Dev Uyandı, Dünyayı Sallıyor (III)

Altay Atlı

Biz her Çinliye birer portakal satıp ihracat patlaması yaşayalım derken, Çin bizlere oyuncakları, süs eşyalarını beşer onar sattı ve bu ülkeye ihracatımızın, yaptığımız ithalatın yaklaşık beşte biri oranında kalmasına yol açtı. Devlet İstatistik Ensitüsü verilerine göre 2003 yılının ilk 11 aylık döneminde Türkiye’nin Çin’e ihracatı 447 milyon dolar seviyesinde kalırken, ithalat ise 2 milyar 225 milyon dolar olarak gerçekleşti. Bu ithalat rakamına kayıt dışı ticareti de ekleyince tablo daha da korkunç bir hale geliyor. Çin’e yaptığımız ihracat artsa da ithalatımız daha hızlı artıyor ve sonuç olarak açığımız gittikçe büyüyor.

Çin’le ticaretimizin fasıllara göre analizi de ilginç bir görüntü ortaya koyuyor. Bu ülkeye yapılan ihracatın yarısını demir-çelik ürünleri oluşturuyor. Buna karşılık ithalatta ise daha büyük bir çeşitlilik söz konusu. İhracatın belirli kalemlere aşırı derecede bağımlı olması, bu ürünlerin piyasalarında oluşan şartların toplam ihracat rakamlarını doğrudan etkilemesine yol açıyor. Nitekim, Çin’e demir-çelik ihracatının azaldığı 1998 ve 1999 yıllarında Türkiye’nin bu ülkeyle olan ticaretinde ihracatın ithalatı karşılama oranı yüzde 4’e kadar düştü. Çin’den yapılan ithalatın böylesine artmasının sebepleri oldukça basit. Birincisi, Çin’in hemen hemen her türlü imalatta sahip olduğu, ucuz işgücünden kaynaklanan rekabet avantajı. Bu avantajın karşısında durabilmek pek mümkün değil. İkinci sebep ise Türkiye’nin net bir Çin stratejisi olmaması ve Çin’in ekonomik gücünün ve küresel ekonomi içindeki konumunun yeterince anlaşılamaması.

ÇİN HALA “GİZEMLİ ÜLKE”

Çin ekonomisi, sunduğu imkanlar ve oluşturduğu tehditlerle uzunca bir süredir dünya kamuoyunun gündeminde. Batılı ülkeler, gerek devlet seviyesinde gerekse özel sektör ve sivil toplum kuruluşları olarak bu uyanan dev karşısında ne yapılması gerektiği ve bu devden en çok nasıl faydalanılabileceği konusunda yazıp çiziyorlar. Daha da önemlisi yazdıklarını hayata geçiriyorlar. Türkiye’de ise Çin, ne yazık ki fazlasıyla uzun bir süre “gizemli bir ülke” olarak kaldı. Birkaç yazar dışında kimse Çin hakkında bir şey yazmadı, birkaç şirket dışında özel sektör Çin ile ciddi bir şekilde ilgilenmedi.

Çin’in Türkiye’nin ekonomi gündeminde üst sıralara taşınması ise ancak son dönemlerde ucuz Çin mallarının iç piyasaları işgal etmesiyle gerçekleşti. Ankara Ticaret Odası’nın hazırlamış olduğu bir rapor Çin mallarının hangi sektörde ne kadar paya ulaştığını çarpıcı rakamlarla ortaya koydu. Dış Ticaret Müsteşarlığı, Çin menşeli mallara karşı yasal önlemler almaya başladı. Tüketici, ucuz ve kalitesiz Çin mallarına karşı uyarıldı ve bilinçli davranması için çağrıda bulunuldu. Bunların hepsi doğru ve de faydalı uygulamalar. Ancak, bu tip korumacı önlemler küresel ekonomi çerçevesinde bir Çin gerçeği ile karşı karşıya olan Türkiye için kısa vadede işe yarasa da tek başına uzun vadede bir fayda sağlamayacaktır. Sadece “tehdide karşı önlem almak” yetmez, önemli olan “tehdidi fırsata çevirmek”tir.

ÇUVALDIZI ÇİN’E, İĞNEYİ KENDİMİZE

“Çin’den ithalatımız neden bu kadar fazla” diyerek kara kara düşünüyoruz. Bununla beraber “ihracatımız neden bu kadar az” sorusunu da sormalıyız. Bu soruya verilecek ilk yanıt şüphesiz ki Çin’in uygulamakta olduğu tarife ve tarife dışı engeller olacak. Ancak Çin’in 2001 yılı sonunda beri Dünya Ticaret Örgütü (WTO) üyesi olduğu ve bu çerçevede engellerin yavaş da olsa kalkacağı unutulmamalı. Bankacılık sisteminin yetersizliği ve fikri mülkiyet hakları ile standartlar gibi konularda yaşanan sorunlar da son dönemlerde iyileşmeler gözlemlenmekle beraber devam ediyor. Çuvaldızı Çin’e batırırız, ancak iğneyi de kendimize batıralım.

Birçok firmamız AB, Ortadoğu, BDT gibi geleneksel pazarlarda ciddi sıkıntılar yaşamadığı müddetçe yeni pazarlara açılma konusunda pek istekli davranmıyor. Geleneksel pazarlar yeteri kadar tatmin edici oldukları müddetçe Çin gibi yolu uzak, dili zor, iş anlayışı farklı ülkelere, itibar edilmiyor. Çin’in sahip olduğu rekabet avantajlarını biliyoruz. Bu nedenle oluşan tehditlerin de farkındayız ve önlemler almaya çalışıyoruz. Peki, Çin’in bu avantajlarından kendimiz için fırsatlar yaratabiliyor muyuz? Ne yazık ki, hayır… Çin, bugün dünyanın en fazla yabancı doğrudan yatırım çeken ülkelerinden birisi. Bunun nedenlerini daha önceki yazılarımızda incelemiştik. Ancak, bu ülkedeki Türk yatırımı oldukça kısıtlı. Çin’deki toplam Türk yatırımı 25-30 milyon doları geçmiyor.

ÇİN’DE YATIRIMLAR ÇOK ZAYIF

Bir kıyaslama yapacak olursak bu rakam, Azerbaycan, Kazakistan, Türkmenistan ve Rusya Federasyonu’nda 1’er milyar doların üzerinde. Birkaç firmamız Çin’de önemli işler yapıyor. Örneğin Enka Holding’e bağlı Çimtaş firmasının Ningbo kentinde enerji sektöründe kullanılan çelik komponentleri ürettiği bir tesisi var. Geçtiğimiz aylarda da Koç Holding, Demirdöküm’ün Bozüyük’teki tesislerini parçalar halinde 43 konteyner ile Çin’e taşıdı ve burada yağlı radyatör üretimine başladı. Bütün bunlar sevindirici, gurur verici ama yetersiz. Çin’le iş yapabilmek için Çin’de bulunmak, orada kalıcı olmak gerekiyor. Ancak şu anda Türk özel sektörünün devlerinden sadece Koç’un Çin’de yerleşik bir firması var. Çin’in Türkiye’deki yatırımlarına bakacak olursak şöyle bir tablo ortaya çıkıyor. Hazine Müsteşarlığı verilerine göre Türkiye’de 107 adet Çin sermayeli firma faaliyet gösteriyor. Bu şirketlerdeki toplam Çin sermayesinin tutarı ise 4.7 trilyon TL.

“ÇİN” DEĞİL “DOĞU ASYA” STRATEJİSİ

Çin ile ilgili Türkiye’nin bir stratejisi olmalı ve bu strateji sadece ekonomik ilişkileri değil, siyasi ve kültürel boyutları da kapsamalı. Bu stratejinin kapsamını sadece Çin ile sınırlamak da yetmez. Çin’i Doğu Asya’nın bütününden soyutlayamayız. Türkiye’nin stratejisi bu bölgenin tümünü kapsamalıdır. Bunun iki sebebi var. Birincisi, Güneydoğu Asya ülkelerinin tamamında Çin kökenli toplulukların yaşaması, bu toplulukların kendi içlerindeki ve ana vatanlarıyla olan bağlarının çok kuvvetli olması ve azınlıkta olmalarına rağmen bulundukları ülkelerin ekonomisinde büyük ağırlığa sahip olmalarıdır. Bir örnek verecek olursak Çin kökenli azınlık, Endonezya nüfusunun sadece yüzde 3-4’ünü oluşturuken, ülkede özel sektörün yüzde 70’inden fazlasını elinde tutabilmektedir. İkinci sebep ise Çin’in bölgedeki rolüdür. Çin, Doğu Asya’nın lideri olma konusundaki iddiasını güçlendirmekte ve bölgedeki nüfuzunu artırmaktadır. Çin, nasıl Türkiye’yi AB pazarlarına açılmak için bir kapı olarak görüyorsa, Türkiye de Çin’i sadece tek başına olarak değil tüm Doğu Asya’ya açılan kapı olarak algılamalıdır. Türkiye’nin “Doğu Asya Stratejisi”, devlet ve özel sektör tarafından işbirliği içinde hazırlanmalı ve uygulanmalı; sokaktaki vatandaşa kadar götürülmelidir. Bu konuda elimizde bir örnek var. 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Türkiye, Avrasya ülkelerine ilk elini uzatan ülke olmuştu. Devlet, özel sektörü teşvik etmiş, gereken yasal alt yapıyı hazırlamış ve yolu açmıştı. Daha sonra Türk iş adamları bu ülkelerde önemli işlere imza attılar. Şu anda Türkiye’nin BDT ülkelerinde toplam 6 milyar doların üzerinde yatırımı var. İnşaat şirketlerimiz ise bu ülkelerde toplam 25 milyar dolar değerinde projelere imza attılar. Türkiye ile bu ülkeler arasında sosyal ve kültürel ilişkiler de ivme kazandı.

YENİ STRATEJİ GEREKLİ

Çin’i Orta Asya ile, Kafkaslarla aynı kefeye koymak tabii ki doğru değil. Türkiye, buralara ilk giden ülke olmuştu ve ilk gidildiğinde bu ülkelerde hiçbir şey yoktu. Çin’de durum böyle değil. Ancak bu modelde örnek alınabilecek ve Çin’de uygulanabilecek unsurlar var. Bunları birkaç ana madde altında toplayabiliriz. Birincisi, devletin özel sektöre destek vermesi ve pazara girişi ve girdikten sonra kalışı teşvik etmesi. Mevcut hükümetin bu konuda önemli adımlar attığını görüyoruz. Ancak Çin başta olmak üzere Doğu Asya için özel bir yaklaşım gerekiyor. İkinci unsur, ekonomik ilişkilerin sosyal ve kültürel ilişkilerle desteklenmesidir. Çin kültürünün ülkemizdeki yansıması, birkaç Çin lokantası ve Jackie Chan filmleriyle kısıtlı kalmamalıdır. Tabii ki bunun paralelinde Çin’de de Türkiye ve Türk kültürünün tanıtılması için de yüzeysellikten uzak, kalıcı ve uzun vadeli çalışmalar yapılmalıdır.

Üçüncü olarak da Orta Asya’da olduğu gibi Çin’de ve Doğu Asya’da da üçüncü ülkelerle işbirliği ortamının geliştirilmesi düşünülebilir. Türk firmaları, kendilerini tamamlayıcı özelliklere sahip olan, Çin’i daha yakından tanıyan Batılı firmalarla ortak projelere girebilirler. Önemli olan ciddi ön çalışmalar yapılarak kiminle hangi alanda ne yapılabileceğinin tespit edilmesidir.

BİLETLER ELDE KALMIŞ

Dört yıl önce günlük bir gazetede yayınlanan bir yazımda “Şark Ekspresi’ne Biletiniz Hazır mı?” başlığını kullanmış ve Çin’in sunduğu potansiyeli ele almıştım. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin sayılı Çin uzmanlarından, aynı zamanda OECD’nin Uluslararası Yatırım Küresel Forumu ve Üye Olmayan Ülkelerle İlişkiler Bölümü Başkanı Mehmet Öğütçü, bir yazısında “Galiba Çin Treni de Kaçıyor: Ne Yapmalı?” Başlığını kullandı. Görülen o ki, Şark Ekspresi’nin biletlerini pek satamamışız. Halbuki bu trenin tüm koltuklarını doldurmak, ayakta yolcu almak, hatta makinistliği de kendimiz yapmak zorundayız. Tren henüz kaçmadı ama herkes bizim kadar yavaş değil.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: