Kapitalizm ve Kriz

Fuat Ercan’ın İstanbul İşçi Kurulltayı’nda yaptığı konuşma..

Arkadaşlar,

“Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!” sloganı atılan bir toplantıda bulunduğum için gerçekten mutluyum, ancak burada bulunmam bir arkadaşın hastalığı dolayısıyla oldu. Ahmet Haşim Köse arkadaşımız Ankara’dan katılacaktı, fakat rahatsızlığından dolayı gelemedi. Biz akademisyenlerin hastalığıdır; bir sunum yapmadan önce mutlaka önden hazırlanırız. Ben çok geç öğrendiğim için bundan yoksun kaldım. O yüzden yapacağım konuşma sesli bir kendini ifade etme olacak. Sunuşa ilişkin olarak, acaba kriz ve kapitalizm kavramları üzerinden giderek bir şeyler anlayabilir miyiz diye düşündüm ve kriz kavramını araştırdım. Bu kavramın iki tane tarihsel kökeni var. Kriz, birinci olarak, ölümle kalım anındaki karar durumunu ifade ediyor. Önce eski Yunan döneminde kullanılmış; ölümle kalım acaba bu dünyada mı olacak yoksa öbür dünyaya mı gidilecek gibi bir karar anını anlatıyor. İkinci anlamı ise, tam o karar anında kritik, yani eleştiri… Krizin kökenine bir eleştiri yapılıyor. Kriz bu anlamda, iki kavramı birarada düşündüğümüzde, ölüm kalım anı, yani artık öteki dünyaya gitme ile bu dünyada kalma anında eleştiri, kritikten geliyor. Yani varolanı, derinde olanı eleştirmek. İki tane kökeni var. İkinci kavramımız ise kapitalizm. Kapitalizmi, tam kelime kelime hatırlayamıyorum ama, belki de en güzel anlatan ifade Karl Marks’a ait. Karl Marks şöyle der; “kapitalizm tıpkı drakula gibi sürekli olarak canlı emeği, insanın emeğini emerek varolan bir varoluş”. Komünist Manifesto’da ifade edilen sınıflar mücadelesi de bunun üzerine kurulur. Yani drakula, yani sermaye sürekli insanların emeğini, kanını emerek büyüyüp gelişirken, diğer tarafta kanını emdiği, emerek metalaştırdığı emekle sürekli bir çelişki halindedir. O yüzden kapitalizm konusunda düşünürken, sürekli olarak sermayenin sermaye olarak varolması için, yani Koç’un Koç, Sabancı’nın Sabancı olarak varolabilmesi için canlı emeğe ihtiyaç olduğunu gözönünde bulundurmalıyız.

Kölelik düzeninden daha kötü bir düzen

Dolayısıyla üçüncü kavramamız emektir. Emeğin de tarihsel olarak kavramsal kökenine baktığımızda, yine eski Yunanca’da, doğum anındaki sancı, acı çekme, yalpalama anlamına gelir. Gerçekten de insanlık tarihinde, sadece kapitalizmde değil feodal dönemde, daha önceki dönemlerde toplumsal zenginlikleri üreten kesimlerin çalışmada varoluşları her zaman sancılı olmuştur. Kendim de tersanelerde çalıştım. Çalışmanın ne kadar acılı olduğunu biliyorum. Fakat bugünlerde şu ifadeye, krizle kapitalizm arasındaki çelişkiye çok iyi bakmak lazım. Çünkü farkına varmadan ya da ideolojik baskı karşısında bizler, kriz derken, 1970’ler Amerikası’nın krizini, 1929 krizini anlıyoruz. Kriz derken 2001 Şubat krizini anlıyoruz. Oysa insanlık tarihinde, belki de Marks’ın, Engels’in hatta Lenin’in ifade ettiği en önemli kriz “insanlık krizi” diyebileceğimiz bir krizdir. İnsanın kendi gücünü bir ücret karşılığı satmasıdır. Bu, kölelik düzeninden daha kötü bir düzendir. Marks’ın 1944 El Yazmaları’nda önemli bir ifade vardır. Kapitalistler için insan beygirler gibi çalıştığı sürece insandır. Çalışmayan insanlar da, bugünlerde işsizlik dediğimiz, iş kazalarında artık işe yaramayan insanların durumunu ifade ediyor. Bu çerçevede belki de şu ifadeye anlamlı bir vurgu yapmamız lazım. Kapitalizm kapitalizm olarak geliştiği her an krizle yüzleşir, her an krize gelişir. Kendisini varetme ile öteki dünyaya gitme, yok olmayla varolma halindedir. Fakat kriz sonrasında kapitalizm ortadan kalkamıyorsa, çok daha güçlenerek geliyor. Çok daha büyük bir güç kazanıyorlar. Bunun en büyük kanıtı rakamlar. Elimize son günlerde ulaşan bir rapor var. Gazetelerde, radyolarda konuşmalarda kullanılan veriler var. Veriler şöyle: 2001 krizinden sonra devamlı “öldük, bittik” dediler. Sermaye arası kavga başladı ama 2001 krizi sonrasında 5-6 yıllık süre içinde Türkiye’de konuşulan kavramlara bakalım: “Türkiye büyüdü”. Son zamanlarda kullanılan ikinci kavram; Türkiye’de “verimlilik arttı”. Türkiye’ye yabancı sermaye çok hızla gelmeye başladı. 80 yılda gelen sermayeden daha fazlası son 6 yılda gelmeye başladı. Çünkü verimlilik arttı! Acaba sermayenin gelmesiyle verimlilik arasındaki ilişki, güç nedir? Yine aynı verilere bakalım: Türkiye’de ihracat arttı! Birileri seviniyor, Türkiye’de ihracat arttı diye. Ama arkadaşlar, Türkiye’de verimliliğin, büyümenin, ihracatın arttığı bir dönemde şunlar da yaşandı. Evrensel gazetesinde bir işçinin mektubunda dediği gibi, “8 saat çalışıyorum, ama 16 saatlik yorgunluğum var.” Uluslararası Çalışma Örgütü’nün son 5 yıllık çalışmalarında şunu görüyoruz; meslek hastalıkları arttı. Çünkü Türkiye’deki koca koca büyük sermayeler koca koca büyük sermaye olarak varolabilmek için, Marks’ın söylediği gibi, daha fazla canlı emeğe ihtiyaç duyuyor. Ve son günlerde TÜSİAD ve TİSK’te iki kampa ayrılma süreci başladı. Onlara daha değişik bir eğitim verelim, çünkü rekabet var, vb. söylemler kullanılıyor…Buradan birkaç sonuç çıkartabiliriz. Türkiye’de hem işçi sınıfının gücü artıyor, ama hem de arttığı ölçüde karşı cephedeki sermaye sınıfının gücü artıyor. Muazzam bir güce erişiyor Koç grubu, Doğan grubu, Sabancı grubu… Bu anlamda Türkiye’de gerçekten 1950’lerde, ‘60’larda, ‘70’lerde anti-emperyalizm üzerine kurulan dilin artık doğrudan anti-kapitalist bir dile çevrilmesi gerekiyor. Çünkü artık anti-emperyalist mücadelenin hedefi olan dışardan gelen sermayelerden çok daha fazla Türkiye’deki sermaye gruplarının gücü ve etkinliği vardır. Ama tam da daha fazla etkin olduğu dönemde sermaye, kendisini varedebilmek için, daha fazla kana/emeğe ihtiyaç duyar, karşısındaki işçi sınıfını büyütür. Sermaye ne kadar büyürse, işçi sınıfı da o kadar büyür. Yeter ki işçi sınıfı kendi varoluşunun, kendi biliminin, kendi politikasının yönünü, araçlarını bulabilsin. Çünkü arkadaşlar sermaye birikimi arttıkça, yani sermaye kesimi büyüdükçe sadece meta üretmez, sadece mal üretmez, fabrikalarda üretimi daha da yoğunlaştırmak için zihinsel yapıları da yeniden üretmek zorundadır. 1917’lerdeki ya da 1800’lerdeki mücadele, kapitalist toplumda işçileşmeyle ilk defa yüzleşen insanların mücadelesidir. Ama şimdi artık işçi sınıfının kendisini metaya çeviren sermayeye karşı mücadelesi, sermaye kendisini büyütmekte çok daha fazla yol aldığı için, çok daha çelişkili, çok daha zor ama çok daha kolay bir aşamadan geçiyor. Bir zamanlar “zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok” ifadesi 1800’lerde bugünkü kadar anlamlı değildi belki, işçi sınıfının sayısına, gücüne, oranına baktığımızda… Önceki arkadaşın da tebliğde ifade ettiği gibi, dünyanın dört bir yanında işçi sınıfı sayısal olarak bir artış içindedir. Yeter ki işçi sınıfı bu sayısal artışına rağmen sermaye karşısında her geçen gün güç kaybediyor olmasına bir dur diyebilsin, “biz varız, biz buradayız ve kanımızı emdirmeyeceğiz” diyebilsin! Bana göre, emek gücünün bir meta olarak satılmasına karşı çıkacağız denildiği anda, yani “Kahrolsun ücretli kölelik düzeni!” şiarı yükseltildiği anda, bir şeyler başlamış demektir. Teşekkür ederim…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: