Ücretli İşgücü İle Sermaye(4)

Derleyip Uyarlayan: Nezih Gençler (*)

İNSANLIK TARİHİ BAŞLICA İKİ ANA BÖLÜMDEN OLUŞUR:

1- Medeniyet ya da uygarlık öncesi diyebileceğimiz, sınıfsız, devletsiz, yazının ve paranın olmadığı toplumlar çağı:

Bu çağda, sermaye diyebileceğimiz tüm iş aletleri, barınma ve geçim araçları, belli bir sınıfın ya da kişilerin değil, ya kolektif olarak toplumun ya da o işi gördüğü sürece o insanın mülkiyetindedir. Ticaret, para, çalışan, çalıştıran, sınıflar ve devlet yoktur. Doğal olarak da insanın insanı ezip sömürmesi, birbirinin sırtından geçinip kâr etmesi de söz konusu olamaz. O zamanın insanları korku, yalan, aldatma, hırsızlık nedir bilmeyen, özel mülkiyeti ve bencilliği tanımamış, doğal cinsel işbölümüyle ve doğrudan askercil demokrasiyle (herkes silahlı) kendi kendilerini yöneten, altın çağın ya da cennetin çocuklarıdır.

Toplayıcılıktan avcılığa, göçebeliğe ve giderek tarımı keşfedip kentler kurmaya kadar varan insanlık, hep bu ilkel sosyalist toplum içinde yaşamıştır.

2- Özel mülkiyetli, sınıflı, devletli, yazı, para ve ticareti bulmuş toplumlar çağı:

Ziraat üretimi ve kent yaşamı, insanlık tarihinin 2. büyük işbölümünü doğurmuş; tarımla uğraşanlar ile zanaatçılar, birbirinden ayrı işkolları olarak belirginleşmeye başlamıştır.

Tarım; üretimi toprağa ve iklime bağlı kılarken, tohumların bir sonraki yıla kadar saklandığı depolar ve depo “memurları” (ruhban sınıfı) doğmuş, bu depolama, aynı zamanda, birtakım işaretlerin ambarlar üzerine ya da önlerindeki taşlara kazınmasını da beraberinde getirmiştir.

Kent kurulurken gelip yerleşen ilk kent kurucularının reisleri, zamanla, kendi ailelerini güçlendirip, rahiplerle birlikte, tüm toplumun malı olan toprakları yavaş yavaş özel mülkiyetlerine geçirerek aristokratlaştılar.

Tarım için gerekli olan aletleri yapan zanaatçıların da tarım geliştikçe toplumdaki önemleri artmıştır.

İlk kent kuruluşundan beri gelip kentin çevresine yerleşen, genellikle işsizlerden oluşan gruplar, zaman geçtikçe kent artıklarıyla doyamaz hale gelmişler ve içlerinden alım satımla geçimini sürdürmeye çalışanlar türemiştir. Ziraatçılarla zanaatçıların birbirlerinden kopuk iki üretici kesim olarak kastlaşmaları, bu küçük al-satçıların zamanla bir aracılar sınıfı; tüccarlar sınıfı haline dönüşmesine zemin hazırlamıştır.

Elinden ticaretten başka bir iş gelmeyen işte bu ipten kazıktan kurtulma grupların zamanla zenginleşmesiyle doğan tüccarlar sınıfı, kent yönetimine de ağırlıklarını koymuşlardır. Toprak gibi artıp eksilmesi pek insanın elinde olmayan bir zenginliğe sahip olan aristokrasi, ticaret gibi sonsuz doğurgan bir para gücünü elinde bulunduran tüccarlarla iktidarını paylaşmak zorunda kalmıştır. Tüccarlar; bir taraftan, züğürtleşen (Züğürt Ağa’lara, Oblomovlara) aristokrasiye, yüksek faizle borç para verip onların topraklarını ipotek altına almış, diğer taraftan da zanaatçıları aynı yollarla egemenlikleri altında tutmuşlardır.

Hızla köleleşerek ya da serfleşerek yoksullaşan halk kitleleri, geçmişte kaybettikleri cenneti gelecekte aramaya başlamış ve aşırı ezilme ve sömürüyü hem dizginlemeye hem de ebedileştirmeye yönelik bir moral ve son dayanak olarak tek tanrılı dinler ve devlet baş tacı edilmiştir.

Aristokratlarla tüccarların, iktidar dengelerini kurdukları anda ve yerde ortaya çıkan devlet, özel mülkiyet, para, miras ve ticaretle uygarlık başlamış oldu.

İlk medeniyet olan Sümerlerden Bizans’a kadar yaklaşık 5000 yıl, irili ufaklı devletlerin ve imparatorlukların doğup yıkılmalarında en önemli etkenlerden biri; ticaret ve dünya ticaret yolları olmuştur. Bütün büyük imparatorlukların “kaderi”; içerde sömürülüp ezilen sınıfların iç dinamiğinin ve dışarıda sınıflı toplum öncesini yaşayan avcı ve göçebe yığınlarının hammaddeyi ve dünya ticaretini tehdit ya da kervancılıkla kontrol etmelerinden doğan dış dinamiğin etki-tepki sentezine bağlıdır. İmparatorluklar, bu ticaret yolları üzerinde ve dünya ticaretini açmak için kurulmuşlar, savaşmışlar, yenmişler ya da yenilmişlerdir.

TARİHSEL OLARAK EKONOMİ-POLİTİK:

Medeniyet’in ya da uygarlığın üretimi; tarım (ziraat) üretimidir. Fakat, Medeniyet’in asıl sebebi tek başına tarım değildir. Tarım, kentleşmeyle başlamıştır. Medeniyet’in karakteristiği; tarım ile sanayi (zanaat) kolları arasındaki iş bölümünün (2. Büyük Sosyal İşbölümü) gelişmesine bağlı olan TİCARETtir. Toplumda alışveriş aracıları olan TÜCCARLAR, sosyal bir SINIF haline geldikleri zamanda ve yerde Medeniyet başlar.

Medeniyet’e geçmek için;
1) Tropikalimsi ırmakların tarıma elverişli ve çok bereketli toprakları,
2) Bu topraklar üzerinde kentleşme konağına varmış bir toplum gerekmiştir.

Irak’ta Ur, Uruk, Mısır’da Buto, ve Çin, Hint Medeniyetleri; sulamalı gelişkin ziraat ve geniş ticarete en elverişli coğrafyalarda doğdu. Oralarda, doğanın bereketli taşkınları ve toplumun büyük kanallaştırma kolektif aksiyonu; ziraat ve sanayi iş bölümünü artırarak, ticareti belli başlı bir ekonomik fonksiyon haline getirmiştir. İlk Medeniyet beşiklerinin, artan ham madde ihtiyaçlarını kendi topraklarındaki doğal kaynaklardan karşılayamamaları, ticareti, en geniş dış ticaret biçiminde büsbütün kışkırtmıştır.

Ticaret: İş bölümü yüzünden ayrı ve birbirinden habersiz-bağımsız üreticilerce elde edilen ürünlerin, insanlar arasında değiş-tokuş edilmesidir. Ancak; her iş bölümü, birbirinden ayrı ve bağımsız üretimi gerektirmediği gibi, her değiş-tokuş da ticaret değildir. Örneğin ilk iş bölümü, doğal-cinsel işbölümü olarak avcılığın başlangıç konağında oldu: Kadın; içerde toplayıcılık, bahçe-ev işi, erkek; dışarıda av işi ile uzmanlaşırken, hiçbir ticari alış-veriş yapılmadı. Üretim ve tüketimin arasında bilinç ve özgürlük kısıtlayıcı hiçbir değiş-tokuş görülmedi. Bu doğal-cinsel iş bölümünde ev; toplumun ortak malı olmakla birlikte, bakım ve eşya olarak kadının elindeydi. Eve ve ocağa hükmeden kadın, topluma egemen bir yetki kazandı.

Toplumdaki tüm erkek ve kızları dokuz ay on gün karnında taşıyan, kanıyla besleyen, sonra doğurup dokuyan ve emzirip yetiştiren insan olarak kadın, bu egemenlik yetkilerini; çocukları, kardeşleri ve kocalarından oluşan toplum zararına ve onlara karşı bir sömürü ve baskı aracı olarak kullanamazdı, kullanmak aklının ucundan bile geçmedi.

Göçebelikte, evcil hayvanın sürü biçiminde üretimi demek olan çobanlık toplumunda, bir sistem olarak 1. Büyük Sosyal İşbölümü doğdu. Alış-veriş (Takas); göçebe-çoban kavimler ile avcı, bahçeci kavimler içinde ve arasında kendiliğinden başladı. Ama bu, toplum içinde sırf alış-verişle geçinen bir insan sınıfı yaratmadı. Bu toplumlarda değiş-tokuş; nicelik ve nitelik olarak ticaret adını alacak bir değiş-tokuştan bambaşka, hatta onun tam zıttıdır. Oradaki alış-verişler; bütün bir oymak (kabile) ile ötekiler arasında, toptan yapıldı. Bu alış-veriş, oymak başlarının yetkisi ve aracılığıyla olsa bile, şefler yalnız kendi adlarına davranamazdı. Bütünü ile toplumun yararını güderlerdi.

Göçebelerin, Mısır ve Babil gibi iki büyük Medeniyet arasında kendiliğinden başardıkları alış-verişlerde ve ticaret kervancılığında bile, şefler, oymaklarının tümü adına ve onların toplumsal çıkarlarını gözeterek davrandılar. İsrailoğulları’nın maceraları bunun belgeleridir. İlk peygamberler; oymaklarının iç ve dış ilişkilerinde ve de alış-verişlerinde, sonrakiler veya Medeniyetlerdeki gibi tüccar, bezirgan kişi olmadılar. Kutsallıkları da buradan gelir.

Toplum içinde ticaretin doğuşu, ancak 2. Büyük Sosyal İşbölümü (ziraatçılar-zanaatçılar) sonucunda görüldü. O da, Medeniyet öncesinde egemen olan ilkel demotratik kandaşlık düzeninin çökmesi ile yapılabildi. Çöküş; kanda (gensde) ana yerine baba hukukunun geçmesiyle başlamıştı. Giderek, toplumun güdümü; Totemi soysuzlaştıran, TABU (Körmös: GÖRMEZ) mekanizmasını ellerinde tutan ve diledikleri gibi kullanan rahiplerin, büyücülerin, sihirbazların eline geçmişti.

Böyle bir düzende, sürü yerine geçen tarımın getirdiği ekonomi, kandaşlık bağlarını dinamitleyecek şartları yarattı. Eski kardeşlik toplumunu altüst etti. İnsanlar; kentini değil kendini düşünen, mal ve paraya tapan bencil bireyler olarak ayrışıp bölündüler. Tüm “Tufan”lar, Destanlar, Efsaneler, “Kutsal Kitaplar”, mitoloji, Antik Grek kentlerindeki Tiranlık hegemonyaları ve “demokrasi” aldatmacalarının yüzyılları saran trajedileri; eşit ve demokratik kandaşlık düzenine karşı oynanmış oyunları anlatır.

Kentleşme konağının sonlarına doğru gelişen ekonomik ve sosyal yapı, bütün kandaşlık ilişkilerini paramparça ediyordu. Her yeni üretim kolu, o parçalanmayı biraz daha artırıyordu. Tarımla uğraşanlar ve zanaatkarlar; Medeniyet’e doğru, pasif ve güdülen konumuna daha uygun bir duruma düşmüşlerdi.

Kent içinde iki tip aktif insan tabakası vardı:
1) Yerli Asil Tabaka: Bunlar, cenneti bile “kılıçlarının gölgesinde” bilen, artık gözü dönmüş çapulcu babahanlardı. Toplumun demokrasi geleneklerini diriltmeleri, bilinçli insan düzeni kurmaları beklenemezdi.
2) Yabancı Sığıntılar: Genellikle “ipten kazıktan kurtulma” kişilerdi. Toprakları olmadığı için Ali’nin külahını Veli’ye giydirip alış-veriş yapmaktan başka “iş”leri yoktu. Ancak ticaretle geçinebilirlerdi.

Üretimin aksamadan gelişmesi için kalan tek yol; kör “arz-talep” kanunu ile kendiliğinden, yani insan bilinci ve iradesi dışında işleyen değiş-tokuş: TİCARETti. Takas da diyebileceğimiz, ticaret öncesi değiş-tokuş; üretim yapan insanın kendi ihtiyacından fazla malını, başka bir üreticinin fazla malıyla trampa etmekti.

Ticaret, bunun tam tersidir:
1) Tüccar, hiçbir üretim yapmaz. Başkalarının ürünlerini değiştirir.
2) Tüccar, satınaldığı malı kendi ihtiyacı için kullanmaz, tekrar satmak için satınalır.
3) Tüccar, bir malı üretenle tüketenin birbirinden habersiz oluşundan yararlanarak, üretici ve tüketiciler zararına, arada KÂR eder.

Medeniyet ya da uygarlık diye göklere çıkartılan sistem; işte bu tüccarlar sınıfının bulunduğu toplum biçimidir.

Yukarıda da değindik. Konuyu biraz daha açarsak:
Ticari fonksiyon, toplumun tüm organ ve görevlerinde kökten değişiklikler yaptı. Ticaret, zenginliğin en büyük kaynağı oldu. Toplumdaki canlı-cansız her varlık, alınır-satılır mal, emtia, matah durumuna dönüştü. En sonunda insanın kendisi de mal oldu; kâr için alınıp satılan KÖLE haline geldi. Medeniyet’ten önce de “köle”ler görülmüştü. Ama onlara aile üyelerinden biri gibi davranılır, yardımcı, evlatlık sayılırlardı. Ticaret; insanı aileden ayırdı ve sömürülebilen, alınıp satılabilen, bir çeşit canlı ve akıllı “alet” yaptı. Üretim; köle işi haline geldi. Böylece; Medeniyet’in, durumları ve çıkarları birbirine zıt iki sınıfı, KÖLELER ve EFENDİLER ortaya çıktı.

Ticaret; insanları, tarımla bağlandıkları topraktan (köklerinden) söktü. Kentlere ilk yerleşenler; kandaş toprak sahipleriydi. Kent içinde ve çevresinde, zamanla birçok topraksızlar türedi. Bunlar; yabancı, köle, azatlı kalabalıklardı. “Asil” kent yerlileri: Grekler’de (“ağa” sözümüze kaynak olan) Agadoiler, Roma’da Patriçiler, Mekke Arapları içinde Kureyşler; zamanla imtiyazlı azınlık olan toprak sahipleriydi. Bu “Asiller”in gücü topraktan geliyordu. Kentleşmenin başlangıcından Medeniyet’e doğru, toprak gibi artıp eksilmesi pek insanın elinde olmayan bir nesnenin getirdiği zenginlik ikinci plana düştü.

Ticaret, ucu bucağı olmayan bir kâr ve zenginleşme kaynağıydı. Önceleri, kentin yerli asillerine sığıntı, kent varoşlarında döküntü gibi yaşayan topraksızlar, azatlı köleler (Greklerde Hahoy, Roma’da Pleb, Mekke’de Müslimler) arasından ticaretle zenginleşenler çıktı. Bunlar türedi zenginlerdi, ancak, eski toprak sahiplerini gölgede bıraktılar. Topraklı fakat züğürtleşmiş Asillerle, paralı zıpçıktılar arasında çatışmalar başgösterdi.

Büyük Medeniyetler’in başlangıç tarihleri, paralılar ile topraklıların karşılıklı etki ve egemenlik çekişmeleriyle sarsıldı. Bu tezatları bir senteze vardırabilen kentler, tarihte orjinal Medeniyet adını alabilecek ana uygarlıklar kurabildiler. Sümerler ve Mısırlılardan sonra en çok bilinen üç örnek; Grek, Roma ve İslam Medeniyetleri’dir. Atina’nın Aristokratlarıyla tüccarları arasındaki iktidar mücadeleleri “Grek Demokrasisi”nde sentezleşti. Roma’da Patriçilerle Plebler arasındaki dövüşler uzun siyasi uzlaşma süreçlerinden sonra “Roma Cumhuriyeti ve Hukuku”nu yarattı. Mekke’de Kureyş eşrafı (kent patriçileri) ile Muhammet’in taraflıları (Mekke’nin tüccar plebleri) arasında, Medine’ye (Medeniyet’e) göç ile başlayan kanlı savaşlara son veren Hudeybiye Barış Anlaşması yapılabildiği için, İslam Medeniyeti gelişip Uzakdoğu ile Batı arasında ticaret köprüsünü kurabildi.

Ticaret, para üzerinde döner. Para; değer ölçüsü, değiş-tokuş aracı gibi fonksiyonlarıyla, iş bölümlü toplumun can damarı olan arz-talep kanununu evrenselleştirip somutlar. Para; herşeyi satınalan genel karşılık olma gücüyle dayanılmaz çekicilik kazandı. Mal ticareti yanında para ticareti de gelişti. Ticarete yatırılan para kâr getirdiği için ticarete yarayan ve borç verilen paranın da kâr getirmesi gerekti. Para ticaretinin getirdiği kâra FAİZ denildi. Ticaret geliştikçe, Kuran’da haram sayılan ribâ (faizcilik); “tefecilik” yaygınlaştı. Zamanla bütün küçük üreticiler borçlandılar. Borçlular yoksullaştılar. Borcunu ödeyemeyen, kendisinin köle olarak satılmasına katlandı. Toprağından koptu. Topraklar ve köleler; Asiller ve tüccarlardan oluşan azınlığın elinde tekelleşti. Toplumda, eski kandaş şefler büyük toprak sahipleri sınıfını oluşturup egemenleşirken, mal ticareti yapan tüccar bezirganlarla para ticareti yapan banker tefeciler toplumda hızla zenginleşen ikinci egemen sınıf haline geliyorlardı.

Toplumdaki bu altüstlükler, diğer kurum ve kuralları da yeniden “düzen”ledi. Toplayıcılık, avcılık, göçebelikte ve kentleşmenin başlangıcında ölenin malı doğrudan doğruya topluma kalırdı. Kent ve tarım toplumu geliştikçe, babahanlık düzeni yerleşti. Babanın malı mülkü bütün topluma değilse bile, ailenin bütününe ortaklaşa varlık (müşterek mülk) olarak kaldı. Medeniyet bu son adeti de kaldırdı. Atina kentinde Solon, Roma’da “Roma Hukuku”, Mekke ve Medine kentlerinde Muhammet; MİRAS’ı kanunlaştırdı. Miras; toplum içinde zenginleşen kişinin, toplumdan elde ettiği malı, öldükten sonra da topluma sormadan istediği gibi kullanması, toplumdan kaçırması demektir.

Toplumla aile arasına giren ayırt, ailenin kendi içine de işlemekten geri kalmadı. Babahanlıkta kuvvetlenen tek-eşlilik; erkeğin kadın üzerinde mülk derecesine varan egemenliğini kesinleştirdi ve erkeğin çıkarına, şu veya bu maske altında çok-karılılığı getirdi. Eski ilkel toplumun ortak mülkiyete dayalı, samimi kankardeşliği yerine; özel mülkiyete dayalı, bencil BİREYlerden oluşan toplum geçti. Bu çelişkileri, ayrıcalıkları ve zıtlıkları belirli sınırlar içinde ve sürekli bir arada tutmak için; çok çeşitli moral bağların bekçiliğini yapan ve ekonomik hayata egemen sınıf ya da sınıfların elinde politik bir baskı ve düzen aracı olan bir güç gerekti. O güç, Medeniyet’in tacı; DEVLET oldu.

Antik Tarih, Proto-Sümerler’den (M.Ö. 5000’lerden) Doğu Roma’nın yıkılışına (Bizans’ın yıkılışı; 1453’e) kadar sürer. Dünyada artık göçebe veya kentleşme konağını yaşayan ve yeni üretici güçlere gebe bir toplumun gelip yıkacağı ve üzerinde yeni bir Medeniyet yükselteceği Antik Medeniyet kalmamıştır. (Japonya ve İngiltere bir yana) Son olarak Türkler’in ve Slavlar’ın Medeniyet’e geçmeleriyle Antik Tarih kapanmış, Modern Tarih (Kapitalizm) dönemi başlamıştır.

SANAYİ TOPLUMLARI:

13. yy.dan itibaren İtalya, güney Fransa ve İspanya kıyılarında, özellikle Floransa ve Marsilya kentlerindeki ön-kapitalist sanayi sermayesinin yoğunlaşması ve serbest rekabetçi, girişken sanayi burjuvazisinin hızla gelişmesi; dünya pazarı, uzak dış ticaret ve bu birikimlerin 16. yy.dan itibaren (Osmanlı’nın Akdeniz’e yayılması ve başka etkilerle) kuzeye kayması; özel olarak Britanya adasının coğrafi, tarihsel ve sosyal durumu ve de diğer etkenler, sanayi devrimlerinin İngiltere’de doğup batı Avrupa’ya yayılmasına sebep olmuştur.

Üzerinde kütüphaneler dolusu belge ve bilgi olduğu için kısaca değineceğimiz kapitalizm; dünyada ilk sosyal devrimi beceren serbest rekabetçi ve sanayici işveren sınıfı öncülüğünde, 1650’lerde İngiltere’de (ekonomi-politik pratiğiyle), 1789’da Fransa’da (sosyal pratiğiyle) ve daha sonra Almanya’da (felsefi, teorik ve bilimsel birikimiyle) bir düzen olarak hayat buldu. 19. yy sonlarında Kuzey Amerika’ya da yayılan kapitalizm; 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren uluslararası emperyalizm sentezine vardı. Kapitalizm evresinde Avrupa’da görülen anti-kapitalist sosyal ayaklanma ve devrimler; emperyalizm aşamasından sonra, “doğu” denen sanayileşmemiş ve sömürülen halkların yaşadığı ülkelere kaydı.

Kapitalizm; 13. ve 14. yy.lardan itibaren, toplumların ekonomik yapılarında derinlemesine ve genişlemesine egemenleşirken kendi politika, din (laiklik), kültür, sanat, edebiyat, estetik yapı ve anlayışlarını da filizlendirip geliştirdi. 15. ve 16. yy.larda Rönesans ve Reform ile filizlenen, “Aydınlanma Dönemi” ile gelişip Ulusal Burjuva Demokratik Devrimlerle kurumlaşarak yaygınlaşan sanayi toplumları; Aristokrasinin, derebeyliğin, tefeci-bezirganlığın ve Orta Çağ karanlığının Asker-Banker-Yunker toplumları karşısında yeni, genç ve devrimcidir.

Sanayici ve serbest rekabetçi işveren, başlangıçta, cebi para ile dolu bir karun değildir. O, geniş yeniden üretim yapabilecek yeni teknikleri elinde bulunduran bir girişkendir. Sanayi burjuvazisi, derebeyliğin sonlarındaki kriz ve kaos ortamında, politik öncülüğü ele geçirmezden önce (tıpkı ilk tüccarlar gibi) ekonomik olarak toplumdaki diğer alt sınıfların “umudu” oldu. Sanayici işverenlerin, tüm toplum kesimlerini, öncelikle ekonomik ve sosyal olarak kendi zafer arabasının arkasına takabilmesi; o zamana kadar görülmedik bir teknik ve insan üretici güçleriyle sanayi üretimini verimlilik ve kâr temelinde yükseltmesine bağlıdır. Her ülkenin sanayici işverenleri öncülüğüyle gerçekleştirilen bu sanayi devrimlerine, Ulusal Demokratik Burjuva Devrimleri de denir.

Sanayici işverenin, toplumdaki POLİTİK öncülüğü ele geçirmesi; aşağıdaki 4 EKONOMİK VE SOSYAL dayanağı kotarabilmesiyle olmuştur:
1- Üzerinde fabrikasını kurduğu arazinin sahibine ödediği sürekli ve yüksek KİRA,
2- Bankerden alıp ilk sermaye yaptığı paraya karşılık bankere ödediği güvenli ve yüksek FAİZ,
3- “Seyahat özgürlüğü”, “eşit yurttaş ve insan hakları”, daha iyi bir yaşam vaadiyle köyünden getirttiği işçi yığınlarına ÜCRET,
4- Kendisi için KÂR.

Sanayici işveren, bu dört temel görevi gerçekleştirmekle kalmaz. Bir taraftan, toplumda her ağzını açanın ağzına iyi-kötü bir lokma veya umut verirken, diğer yandan başka işverenlerle de kıyasıya rekabet etmek, yeni teknik ve insan üretici güçlerini harekete geçirmek, ulusal sanayii geliştirmek zorundadır.

Nerede o ilk sanayici işverenler, nerede şimdiki müteahhit ve rantiyeler?
Kapitalizm, daha doğarken, işçi sınıfını da doğurmuştu. Serbest rekabetçi ve sanayici işverenler, 17. ve 18. yy.larda iktidara yürürken arkasına taktığı işçi sınıfına ve tüm halka “iş, ekmek, özgürlük, eşitlik ve adalet” vaat etmişti. İktidara gelen burjuvazi, karşısında işçi sınıfını bulunca; daha yeni iktidardan indirdiği, geçmiş toplumun egemen sınıflarıyla ekonomik-politik ittifaklar kurdu. 19. yy.ın ikinci yarısından itibaren de Avrupa’dan başlayarak emperyalizm çağına geçildi.

Ulusal sanayici işverenlerin tekelleşmiş en kodaman zümreleriyle bankerlerin, emlak ve arazi sahiplerinin en irileri; kilise çanlarını, haham ayinlerini ve ezan seslerini politik çıkarları için “fon müziği” gibi kullanarak, “hür basın”ın şahitliğinde, uluslararası banka-holding “evliliği” ile finans-kapital olarak sentezleştiler. Böyle bir “burjuvazi”den toplumsal sorunları çözmesini, ilericilik ve devrimcilik beklemek, ölü gözünden yaş beklemekten farksızdır.

19. yy sonlarından itibaren; ekonomik-politik-sosyal problemlere, krizlere ve kaosa çözüm yolları bulup toplumun tarihi-evrensel gelişiminin önünü açmak, ulusal, demokratik, laik ve bağımsız sosyal hukuk cumhuriyetini kurup korumak ve geliştirmek görevleri, fonksiyonu ve misyonu başta İŞÇİ SINIFI olmak üzere üretici ve çalışan halka geçmiştir artık.

Bu bir tercih ya da iddia veya ideolojik bir öngörü yahut dayatma değildir. İşçi sınıfımızın diğer halk kesimlerimizin öncüsü olması; senin, benim, bizim, şu veya bu grubun dilek ve isteklerinden bağımsız, nesnel bir gerçekliktir. Gerek genel olarak bağımsız ve demokratik bir cumhuriyetin kurulabilmesi mücadelesinde, gerekse de özel olarak değil emeğin, işgücünün bile karşılığını alamayan çalışanlarımızın ekonomik, demokratik, sosyal ve politik haklarını kazanabilmeleri mücadelesinde en tavizsiz, en örgütlü, en kararlı ve en fazla kolektif aksiyona (birlikte davranışa) yatkın olan toplum kesimimiz İŞÇİ SINIFIMIZDIR.

(*) Karl Marx’ın konu ile ilgili broşürünü dilimize çevirip Türkçe yeniden söyleyen Dr. Hikmet Kıvılcımlı’dan derleyip uyarlayan: Nezih Gençler

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: