KADIN, ÇOCUK VE DOGA SORUNLARININ TARİHSEL KÖKENLERİ

GAZİ EKE

İlk olarak doğal iş bölümü, insanın cinsiyet ve yaş, çocuk, zemininde bölünmesini sağlamıştır. Aynı zamanda doğal iş bölümü de egemen-tarihsel toplum ilişkileri üzerine bina edilmiştir. Bu kurumsal yapıda ataerkil bir ailedir. Ailede işgal edilmiş kadınlar üzerine kurulu ataerkil toplumsal tüketim veya üretim biçimi olarak ortaya çıkmıştır. Bu tarihsel-üretim biçimi ve üretim ilişkileri de tarihsel-erkek egemenliğine dayalıdır. Erkek egemenliğine dayalı evlilik sınıflarının ortaya çıkmasıyla ilk kısıtlamalar da başlamıştır. Bu durum söyle meydana gelmiştir:
“Bu genç erkeklerden her birisi, gruptan atıldıktan sonra benzer bir grup kuracak ve liderin kıskançlığı nedeniyle aynı cinsel ilişki yasağı getirecektir. Bu da zamanla bilinçli bir yasaya dönüşecektir: ‘Aynı evi paylaşanlar arasında cinsel ilişki yasaktır.’ Totemizmin kuruluşuyla bu düzenleme de başka bir kılıkta şöyle dile gelecektir: ‘Totem içinde cinsel ilişki yasaktır.”
Kadın, tarihsel kültürel sınıfsal egemen ve egemen eski sınıflı toplum insanı açısından büyük zorluklarla elde edilebilen hem de grup yaşamının vazgeçilmez varlığıdır.Bekar bir toplum erkeğinin yaşamını sürdürmesi olanaksız gibidir; çünkü kadın, cinsiyetler arası iş bölümünün sağlanması ve ekonomik gereksinimlerin karşılanabilmesi konusunda özel bir öneme sahiptir.
“Kadın aracılığıyla aile, bir üretim kooperatifi görünümü kazanmaktadır. Pigmentlerin bir özdeyişine göre “ne kadar çok kadın varsa, o kadar çok yiyecek vardır.” Bekar, günümüz insanının tasarımlayamayacağı ölçüde yoksul ve açtır; kısaca eskil toplum bireyi bakımından evlenme yaşamsal bir önem taşımaktadır. Bu doğrultuda, kadının istenmesi de içinde olmak üzere, kadının elde edilmesi bir çok dengesizliğin ve gerginliğin doğmasına neden olduğundan, kadınların dağılımının toplumsal bir kontrol altına alınması kaçınılmaz bir zorunluluk oluşturmaktadır.
Öte yandan, grup içinde öylesine bir sistem kurulmalıdır ki kadın elde etme konusunda grubun tüm üyeleri arasında tam bir eşitlik sağlanabilsin ve kardeş yada baba olmak, eş edinebilmenin temel ölçütü durumuna yükselemesin. Böylece, kadına ulaşılabilmesinde grup içi ilişkilerin aile içi ilişkilere oranla ön plana çıkarılması; grup dayanışmasının sürdürülebilmesinin de güvencesini oluşturmakta ve her hangi bir ayrıcalıktan yararlanılmasının doğuracağı “haksız rekabet”, ve giderek toplumsal düşmanlık ile bunun uzantısında ortaya çıkabilecek şiddet kullanımı engellenmiş olmaktadır. Üstelik böyle bir sonuca ulaşılabilmesi için, uzun bir tarihsel sürecin yaşanmış olması da gerekmemektedir.
Özetle,Eskilin toplumunda değişim temel bir görev üstlenmiştir.Bu doğrultuda, maddesel nesneler, sosyal değerler ve bunların en başında yer alan kadınlar değişimin kapsamı içinde yer almaktadırlar.Ancak zaman içinde, kadına ilişkin değişimin dışında kalan diğer değişim biçimleri, yerlerini giderek daha başka “edinme biçimleri”ne ve daha gelişmiş ekonomik yöntemlere bırakmışlardır. Buna karşılık, değişim biçimlerinden kadına ilişkin bulunanı temel işlevini günümüze dek sürdüre gelmiştir. ”
İkinci olarak üretim ve üretim ilişkisi de tarihsel egemen toplum düzenlerinin başlangıcını oluşturmaktadır. İnsan ve doğa üretim tarzı ve üretim ilişkileri içindeki insan ve doğadan soyutlanmış bir pazar içinde üretim girdisi olarak yer almaktadır.
Birincisi, cinsiyet ve çocuk ayrımı insanın tarihsel bölünmesinin bir başlangıcıdır. Buradaki cinsiyete dayalı insan bölünmesi, tikel ve tümel erkek egemen özel insan ideolojisinin toplumsal altyapısını oluşturmuştur. Diğer yandan insanın çocuk ayrımı zemininde bölünmesi de çocukların genel olarak doğayla bağının kopartılmasını sağlamaya yönelik bir toplusal yapıyı ortaya çıkartmıştır. Yeni doğmuş çocuk, canlı doğanın küçük bir parçasıdır. Çocuk doğadan dirimsel enerji zırhını almış olarak doğar. Fakat çocuğun kendi doğal yapısı hiçe sayılarak; çocuk, çocukların gelişmelerinin dışında kalan çıkarlara göre tanımlanmaktadır. Çocuk devlete, kiliseye veya katı ilkeli Yahudi eğitimindeki gibi tarih öncesinden kalma görüşlere bağlanmaktadır.
Bilindiği gibi psikanaliz, insanın cinsel yaşamının ergenlik çağından çok önceleri başladığını kabul etmektedir.Genel olarak insanın cinsel gelişiminin iki dönem içerisinde oluştuğu saptanmıştır. Birincisi dört yaşlarına kadar olan dönem, ikincisi de beşinci yaştan on birinci yaşa kadar süren dönemdir.Bu zaman aralığını, yüceleştirme sürecinin de kaynağını oluşturmaktadır. Bu dönem içinde kullanılmayan iç dürtüler asıl amaçlarından saptırılarak toplum yararına eylemlere yöneltilmektedir. Birinci yüceleştirme döneminde cinsellikten arınmaya temel alınmaktadır. İkinci dönemde ise cinselliğin amacından saptırılması, bireyleri çalışmaya hazırlama zorunluluğunun sonucudur.Birey bu zorunluluğu ailesinden ve okuldan öğrenir.
“Hep “şunu yap”, “bunu yapma” diye iş görenlerin insanoğlunun doğuştan getirdiği aktöresel davranış konusunda en küçük bir düşünceleri yoktur. Dirimsel enerji biliminin öz-düzenleme ilkesi, çok yerinde olarak, yeni doğmuş çocuğun doğal yapısına bütünüyle güvenmemektedir. Çocuğu doğanın yarattığı gibi büyümeye bırakırsanız, temel gereksinmelerini topluma karşıt, toplumdışı, başka bir deyişle ikincil güdülere dönüştürüp çarpıtamazsınız, “kötülük”ün zorla ortadan kaldırılmasına gerek kalmaz; o zaman kötü doğayla kaskatı aktörelerin oluşturduğu kısırdöngü de, insan canlarına verdiği zarar da yok olup gider. Sonu gelmez şeytan kovma girişimi, doğal gereksinmeler, o arada özellikle cinsel gereksinmeler yürürlükten kaldırıldığı, onların yarini, asıl ortadan kaldırılması gereken ikinci elden, toplumdışı, suçlu güdüler aldığı için bütünüyle başarısızlığa uğramıştır. İkincil güdülerin ortadan kaldırılması gerekir, çünkü bütün öbür toplumsal gereksinmeler gibi, doğal olmadıkları için, kendi kendilerine çekidüzen veremezler.”
Toplum beşinci yaşın sonundan ergenlik çağına kadar süren bu dönemde , bireyin tüm cinsel ahlak kurallarına alışmasını sağlar. Kendisine yabancı olan işe karışmasın diye. Cinselliğin başlangıç noktası olarak ergenlik çağının gösterilmesi, cinselliğin “üreme aracı” olarak kullanılmasını gündeme getirir.Bu durum ilkel insana bireysel ve toplumsal anlamda geri dönüştür.
Halbuki insanlık, çocukların doğarken doğadan getirdiği yaşama ilkesine doğru çocuklarını geliştirecek yerde, çocuklar kiliseye, camiye, havraya ve liberal-devlete, kamu-devletine veya üretime uydurmaktadır. Çocuğun doğadan getirdiği yaşama ilkesi doğanın ve insanın birliğini sağlamaya yönelik bir enerjidir. Doğada ve çocukta var olan bu yaşama ilkesi doğanın ve insanın birliğini sağlar. Dolayısıyla insanlar arasındaki bu evrensel birlik devlet, dinler tarafından bozulmaya ve parçalanmaya çalışılır. Bu ulusal-üretimsel ve dinsel ilkelerin aynı potada eritildiği kendine özgü bir nitelikte görülebileceği gibi başka biçimlerde de görülebilir. Bu durum doğal-insan varlığının everensel birliğini bozmaya ve parçalamaya yönelik bir siyasal yapılanmadır. Böylece çocukların doğadan getirdiği yaşamsal-enerji zamanla bu tarihsel güçler tarafından delinir ve parçalanır. Egemen üretim tarzlarınca çocuklara başka başka zırhlı-elbiseler giydirilir.
Doğa ve insan doğası arasındaki doğal-birlik doğa ile üretimin bağdaşmayacağı bir toplumsal işbölümü ve üretim tarzı benimsenerek bozulmuştur. Bu toplumsal yapılanma bir egemenlik biçimidir. Bu toplumsal yapılanma içinde doğan çocuğun insan doğası sürekli olarak boğazlanmaktadır.
Tarihsel egemen üretim ve üretim ilişkileri içindeki kadın ve çocuk da böyle bir toplumsal yapılanma içinde yer almışlardır. Bu tarihsel toplum biçimleri de kadın ve çocuk üzerinde toplumsal egemenliğin kurumlaşmasını sağlamıştır. Doğal olarak kadın ve çocuk sorunu her bir tarihsel üretim biçimi içinde var olmuştur. Bunlarda kadın ve çocukların tarihsel egemen toplumsal yapıya karşı ayrı örgütlenmelerinin tarihsel ön koşullarını oluşturmaktadır. Dolayısıyla üretim düzenleri bu sorunları çözememektedir. Genel bölünmemiş insanla tarihsel özel çıkar zemininde bölünmüş insan arsındaki çelişki bu sorunları daha da katmerleştirmektedir. Kadın ve çocuk sorunu insanın tarihsel toplumsal bölünmüşlüğünün üzerine oturmaktadır.
Kadın ve çocuk sorunu tarihsel toplum biçimi ve toplumsal ilişkileri bazında insan sorunu olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gün ki toplum biçimi ve toplumsal ilişkileri kaplamsal toplum biçimi ve toplum ilişkileri içerisinde bir gerçeklik değil verili bir gerçekliktir. Verili gerçeklik de insanın cinsiyet ve yaş zemininde bölünmesiyle erkeğin özel-insan haline getirilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu tarihsel üretim biçimleri ve toplumsal ilişkileri içinden soyutlanmamış erkek bir toplumsal egemenlik biçimidir. Bu sorunu tarihsel toplum biçimleri içinde yaşanmış ve yaşanan kadın-erkek eşitsizlikleriyle karıştırmamalıyız. Çünkü bu sorun insan sorunudur.
İkincisi de doğa sorunlarının çıkmasına kaynaklık etmektedir. Bunun sonucunda ise çevre, barış ve nükleer silahsızlanma hareketleri ortaya çıkmaktadır. Çünkü üretim, doğa ve insandan soyutlanarak, sadece ve sadece Pazara yönelik olarak yapılmaktadır. Böylece insan ve doğa üretimin bir nesnesi olmuştur. Özellikle üretim ve tüketimi kendisi için üreten değil Pazar için planlayan insan konumuna düşürülmüştür. Bu üretim biçimi insanı tarihsel toplumsal sürecin öznesi değil nesnesi yapmıştır. Üretim ve tüketim ilişkileri de bölünmüş insanın üretim ve tüketim ilişkileri üzerinden dolaylı olarak gerçekleşmektedir. Bu toplumsal üretim biçimi ve tüketim ilişkileri de insanın üzerinde tarihsel bir egemenlik biçimi kurmuştur.
Burjuva ve “sosyalist” iktisatta doğayı bir hammadde, üretim girdisi, olarak ele alır. Bu sadece bugün ele alınmış bir şey değildir. İlk insanlar avcı toplumlar halinde kendiliğinden oluşmuş bir doğada yaşıyorlardı. Bu dönemde insanlar toplumsal ve teknik yeteneklerini zaten geliştirmişlerdi. İnsanların doğaya müdahale etmeleriyle insan ve doğa değişmişti. İnsanların üretim ayarlamaları sonucundaki değişme hem insanları hem de doğayı farklılaştırmıştı. Ama bu yaşanan süreç insanın daha önceki geçirmiş olduğu evrenin doğayla uyumlu bir yaşam biçiminin devamı şeklindeydi. İnsanların gerçekleştirdiği yeniliklerde doğa ile insan bağının koparılmaması noktasında oluyordu. Bu birliktelik pratik bir yaşam biçimiydi. İnsanın doğayı dönüştürücü müdahale biçimleri maden işlemede kullanılan fizik ve kimyaya kadar kullanılan biçimlerdi. Pratikte bu müdahale biçimleri en uygun biçimlerdi. Bu biçimler insan ve doğa birliğine dayanıyordu. Fakat üretim, insandan ve doğadan soyutlanıp öncelik kazandığı andan itibaren, müdahale tarzının, hem maddi hem de toplumsal olarak sorgulanması gerekmektedir.
Tarihsel egemen toplumsal yapılanmalar yaşamsal-insan enerjisini kendi yarattıkları zırhlarla ne kadar delerse delsinler insanla doğa arasındaki birliği ortadan kaldıramazlar. Tarihsel eğmen-toplumsal yapılanmalar kaldırıldığında da bu durum son bulur. Bu ikincil bir işlevdir. Birincil problem insanın kendini ve doğayı ilk yadsıyışının yarattığı tarihsel toplumsal bir yapılanma içindeki düşüncelere kendini hapsetmesidir. Bu yüzden bölünmüş-özel-insan her yeni doğan çocuktaki doğayı, bununla birlikte insanın problemlerinin çözümü için gerekli umudu öldürmektedir. Bu yüzden insan, insanların sonradan yarattığı dağı yıkmak yerine ancak kendi yarattığı dağ içinde hapis olmuştur. İlk olarak insan olmayan, sonradan yaratılmış, ikinci güdüye dayanan bu dağların ilk önce yıkılması gerekmektedir. Ancak bununla birlikte ikinci dağlar yıkılabilir. Buda sadece ve sadece insan aydınlanmasına dayanan yeni bir bilinç ve örgütlenmeyle gerçekleştirilebilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: