Ücretli İşgücü İle Sermaye (1)

Derleyip Uyarlayan: Nezih Gençler (*)

Önce birkaç teknik kavramı ve tarihi süreci açıklayarak söze girmek istiyoruz.

Doğu Türkiye’si, Batı Türkiye’si olurken, Batı tekniği gibi, o tekniğin üzerinde doğmuş batı ideolojileri de bu ülkeye girecekti. Girdi de. Bu arada kırık dökük, düşe kalka olsa da, işçinin nasıl sömürüldüğü tartışılmaya, işçi sınıfından yana olan görüş ve düşünceler de çeşitli araçlarla sesini duyurur olmaya başladı.

Ancak, Türkiyemizde bu işitilen seste iki biçim falso kulağı tırmalıyor:
1- İşçi sınıfı düşünce ve davranışı, ekonomik ve sosyal adalet, sosyalizm, toplumculuk ve halkçılık; kurucularının değil, başkalarının ağzıyla, hele Türkçe’de hepten üçüncü, dördüncü derecede yabancı ağızlarla konuşturuluyor. O yüzden, önümüze “tavşanın suyunun suyu” getiriliyor.
2- İkinci falso bir eksiklikten ileri geliyor. Birinci falsoda “notalar bozuk”tu dersek, ikinci falsoda “notalar eksik” diyebiliriz.

Toplumculuk ya da sosyalizm ve diyalektik-tarihi materyalizm sadece işçi sınıfının değil tüm insanlığın bilimidir. Diyalektik ve tarihi materyalizm; bir ideoloji, bir felsefe, bir sosyoloji ya da sosyal-psikoloji veya bir ekonomi ya da politika anlayışı ve düşüncesi değil, tümüyle insanlığın düşünce ve davranış bilimidir.

Daha açık ve geniş bir ifade ile Bilimsel Sosyalizm;
Doğayı ve toplumu, tarihi gelişimi içinde kavrar, süreç içindeki olayları ve ilişkileri abartıp küçültmeden, oldukları gibi ele alıp, olaylar içinden asıl olaycığı, ilişkiler içinden temel olanı seçip nesnel gelişim ve değişimin ana halkasını yakalar.

Ve bu tarihi akış doğrultusunda, herşeyin birbiri ile ilişkilerini, gözükmeyen (nicel) değişimlerin gözüken (nitel) sıçramalara dönüşünü, tüm bu süreçte birbirine zıt tez ve antitezlerin sentez sıçramalarını, neden-sonuç ilişkilerini ve üretici güçlerin nabzını tutarak, belirli objektif şartlarda belirli subjektif etkinliklerle (ekonomik ve sosyal determinizm) toplumun, insan kolektif aksiyonuyla nasıl değişip geliştiğini araştıran ve açığa çıkaran bir düşünce ve davranış bilimidir.

Her yapı gibi onun da bir temeli, bir de üst katları vardır. Türkiye’de “sosyalizm” adı altında basılıp satılan yazılar, hep üst katlarda “dolaşırlar”. Toplumculuğun ve işçi sınıfından yana olmanın, sadece politika veya edebiyat tezleri “tartışılır”. Oysa, işin bir de temeli var: Ekonomi-Politik. Başı yukarda gezenler, nedense, aşağılara, temellere bakmaya zaman bulamıyorlar. Onun için de, insanı, “yarım hekimin candan ettiği” gibi, bu yarım işçi sınıfı düşüncesinin de “dinden imandan” etmesiyle bulanık sular bir türlü durulmuyor, sisten göz gözü görmüyor.

Oysa insan; hem toplum yaratığıdır, hem toplum yaratıcıdır. İnsanlık; geçmişinden kalan gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve iklim şartlarına göre, belirli bir tekniğe dayanarak toplum içinde yaşama güreşini kotarır. İnsanlık tarihi, belirli bir seviyeye ulaşmış toplumsal kolektif aksiyondan doğar ve gelişir. Tarihte herşeye can veren, bu KOLEKTİF AKSİYONdur.

Yapılar, bütün duvara tutamak olan ve Avrupalıların “Pierre Angulaire” dedikleri köşetaşları üzerinde yükselir. Toplum yapılarının da temelleri ekonomi ise, bu ekonomi “duvarı”nın dayanağı gibi olan “köşetaş”ları vardır. Sınıflı toplumlar tarihinin çağlarını birbirinden ayırt eden köşetaşları; her çağın, üretimle direkt ilişkili olan iki karakteristik sınıfı arasındaki ekonomik ilişki ve çelişkilerdir. Kapitalizm çağının köşetaşı ÜCRETLİ İŞGÜCÜ İLE SERMAYE arasındaki ilişki-çelişki: Özgür işgücünün alım-satımıdır.

İŞGÜCÜ İŞÇİNİN, EMEK İSE İŞVERENİN MALIDIR

İşçi sınıfının, daha doğrusu insanlığın düşünce ve davranış bilimi dinamiktir; insanlığın akışıyla birlikte gelişir. Olgunlaşması da, doğaldır ki bir günde olmadı.

Bütün bilimler gibi o da bir emekleme, çocukluk ve gençlik çağlarından geçerek olgunluk çağına erişip bilimleşti. İşçi sınıfı düşünce ve davranışının ustaları ilk el yazmalarında, sanayi toplumundaki işgücü, iş ve emek anlatılırken, farklı şeyler kastedildiği halde aynı kelimeler kullanıldı. Örneğin, işçinin iş görebilme, çalışabilme yeteneği olan işgücü anlatılırken de, çalışma sonunda ortaya çıkan iş yani hammaddeye katılan değer olarak emek anlatılırken de aynı kavram; “emek” , ya da “iş” kavramları kullanılmıştı. Daha sonra, anlatılan içeriğe uygun kavram ve terimler yerli yerine oturtuldu ve böylece İşçi Sınıfı Ekonomi-Politiği ya da İnsanlık Bilimi, olgunluk dönemine erişip bilimleşti.

Biz de konumuza buradan, bu temelden başlamayı uygun bulduk.
İŞGÜCÜ; insanın etinde, sinirinde ve beyninde bulunan enerji olan güçtür. İŞ; bu gücün kullanılışıyla ortaya çıkan ürün, değer, emektir. İşgücü ve emek birbirlerinden çok farklıdır. İşgücü, işçiye aittir. İşçi, işverene “iş”ini, “emeğini” değil işgücünü satar. Çünkü bu gücü kendisi kullanamaz. İş araçları yoktur. İşveren, satın aldığı bu işgücünü kullanır. İşgücünün kullanılmasıyla ortaya çıkan iş ya da emek, işgücünün değerinden kat kat fazladır.

İşçinin öz malı olan işgücünün değeri; onun yeniden üretilmesi için gerekli geçim, barınma ve giyim giderlerine, yani işçinin ertesi gün tekrar çalışabilmesi için gerekli asgari geçim maddelerine bağlıdır. İşverene satılan ya da kiralanan işgücünün, işverenin elindeki makinalar aracılığıyla hammaddeyi işlemesi sonucu ortaya çıkan bütün “iş”, ürün, değer ya da emek; işverenin eline geçer, onun malı olur. İşgücü, hammadde ve makinalarla harman olup kullanılmaya başladığı andan itibaren, kendi değerinin çok üzerinde bir değeri olan işi, emeği yaratır. İşgücünün değeriyle işin/emeğin değeri arasındaki farka artık değer diyoruz.

1- İşçi, daha işe başlamadan önce işverenle anlaşarak işgücünü belli bir fiyatla ona satmış olduğundan,
2- Birikmiş emekten başka birşey olmayan üretim araçları, hammedde ve ön sermaye; işverenin elinde olduğundan,
3- Ve daha birçok tarihi ve sosyal nedenler işverenin lehine işlediğinden dolayı, karşılığı ödenmeyen bu değerin işverenin cebine girmesi, işçinin sömürülmesi, karşılığı ödenmemiş işçi hakkının çalınması normal ve doğal bir olgu gibi kitlelere yutturulabiliyor.

Hatta tam tersine, işveren, işçisine iş olanağı yaratan ve rızık veren velinimet sayılabiliyor.
İşgücü ile iş/emek arasındaki ayrılık anlaşılmadıkça, ekonomi-politiğin temel tezleri de anlaşılamaz.

ÜCRET NEDİR? NASIL BELİRLENİR?

Değerli işçi kardeşler,
Sizlere; “ücretinizin tutarı nedir?” diye sorulsa, biriniz; “patronumdan bir iş gündeliği için iki milyon lira alıyorum” diğeriniz; “üç milyon lira alıyorum” diye karşılık vereceksiniz. Sizler; içinde çalıştığınız değişik işkollarına göre, o işkollarını güden işverenlerden belli bir işin çıkarılması için, örneğin 100 metre bez dokunması, 50 sayfalık dizgi yapılması, 8 saatlik tezgahtarlık yapılması için nasıl değişik tutarlarda paralar aldığınızı sayıp dökeceksiniz. Yanıtlarınızın başkalıkları ne olursa olsun, hepiniz, söz birliği etmiş gibi şu noktada birleşiyorsunuz: Ücret; belli bir iş süresi için veya bir işverene yapılan belli bir iş için patronun ödediği paradır.

Bu verilen yanıtlara ve toplumumuzdaki genel ve geçerli anlayışa bakarsak, öyle görünüyor ki; işveren, işçilerin işlerini para ile satın alıyor, işçiler, emeklerini, işlerini para karşılığı satıyorlar. Bu yalnız görünüşte böyledir… Gerçekte, işçilerin para için işverene sattıkları nesne işleri, emekleri değil işgüçleri, iş kuvvetleridir.

İş yani emek başka, işgücü yani iş kuvveti başkadır.
İşveren işgücünü bir günlüğüne, bir haftalığına ya da bir aylığına kiralar ya da satın alır. Önceden pazarlığı yapılıp fiyatı belirlenen bu işgücünü işveren kullanır, kullanabilmek için de, işçiyi kararlaştırılan süreçle çalıştırır. İşveren; işgücünü satın aldığı bu parayla, örneğin aylık 500 YTL’nin tamamı ile 1000 adet ekmek veya 3 cumhuriyet altını ya da 100 küsür paket marlboro sigarası alabilirdi. İşverenin, işgücünü, haftada 45 saatten ayda (haftasonu tatili hariç) ortalama 200 saat kullanma hakkını satın aldığı bu 500.- YTL, işgücünün bir aylık fiyatıdır. Demek ki işgücü tıpkı ekmek, şeker, altın gibi bir matahtır (metadır). Alınır satılır bir nesnedir. İşgücü saat ile ölçülür, şeker ise kilo ile tartılır.

Değerli işçi arkadaşlar, bizler, kendi matahlarımızı, yani işgüçlerimizi işverenin matahı ile, para ile değiştokuş ediyoruz ve bu değiştokuşu belli bir orana göre yapıyoruz. Şu kadar para, bu kadar işgücünün kullanılışına karşılıktır deniliyor. 8 saatlik dokuma işi için 15.- YTL, 8 saatlik tezgahtarlık için 14.- YTL alıyorsanız, bu aynı zamanda bu paralarla alacağınız ekmek, su, giysi gibi başka metalar demek değil mi? Evet. Bir aylık işgücümün karşılığı olarak aldığım 500.- YTL, benim satın alabileceğim başka metalar demektir.

Demek ki bizler, işgücümüzü her çeşitten başka metalarla değiştokuş ediyor; ve bu değiştokuşta belli bir oran, karşılıklı bir ölçülülük ve tartılılık gözetiyoruz. Bize günde 20.- YTL veren işveren, bizim bir günlük işgücümüze karşılık şu kadar et, bu kadar ekmek, şu kadar giysi, bu kadar kömür, ışık vb. vermiş oluyor. Bu bir orana göre olur. Bu oran, işgücünüzün başka metalarla değiş tokuş değeridir. Para ile değerlenen bir metanın değiştokuş değerine o metanın FİYATI denir. Demek ki, aldığınız ücret; işgücünüzün fiyatına verilmiş özel addan başka bir şey değildir; bunun adı da herkesin ağzında dolaşan işin fiyatıdır ki, bu ad, ancak insanın eti ve kanında saklı bulunan o özel metanın (işgücünün) fiyatına verilmiş bir addır.

İlk önümüze çıkan bir işçiyi, örneğin sizi ele alalım. İşveren sizi şu kadar süre çalışmanız ya da şu kadar iş üretmeniz için tezgahla buluşturur. İşe koyulursunuz. O süre içinde ürettiğiniz iş ya da hizmet işverenindir. İşveren, sizin bir günde ürettiğiniz iş veya hizmeti örneğin 50 YTL’ye tüketiciye satar. O zaman, sizin günlük işgücünüzün karşılığı olan 15.- YTL, bu 50.- YTL’lik ürünün bir payı mıdır? Hiç de öyle değil. Hatta belki de o hizmet ya da ürün satılmadan uzun süre önce ücretinizi almışsınızdır.

Demek işveren, sizin ücretinizi bu üründen çıkardığı para ile ödemez, belki önceden biriktirilmiş para ile öder. İşveren tarafından bulunup buluşturulup size sunulan tezgah ve iş aletleri nasıl sizin değilse, kendi işgücünüze karşılık olarak aldığınız metalar da sizin ürününüz değildir. Olabilir ki işveren, ürününü satamaz. Olabilir ki işveren, satımdan ücretin tutarını çıkaramaz ya da tam tersi, size ödediği ücretten çok daha yüksek bir fiyata satar. Bütün bunlar sizi hiç ilgilendirmez.

İşveren, elindeki sermayenin bir parçası ile sizin işgücünüzü satın alır; nasıl ki sermayesinin başka bir parçası ile aletler, makinalar, tezgahlar, hammadde satınaldığı gibi. İşveren, bu nesneleri ve bu ürün ya da hizmetin üretilmesi için gerekli işgücünü satınaldıktan sonra tüm bu kendisine ait araç gereçlerle üretim başlatır. Bu hazırlıklar için işverenin harcadığı para, o ürün ya da hizmetin karşılığında, o ürün ya da hizmet satıldıktan sonra işverenin cebine girecek olan para olamaz, çünkü ürün henüz satılıp paraya bile dönüşmemiştir.

Demek ki ücretimiz; ürettiğimiz üründen ya da hizmetten aldığımız bir pay değildir. Ücret; daha önceden mevcut olan bir metanın bir parçasıdır ki işveren bu parça ile belli bir miktarda üretici işgücü satınalır.

İşgücümüz; bizim, yaşayabilmek için işverene sattığımız bir metadır. Bizlere özgü bir canlı eylem olan işgücümüzün somutlanıp maddeleşmesi demek olan iş ve emek, biz işçilerin canlılığımızı açığa vuruşumuzdur. Gereksinimimiz olan geçim maddelerini elde etmek üzere bu canlı faaliyeti bir başkasına satıyoruz. Demek ki biz işçilerin işgücü; yaşayabilmemiz için gerekli olan bir araçtan başka birşey değildir. Bizler, yaşamak için çalışıyoruz. İş ve işte geçirdiğimiz süre yaşamımızın bir parçası değil, (belki daha çok) yaşamımızın kurban edilişi, hayatımızın harcanmasıdır. Bizim asıl yaşamımız, işin ve iş süresinin bitiminden sonra başlar. Bizler için iş, başka birine haraç mezat sattığımız yaşamımızdır.

İşte bunun içindir ki, çalışmamızın ürünü bile bizlerin amacı değildir. Dokuduğumuz ipek, kuyulardan çıkardığımız altın, ürettiğimiz çeşitli hizmetler, tezgah başında veya reyonlarda sattığımız ürünler, mağazalar, marketler, petrol rafinerileri, köprüler, saraylar; kendimiz için ürettiğimiz nesneler değildir. Kendimiz için ürettiğimiz nesne; ücrettir. İpek, altın, saray denen nesneler, işçi için, döner dolaşır belli bir miktar geçim aracına, belki bir pamuklu fanilaya, enflasyonla aşınmış bakır paraya, gecekonduya, kuru ekmeğe, vapurda güverteye, trende üçüncü mevkiye, caddelerde yaya gezmeye tekabül eder.

8 saat boyunca dokuyan, eğiren, delen, tornalayan, hizmet üreten, pazarlama yapan, yapı yapan, bel belleyen, çapalayan, taş yontan işçi, bu 8 saatlik dokumacılığı, eğiriciliği, deliciliği, tornacılığı, tezgahtarlığı, çapa sallama ve taş yontmayı hayatının bir tezahürü, yaşayışının bir meydana çıkışı, yaşayışı, hayatı gibi görebilir ve sayabilir mi? Hayır! Tam tersine, işçi için yaşayış, bu faaliyetin bittiği yerde başlar. Yani, evindeki masasının başında, sofrada, gecekondusunda, yatağında başlar. Tersine, 8 saat süren iş, işçinin üzerinde hiçbir dokuma, eğirme, delme vs. duygusu bırakmaz. Bir duygu, bir his bırakır, fakat bu; masa başına, evine, yatağına girmesi için işçiye elverişli olan nesneyi kazanmak duygusudur. Eğer ipek böceği, koza böceği hayatına geçtiği zaman kendisine paraca bir yardımı olsun diye kozasını örse idi, tam ve mükemmel bir ücretli işçi olurdu.

Tarihte, işgücü daima bir meta olmadı. İşgücü, daima ücretli işgücü, yani özgür işgücü değildi. Öküz, nasıl gücünü köylüye satmıyorsa, köleler de sahibine işgücünü satmaz. Köle, işgücü ile birlikte, bir çırpıda sahibine satılır. Kölenin bizzat kendisi bir malsahibinin elinden öteki malsahibinin eline geçen bir metadır. İşgücü, kölenin kendi malı değildir. Serf (toprakbent köylü) ise, işgücünün (iş kuvvetinin) ancak bir parçasını satar. Serf, toprak sahibinden ücret almaz, genellikle toprağın sahibine haraç öder. Toprakbent, toprağa ait, toprağın malıdır ve toprağın sahibi için bir gelir temin eder.

Özgür emekçi ise tersine, kendi kendisini gene kendisi satar. Hem perakende olarak satar. Özgür işçi, bir günlük hayatının 8, l0, 12, 15 saatini, bir gün sonra da yaşamına devam edebilmek için, en çok ücreti veren ve hammadelere, iş aletlerine ve geçim araçlarına sahip olanlara, yani işverenlere satar. İşçi ne bir malsahibine ne de bir toprağa aittir; belki günlük hayatından 8, 10, 12 ve 15 saati, işgücünü sattığı kimseye ait olur. İşçi, kendisini kiralayan işvereni dilediği an bırakıp gider ve işveren de işine geldiği an, ondan kâr çıkarmadığı veya onda umduğu kârı bulamadığını görür görmez işçiye yol verir. Fakat bütün gelir kaynağı işgücünün satımından ibaret olan işçi, yaşamaktan vazgeçmedikçe, tüm satınalıcılar sınıfını, yani işveren sınıfını bırakıp başka bir yere gidemez. Bu düzen içinde işçi, falan veya filan işverenin değil, tümüyle işveren sınıfının egemenliği altındadır.

Sermaye ile ücretli işgücü arasındaki ilişkilerin ayrıntılarına girmeden önce, şimdilik ücretin tayini, belirginleşmesi için hesaba katılan ilişkileri kısaca açıp anlatalım.
Ücret, görmüş olduğumuz gibi, belli bir metanın fiyatı, yani işgücünün fiyatıdır. Demek ki ücreti tayin eden kanunlar ile bütün öteki metaların fiyatını tayin eden kanunlar aynı kanunlardır. Şu halde önümüze çıkan sorun şudur: Bir metanın fiyatı nasıl belirlenir, nasıl tayin olunur?

BİR METANIN FİYATINI BELİRLEYEN NEDİR?

Satın alıcılarla satıcılar arasındaki rekabet, yani arz ve talep arasındaki oran; bir malın fiyatının alçaklığını ya da yüksekliğini belirler. Bir metanın fiyatını belirlendiren rekabet üçüzdür.

Aynı metayı bir çok başka başka satıcı sunar, arz eder. Aynı kalitede metaları en ucuz kim satarsa o, öteki satıcıları piyasadan söküp atacağından ve en büyük sürümü elde edeceğinden emindir. Demek ki satıcılar, metaların sürümü ve pazar için karşılıklı olarak çarpışırlar. Her biri satmak, elinden geldiği kadar çok satmak ve elinden gelirse, öteki satıcıları bir yana atarak, yalnız kendisi satmak ister. Bunun için birisi ötekisinden daha ucuza satar. Bu yüzden satıcılar arasında bir rekabet başlar, bu rekabet, sunulan metaların fiyatını alçaltır.

Fakat satınalıcılar arasında da bir rekabet vardır ki, bu rekabet de diğer yandan, sunulan metaların fiyatını yükseltir.

Ve doğaldır ki, satıcılarla alıcılar arasında da bir rekabet vardır. Çünkü, birileri elden geldiği kadar ucuza satın almak ister, ötekiler elden geldiği kadar pahalıya satmak ister. Alıcılarla satıcılar arasındaki bu rekabetin sonucu, yukarıda andığımız rekabetin taraflarının takındığı davranışa, aldığı duruma bağlıdır. Yani rekabetin sonucu; rekabetin, satınalıcılar ordusu içinde mi, yoksa satıcılar ordusu içinde mi daha güçlü ve kuvvetli olacağına bakar. Sanayi, yüzyüze gelen iki yığın orduyu savaşa giriştirir. Ki bu iki ordu yığınından da her birinin kendi safları içinde kendi güçleri, kendi askerleri arasında ayrıca bir dövüş alır yürür. Güçleri, askerleri en az vurulan yığın ordusu, karşısındaki düşman ordusunu yener, hasım ordu üzerinde zafer kazanır.

Diyelim ki, pazarda 100 balya pamuk var ve o sırada 1000 balyalık pamuk alıcıları bulunuyor. Bu alışverişte, talep, arzdan on defa daha büyüktür. Bu yüzden, satınalıcılar arasındaki rekabet pek güçlü kuvvetli olacaktır. Çünkü, alıcılardan her biri bir balya ve elinden gelse 100 balyanın tümünü almak ister. Bu örnek, gelişi güzel ortaya atılmış bir faraziye, bir hipotez, bir tasarlama değildir. Ticaret tarihinde öyle kötü hasat (rekolte) devrelerinde yaşadık ki o sıralarda aralarında söz birliği eden bir kaç kapitalist yalnız 100 balya değil, tüm dünyanın bütün pamuk stoklarını satın almanın yolunu aradı. Böyle koşullarda, bir satın alıcı, pamuk balyası başına nispeten daha yüksek bir fiyat vererek öteki satın alıcıyı pazardan söküp atmaya çalışacaktır.

Düşman ordusu askerlerinin kendi aralarında bütün bütüne yaman bir dövüşe girişmek üzere olduklarını birdenbire görüveren pamuk satıcıları, böylece tekmil 100 balya pamuklarını mutlaka satacaklarına güvenen pamuk satıcıları, karşılarındaki alıcılar pamuk fiyatını yükseltmek için birbirlerinin gözünü oyup, birbirleri ile rekabete düşerlerken, satıcılar da daha fazla pamuk satabilmek için fiyatları düşürüp birbirleri ile saç saça baş başa olmaktan vazgeçerler. Satıcılar ordusu içinde ansızın bir barış havası esiverir. Satıcılar artık bir tek adam gibidirler. Alıcılarla yüz yüze gelince, filozofçasına bir aldırmazlıkla kollarını kavuştururlar ve eğer satın almakta en çok acele edenler, kendilerine belli bir sınır çizmemişse, satıcıların nazının ve fiyatları daha da yükseltmek için ayak direyen isteklerinin sonu gelmez.

Demek ki eğer bir malın arzı o malın talebinden daha azsa, daha cılız ise (sunulan nesne dilendiğinden azsa), satıcılar arasında hiçbir veya hemen hemen hiçbir rekabet yoktur. Alıcılar arasındaki rekabet ise, bu satıcılar arasındaki rekabet eksildiği oranda artar. Sonuç: Metalarda önemli bir fiyat yükselişidir.

Bilinir ki, bunun zıttı da sık sık görülür. Arzın talepten fazla oluşu yüzünden satıcılar arasında umutsuzcasına bir rekabet başlar ve şiddetlenirse; satın alıcıların azlığı yüzünden metaların düşük fiatla satımı görülür.

Fakat hos dedikleri fiyat yükselişi, fiyatların yükselişi, fiyatların düşüşü ne demektir? Yüksek fiyat, düşük fiyat ne anlama gelir? Bir kum tanesi, bir mikroskopla bakılınca büyüktür ve bir kule bir dağla kıyas edilir, karşılaştırılırsa küçüktür, ve eğer fiyat, arz ve talep arasındaki oranla belirlenir (tayin edilir) ise, arz ve talebin oranını ve ilişkisini belirleyen, tayin eden nedir?

İlk önümüze çıkan burjuvalardan birisine başvurup soralım, o bir an bile ikircikliğe düşmeksizin, tıpkı Büyük İskender gibi bu kördüğümü, bu Gordiyos’un metafizik düğümünü bir vuruşta kesip atacaktır. Bize “eğer” diyecektir; “sattığım mal bana 100 bine mal olduysa ve eğer ben bu malın satımından 110 bin çıkarırsam -bir yıl sonunda 100 bin ytl 110 bin ytl’ye çıktı diyelim- bu meşru, namuslu ve uygun bir kazançtır. Ama 100 binlik mala karşılık 120, 130 bin elde edersem, o zaman bu yüksek bir kazançtır. Ve eğer 200 bine çıkarırsam bu olağanüstü büyük bir kazanç olurdu.” Şu halde burjuvanın kazancını ölçmeye yarayan nedir? Malın üretim masrafları!

Eğer burjuva, bu malına karşılık, üretimi daha ucuz olan bir mal tutarı elde ederse, zarar etmiştir. Eğer kendi malına karşılık, üretimi daha pahalı olan bir mal tutarını elde ederse, kâr etmiştir.Ve kazancın bu alçalışını ya da yükselişini hesaplamak için, burjuva bir şeye bakar: Kendi malının değiş tokuş değeri sıfırın, yani üretim masraflarının altında mıdır, üstünde midir, ne oranda altındadır, ne oranda üstündedir?

Fakat, arz ile talep arasındaki birbiri ardından gelen ve değişen oranların nasıl bazen bir fiyat yükselişini (hos), bazen bir düşüşü (bes) kışkırtarak, bazen yüksek fiyatları bazen ise düşük fiyatları ardından sürüklediğini görmüştük. Eğer, yetersiz bir arz veya ölçüsüzcesine artan bir talep yüzünden bir malın fiyatı iyiden iyiye yükselirse, başka herhangi bir malın fiyatı zorunlu olarak alçalır. Çünkü bir malın fiyatı, ancak o malla değiş tokuş edilen öteki mallar ile olan oran ve ilişkileri para olarak ifade eder.

Örneğin, eğer, bir metre ipekli kumaşın fiyatı 50 YTL’den 60 YTL’ye çıkarsa, paranın fiyatı ipek kumaşınkine oranla düşmüş ve eski fiyatlarında kalan bütün öteki malların fiyatları da ipekli kumaşa oranla alçalmış demektir. Aynı miktarda ipekli kumaş elde etmek için, karşılık olarak daha büyük bir miktar para vermek gerekir. Bir malın fiyatı artınca bundan çıkan mantıki sonuç ne olur? Sermaye, kazançlı sanayi koluna akacaktır. Ve sermayenin bu gözde sanayi alanına göç etmesi, bu sanayi alanında, her zamanki olağan kazançlar devam ettiği sürece, daha doğrusu bu sanayi alanı ürünlerinin fiyatı üretim masraflarının üstünde olduğu sürece üretim artar. Bu arz yükselişi, o malın fiyatının üretim masraflarının altına düşeceği ana kadar sürüp gider.

Tersine, eğer bir malın fiyatı üretim masraflarının altına düşerse, sermaye, bu malın üretiminden kendisini çekecektir. Eğer bu malı üreten sanayi (kolu), henüz güncelliğini yitirmemişse, o malın üretimi eksilmeye başlar, ta ki o malın arzı talebine tıpatıp karşılık düşünceye kadar. Sonuç olarak malın fiyatı, yeniden üretim masraflarının üstüne çıkıncaya kadar yükselmeye başlar. Çünkü bir malın cari fiyatı daima o malın üretim masraflarının üstünde veya altında olur.

Görüyoruz ki, sermaye sürekli göçer gider ve gene geri gelir, bir sanayi alanından öteki sanayi alınına geçer: Yüksek fiyat pek güçlü kuvvetli bir göçmenliği kendine çeker ve düşük fiyat kendinden bir çok göçmenleri dışarıya atar.

Başka bir bakımdan gösterilebilir ve ispat edilebilir ki, yalnız arz değil, talep de üretim masrafları ile belirlenir. Bunu açıklamasına girişmek bizi konumuzdan pek uzaklara sürüklerdi.

Şu anlattıklarımızla görmüş oluyoruz ki, arz ve talep dalgalanışları bir metanın fiyatını daima tekrar tekrar ve yeniden o metanın üretim masraflarına döndürür, geriletir. Bir metanın gerçek fiyatı, hemen her zaman o metanın üretim masraflarının üstünde veya altındadır, ama fiyat yükselişi (hos) veya fiyat düşüşü (bes) karşılıklı olarak birbirlerini tamamlarlar, o suretle ki, belli bir zaman devresi içinde, sanayinin med ve cezirlerini toplarsak, metaların birbirleri ile, üretim masrafları dayanağında değiş tokuş edildikleri, yani metaların fiyatlarının üretim masrafları ile belirlendiğini görürüz.

Bu belirlenişi, fiyatın üretim masrafları aracı ile belirlenişini burjuva iktisatçıların anlattıkları anlamda anlamamalıdır. İktisatçılar derler ki; “metaların ortalama fiyatı, üretim masraflarına eşittir ve bu kanundur.” Fiyat yükselişinin fiyat düşüşü ile düşüşün yükselişle telafi edilmesi, kapatılması gibi bir “anarşik” hareketi “tesadüfün işi” sayarlar. Onlar, fiyat dalgalanışlarını; kanun ve fiyat belirlenişini de yalnızca üretim masrafları ile açıklamakta ve de bir tesadüfün işi saymakta bir o kadar haklı olabilir. Fakat yalnız ve yalnız bu dalgalanıştır ki, daha yakından bakılınca, en yaman yakıp yıkmaları ardından sürükler veya tıpkı depremler gibi, kapitalist toplumu ta temellerine kadar sarsar, yalnız dalgalanışlardır ki, meydana geldikçe, tersinden, üretim masrafları ile fiyatları belirginleştirirler.

Bu kargaşalığın topu birdendir ki, burjuva düzeninin ta kendisidir. İşte bu sanayi anarşisi sırasında, bu dönüş ve dolaşım hareketi içindedir ki, rekabet; tavşana kaç, tazıya tut diyerek bir acayipliği ötekisi ile telafi eder.

Demek şunu görüyoruz: Bir metanın fiyatı, o metanın üretim masraflarıyla belirlenir, ama o suretle ki orada soyut kanunlar, kör tesadüfler, cinler ve periler rol oynamaz. Bir metanın fiyatı üretim masraflarının üzerine çıktığı zaman görülen yükseliş anları, o metanın fiyatı üretim masraflarının altına düştüğü zamanla telafi edilir. Tabii, bu dediğimiz bir sanayinin öne konulan tek metası için değil, bütün sanayi kolu için doğrudur. Bu dediğimiz, tek başına alınan bir sanayici için de değil, ancak bütün sanayiciler sınıfı için doğrudur.

Fiyatın üretim masrafları ile belirlenmesi; bir mal üretimi için zorunlu olan işgücü süresi ile fiyatın belirlenmesi demektir. Çünkü üretim masrafları denilen nesnenin içinde şunlar vardır:
1- Hammaddeler ile aletler(in aşınması), yani sanayi ürünleri ki, bunların üretilmeleri bir miktar zaman işgücü harcanması ile olur ve bunun neticesi bu ürünler herhangi bir miktar zaman işgücünü temsil ederler.
2- Doğrudan doğruya işgücü ki, bunun da ölçüsü gene zamandır.

Fakat, genel olarak metaların fiyatını düzenleyen aynı genel kanunlar, doğal olarak ücreti, işgücünün fiyatını da düzenlendirirler.
İşgücünün ücreti, arzla talep arasındaki orana göre işgücünün satın alıcıları olan kapitalistler ile işgücünün satıcıları olan işçiler arasındaki rekabetin aldığı biçime göre bazen düşer, bazen yükselir. Genel olarak mal fiyatlarının dalgalanışı ne ise, ücretin dalgalanışı da odur. Fakat, bu dalgalanışlar, belli sınırlar içinde; işgücünün fiyatını belli eden şey olan üretim masrafları merkezli bir gel-git sınırları içinde olur. Burada belirleyici olan; Bu malı, yani işgücünü üretmek için gereken süredir.

İyi ama işgücünün bizzat kendisinin üretim masrafları nelerdir?
Bu masraflar, işçiyi işçi olarak muhafaza etmek için gereken masraflardır.

İşte bunun içindir ki, bir işte, mesleki bilgiyi elde etmek için ne kadar az zaman gerekirse, işçinin üretim masrafları, (işgücünün yerine gelmesi için gereken masraflar) da o kadar az olur ve o emekçinin ücreti de aynı oranda düşük olur. Hemen hiç bir eğitim ve çıraklık istemeyen sanayi kollarında, bir işçiye gereken üretim masrafları, hayatiyetini koruyarak yaşaması için gereken mallardan öteye geçemez. Bunun içindir ki, böyle bir işçinin işgücünün fiyatı, zorunlu olan geçim araçlarının fiyatı ile belirlenir.

Bununla birlikte burada başka etkenleri de değerlendirmek durumundayız. Üretim masrafları ve masraflara göre de ürünlerin fiyatını hesaplayan işveren, iş aletlerinin aşınmasını da hesaba katar. Örneğin bir makina, ona 1.000 YTL’ye mal olursa ve bu makina on yılda (aşınma) eskiyorsa, işveren, her yıl meta fiyatı üzerine 100 YTL katar ki, böylelikle, on yıl sonunda aşınan makinanın yerine yenisini koyabilsin.

Basit bir işgücünün üretim masrafı derken de üreme masraflarını tıpkı böyle anlamak gerekir; çünkü üreme masrafları ile işçi soyu çoğalacak ve aşınan emekçilerin yerine yenileri gelecektir. Demek tıpkı makinanın aşınması gibi işçinin aşınması da hesaba katılır. Demek ki, basit işgücünün üretim masrafları denildi mi, bu masrafların içinde işçinin hem yaşama hem de üreme masrafları bulunur. Bu yaşama ve üreme masraflarının fiyatı hep birden ücret dediğimiz nesneyi meydana getirir. Böylece belirlenen ücrete: Asgari Ücret denilir.

Bu Asgari Ücret, tıpkı malların fiyatının genel olarak üretim masrafları ile belirlenişi gibi, tek başına alınan kişi için değil bütün işçi sınıfı için vardır ve rol oynar. Milyonlarca işçi vardır ki yaşayabilme ve üreyebilme (döl yetiştirmek) için yetecek nesne ellerine geçmez; fakat baştan başa bütün işçi sınıfının ücreti, ücret iniş çıkışlarının sınırları içinde, bu asgariye eşittir.

Sermaye: Birikmiş Emek ile sürecek….

(*) Karl Marx’ın konu ile ilgili broşürünü dilimize çevirip Türkçe yeniden söyleyen Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan derleyip uyarlayan: Nezih Gençler

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: