar ve Cenevre`de yüksek öğrenim görür. 1919 yılında Madrid`de bir yıl kalır. Burda öncü edebiyat akımlarıyla-avantgardist ilişki kurar.

Futurizm, Kreasyonizm ve Ultraizm akımları sanat anlayışını belirler. 1920`de Buenos Aires’e geri döner ve orda Ultraizm`in propagandasını yapar. “Prizma”, “Proa” dergilerini çıkarır ve bu dergilerde yeni estetik üzerine düşüncelerini açıklar. Şiir, eleştiri, öyküler yazar. Edebiyat akşamlarına katılır. 1931`de “Sur” dergisinde çalışır. 1938`de Almagro yakınlarında bir biblioetek’te çalışır. Perona muhalif olması bu işini kaybetmesine neden olur. Peroncular ona tavukçu çiftliğinde müfettişlik teklif ederler. “Anales de Boines Aires” adlı kriminal romanlar yayınlayan dergiyi yönetir. Kriminal romanlar serisini yayınlar. 1950-1953 Arjantin yazarlar birliği

başkanlığı yapar. 1955`de milli kütüphane birliği başkanlığı yapar ve daha sonra üniversitede İngiliz edebiyatı profesörlüğü yapar. 1961`de uluslararası “Formantor” yayıncılar ödülüne layık görülür. Yine birçok ödül ve nişana daha sahip olan Borges`in 1963′ten sonra gözleri göremez. 14.06.1986′da hayata gözlerini yuman Borges`in ünlü eserleri şunlardır: Labyrent, Fiksiyonlar (Hayallerim), Karanlık, Ayna, Borges ve Ben, Seçme Şiirler, Sonsuzluğun Tarihi, Bütün Eserler, Kriminal Romanlar…

Borges`in şiiri, “Niye gülü terrennüm edersin, şiirin içinde açsın o gül” anlayışını dillendirir. Şiir yaratılırken bağımlılıktan kendini kurtarmalı ve tam bir özgürlük içinde yaratılmalıdır. Düz yazı ve romanlarında hayal gücü sürekli ön plandadır ve yeni fantazileri birbirini bütünlemektedir. Emile Zabata, Borges`i “Politik Dinazor” olarak niteler, çünkü o, geniş hayal gücüyle Latin Amerika`nın çelişkilerini ve fukaralığını provakatör açıklamalarıyla yeniden güncelleştirir ve ideolojik yapıyla ilişkisine dikkat çekerdi.

Yaşadığı dönemde gücü oranında yeni yetişen yazarlara yardımcı olur ve gerekirse onlarla yeni projeler oluşturup, ortak yayınlar planlamıştır. Birçok alanda yazdığı eserleriyle Borges, yirminci yy`ın yetiştirdiği eşsiz şair, yazar ve eleştirmenleri arasında kendine orjinal bir yer edinmiştir.

Adolfo Bioy Casaras (15.09.1914)

Arjantinli Casaras, küçük yaşlarda edebiyata ilgi duyar. Çocukluğu büyük şehir ve ailesinin bulunduğu Estancia`da geçmiştir. 15 yaşında ilk kitabı, “Prologe”yi yazar. Hukuk ve felsefe eğitimi görür. Borges`le tanışır ve iyi bir arkadaş olurlar. O da Borges gibi hayal gücü geniş ve engin görüşlü bir yazardır. Olağan üstü fantazileriyle, kıta edebiyatının öncülerindendir. Öykü, senaryo, roman ve kriminal romanları yazmıştır. 1970`de “Premio Nacional”, 1990`da Cervantes ödülüne layık görülmiştür.Üstün yaratıcı gücü, keskin zeka incelikleriyle Arjantinli yazarların sayılılarından Casaras, disiplinli bir yazar olduğunu “Morel`in Buluşları” adlı romanıyla sergilemektedir. Hayal gücünün, gerçeği-gerçeküstü ve ölümü-ölümsüzlükle fantazileştiren eşsiz, perfekt anlatımıyla okurlarını büyülemektedir. O bu gücünü Borges`in şu sözlerinden almaktaydı; “Eğer yazar olmak istiyorsan ne bir avukat, ne bir profesör, ne bir yayıncı, ne de bir derginin müdürü olmalısın!”

Casaras daktilosunun her tuşuna dokunuşunda herşeyden önce iyi bir yazar olmayı amaç edinmişti. “Firar Planı” adlı eserinde mahkumluk ve özgürlük karşıtlığını birlikte ele almakta, üstün anlatı gücüyle başarısını pekiştirmektedir. Borges`in İngiliz edebiyatına olan ilgisi kadar Casaras da aynı sıcaklıkta ilgiyi Alman edebiyatına duymuştur. Lessing, Hegel ve Kant’tan etkilenir.

Alejo Carpentier ( 26.12.1904-24.04.1980 )

Kübalı, Fransız bir baba ve Rus bir annenin çocuğu olarak 26.12.1904`de Losan`da dünyaya geldi. Liseyi Paris`te bitirdi. Fransızca ve İspanyolca`yı ana dili olarak öğrenmiştir. 1921`de Havana`da mimarlık okumaya başlar. Kısa bir süreden sonra, müzik ve gazetecilik okuma uğruna mimarlığı bırakır. “Carteles” adlı haftalık bir dergide sorumlu yöneticilik yapar. Yine “Revista de Avance” adlı dergiyi de çıkarmaktadır. Müzikle ilgisini kesintisiz devam ettirir.

“Yeni Müzik” adlı konserlerde etkin olur. 1927′de diktatör “Machado”ya karşı düzenlenen protesto eylemlerine katıldığı için tutuklanır ve altı ay hapis cezasına çarptırılır. Arkadaşı Desnos yardımıyla Fransa`ya kaçar. On bir yıl Fransa`da kalır. Radyo ve dergilerde çalışır. Sürrealistleri tanır, tartışmalarda yer alır. Madrid 1937`de “2. Kültürü Savunma Kongresi”ne katılır.1939`da Havana`ya döner, edebiyat profesörü olarak görev alır. Ardından Paris`e kültür ateşesi olarak atanır. 1977`de “Cervantes” edabiyat ödülüne layık görülür. İlk önemli eseri, “Ecu`e-Yamba”, Allah

Övsün anlamına gelmektedir. Bu eserinde din üzerine etnografik dökümentar haberler vermekte, Kübalı ve Haitili siyahların törelerini sürrealist metodla okurlarına sunmakta ve Amerikan tekellerinin siyahları nasıl sömürdüklerine açıklık kazandırmaktadır. “El Reino De Esto Mundo” / Bu Dünyanın İmparatorluğu, estetik perspektifler yerine, gerçeğin sınırarını genişleten, dar çember ve katagorileri aşan anlatı yöntemiyle Carpentier, köle isyanları ile kurtuluş mücadelesinin, Haitili Kral Henri Christphes 1811 döneminden de bahsetmektedir. Siyah Ti Noel`in efsanevi yaşamı ve 1789 Fransız Devrimi`nin kıtadaki etkileri aynı şekilde anlatılmaktadır.

Bir diğer eseri “Katedralda Patlama” yine Fransız Devrimi`nden yola çıkarak, devrim ve devrim sonrası gelişmeleri, devrimin aktörlerini anlatır. Devrimcilikten iktidar hırsına kapılmış bazı eski devrimciler ve devrimcilikte sürekli direnen karakterler bu kitapta sergilenmektedir. Diğer eserleri, “Küba Finali”, “Sürgün Avı”, diktatörlüğe karşı direnişleri ve devrimci mücadeleden konulara değinmektedir. “Manoya Kaçış”, “Kaybolan İzler” de Caracas’taki izlenimleri yer alır. “Erecurso Del Mè tode” / Devlet Hükmü, eseri diğer eserlerinden daha güçlüdür. Latin Amerika diktatörlerini konu edindiği Devlet Hükmü; işbirlikçi oligarşilerin, Amerikan Emperyalizmi ve cuntalarla ilişkilerine değinmektedir. “Barock Konseri” müzikle ilgilidir. “Le Sacre Du Printemps” birçok yönüyle otobiyografik bir yapıttır. Ekim Devrimi`nden, 1961 Domuzlar Körfezi çıkarmasındaki Amerikan yenilgisine kadar dönemi içerir. Rus dansçı Vera ile Küba`lı mimar Enriko`nun İspanya iç savaşında başlayan arkadaşlıkları, Faşizme karşı direniş, Küba`ya geliş ve Batista diktatörlüğüne karşı verilen mücadeleye kadar dönemi içermektedir.

Devrim ve Ateş Tanrısının Kızı: Frida Kahlo

“Duyduk duymadık demeyin, ben bir devrimle birlikte doğdum. Ben bir devrimin kızıyım, bunda hiç şüphe yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının” Frida Kahlo.

Frida”nın babası Wilhelm Kahlo, Baden Baden`de yaşayan Macar Yahudi anne ve babanın oğluydu. Wilhelm ondokuz yaşında Hamburg üzerinden Meksika’ya göçetti ve Meksico’ya yerleşti. Gelenekleri ve dili öğrendi, adı da Guillermo Kahlo olmuştu. Guillermo, Kızılderili ve beyaz kökenli Matilde Calderon`la 1898`te evlendi. Devrimin ve ateş tanrısının kızı Frida Kahlo, 6 Temmuz 1907′de, Frida`nın kendi iddiasına göre 7 Temmuz 1910′da doğmuştur. Çocuk sağlam doğmuştur. Ailesi adını Almanca’da barış anlamına gelen Frida koyacaktır. Mavi Köşk adını taşıyan özel evlerinde Frida varlıklı bir ortamda yetişir. Yedi yaşında geçirdiği çocuk felci yüzünden sağ bacağı sakat kalır. Eylül 1925′te geçirdiği otobüs kazasında ağır yaralanır. Omurga kemikleri, iki bacağı, kalça ve köprücük kemiklerinde yaralanmalar vardır. Bu kaza onu yataktan kaldırmayacaktır. Frida yaşadığı sürece özürlü birisidir. Annesi hastanede onu yalnız bırakmaz ve sürekli yanındadır. Frida yattığı odaya büyük bir ayna kor ve kendi portrelerini çizer. Tam 55 tane resim çizer ki bu çizdiği resimlerin 3′te 1′i demektir. Bu resimlerle duygu ve düşüncelerini, kişisel yaşamını bir ölçüde anlatmaya çalışmıştır.

Uzun dönemden beri arkadaşlık ettiği Alejandro Gomez Arias`a (Alex) mektuplar yazar. Cevapsız kalan mektuplarına her gün yenisini eklemekte ve aşkını sonuna kadar savunmaktadır. Bir de ardı arkası gelmeyen sakatlığın verdiği acılar. Bu acıları ancak ve ancak okumak, araştırmak, sanatsal ve kültürel yönde kendini geliştirmekle yenebileceğini de içinde taşımaya başlar. Alex`e olan kırgınlığı zamanla düzelir, iyi bir arkadaş olurlar. Alex, Frida`ya Avrupa’dan, ünlü yazarlardan ve ressamlardan bahseder. İtalyan Rönesansı, Fransız devrimleri ve ünlü Rus yazarlarını hayranlıkla anlatır. Çok sevdiği Alex`in ilgi duyduğu her konuyu öğrenmeye çalışan Frida, zamanla çok önemli konuları araştırır ve birçok yazar ve çizeri tanımış olur. Boş zamanlarında sürekli resim çizmeyi ihmal etmemektedir. Günleri ve gecelerinin celladı aynaya bakarak birçok değerli otoportre resimler çizer. Sanat artık onu yaşama bağlayan önemli bir etken olur. Buna rağmen o, sanatı üzerine yaptığı açıklamalarda oldukça mütevazı ve çekimser konuşur; “Ve, artık pek de önemsenmeden, resim yapmaya başladım.”

1928′de Meksika yeni politik çalkantılar içindedir. Frida yeni arkadaşlar edinir. Öğrenciler, akademisyenler ve araştırmacılar arasında toplantılarda bulunur, ateşli tartışmalara tanık oluyor. Frida bu çevrede kendine yeni olan konuları can kulağıyla dinler ve öğrenir. Ressam Diego Rivera davetli gittiği Sovyetler Birliği’nden bahsetmektedir. Heyecanla anlattığı anılar Frida`nın ilgisini çeker. Diego, sosyalizmi över ve Ekim devriminin onuncu kutlama şenliklerini anlatır. Dönerken uğradığı Berlin’den ve Bertolt Brecht’ten bahseder. Berlin demek Almanya demektir ve Almanya Frida`nın babasının geldiği ülkedir. Bu şekilde Frida, Diego`nun çekim alanına girecektir. Diğer taraftan kendi resimlerini Diego`ya göstermek, çizdiği resimler konusunda onun düşüncelerini almak için ziyaretine gider. Frida bu ziyaretle yaşamında yeni bir dönemin başlayacağını hiç tahmin etmemiştir.

Diego Rivera, Meksika’da dönemin en ünlü ressamlarından birisidir. 8 Aralık 1886`da doğan Diego, resimdeki üstün yaratıcılığını daha genç yaşlarda göstermiştir. O, daha çok toplumsal konulara ağırlık vermektedir. Önceleri kübizmden etkilense de, sonraları kendine özgü tarzı oluşacaktır. Kendini ve sanatını sosyal yaşamdan sınırlamamış, bilakis yaşadığı dönemdeki sosyal çalkantıların köklerini araştırıp, bunu sanatına da yansıtmayı başarmış bir devdir. Sanatın dünyayı daha güzelleştireceğini savunmuştur. Yerli kültürleri araştırıp, geçmişle kendisini birleştirmeye çalışmıştır.

Frida 1922′de Komünist Partisi’ne girer. 1923′te parti içinde yüksek derecede görevler alır. Ekim devrimin kültür bakanı Lunaçarski tarafından Sovyetlere davet edilir. Frida günlüğünde şöyle yazmaktadır: “Diego`ya aşık oldum, ailem bundan hiç hoşlanmadı. Çünkü Diego komünist ve çok şişman biriydi. Bizi bir fille bir güvercine benzetiyorlardı. 21 Agustos 1929`da evlendik…”

Evlilik Frida`yı oldukca değiştirmiştir. Erkek elbisesi giyen Frida yerine, saçına kurdeleler takan, dantelli rengarenk uzun etekler giyen, omuzunda raboze taşıyan bir kadındır. Aşırı derecede Meksikalı görünmeye özenir. 1930`lu yıllarda Diego, Amerika`dan yeni ve önemli teklifler alır. Frida ile birlikte Amerika`ya giderler. Otuzlu yılların ilk yarısında Diego ve Frida Amerika`nın değişik kentlerinde yaşar. Komünist olmaları Henry Ford`ların katıldığı toplantılara davet edilmelerine engel değildir. Çünkü onlar Avrupa’da olduğu kadar Amerika’da da tanınmaktadırlar. Diego aldığı duvar resimleriyle uğraşırken, Frida ise çapkın kocasına en azından sevimli bir bebek yapmaya ve çevresini tanımaya çalışır. Sakatlığı bir bebek yapmasını engellemektedir. Kendine her an yardımcı olan annesini kaybetmiştir. Umut ve acı Frida`nın yaşamında eksik olmayan iki öğedir. Her şeye rağmen yaşam devam etmektedir.

“Bir ressam olarak Frida, Diego`ya hiçbir şekilde borçlu değildi. Diego hiçbir zaman onun ressam hocası değildi, asla tek resmini düzeltmedi demek istiyorum… Hatta pek çok konuda tam tersi geçerliydi, çünkü Frida`nın onun üzerinde etik ve sanatsal güçlü bir otoritesi vardı.” Alejandro G. Arias.

1936`da İspanya`da iç savaş başladığında, Frida`nın yakın çevresinden birçok devrimci komünist gönüllü olarak İspanya`ya gider. Frida da onlardan geri kalmaz. Yardım fonları oluşturur ve aktif olarak mücadelenin içindedir. 9 Ocak 1937`de Diego bir mektup alır. 1930`da İstanbul`a, 1933`te Fransa`ya giden Lev Davidoviç Troçki, Diego`ya Meksika hükümetinden kendi adına sığınma talebinde bulunmasını talep eder.

“Sanat kararnamelerle, buyruklarla, hazır reçetelerle yönetilemez. Biz Marksçılar için, ‘yalnız işçiden sözeden sanat devrimcidir, yenilikçidir, gerisi fasaryadır’ demek, son derece yanlıştır. Ozanlardan, yalnız tüten fabrika bacalarını ya da sermayeye karşı ayaklanışı dile getirmelerini istemekse düpedüz saçmalıktır” diyen Troçki, Diego`nun üstün çalışmaları sonucu Meksika hükümetinden sığınma hakkı alır. Natalya ve Lev Troçki, Frida`larda Mavi Köşk’te misafir edilirler. Güvenlik nedeniyle evin pencereleri tuğla ile ördürülür. Fridanın babası bay Kahlo kızını ziyarete geldiğinde köşkü bu gariplikte görünce, “Sevgili Frida bana bir açıklama da bulunur musun?”

diye sorar. Frida da, “Canım babacığım, çağımızın en büyük adamlarından birini ağırlıyoruz” der. “Hep aynı laflar, peki kim bu adam?” “Lev Davidoviç Troçki, Lenin`in arkadaşı, Ekim Devrimi`nin önemli ismi, Kızıl Ordu`nun kurucusu, kısacası üst düzeyde bir Rus devrimcisi.” Frida, babasını ikna etmek için çok çaba sarfetse de anlaşılan pek başarılı olamamıştı.

Yıllarca süren kovalamacadan sonra, Troçki`ler ilk kez rahat edecekleri bir eve kavuşmuşlar, çalışmalarını mavi köşkten yönetmekteydiler. Diego, şişko göbeği, her şeye yavaş aldıran doğal içtenliği ve cömertliğiyle tanınmaktaydı. Frida güzelliği, karakteri ve akıllılığıyla son derece ilgi çeken biriydi. Lev Troçki, güçlü, akıllı ve çekici biriydi. Yaşamın içindeki bazı öğeler, Frida ve Lev Davidoviç arasında “aşk” derecesine ulaşan yakınlaşmaya neden olacaktır. Frida’nın “yaşlı ihtiyarı” uyarmasıyla, bu duygu doğmadan ölecektir.

1937-38 yılları Frida`nın resimde duygu ve düşüncelerini en iyi şekilde geliştirdiği yıllardır. Tabloları ilgi çekmekte ve alıcı bulmaktadır. Resimlerini sergilemek isteyen galeriler ve gazetelerde üzerine yazılar yazmak isteyen eleştirmenlerin ilgilendiği Frida için Diego, Sam A. Lewinson`a “Frida`yı size kocası olmam sıfatıyla değil, hem mayhoş hem de tatlı, çelik gibi sert ve kelebeğin kanadı kadar ince ve nazik, güzel bir tebessüm kadar harika ve yaşamın acılığı kadar

derin ve resim sanatının heyecanlı bir hayranı olarak tavsiye ediyorum” demektedir.

Frida hırsla resim yapmaktaydı. İki Frida, Maymunlu Otoportre, Kısa Saçlı Otoportre, Dikenli Kolyeli, Yılanlı Otoportre vs. 1939-40 yılları arasında yarattığı önemli tablolarıydı. 1940 yılı Ocak ayında, Meksika Sanat Galerisi`nde, “Uluslararası Gerçeküstücülük (Sürrealizm) Sergisi” yapılır. Bu sergide Frida`nın yanında, Alberto Giacometti, Raul Ubac, Yves Tangu, Man Ray, Giorgio de Chirico, Pablo Picasso, Paul Delvaux, Meret Oppenheim, Matta Achaurren, Wassily Kandinskz, Paul Klee, Anre Masson, Henrz Moore, Rene Magritte, Manuel Alvarez Bravo, Hans Arp, Kurt Seligman, Humphrey Jennings, Salvador Dali, Denise Bellon, Hans Belmer, Diego Rivare… Ne var ki bu sergi beklenen ilgiyi bulamadı. Fakat büyük bir sanat olayı olarak da belleklerden kaybolmadı.

Diego ile Troçki arasında aylar önce başlayan görüş farklılıkları artık ideolojik ayrılığa dönüşür. 21 Ağustos 1940′ta Troçki, Ramon Mercader tarafından öldürülür. Frida, Troçki`yi Meksika`ya getirttiğinden dolayı Diego`ya kızar ve öldürülmesine çok üzülür. Polis Mavi Köşkü didik didik arar. Frida`nın sinirleri çok gergindir. Birkaç gün poliste bekletilir. Diego da aynı şekilde sorgulanır.

Özürlülüğün verdiği acılar içindeki Frida`yı romantik bir kahraman olarak karekterize edenler olur. Feministler onu, kocası Diego dan bağımsız, kendine özgü stiliyle, emansipasyoncu bir ressam olarak görürler. Aslında Frida, vücudunu saran acılara baş kaldırmış bir isyancıdır. Carles Feuntes, Frida için “Tahrip edilmiş Kleopetra” der ve “Frida`nın vücudu Meksika`nın vücudu gibi bölünmüştür. Nasıl ki halk sefalet, devrim anı ve umutlarıyla bölünmüşse, işte böyle bölünüp parçalanmıştır Frida Kahlo…” ve devam eder, “Biz iki milletiz, bir yüzümüz Aztek kültürü diğer

yüzümüz sömürgeci işgalcilerin kültürüyle oluşmuş…” Burada gerçek üstücülükle mistik olan içiçe gelişir ve Feuntes`ın deyimiyle “Magische Realismus” yani büyüleyici, sihirleyici bir gerçekçilik oluşur. İşte Frida Kahlo bu sihirleyici gerçekçiliğin tam ortasında ve efsanevi bir gerçekçidir.

Frida`nın notlarından anlaşıldığına göre, Komünizme ve Komünist Partisi`ne aşırı bir bağlılığı vardır. Politik kahramanlarının adı sürekli tekrarlanmaktadır. “Engels`in, Marx`ın, Lenin`in, Stalin ve Mao’nun Materyalist Diyalektiğini kavramaktaydım. Ben onları komünist dünyanın temel direkleri olarak görmekte ve sevmekteyim. Troçki`nin yanılgısını! çok iyi kavradım. O, Meksika`ya gelene kadar Troçkist değildim, fakat o zamanlar Diego ile aynı görüşleri paylaşmaktaydım.” Frida, Sosyalizm`e, Komünizm`e olan bağlılığını resimlerine de çekinmeden yansıtmıştır. O resimde yeni bir boyuta ulaşmıştır, eskiyle yeniyi, geçmişle geleceği aynı tabloda birlikte yansıtmaktadır. Orak Çekiçli tablo içinde Aztek kültüründen kalma desenler belirgin olarak gözümüze çarpar ve düşünceleri uğruna mücadele ettiği önderlerinin isimlerini de yazmaktan çekinmez. Günlüğünde “Komünizm hastaları iyileştirir!” diye yazmaktadır.

Alman Faşizminin, Sovyetler`e saldırması ve Stalin`in bu saldırıyı Kızıl Ordu`yla geri püskürtmesi ve hatta Doğu Avrupa’da başarılar edinmesi, tüm dünyada Sosyalizm`e olan ilgiyi artırmakta ve Sosyalizm büyük bir prestije sahip olmaktadır. 1942`de “Seminare de Cultura Mexika” kurucu üyeleri arasında yer alır. Meksika kültür bakanlığı tarafından oluşturulan bu kuruluşun amacı, Meksika kültürünü korumak ve yaygınlaşmasını sağlamaktır. 1950`li yıllarının ilk yarısında sağlık durumu ağırlaşır. Katlanılmaz derecede ağırlaşan acılarına karşı artık morfin kullanmaktadır. Diego sürekli yanı başındadır. Bir süre sonra sağ bacağı kesilir. Günde dört kilo konyak içerek acılarını yenmeye çalışan Frida, komalı bir yaşam savaşı vermektedir. 13 Temmuz 1954 yılında 47 yaşında “Devrimin ve Ateş Tanrısının Kızı” hayata gözlerini yumar.

Kaynakça:

Latinamerika Nachrichten, Februar 1996,

Gemahltes Tagebuch, Frida Kahlo, Kinler Verlag, 1995,

Frida Kahlo, Rauda Jamis, Afa Yayınları

Kaynak:Latinbilgi.net

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: