KÜLTÜRÜ DEVRİMCİLEŞTİRMEK

Justin PODUR ile Söyleşi
Michael ALBERT

MICHAEL ALBERT: Solda geniş bir mutabakatla herkes ırkçılık karşıtlığının gündemimizin bir parçası olması gerektiği konusunda anlaşıyor. Toplumun (ve de hareketlerimizin), insanların ırk temelinde –ya da bu anlamda daha geniş bir çerçevede din, milliyet, dil ya da ibadet biçimleri vb. kültürel aidiyetleri temelinde- daha az nüfuza, statüye, güce, gelire ya da daha az seçeneğe mahkûm edilmesine, zulme uğramasına ve inkar edilmesine neden olan yapısal ve ideolojik yönlerine karşı durmalıyız. Bu iyi bir şey, aynı zamanda geçmişe göre bir ilerleme. Ancak bu hareket yalnızca kötü şeyleri reddetmekle mi kalacak; yoksa pozitif bir amacı olacak mı? Eğer olacaksa bu nedir? Belki de ilk olarak bugüne kadar önerilen diğer amaçlara değinebiliriz ve neden bunların ötesine geçmemiz gerektiğini belirtebiliriz. Asimilasyon mu? Ayrılıkçılık mı? Çokkültürcülük mü? Ötekiler mi? Bunların ne açıdan yanlış ya da eksik olduğunu ya da inceltilmeye gereksinim duyduğunu düşündüğünüzü kısaca açıklar mısınız? Kültürel cemaatler ve aralarındaki ilişkiler hakkında yeni bir vizyona neden gereksinimimiz var?

JUSTIN PODUR: Şu anki politik iklim, hareketlerimizi savunma pozisyonuna hapsetti. Dolayısıyla Olumlu Eylem’i yılmak bilmez saldırılara karşı korumaya çalışmak için savunma savaşı veriyoruz. Polis vahşetine, kitlesel gözaltılara, uyuşturucuya, savaşa karşı mücadele etmeye çalışıyoruz. Koca ülkeleri işgal eden ırkçı ve sömürgeci savaşlara karşı mücadele etmeye çalışıyoruz. Sınırdışı etmelere ve çok daha zalim ve ırkçı mülteci politikalarına karşı mücadele ediyoruz. Yerli halklar daha fazla sömürgeleştirilmeye ve haklarının feshedilmesine karşı mücadele etmeye çalışıyorlar. Irkçılık karşıtı hareketler, savunma halinde olmalarının yanı sıra birçok cephede mücadele ediyor, her zaman birbirimizin ne yaptığından ya da ne düşündüğünden haberdar olmasak da, ırkçılık karşıtı ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin pozitif amaçları ve anlayışları olduğunu düşünüyorum.

Yine de önerdiğiniz gibi, yetersiz olduğunu iddia ettiğim amaçların bazılarını ele alarak işe başlayalım: Asimilasyon mesela. Asimilasyon, güçlü bir cemaatin daha az güçlü bir cemaati ezmesi sorunundan, daha az güçlü olanın güçlü olan tarafından soğurulması yoluyla kurtulmaktır. Tarihsel olarak ezilmiş bazı cemaatler, asimile olma hakkı için mücadele etmişler ve gerçekte başarılı da olmuşlardır. Örneğin, Noel Ignatieff’in İrlandalılar ve onların nasıl asimile olduklarına ilişkin İrlandalılar Nasıl Beyazlaştılar? adlı bir kitabı var. Karen Brodkin Birleşik Devletler’de Yahudi cemaati ile ilgili Yahudiler Nasıl Beyaz İnsan Oldular? adlı bir kitapta benzer bir çalışma yaptı. Her iki cemaat de, ırkçılık insanları nasıl eziyorsa öyle –onları belli yerlere ve mesleklere atamak, haklarında nefret dolu mitler öğretmek vb. yollarla- ezdi. Her iki cemaat de oldukça başarılı bir şekilde asimile oldu. Ancak asimilasyonun “başarısı” ırkçılık karşıtı bir başarı değildi, çünkü bu ezen bir sisteme asimile olmaktı. Her iki kitabın başlıklarının, ta kendisi “beyazlaşarak” asimile olabileceğinizi göstermektedir. İşte, asimilasyon bu şekilde işler; baskın cemaate ya da kasta asimile olursunuz. Ve bu arada bir şeyleri kaybedebilirsiniz, aslında “beyazlaşırken” oldukça fazla şey kaybedersiniz.

Ancak bunlar asimilasyonun başarılı örnekleridir. Kuzey Amerika gerçeği asimilasyonun aslında yalan bir vaat olduğunu göstermiştir. Latin göçmenlere asimile olmaları gerektiği söylenmiş; ancak bu göçmenler ırksal ayrımcılığa tabi tutulmuş, hapsedilmiş, ve bu göçmenlerin, emeklerini kabul etmekten mutluluk duyan bir ülkede yasal statüleri inkâr edilmiştir. Yerli halklara asimile olmaları söylenmiş; ancak haklarına –beyaz yerleşimcilerinkine gösterildiği gibi- saygı gösterilmemiştir. Afro-Amerikalı cemaatlerin ekonomik başarıya ulaştıkları her durumda bunu geriye çevirecek bir yol –politik manipülasyondan tutun doğrudan şiddete kadar- bulunmuştur. Dolayısıyla birçok durumda asimilasyon, ırkçı toplumun ezilenleri alaya almak için kullandığı boş bir vaattir.

Asimilasyonla ilgili en azından ciddi bir sorun daha var: Bir cemaat asimile olmak istemezse ne olur? Bu, şiddet, cemaatler arası savaş ve milliyetçi bir tepki için gerekçe olur. Doğu Avrupa’daki “sosyalist” devletlerin azınlık cemaatlerini asimile etme girişimleri buna neden olmuştur. Ancak bir bakıma tüm milli devletlerin tarihi benzerdir. Batı Avrupa çok daha fazla dilsel çeşitliliğe sahipti. En güçlü milli gruplar iktidarlarını sonuna kadar genişletti ve ötekileri asimile etti; böylece Fransa, Almanya, Birleşik Krallık, İtalya ve İspanya ortaya çıktı.

ALBERT: ABD’de Yahudiler “ezilenlerin” üstünde bir pozisyona çıkarak ne kaybetti? Eğer asimilasyon daha geniş bir cemaati benimsemek için kendi kimliğini kaybetmek demekse Yahudi cemaatinin bunu yaptığını söyleyemeyiz. Eğer durum bu değilse Yahudiler asimilasyon gibi bir şeyin iş görebileceğine dair zayıf bir örnek, belki de tamamen başka bir şeye örnek oluşturuyorlar.

PODUR: Eğer Yahudileri ya da İtalyanları yahut da Güney ve Doğu Avrupa’dan göçüp de “asimile” olanları ya da “beyazlaşanları” ele alırsanız, kültürel, özellikle de dilsel çeşitliliğin epeyce kaybolduğunu görürsünüz. Bu kayıp yalnızca bu cemaatler için değil, tüm Kuzey Amerika için bir kayıptır. Ancak seçenekler yalnızca asimilasyon ya da kimsenin iletişim içinde olmadan, herkesin kendi ayrı dünyasında yaşaması olduğu için asimilasyon gerçekleşti.

Ama dikkat çektiğiniz noktayı da görüyorum: Yahudi cemaati asimile olmak için kendi yegâne dinsel ve kültürel kimliğini bir kenara bırakmadı. Ancak benim, beyazlaşarak epey çok şey kaybedersiniz derken aklımda olan şey, bütünü oluşturan karışıma katılabilecek kültürel zenginliğin bir kısmını kaybetmekten çok Tim Wise’ın söz ettiği şeylerle ilgili. Lip dergisi ile yaptığı bir söyleşide şöyle diyor:

“Temel bir düzeyde, eğer bir insan ırksal ayrıcalıklarından ötürü ötekilerden yalıtılmış bir konumda ise, bu ayrıcalıklardan kaynaklanan zararları dikkate alabiliriz. Dolayısıyla tamamen beyaz bir mahallede oturmak –ki konut açısından geçmişin ve günümüzün eşitsizlikleri yüzünden beyazların %85’i tamamen beyaz mahallelerde oturmaktadır- zenginlik ve mülk açısından çok büyük avantajlara sahip olmak demektir. Aynı zamanda renkli insanların deneyimlerinden, kültürlerinden ve katkılarından da kopmak anlamına gelir. Bu bizim zararımızadır; çünkü giderek beyazların azaldığı bir ülkede ve daha işin başında hiç bir zaman beyaz olmayan bir dünyada işlevsel olarak bilgili ve kültürlerarası geçişkenlik açısından yeterli olma şansını kaçırıyoruz. Bu yalıtılma ve cehalet daha önceki devirlerde çok da önemli olmasa bile şimdi önemli…”

“Öyleyse bir yanda ülke içinde ırk ayrımından, ya da beyazların siyahlardan ve Latinlerden yalıtılmasından kaynaklanan kültürel yetersizlik ile örneğin şimdi uluslararası alanda olup bitenler arasında mükemmel bir analoji var. Geçen ay içinde ülkeyi gezerken edindiğim izlenimler nedeniyle şimdi bana şu çok açık geliyor: Amerikalılar, -özellikle de beyaz Amerikalılar, ama gerçekte tüm Amerikalılar- yalnızca öteki kültürleri değil öteki insanların algılarını ve gerçekliklerini de anlamaktan temelde yoksundur. İşte bu nedenle bu kadar çok insan şu soruyu soruyor: ‘Neden bizden nefret ediyorlar?’ Ve bunu hiçbir ironi anlamı olmadan ya da hiç merak etmeden soruyorlar. Dünya ile küresel ve ekonomik olarak bu kadar iç içe geçmiş olduğumuz halde dünyadan yalıtılmışlığımız peşimizi bırakmıyor.”

Dolayısıyla burada çeşitli maliyetler vardır; güçlü ve baskın grupların uygun varsayımlarını benimsemenin maliyeti bunlardan yalnızca birisidir.

ALBERT: Eğer bir cemaat daha geniş bir cemaate katılmak için kendi kültürünü bir kenara bırakırsa kendisi de kaybeder, biz de kaybederiz, diyorsunuz. Bu asimilasyondur ve bunu bir hedef olarak reddetmeliyiz. Bunu anlıyorum. Ancak yine de ABD’yi ele alacak olursak, büyük ölçüde Yahudilere olan şey bu değildir diye düşünüyorum. Şunu da söylüyorsunuz: Yahudilere her ne olduysa, illa bir etiket istiyorsak buna harmonizasyon diyelim, eğer hâlâ tabi olan –harmonize olmayan, her neyse- cemaatler varsa, baskın kültüre sahip olanlar, harmonize ediciler, bir şeyler kaybetmiştir, tabii ki hâlâ ırkçılığa, dışlamaya, tabi olmaya maruz kalanlar da. Bunu da anlıyorum. Tabi olmak üzere kısmen harmonize olmak tam bir çözüm değil. Ancak birisi kalkıp da, “Tamam, Yahudilere her ne olduysa özgün yollarından daha az taviz vererek biraz daha iyi bir biçimde olabilirdi; pozitif harmonizasyon tüm kültürel cemaatler için gerçekleşebilir ve gerçekleşmelidir.” diyebilir. Bu kültür için neden pozitif bir imge olmasın? Evrensel harmonizasyon, Yahudilere olan şeyin daha geliştirilmiş bir versiyonu, tüm cemaatler için savunacağınız bir şey haline gelecek mi? Belki de kültürel ayrılıkçılığa geri dönebiliriz ve kültürel harmonizasyon varyasyonu ile gerçekte savunduğunuz şeyi, onu ileri sürdüğünüzde karşılaştırabilirsiniz. Öyleyse tamam, devam edelim; ayrılıkçılık hakkında ne düşünüyorsunuz?

PODUR: Ayrılıkçılık ırksal, kültürel ya da ulusal baskı sorununu ırkları (kültürleri ya da milletleri) birbirinden –fiziksel, coğrafi, kültürel ve belki de ekonomik olarak- ayırarak çözer. Yine ayrılıkçılık hakkında Hindistan ve Pakistan örneğine bakarak bilgi edinebiliriz. Hindistan ve Pakistan “Britanya Hindistan’ının” bir parçasıydı. Çok sayıda karmaşık nedenden ötürü ayrı bir Müslüman devlet kurmak “Pakistan hareketinin” itici gücü oldu. Sömürge karşıtı hareketin önderlerinin çoğu kulaklarına inanamadı. (Hindistan’ın ilk Başbakanı olan) Nehru şunu söylemektedir: Şu Pakistan denen şeyin gerçekleşmesi mümkün değil. Tüm Hindistan’da Müslümanlarla Hindular bir arada yaşar. Ne olacak? Tüm bu Müslümanlar ve Hindular göç mü edecek? Buna inanamadı; ama bu oldu, üstelik de tarihin gördüğü en büyük ve en vahşi nüfus mübadelesiydi. Bugün birbiriyle karşı karşıya gelmiş iki nükleer devlet var, birçok savaşa tutuştular ve her devlet, kendi milli sınırları dahilinde azınlıklara epey baskı uyguladı.

Belki de Hindistan ve Pakistan doğru bir şekilde ayrılmadı. Ancak şu bir gerçek ki, dünya çok karışık bir yer; değişik kültürlerden, etnisitelerden, dinlerden insanlar yan yana yaşıyor; eğer ayrılıkçılık tarafından bozulmazsa bu hiç de kötü bir şey değil. Ancak eğer dünya bu kadar karışıksa, ayrılma, muazzam miktarda şiddet ve etnik temizlik olmadan mümkün olamaz. Hindistan ve Pakistan birbirinden ayrıldıktan sonra bile Hindistan’da, Pakistan’dakinden daha çok Müslüman vardır. Dolayısıyla ayrılma pratik açıdan tam bir kâbustur.

Ayrılma başka bir pratik nedenden ötürü de oldukça zordur. Dünya son derece birbirine bağlı ve bağımlı bir yerdir. Bir cemaate mensup insanların diğer cemaatlerden insanlarla etkileşim, seyahat ve iletişimden sağlayacağı faydalardan mahrum kalması için hiçbir neden yoktur. Etkileşim doğaldır ve kaçınılmazdır. Soru şudur: Etkileşimin şartları nedir?

Çokkültürcülüğün ayrılıkçılığa benzer olduğunu düşünüyorum. Çokkültürcülükte her kültür kendisi için oyulmuş bir yere sahiptir. Her kültür kendi kuralları dahilinde yaşar. Bu, kültürü her türden baskı için bir kılıf haline getirebilir. Bu anlamda ayrılıkçılık ile aynı tuzaklara sahiptir. Bu tuzaklar hakkında Vijay Prashad’ın Herkes Kung-Fu Dövüşü Yapıyordu adlı kitabından şu bölüme bakalım:

“Kültürler ayrı ve sınırlı mıdır? Kültürlerin bir tarihi var mıdır, yoksa statik midirler? Kültürün sınırlarını kim tanımlar ve değişime kim izin verir? Kültürler birbirine sızar mı? Kültür fetişine saygı göstermek, kültürlerin içinde özgürleşme ve değişim için bir potansiyel bulmaya çalışmak yerine onları insanlık müzesinde saygın bir yere koymayı istemek demektir. Birilerinin sapkın kültür tanımına hizmet etmek için homofobiyi[1] ve cinsiyetçiliği, sınıf zulmünü ve ırkçılığı kabul etmemiz gerekir.”

Sömürgecilik karşıtı hareketler karakterleri itibariyle milliyetçi olma eğilimindeydiler ve milliyetçi hareketler genellikle şu ya da bu şekilde ayrılmayı savundular. Genellikle bu anlaşılabilirdir, bir sömürgecinin postalının altında ezilmekten kurtulmak yolundaki makul istekten kaynaklanır. Ancak sömürgecilik karşıtı hareketlerdeki çoğu insanın milliyetçiliğin bir çözüm olmadığını öğrendiğine inanıyorum. Milliyetçilik de, asimilasyon gibi bir düşmandır.

Milliyetçilik de, ayrılma da çözüm değildir. Yalnızca bir madalyonun iki yüzüdür: Her ikisi de homojenlik ister ve çeşitliliği yok eder (asimilasyon büyük bir birim yaratarak, ayrılma her birimin ötekilerle ilişkisini keserek). Her ikisi de bunların içinde sıkışmış kalmış insanları ezer. Irkçılık karşıtı hareketlerin tekrar saldırı pozisyonuna geçtiğini, ancak bunu milliyetçiliğe bulaşmadan yaptığını görmek isterim.

ALBERT: Tamam, asimilasyon ve ayrılma ile ilgili argümanınızı anladım, ancak çokkültürcülük ya da milliyetçilik ile ilgili görüşlerinizi anladığımdan emin değilim. Öyleyse, kabaca çokkültürcülük nedir? Onda eksik olan şeyin ne olduğunu düşünüyorsunuz? Diğer yandan, onunla ilgili neyin iyi ve korunmaya değer olduğunu düşünüyorsunuz? Ve milliyetçilikle ilgili olarak, kültürel cemaatlerin kendi yaklaşımlarını övmemesi ve cemaat çıkarlarını korumaması –ki bu milliyetçiliğin bir veçhesidir- gerektiğini mi düşünüyorsunuz? Ya da cemaatlerin övünme ve savunmanın ötesine geçip diğer cemaatleri inkâr ve onların haklarını ihlal etmemesi, ayrımcılığı ve hatta düşmanlığı savunmaması gerektiğini mi düşünüyorsunuz?

PODUR: Önce milliyetçilikten başlayalım. Milliyetçilik, kültürel cemaatlerin kendi yaklaşımlarını övmesi ve cemaat çıkarlarını korumasından çok öte bir şeydir. Her şeyden önce sadakat ile ilgilidir. Toprağa, vatandaşlığa ve politikaya ilişkin bir yaklaşımdır.

Milli cemaatler çok değişik nedenlerle ortaya çıkar; ancak burada hatırlanması gereken şey, tarihin başlangıcında, tam olarak oluşmuş bir şekilde ortaya çıkmadıklarıdır. Türlü çeşit cemaat vardır. İlgi alanına ya da mesleğe yönelik cemaatler vardır (örneğin “bilimsel cemaat” ya da “gazeteciler cemaati”). Bunlar kendi normlarını koyarlar ve güçlü bağlılık ve sadakat duyguları esinlerler. Dini cemaatler vardır, akrabalık ağları ve cemaatleri vardır, dilsel cemaatler vardır, her çeşidinden bölgesel cemaat vardır (mahalleler, şehirler, bölgeler ya da ülkeler), paylaşılan bir deneyim ya da tarih nedeniyle oluşan cemaatler vardır (Afro-Amerikalılar gibi).

Milliyetçiliğin söylediği, bu cemaatlerden birinin –genellikle dilsel ve bölgesel olanın- birinci cemaat çeşidi olduğudur. Bunun, her şeyin ötesinde sizin ne olduğunuzu belirlediğini söyler. Milletin politik yaşamın temeli olduğunu söyler. Bu, vatandaşlığın temelidir; sahip olduğunuz tüm politik güç, hükümet aygıtına erişim, bir millete (özellikle de bir milli devlete) üyeliğiniz yoluyla gelir. Milletin toprak, kaynaklar ve devlet iktidarı üzerinde hak iddiası olduğunu söyler. Her bireyin her şeyden önce milli cemaate bağlılığı olması ve onu ölümüne savunması gerektiğini söyler.

Tabii ki bu, en zayıf ve en küçüğünden en güçlüsüne, her milli devletin seçkinleri için çok yararlıdır. Kimin millete dahil olduğunu, kimin olmadığını, neyin milli çıkarlar dahilinde olduğunu, neyin olmadığını tanımlayanlar bunlardır. Millet adına, kaynaklar ve toprak üzerinde hak iddia edildiğinde bundan çıkar sağlayanlar da bunlardır. Savaşa girmek istediklerinde çok güçlü bir bağlılığı hiç sorgulanmadan elde etmek isteyenler de bunlardır. Cemaatin tehlikede olduğunu söylediklerinde ve insanlardan milletin iyiliği için kendilerini feda etmelerini istediklerinde, savaş için seferberlikte çok başarılı olurlar.

Tarihsel olarak, devletler ve devlet iktidarını ele geçirmeye çalışan hareketler milliyetçiliği yaratmak ve güçlendirmekte en etkin ve güçlü failler olmuştur; çünkü milliyetçilik bunlar için çok faydalıdır. Seçkinler bunun yanı sıra, genellikle milli cemaatlerin nasıl ezelden ebede var olduğuna, nasıl en gelişmiş ve en olağanüstü halk olduğuna, geçmişlerinin nasıl milli dava uğruna düşmüş şehitlerle dolu olduğuna ilişkin mitolojiler icat ederler. Bazen bu mitolojilerin belli kısımları doğru olabilir. Ama bunlar genellikle seçkinler için kılıf oluşturan hikâyelerdir.

Bunu gazetecilik gibi şeylerde çok açık olarak görebilirsiniz. Gazeteciler –adillik, doğruluk, nesnellik gibi- bir dizi değere sahiptir ve onlardan bu değerlere bağlı olmaları beklenir. ABD’nin çatışma yarattığı durumlar gibi milliyetçi bir bağlamda da bu değerlere bağlı kalmaları gerekir. Gazetecilerin de, özellikle devletleri savaşa girdiğinde, herkes gibi her şeyden önce milliyetçi olmaları beklenir. Dolayısıyla işleri savaş propagandası yapmak olan şu iliştirilmiş gazeteci olayıyla karşılaşıyoruz ve milliyetçilik nedeniyle herkes bunu kabul ediyor.

Buradaki zorluk milliyetçiliğin aynı zamanda sömürgecilik ve ırkçılığa karşı en büyük güçlerden biri olmasıdır. Bir cemaati olumlamak ve takdir etmek; kendimize, sömürgecilerin bize atfettiğinden farklı olduğumuzu; geçmişe ve birbirimize olan, ancak sömürgecilerin koparmak ya da saklamak istediği bağlarımızı bulmak; insanlar arasındaki “yapay” sınırları aşmayı istemek… Tüm bunlar önemli şeylerdir ve bazen ezilenlerin milliyetçiliğini oluşturur. Ancak milliyetçilik bir bağlılık talebi olarak, toprak ve kaynaklar üzerindeki hak iddiası ve vatandaşlık için bir temel olarak çok zararlıdır.

ALBERT: Çokkültürcülük ile ilgili ne söyleyeceksiniz?

PODUR: Çokkültürcülük nedir? İnsanların sıklıkla kullandığı bir analoji, asimilasyonun “eritme potasından” farklı olarak çokkültürcülüğün bir “salata tabağı” olduğudur. “Salata tabağında” sebzeler kendi karakteristiklerini korur. “Eritme potasında” bunu yapamaz. Asimilasyonun “eritme potasını” çoktan reddettik; dolayısıyla bunun üstünde tekrar durmamız gerekmez.

Çokkültürcülükte iyi olan ve korumamız gereken şey, kültürlerin, iletişim ve ifade biçimlerinin ve baskın kimlik dışındaki grup kimliklerinin değerli olduğu ve belli bir otonomiyi hak ettiğinin tanınmasıdır. Aynı zamanda diğer kültürlerle karşılaşmalarda biraz alçakgönüllü olmayı teşvik eder: Yargınızı askıya almanızı ve öteki halkları kendi terimleri ile anlamaya çalışmanızı ya da bunu yapmaya çalışırken taşıdığınız kültürel yükün farkına varmaya çalışmanızı önerir. Ancak burada eksik olan bu “kültürlerin” içinde ve bunlar arasında neler olduğudur. Eğer her “kültürün” “kendi kendini yönettiği” çokkültürlü bir topluma sahipsek, bu, “kültürün” cinsiyetçiliği, homofobiyi ya da kapitalizmi haklı çıkarmak için kullanılabileceği anlamına mı gelir? Kültürler arasında her gün yüzlerce etkileşimi ne yönetmektedir? Değişik kültürlerden insanlar arasındaki çatışmalar nasıl çözülecektir? Çokkültürcülük bu sorunları anlamak ve onlarla başa çıkmak için doğru araçları sağlamamaktadır.

ALBERT: Ben milliyetçiliği devletlerle daha az bağlantılı bir şey olarak, daha ziyade kültürel cemaate ilişkin bir mesele olarak düşünme eğilimindeydim. Belki de siyah ve Latin hareketler arkalarında devlet olmadan milliyetçi pozisyonlar aldıkları için; ama belki de kendi değerlerimi bu terime empoze etmem yüzünden. Her durumda siz milli devletleri, akılsız bir bağlılığı, diğerlerini aşağı görmeyi reddediyorsunuz. Tamam, asimilasyonu, ayrılıkçılığı ve milliyetçiliği reddediyorsunuz. Çokkültürcülüğü ise eksik sayıyorsunuz gibi görünüyor. İyi değerleri var, iyi şeyler esinliyor; ancak bu değerlere ağırlık kazandıracak ya da bunların pratikte gerçekte ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturacak çok da fazla kurumsal bir özü yok diyorsunuz. Eğer yeterince özetlediysem, belki de şimdi eleştiriden reçetenize geçebiliriz. Daha iyi kültürel ve cemaat amaçları için aklınızda ne gibi yeni yapılar var?

PODUR: Çokkültürcülük her kültürün kendi yeri ve kaynakları olduğunu söyleyen bir yaklaşımdır. Ancak söz ettiğim nedenlerden ötürü yetersizdir. Dolayısıyla bunun yerine ırkçılık karşıtları “polikültürcülük” denen bir şeyi önermişlerdir. Robin Kelley 1999’da Colorlines’ta şöyle yazmaktadır:

“…hepimiz ‘polikültürlüyüz’. ‘Biz’ derken kendi ailemi ve mahallemi kastetmiyorum, Batı dünyasındaki bütün insanları kastediyorum. Siyahları bu kadar çeşitli yapan şey derileri, saçları, yürüme ve konuşma biçimleri değildir. Daha ziyade Amerikalar’da yaşayan siyahların çoğunun çok çeşitli ve değişik kültürlerin –yaşayan kültürlerin, ölü kültürlerin değil- ürünü olmasıdır. Bu kültürler bizim içimizde ve bizim sayemizde her gün hiyerarşiye ilişkin bir özbilinç ya da kasıt olmaksızın yaşamaya devam etmektedir. Bu anlamda, ‘polikültürlü’ teriminin ‘çokkültürlü’ teriminden daha iyi iş gördüğünü düşünüyorum; çünkü ‘çokkültürlü’ terimi sıklıkla kültürlerin yan yana var olan sabit ve ayrıksı varlıklar olduğunu ima eder, ki bu kültüre ilişkin zoolojik bir yaklaşımdır. Bu çokkültürcülük bakışı yalnızca iktidar ilişkilerini saklamakla kalmaz, sıklıkla ırk ve cinsiyet farklılıklarını da kalıcı kılar.”

“…bu açık görünse de bazıları için tehlikeli bir kavramdır. Çok sayıda Avrupalı, Afrikalılar’ın Batı uygarlığının yaratılmasına yardım ettiğini, dolayısıyla hem köleleştirdikleri halklara borçlu olduklarını hem de bu halkların torunları olduklarını kabul etmek istemez. Dünyayı ne kadar sabitlemeye çalışırsak çalışalım; hiçbir şeyin yerinde durmadığı, küçücük bir gezegen olarak, ‘Tek bir Dünya’ olarak görmek istemezler. Polikültürcü mirasımız ve kültürel dinamizmimizi teslim etmek kendi siyahi kimliğimizi ya da siyahlara karşı duyduğumuz sevgiyi ve kaygıyı bir kenara bırakmamız anlamına gelmez. Siyah olmaya ilişkin tanımımızı genişletmek, tarihimizi daha ciddiye almak, içimizdeki zengin çeşitliliğe yeni bir gözle bakmak anlamına gelir.”

Polikültürcülüğün ne olduğunu açıklamayı ben de deneyeyim. Çokkültürcülük “kültürlerin” otonomiye, kaynaklara vb.’ne sahip olmasına çok fazla odaklanır. Polikültürcü bir bakışın insanlara ve tüm toplumlara odaklandığını söyleyebilirim. Polikültürcülük tek bir kişinin birden çok kimliği, sadakati ve yakınlığı olduğunun farkındadır. Değişik kültürel “diller” kullanırız ve değişebiliriz. Ve birey düzeyinden toplum düzeyine gidecek olursak, polikültürcülük kültürlerin kesiştiğini, değiştiğini, ve zaman içinde evrildiğini kabul eder. Kültürler çapraz döllenme ve sürekli bir akış durumu içindedir; bu süreçte çok verimli birçok değiş tokuş ve etkileşim meydana gelir.

Dolayısıyla bir çokkültürcü, tüm kültürlerin otonom bir şekilde gelişmesi gerektiğini söylerken bir polikültürcü bunun iyi olduğunu, ancak “daha geniş toplumun” kendi kültürü olduğunu ve bu kültürün herkesin bir şekilde kendisini ilişkilendirmesi gereken kültür olduğunu söyleyecektir. Bu paylaşılan alanda değişik kültürlerden insanlar etkileşim içinde bulunabilirler ve dayanışma için bir temel inşa edilebilir. Dolayısıyla kültürel otonomiye sahip olmanın yanı sıra, paylaşılan alanın herkesi temsil etmesi ve evrensel olan şeylere dayanması gerekir (evrensel olan bazı şeylerin olduğuna inanıyorum). Hiç kimse tek bir kültürün içinde yalıtılmış bir şekilde yaşamayacaktır. Böyle bir şey yoktur ve belki de hiç olmamıştır.

Benzer bir şekilde bir milliyetçi birinci bağlılığınızın ve kültürel aidiyetinizin milletinize olması gerektiğini söylediğinde bir polikültürcü, “hayır” diyecektir, “çok sayıda bağlılık ve aidiyet vardır, bunlar kesişirler, birleşir ve değişir.”

Mart 2001’de Zapatistalar Chiapas’tan Mexico City’ye yürüdüler ve bu yürüyüşü “yerli halkların saygınlık yürüyüşü” olarak adlandırdılar. Taleplerinden birisi bir “yerli halkların hakları ve kültürleri yasasının” çıkarılması idi. Talep ettikleri yeni, ayrı, yerli bir milli devlet kurulması değildi. Bu anlamda “milliyetçi” bir talep değildi. Tam tersine önerilen yasa Meksika içinde bölgesel otonomiyi ön plana çıkarmaktaydı. Dolayısıyla önerilerinde insanlar hem yerli hem de Meksikalı olabilirdi. Ya da başka bir biçimde söyleyecek olursak insanlar yerli kimlikleri silinmeden ya da değersizleştirilmeden Meksikalı olabilirdi. Polikültürcülüğün önerdiği budur. Komutan Esther, Meksika Kongresi’nde Zapatistalar’ın ayrılıkçı talepler ortaya koyduğunu söyleyen eleştirilere yanıt verirken şöyle demektedir:

“Bu öneri, ülkenin zaten bölünmüş olduğunu göz ardı ederek ülkeyi balkanlaştırmak ile suçlanmıştır. Bir yanda zenginlik üreten bir Meksika vardır, diğer yanda bu zenginliğe el koyan bir Meksika, öte yanda sadaka için elini açan bir Meksika. Bu parçalanmış ülkede yaşayan biz yerliler, tenimizin rengi, konuştuğumuz dil, giydiğimiz giysiler ve üzüntümüzü, neşemizi ve tarihimizi anlatan müziğimiz ve danslarımız nedeniyle suçlandık.”

“Bu öneri Kızılderili rezervasyonları yaratmakla suçlanmıştır. Ancak bu suçlama yerlilerin gerçekte ayrı, öteki Meksikalılardan ayrılmış bir şekilde yaşadıklarını ve dahası nesillerinin tükenmekte olduğunu göz ardı etmektedir.”

“Bu öneri geri bir yasal sistemi desteklemekle suçlanmıştır. Ancak bu suçlama mevcut yasal sistemin yalnızca çatışmayı desteklediğini ve fakirleri cezalandırıp zenginlere dokunulmazlık verdiğini göz ardı etmektedir. Rengimizi mahkûm etmekte, dilimizi bir suç haline getirmektedir.”

Buna karşılık Esther “her bireyi değişik kılan şeyleri kaybetmeden birliğin korunduğu ve bununla birlikte karşılıklı mutabakat ile ilerlemenin sağlandığı” bir Meksika’yı savunmaktadır. “Bu, biz Zapatistalar’ın istediği ülkedir. Farklılığın tanındığı ve saygı duyulduğu bir ülkedir. Farklı olmanın ve farklı düşünmenin hapse girmek, yargılanmak ya da öldürülmek için sebep olmadığı bir yerdir.”

Öneri, otonom ve yerli bir Meksika’ya yer açmaktadır. Bu çokkültürlü idealin bir parçasıdır, hatta milliyetçi amaçların en iyi olanıdır. Aynı zamanda tüm Meksika’yı değiştirecektir ve buna yerliler de dahildir. Asimile olmadan entegrasyondur, ayrılma olmadan otonomidir. Bu kültürel ilişkiler için iyi bir öneridir.

Milliyetçiliğin ve milli devletlerin yönetimin temeli olduğu durum için ne söyleyebiliriz? Yönetimler toprak ve cemaat üzerine kurulmuştur ve milliyetçiler her milli cemaatin “doğal” bir toprağı, doğal sınırları olduğunu iddia ederler (ne yazık ki farklı milliyetçiler farklı sınırlar düşünürler). Milliyetçi idealler ve esinlenimler genellikle toprakla ilgili bir bileşen içerirler. Haritaların bu kadar önemli milli semboller olmalarının nedeni budur. Ancak toprak, yönetimin temeli olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir ekonomik kaynaktır ve ekonomik adalet kriteri toprakla ilgili milliyetçi tutkuları sınırlar. Neden Kuzey Amerika kıtasının vatandaşları, muhteşem tarımsal üretkenliğe sahip bir toprakta doğmuş olmaktan ötürü çok daha yüksek yaşam standardına sahip olsun? Ekonomik adalet, kaynakların eşit ve verimli bir şekilde ekolojik rasyonalite ile paylaştırılmasını gerektirir. Ancak tüm hikâye bundan ibaret değildir. Toprak, yönetimin temeli olduğundan, kültürel ve cemaate dayalı otonomi toprağa ilişkin bir temele sahip olacaktır. Zapatista önerisinin, Afro-Kolombiyalılar ve Kolombiya’daki yerlilerin ve burada, Kuzey Amerika’daki yerli halkların Winona LaDuke ve Ward Churchill gibi insanlar tarafından dile getirilen önerilerinin temeli budur. Winona LaDuke, yerlileri “bir kıtadaki adalar” olarak görmek istemektedir. Ward Churchill Kuzey Amerika devletleri ile yeni bir ilişki kuracak olan bir yerli cemaatler federasyonu önermektedir (yerli cemaatler kendi otonomi ve egemenlik seviyeleri için pazarlık yapacaklardır).

Bu, vatandaşlık hakkında da bir ipucu vermektedir. Eğer polikültürcü bir bakış açısı hepimizin birden çok ve kesişen kimliği ve aidiyeti olduğunu teslim ediyorsa bu durum aynı zamanda birden çok ve kesişen vatandaşlık seviyelerini de mümkün kılıyor. Eğer vatandaşlık belli bir haklar ve görevler kümesini ima ediyorsa birden çok düzeyde –yerel bir cemaatin, bölgesel bir cemaatin, ‘milli’ bir cemaatin parçası olarak ve dünya vatandaşı olarak haklara sahip olma anlamında- hakka ve göreve sahip olacaksınız.. Neden her seviyede vatandaşlığa da sahip olmayalım? Bu, başkalarını değil kendi yerel cemaatinizi ilgilendiren kararlara katılma hakkınızın olması demektir; ancak tüm dünyayı etkileyen kararlara katılmakta en az herkes kadar hakka sahip olmalısınız. Küresel seviyede, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin genişletilmiş versiyonuna benzer bir şey ve de iklim değişikliği gibi küresel meseleler için eylem kararları olacaktır. Yerel düzeyde yönetmelikler ve kamu harcamaları için kararlar olacaktır. Vatandaşların her düzeyde hakları ve yükümlülükleri olacaktır. Bugünkünden farklı olan değişiklik yeni vatandaşlık düzeyleri eklenmesidir. Bunu insanları ayırarak değil, herkesi etkileyen kararlarda insanlara karar almada daha fazla söz hakkı vererek ve her düzeyde birbirleriyle konuşabilecekleri platformlara erişimlerini temin ederek yapabiliriz.

ALBERT: Çokkültürcülük, birçok kültürün var olduğunu ve bunların hepsine birden saygı duymamız gerektiğini söylüyor. Korumacılık, çokkültürcülüğün temel ilkesi gibi görünmesine rağmen çokkültürcülük, daha küçük ve zayıf kültürlerin, daha güçlü olanların elinde kalıp da kısıtlı bir statüye, haklara, hatta kısıtlı bir varoluşa sahip olması gibi tehlikelerden nasıl kaçınılacağına dair açık ve net araçlar sunmuyor. Ayrıca çokkültürcülük, bütünün de bir şekilde bir kültür oluşturduğunu ve birbirleriyle etkileşim halinde olan kültürlerin kültürel bağlamda geçişken olduğunu ve bu birliğin birlik içinde olan kültürlere bazı sorumluluklar yüklediğini görmezden geliyor.

Polikültürcülük de tüm kültürlere saygı duyup onları korumak istiyor, ancak bu kültürlerin birbiri içine geçmiş olduğunu ve karşılıklı olarak sorumluluk sahibi olduğunu gözden kaçırmadan. Polikültürcülük otonomi istiyor, ancak karşılıklılık ve dayanışma da istiyor. Çokkültürcülüğü karakterize eden, kültürlerin birbirine geçmiş olduğu gerçeğinin görmezden gelinmesi konusundaki önyargılardan kaçınmak istiyor. Böylece, asimilasyonun yaşanmadığı, kimliğin, aslında çok çeşitli kimliklerin korunduğu bir entegrasyon peşinde koşuyor, bunu da toprağa bağlılığı merkeze koymadan yapmak istiyor.

Bu özet yanlışsa lütfen düzeltin. Ama, yaptığım özet genel anlamda doğruysa, o zaman çokkültürcülük cevaben demez mi ki: “Bir dakika! Vurguladığınız kültürlerin iç içe geçmişliği durumunun, nasıl olup da daha zayıf kültürlerin daha güçlü olanlara eklemlenmesine yol açmayacağını açıklamadınız, kültürden kaynaklanan ancak toplumsal bütünlüğü güçlendirmekten çok bunu tehdit eden farklılıklar hakkında ne yapılacağından ise hiç söz etmediniz. Pekiyi, toplum içindeki bir kültürün gelenekleri ya da değer yargıları, toplumun bir bütün olarak gerçekleştirmeye çalıştığı normları ihlal ederse ne olacak? Bu soruna yönelik dikkatimizi azalttınız bile. Biz çokkültürcüler olarak bunu çözemesek de, bu sorunu en azından merkezi bir yere koyuyoruz. Dikkatleri karşılıklı ilişki ve etkiye kaydırarak, ana meselenin önceliğini yitirmesine izin vermiş olmuyor musunuz? Yani güçsüz ve küçük olanın büyük ve güçlü olandan korunması meselesinin. Daha geniş bağlılıkları olan, ancak küçük ve güçsüz olanın ikinci plana atılmadığı ve eritilmediği bir toplum içinde yer alacak cemaatlere ilişkin vizyonunuz nedir?

PODUR: Teşhis ettiğiniz sorun şu: Bir kültürel önkabuller, değerler ya da normlar bütünü toplumun değerleriyle çatışıyor. Bu gerçek bir sorun; çünkü eğer toplum, değerlerini belli bir gruba empoze ederse, bu, çeşitliliğin ve otonominin ihlali demektir. Ama eğer grup canının her istediğini yapmakta özgür olursa, o zaman, birilerinin kültür tanımına saygı duyma kisvesi altında her türlü zulüm ve hak ihlali yaşanabilir.

Olayların olağan akışı içerisinde, polikültürcü bir toplumun bu sorundan korunmak için iki yolu var. İlki, sizin de dediğiniz gibi “kendisi de bir şekilde bir kültür oluşturan” bütün, paylaşılan bir alan olarak tasavvur ediliyor. Bu alan kesinlikle sadece evrensel olana ya da sadece en geniş ve egemen gruba kesinlikle dayalı değildir; tam tersine grupların, kültürlerini bu karışıma getirip sunmasına elveren bir alandır. Bu yüzden iletişim, değiş tokuş ve müzakere fırsatları var. Bunlar insanların farklıkları açıklayıp öğrenmeleri için açık kılınmış durumda. İkincisi de, çokkültürcülükte olduğu gibi otonom alanlar da korunmakta.

Daha önce Hindistan’da baş gösteren çatışmalardan birisi de böyle bir şeydi. Resmi dil ne olacaktı? Burada kaybedilecek ya da kazanılacak çok şey vardı; çünkü iş imkânları, eğitim fırsatları ve bunun gibi pek çok şey resmi dil seçimiyle kısıtlanacaktı. 1956’da eyaletlerde dille ilgili bir yeniden örgütlenmeye gidildi. Her eyaletin bir ve bir bütün olarak ülkenin iki resmi dili vardı: İngilizce ve Hintçe. Hindistan, özellikle de günümüzde, polikültürcü bir cennet değildir; ancak gene de önceden yapılmış bazı anayasal düzenlemeler, son derece çeşitlilik arz eden bir toplumun işlemesi için iyi fikirler içermektedir.

Peki ama, bir çatışma baş gösterirse ne olur? Mesela, bir bireyin ya da grubun kültürel bir grup içinde meydana gelen bir baskı sebebiyle toplumun genelinin korumasını talep ettiğini düşünün. Ya da bir kültürel grubun başka bir kültürel grubun bazı pratiklerine itiraz ettiği bir durumu düşünün. Ya da farz edelim ki, durumu daha da ciddi kılacak bir şekilde, toprağa dayalı olarak tanımlanmış bir cemaatler yapınız var ve bir cemaat, komşusunun silahlandığı biliyor ve bu komşunun onların topraklarını ellerinden almaya çalışacağından korkuyor.

Bu gibi çatışmalar, gerçek anlamda bir “Birleşmiş Milletler” yapısı dahilinde müzakere edilip tartışılırdı. Bir yerli hakları aktivisti ve benim de arkadaşım olan rahmetli Rodney Bobiwash hep şunu söylerdi: “Binlerce ulus ve yüzlerce devlet var. Birleşmiş Millletler’de ise iki yüzden az devlet var. Birleşmiş Milletler’e Birleşik Devletler denmemesinin tek nedeni ismin halihazırda ABD’ye ait olması.”

Çatışmaları çözmek için müdahale olasılığını dışlamayacak, ancak müdahale için yoğun fikir birliğine varılmasını gerektiren bir mekanizmanız olabilir. Bu sözleri Arthur Waskow’un 1960’larda yazdığı “Dünyayı Silahsız Tutalım” (Keeping the World Disarmed) adlı makalesinden ödünç alıyorum. Tüm cemaatlerin temsilciler gönderdiği bir forumunuz varsa, herhangi bir ülke ya da cemaatin halihazırda baskı ve silahlanmanın yaşandığından şüphelenilen herhangi bir diğerine silahsız bir müfettiş gönderebildiği bir kuralınız olur. Ancak daha geniş bir grup gönderebilmek için, daha fazla fikir birliğine varılması gerekir. Ne kadar çok güç kullanılacaksa o kadar çok fikir birliği gerekir. Bu şu anlama geliyor: Hak ihlali ne kadar fazlaysa bundan duyulan endişe de o kadar fazla olacak ve bir müdahale yapılması gerektiğine dair o kadar çok mutabakat oluşacak.

George Monbiot, Birleşmiş Milletler’in reforma tabi tutulmasına dair yazdığı bir denemede işe yarayabilecek başka bir tasarı getiriyor. Tasarısına göre, her ülke Birleşmiş Milletler’e birer delege gönderiyor; ancak oylama sürecini daha demokratik kılmak için daha büyük ülkeler daha fazla delege gönderiyor:

“Hiçbir ulusun veto hakkı olmasın. Mesela savaşa gitmek gibi, sonuçları itibariyle son derece önemli kararlar, meclis ağırlıklı oyların ezici bir çoğunluğunu gerektirsin. Bu, güçlü hükümetlerin, savaşa girmeye gönülsüz olanları emellerine ortak etmek üzere, istediği oylama sonuçlarını almak için dünyanın geri kalan kısmının çoğuna ya rüşvet vermek ya da şantaj yapmak zorunda kalması anlamına gelir. Oylarına en çok ihtiyaç duyulan uluslar, satın alınması en zor olanlar olur.”

“Ancak bu meclis tek başına, üyelerinin kendi vatandaşlarına nasıl muamele ettiğine sınırlamalar getirmekte ve dünyanın tüm halklarının ortak çıkarlarını temsil etmekte yetersiz kalır. Bu yüzden bana öyle geliyor ki, doğrudan dünya halkları tarafından seçilmiş üyelerden oluşan başka bir organa ihtiyacımız var. Böyle bir mecliste dünyadaki her yetişkinin bir oy hakkı olacaktır.”

“Bunun küresel adalet adına ima ettiği şeyler çok açık. Ouagadougou’da oturan birinin bu parlamentonun alacağı kararlar üzerindeki olası etkisi, Washington’da oturanınkiyle eşit olurdu. Çin halkı kendi arasında Alman halkının oy hakkının 16 katı oy hakkına sahip olurdu. Bir başka deyişle bu meclis devrimci bir meclis olurdu.”

Monbiot’nun fikirleri iki farklı kurum yönünde. Her ulusun nüfusları ağırlığında temsilci gönderdiği, daha büyük cemaatlere daha fazla söz hakkı veren bir kurum ve de doğrudan seçilen bir diğeri. (Bu arada aklıma gelmişken, Monbiot sadece yetişkinlere oy hakkı vermeyi düşünen ve açık ki gençleri hesaba katmayan bir özgürlükçü; ancak tabii ki bu kısım değiştirilebilir ve böylece tasarı kusursuz hale gelebilir.)

Karşı konulamayacak kadar güçlü bir cemaati, “tek başına hareket etmekten”; ya da daha zayıf cemaatleri, yalnızca güçlü olan cemaatlerin çıkarlarına hizmet edecek bir müdahaleyi desteklemeye alelacele ikna ederek, “bir gönüllüler koalisyonu” yaratmaktan nasıl alıkoyacağız? Burada gücün dayanağının ne olduğunu sormamız gerekir. Bir cemaati karşı konulamayacak kadar güçlü kılan şey nedir? Nüfus, doğal kaynaklar, iktisadi ve askeri güç. Ülkeler ve cemaatler arasındaki zenginlik ve güç dağılımında devasa uçurumlar olduğu sürece, polikültürcü bir gelecek adına çok da fazla umut yok. Aslına bakarsanız, çokkültürcülüğe yöneltilen eleştirilerin bir kısmı, çokkültürcülüğün bu maddi eşitsizliklere, ırkla sınıf ve siyasi güç arasındaki korelasyona ciddi çözümler sunamamasıdır.

Bu yüzden çözümün önemli bir parçası, cemaatleri daha eşit bir zemine oturtacak olan hak telafisi ya da tazminatıdır. Bu olmaksızın, devasa güç farklılıkları gerçeği, kurumsal korumaların üstesinden gelecektir. Bugün Birleşmiş Milletler’de olan şeyin tam da bu olduğunu düşünüyorum. Birleşmiş Milletlerin çerçevesi birbirleri ile rekabet halinde olan güçleri dengelemek ve felaketleri önlemek üzere tasarlanmıştı; ancak ABD o kadar güçlü ki, birbirleriyle mücadele eden güçler diye bir şey yok; bu yüzden ABD, canı istediğinde BM’yi yok sayabiliyor. Hareketlerin görevi güç dengesizliğindeki farklılıkları kırmak, hak tazminatı kazanmak ve yeni kurumların adaleti, barışı, dayanışmayı ve çeşitliliği teşvik edeceği bir bağlam yaratmak olacaktır.

ALBERT: Bir yandan, polikültürcü bir bakış açısına doğru insanların egemen değerlerindeki değişimler ile birlikte hak tazminatı ve toplumdaki ekonomik değişimler sayesinde cemaatlerin göreli güçlerinde meydana gelecek değişimler yoluyla sorunların çözülmesinin daha kolay bir hale geleceğini söylüyor gibisiniz. Bu oldukça doğru görünüyor. Diğer yandan, daha katılımcı yollarla güçlenmiş geniş bir organın, daha da zor sorunlar hakkında bir şekilde derinlemesine düşünüp karar verebileceğini söylüyorsunuz. Normlar ve yapılar hakkında belki de söylenecek daha fazla bir şey yok. Ama, ekonomik bir yeniden dağılım olsa bile, her ikisi de tek bir toplumda var olan küçük bir azınlık kültür ile egemen bir kültürün karşı karşıya geldiğini düşünün. Egemen kültür, oylarıyla, güçle ya da bu türden herhangi bir yolla azınlık kültüre baskın çıkacaktır. Küçük olan cemaati, ebatını aşan koruma haklarıyla bir şekilde massedecek ve büyük olan cemaatin daha küçük olanın haklarını ihlal etme isteğine mani olacak bir yasa ya da anlaşmanın olması gerekmez mi? Tabii ki bunlar da ihlal edilebilir; ancak bu her türlü yasa ya da anlaşma için geçerli olan bir şeydir. İyi bir benzetme değil belki ama, bu akla suçlu haklarını ya da sanık haklarını getiriyor. Kısıtlanamayacak ya da çok nadir durumlarda kısıtlanabilecek kurallar, mesela. Bu tarz bir şeyi açıklığa kavuşturmak kültürel cemaatler için bir vizyon koymanın ve buna güç kazandırmanın bir parçası olmaz mıydı?

PODUR: Gelmiş geçmiş her federal düzenleme sizin “azınlıkların” korunması diyebileceğiniz şeyi içermiştir. Halihazırda bunu, tartıştığımız iki mekanizma yoluyla yapar: bir taraftan cemaatlere otonomi vererek, diğer taraftan da belki sayılarına göre çok daha fazla temsil hakkı ve nüfuz vererek.

ABD sistemi bile bunu yapıyor. Her eyaletin nüfusu ne olursa olsun Senato’da eşit nüfuzu var. ABD’de ayrıca “eyalet hakları” diye bir kavram var. Aslında bunların her ikisi de fiili olarak azınlıkların, yani küçük eyaletlerin kültürlerinin korunması içindir. Bu örneği “azınlık gruplarını” korumanın kendi içinde sorunları olduğunun altını çizmek için özellikle kullanıyorum. Bildiğiniz gibi eyalet hakları, Güneyli eyaletler tarafından köleliğin, “kültürlerinin” ve “hayat tarzlarının” ayrılmaz bir parçası olduğunu ve daha sonra da ayrımcılığı haklılaştırmak için kullanılmıştır. Amerikan toplumunun hepsi buna suç ortaklığı ediyordu, bunda şüphe yok; ancak pratikte köleliği ve daha sonra da ayrımcılığı bitiren şey, “eyalet haklarına” yöneltilen muazzam müdahale olmuştur.

Demek istediğim, azınlık cemaatlerini bir bataklığa sürüklenmekten korumak önemlidir ve bu, otonomi ve temsiliyetin bir bileşimi yoluyla yapılabilir. Bu konunun kendisi de sorunlarla dolu. Bu sorunlardan birisi şu: Azınlık bir cemaate ait bireyler (bu örnekte Güney’deki ya da ABD’nin genelindeki Afrika kökenli Amerikalılar) kendi cemaatleri içindeki güçlü gruplardan korunmak için toplumun daha geniş kesiminin (bu örnekte ABD’nin kuzeyi) korumasına gerçekten ihtiyaç duyarlar. Böyle bir koruma arayışına girdiklerinde, bunu bazı evrensel değerler ve haklar temelinde yapacaklardır. Gene de bunun, göründüğü kadar tartışmalı olmadığında ısrar etmek zorundayım. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin dine çok bağlı cemaatlerde bile gerçekten tartışmalı bir belge olmadığını düşünüyorum. Kitlesel köktendinci hareketlerin hissettiği gücenme duygularının, insan hakları ve siyasal özgürlüğe duyulan kinden ziyade, yerinden edilme ve kapitalist küreselleşmeden kaynaklanan, ancak yanlış yönlendirilip manipüle edilen sınıfsal ve siyasal mahrumiyetlerle ilgisi olduğunu iddia edeceğim. Ayrıca, eğer bir kültürel cemaate ait insanlar, köle kullanmak, üreme hakları ve özgürlükleri yasadışı ilan etmek zorunda olduklarını iddia ediyorlarsa, o azınlık kültürüne müdahale etmekte bir sakınca görmüyorum. Ama gene de, içinde çok çeşitli unsurları barındıran bir toplum, otonom cemaatlere müdahalede bulunmanın ancak gerçekten vahim bir yanlış yapıldığı konusunda fikir birliği söz konusuysa mümkün olduğunu söyleyen bir kural koyabilir.

Peki eyalet hakları fikrine geri döndersek, bu eyaletler sadece toprak parçalarından ibaret değil mi? Bunların hakları olmalı mı? Grupların hakları olmalı mı? Bu zor bir soru. Sistemimiz yasal olarak (ama gerçekte değil) bireysel hakları koruma altına almıştır, ve bireylerin hangi grubu seçmişlerse o gruba bağlılık hissetmesi, o grupla özdeşleşmesi, bir araya gelmesi ve kendilerini ifade etmesi adına bu hakların genişletilmesi de düşünülebilir. Grup haklarını kavramak daha zor. Burada bir fark var. Eğer siyasal sisteminiz, çok çeşitli kültürel hakları ve korumaları içeren bireysel haklara dayanıyorsa, bunları garanti altına alıp koruyacak kurumları kolaylıkla tasarlayabilirsiniz. Ama eğer sisteminiz grup haklarına, eyalet haklarına ya da ulusal haklara dayanıyorsa, o zaman insanların bir grup, eyalet ya da ulus bulması gerekir ve eğer bulamıyorlarsa, haklarını kullanmalarının imkânı yok demektir ya da eğer daha küçük bir gruptaysalar, büyük grupta olanlardan daha az hakka sahip olacaklardır.

Benedict Anderson’ın milliyetçiliğin nereden geldiğini tartıştığı Hayali Cemaatler (Imagined Communities) adında bir kitabı var. Nüfus sayımı gibi belirli uygulamalardan ve bunun milliyetçiliği güçlü bir zorlama haline getirmekteki rolünden bahsediyor. Birdenbire, birçok aidiyet ve özdeşleşmenin arasından birisini seçip kimliğinizi belirtmek durumundasınız. Ve herkesin de seçim yaptığını ve kolektif kaynaklar üzerinde gruplara dayalı iddiaların olacağını biliyorsunuz. Burada önemli nokta şudur: Korumalar ne kadar gerekli olursa olsun, azınlıkların korunmasına yapılan bir vurgu, “azınlıklarla” “çoğunlukların” birbirlerinin içine girebildiği akışkan bir durumu -şimdi bu grupları daha kalıcı hale getiren kurumsal düzenlemeler yüzünden- katılaştırmak tehlikesini taşıyordu. Kolonyal dünyada milliyetçiliğin kontrolden çıkmasının sebeplerinden birisi aslında buydu. Bu bir “güvenlik ikilemi” idi: Herkes bir ulus olarak hakları için seferber olmuştu; siz de aynısını yaparsanız iyi ederdiniz; yoksa haklardan ve korumadan mahrum kalırdınız. Bu da, kaynakları elde etmek için grupların rekabetine ve sıklıkla da savaşlarla felaketlere yol açtı.

ALBERT: Verdiğiniz örnekte, azınlıkta bulunan köle cemaati korunsaydı, Güney’deki eyaletlerin oluşturduğu daha büyük azınlık cemaatin haklarını ihlal etmek gerekli olmazdı diyorsunuz. Dahası, azınlık cemaati korumak adına bir müdahale sizin, kültürlerin vizyonuna soktuğunuz bir şey olurdu. Daha küçük cemaatlere kıyasla, daha büyük cemaatlerin haklarını savunmanın aslında elle tutulur bir yanının olmadığı durumlar olurdu. Ama aşırı et tüketenlere ve veganlara[2] ne diyeceğiz? Ya da daha kültürel olması açısından, kürtaj hakkında ya da gençlerin hakları hakkında, ya da mesela hangi dini günlerin izin günü olarak kullanılacağı hakkında farklı fikirleri olan cemaatlere ne diyeceğiz? Eğer azınlık olan bir din yaradılışçı ders kitapları isterse ne olur? Bunlar belki ideal örnekler değil ama, zayıf bir cemaatin daha güçlü bir cemaatle karşılaştığı tartışmalarda zayıfı koruyan yapıların olması gerekmez mi? Bizim istediğimiz, güçlü bir cemaatin daha güçsüz bir cemaatin haklarını ihlal etmesine açıkça mani olmak değil mi? Ve bunu da etkili bir şekilde yapmak değil mi?

PODUR: Demokratik bir toplumda, çoğunluğun azınlığın haklarını çiğnemesini önlemek için alınan bazı tedbirler vardır. Ancak düşülebilecek tuzaklardan bahsetmeyi de bazı nedenlerle gerekli görüyorum.

Belirttiğiniz örneklerde, siz ne veganlığın ne de et yiyiciliğin empoze edilmesini istiyorsunuz; üreme ile ilgili tercih hakkı istiyorsunuz; gençlerin haklarının garanti altına alınmasını istiyorsunuz. Yaradılışçılığın fen eğitiminde empoze edilmemesini istiyorsunuz. Bu durumların hiçbirinde, azınlık fikirlerini çoğunluğa, hatta bireylerin haklarına bile üstün gelecek şekilde korumayı savunamazsınız (azınlık bir cemaatin, o cemaatin içindeki kadınların kürtaj hakkını kısıtlamasını bile istemeyişinizin nedeni de budur). Bunun yerine istediğiniz, tüm fikirlerin söylenebilmesi ve temsil edilmesidir. Azınlık cemaatin medyaya erişiminin olmasını, çoğunluğu kendi fikirlerine inandırmak için haklar ve fırsatlara sahip olmasını istersiniz. Bunun için, belki de oransız bir şekilde, temsil edildiklerinden emin olmak istersiniz. Çatışmanın olmayacağı durumlarda da (veganlarla et yiyenlerde olduğu gibi, veganlar herkesi ikna edene kadar) otonomi olmasını istiyorsunuz.

Ekonomik eşitliğin, siyasi özgürlüğün ve katılımın olduğu bir toplumda, “çoğunluk” cemaatin bizim şu anki toplumumuzdakiyle aynı anlama geleceği de kuşkulu. Ortak adalet kurallarına göre verilen bir kararı sınırlayacak ekonomik ya da siyasi bir bileşeni olmayan ya da otonom cemaatlerin kendi kararlarını almasıyla hallolunamayan ne tür bir sorun, büyük bir cemaatin küçük bir cemaate düşmesine sebep olurdu? Eğer ortada insanların oyladığı bir karar var ise, insanlar tenlerinin rengine, dillerine ya da dinlerine mi oy verirlerdi? Farklı konularda farklı çoğunluklar olurdu. Aslında günümüzde bile eğer Hint milliyetçiliğini hayal kırıklığına uğratan bir şey varsa mesela bu, insanların kendi dinlerine oy vermemesi olurdu.

ALBERT: “Grupların hakları olmalı mı?” sorusunu soruyorsunuz. Siyahların, kadınların ya da homoseksüellerin haklarının ihlali tek tek bireysel saldırılardan ziyade tam da gruba yöneltilmiş saldırılar değil mi? Linç edilmiş siyah kişi ya da tecavüze uğramış kadın birey değildir; bunlar grubu temsil eder, değil mi? Bu saldırılar sözlü olduğunda, bir kültürü asimile etmek veya o kültürle alay etmek çabalarını içerdiğinde de aynı şey geçerliliğini koruyor. Bu yüzden tabii ki, son kertede korunan gene tek tek bireyler olsa da korunmaya ihtiyacı olan grup ve onun gelenekleri ile kimliği değil midir? Kimsenin öldürülmemesi ya da kimseye işkence edilmemesi gerektiğini söyleyebiliriz ve bu insanların tek tek ya da grup halinde öldürülmelerini ya da işkenceye maruz kalmalarını ortadan kaldırır. Ama peki grupların dini tatillere sahip olup bunları kutlama ve bundan dolayı acı çekmeme hakkının olduğunu düşünüyor muyuz? Ben düşünüyorum. Ancak bireyler çıkıp da “Bugün benim için dini bir gün; bu yüzden de çalışmak ihtiyacı hissetmiyorum ve sen de yol açtığı rahatsızlıklara kulak asmadan buna razı olmalısın” dememeli. Bazı şeyler kolektif olarak kültüreldir ve geçerliliklerini tam da böyle oldukları için kazanırlar, değil mi?

PODUR: Evet, bireysel haklara ek olarak otonomi ve temsil edilmeyle garanti altına alınabilecek ve alınması gereken kolektif haklar da vardır. Ve gerçekten de soykırımın yasal tanımı, bir grubu grup olarak ortadan kaldırmaktır, üyelerin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasa bile bireylerinin grupla özdeşleşme, iletişim kurma, grup üyeliklerini ifade edebilme yollarının yok edilmesi de soykırımdır.

Azınlıkların “savunulması” ve “korunması” üzerine bu kadar kafa yormamızın tüm sebebinin ne kadar güçsüz olduğumuzla ilgili olup olmadığını hâlâ merak ediyorum. Toplumumuzda baş gösteren birçok kamusal sorunun, insanların ekonomik ve siyasi özgürlüklerinden mahrum edilmiş olmalarıyla çok ilgisi olduğunu düşünüyorum. Kapitalizm ekonomik kaderiniz üzerinde hiçbir denetiminizin olmadığı anlamına gelir; devlet baskısı siyasi kaderiniz üzerinde hiçbir denetiminizin olmadığı anlamına gelir -kültür ya da bazen milliyetçilik bir tür teselli ikramiyesidir. Ataerkillik ya da homofobi içerse de “geleneklerinizi koruyun”, bayrak sallayın, ancak sakın ola ki ekonomik ve siyasi olarak kendi kaderinizi belirleme hakkında bir şey sormaya kalkışmayın.

ALBERT: Dengesiz çatışmalar ihtimalini azaltma meselesi ile ilgili olarak, hak tazminatıyla neyi kastediyorsunuz ve bunlar nasıl olacak?

PODUR: Ekonomik sistemimiz, kölelerin emekleri, yerli halkların çalınmış toprakları, sömürgelerin talan edilmesi ve göçmenlerin sömürülmesi üzerine kurulu. Tüm bunların mirası, ülkeler içinde ve ülkeler arasında kaynakların belli ellerde toplanmasıdır. Irkçılığın etkilerinden birisi, bu devasa ekonomik eşitsizliktir. Bu eşitsizlik, en temeli seyahat özgürlüğü olmak üzere her çeşit özgürlüğe sınırlamalar getirmektedir. Zengin ülkeler göçü sınırlamak zorundadır; çünkü eğer sınırlar açılacak olsaydı, işgücü sermayenin gittiği yere peşinden gidebilirdi. Bu yüzden şiddet üzerine kurulmuş bir ekonomik sistemi korumak (ve genişletmek) için gene şiddet kullanılıyor. Zenginlik ve güç dağılımdaki bu uçurumlar, tasarlayacağınız herhangi bir “çokkültürcü” düzenlemenin altını oyacaktır. Dediğim gibi, bu çokkültürcülüğe yöneltilmiş eleştirilerden birisidir; yani bir cemaatin, diğerini talan ederken bile “birbirimize hoşgörülü davranmak durumundayız” demesi.

Bunu söylemekle birlikte, hak tazminatının bir doğru ve bir de yanlış yolu olduğunu düşünüyorum. Yanlış yol seçkinlerin para aktarması olurdu. Bu para anında tekrar seçkinlerin eline dönerdi. Bundan sonra bu aynı seçkinler arınıp, “artık ırkçılık sona erdi, kapayın çenenizi!” diyebilirdi.

Hak tazminatının doğru yolu, eşitsizlikleri daimi olarak ortadan kaldırmak, gücün dengesiz yığılımını kırmak ve cemaatlerin ekonomik bağımsızlıklarını artırmak olurdu. Yani, kaynaklar -sadece para değil toprak da, mesela üzerinde askeri üslerin kurulu olduğu ya da büyük şirketlerin ellerinde tuttuğu topraklar- ezilmiş cemaatlere (Afrika kökenli Amerikalılar ve yerli halklar gibi) aktarılacak ve bu aktarım cemaatleri eşit konuma getirecek, otonomi kazanmalarının ve daha büyük cemaatlerle eşit ilişkiler kurmalarının temelini oluşturacak uzun erimli bir tarım, sanayi, sağlık, eğitim ve çevre altyapısı sağlamak vizyonuyla yapılacak. Borç (The Dept) adlı eserinde Randall Robinson eğitim ve altyapı fonları kurulmasını öneriyor. Uluslararası düzeyde, hak tazminatı borçları silmek ve kaynaklarla yatırımları başka yönlere aktarmaya başlamak anlamına gelir; bu “adil ticaretin”[3] ötesine geçmelidir, fakir ülkelerin kârdan çok daha büyük pay aldığı bir ticaret olmalıdır. Antikapitalist küreselleşme hareketleri, Siyahlara Tazminat Hareketi ve birçok yerel hareket, hak tazminatı olayına bu açıdan bakıyor.

ALBERT: Hak tazminatıyla ilgili olarak, sizin önerdiğiniz fikrin içini doldurmak için mesela, hangi dinamiklerle olursa olsun, ABD’deki siyahların şimdilik beyazlarla ortalama aynı gelire, mevkilere vs. sahip olduğunu farz edelim; ancak bir de köleliğin mazisi var, vs. Hak tazminatının anlamı olur muydu? Eğer bu daha önceden yapılmış bir adaletsizliği (kelimenin de ima ettiği gibi) gidermek için yapılan bir ödemeyse, bunların anlamı olurdu. Ancak bunun yerine eğer eşit ve adil bir dağılım amaçlanıyorsa, anlamı olmazdı. Hak tazminatı terimine ilişkin derdim şu: Bu kelime, geçmişte olağandışı bir hak çalma söz konusu olmadığı halde şu an önemli bir eşitsizlik varsa, bu eşitsizliğin kabul edilebilir bir şey olduğunu ve bunun telafi edilmesine gerek olmadığını ima eder. Benzer şekilde, eğer geçmişte önemli bir hak ihlali var ama şu anda düzeltilecek bir eşitsizlik durumu yoksa ödemelerin gene de yapılması gerekir. Eğer amaç böyle bir mantığı kurmak değilse, o zaman yapılan çağrının şu anki adaletsizlikleri giderecek yeniden dağılımdan ziyade neden hak tazminatına yönelik olduğunu merak ediyorum.

PODUR: Hak tazminatının benim anladığım şekliyle, birçok kısmı var. İlki “onarmak”; yani bugünkü eşitsizlikte yansımasını bulan bu tarihsel zalimliklerin yol açtığı zarar ve adaletsizlik onarılmalı. Bazıları günümüzde de kendini yeniden üreten, bazılarıysa geçmişten miras kalan günümüzdeki eşitsizliklerin giderilmesine dayanan “onarımın”, yani zenginliğin aktarımı kısmının çok da tartışmalı olacağını düşünmüyorum. Ve evet, tüm eşitsizliklerin böyle aktarımlarla giderilmesi gerekiyor. Ancak bu, hak tazminatı konusunun sadece ilk kısmı. Bunun yanında geçmişte meydana gelmiş olan zalimliğin toplum tarafından tanınması ve tarihin bir parçası olarak kabul edilmesiyle ilgili hak tazminatı var. Bu yüzden sorunuza cevap vermek için şu örneği vermek istiyorum: ABD’deki siyahların beyazlarla aynı ortalama gelire, mevkilere vs. sahip olacağını farz etsek bile , köleliğin tarihini tanımak ve teslim etmek atılması gereken bir adım olurdu ve hak tazminatı denen şeyin önemli bir parçası olurdu. Randall Robinson’un Borç adlı kitabının en duygulandırıcı kısımlarından bazıları hak tazminatının yeniden dağılım kısmından çok bu kısmıyla ilgili. Ancak hak tazminatının başka bir kısmı da, işin adalet boyutu. Daha hafızalardan silinmemiş zalimlikler için adalete ihtiyacımız var. Yalnızca hakikati bulmak ve uzlaşmak değil, bu kitle suçlarının sorumlularını adaletin huzuruna getirmek de gerekir. Eğer düşmanlıklar nesiller önce vuku bulmuşsa bu tür bir adalet mümkün olmayabilir; ancak gene de hak tazminatı yapılabilir. Eşitsizliği ortadan kaldırmak adına yapılan bir zenginlik aktarımı (geçmişte çok büyük hak ihlalleri olmasa bile şu andaki adaletsizlikleri giderecek yeniden dağılım bu kısım için yeterli olurdu), tarihi teslim etmek ve adalet. Bunların hepsi hak tazminatının öğeleri.

ALBERT: Neden artık fakir olmayan bir gruba tarihi tanımak adına malvarlığı vererek eşitsizliği artırmak isteyesiniz ki? Malvarlığı transferi geçmiş eşitsizliği gidermeyip daha da kötüleştiriyorsa adaletsizliklerin tanınmasında neden tek, hatta en iyi yol olsun ki?

PODUR: Bu sadece teorik bir soru değil. Yahudi Soykırımı Endüstrisi (The Holocaust Industry) adlı kitabında Norman Finkelstein Yahudi soykırımı için yapılan hak tazminatı bağlamında bu konudan bahsediyor. Birçok anaakım ABD’li şahsiyetin, hak tazminatının arkasında yatan nedenleri, Yahudi soykırımı bağlamında anlayıp da kölelik, yerlilerin soykırıma uğratılması ve sömürgecilik bağlamında anlamaması ilginç. Finkelstein Bill Clinton’ın şu sözlerini aktarıyor: “Geçmişteki adaletsizlikle yüzleşmeli ve elimizden gelenin en iyisiyle bu korkunç hatayı düzeltmeliyiz.” Kongre liderleri Dışişleri Bakanı’na şunları yazdı: “Hak tazminatı konusuna verilen cevap insan hakları ve hukukun üstünlüğüne duyulan saygıya ilişkin bir sınav olarak görülecek.” Madeleine Albright İsviçrelilerin Nazi talanından birikip orda kalmış kârlarından bahsederken şöyle diyor: Bu kârlar sonraki nesillere miras kalmıştır ve bu yüzden tüm dünyanın gözleri İsviçrelilere çevrilmiştir. Atalarının yaptıklarının sorumluluğunu kabul etmeleri için değil, bu noktada geçmiş hataları düzeltmek için yapılabilecek şeyler konusunda cömert davranmaları için.”

Finkelstein İsviçre’ye yönelik bu davanın değerini tartışıyor ve aynı davanın Yahudi soykırımı konusunda kolayca ABD aleyhine de açılabileceğini (ama açılmadığını); ve ABD’ye karşı bundan daha da güçlü bir davanın kölelik ya da yerlilere karşı uygulanan soykırım için de geçerli olacağını belirterek tartışmasını noktalıyor. Ama ayrıca sizin bahsettiğiniz sorunu da teşhis ediyor. Hak tazminatını reddetmek için hiçbir dayanakları olmayan Swiss Bank ve Alman hükümeti gibi zengin kurumlardan hak talebinde bulunmak başka bir şey, bazı hak telafisi örgütlerinin yaptığı gibi Polonya ve Belarus gibi aşırı fakir ülkelerden (bir Belaruslunun aylık ortalama geliri 100 dolar civarında) hak talebinde bulunmak apayrı bir şey. Bu tarz bir telafi, eşitsizliği daha da kötüleştirir ve sorunlarla doludur.

Bu durumda adalet ve eşitlik arasında bir gerilim söz konusu; bunların dengelenmesinde dikkatli olunmalı.

ALBERT: Tamam, polikültürcülük fikrinin içinin doldurulduğunu ve kültürel cemaatler arasındaki ilişkiler konusunda polikültürcülüğü amaç edinen taraftarlar topladığını farz edelim. Bu, şu an mevcut siyasi aktivizm adına ne anlama gelir? Hareketlerin sahip olması gereken programlar ve talepler adına bunun ima ettiği şeyler var mıdır? Kısacası şu an ne yapacağımıza dair bir şeyler söylüyor mu?

PODUR: Polikültürcülüğün dayanışma ihtiyacına dikkat çektiğini düşünüyorum. Savaş karşıtı hareketlerin, Filistin hakları ve adaleti hareketinin ya da Amerikan müdahaleciliğine karşı olan hareketlerin güçlü yanlarından biri uluslararası dayanışmadır. Yapılan bu tarz işlerin verdiği tecrübe, birçok yerel aktiviste, “Aynı tür bir dayanışmayı neden daha yerel bazda Kuzey Amerika’daki yerli mücadeleleri ve göçmen hakları adına verilen mücadeleler için de göstermiyorsunuz?” sorusunu sordurdu. Milliyetçi yaklaşımlara meydan okuma yerel hareketler ve göçmen hareketlerinden geldi. Nandita Sharman’ın sözlerini aktaralım:

“Göçmenler/ zorla göç ettirilenler gibi yerel halklar da, ulus devletlerin vatandaşlık kriterlerini belirlemek ve yönetici seçkin tabakanın çıkarlarını daha da perçinlemek için kullandığı güçten olumsuz etkilendiler. Yerel halklar için ulusal vatandaşlık hakları, her zaman kendi kaderini tayin hakkından ödün vermek ve sömürgeleştirici bir gücün yardımına başvurmak anlamına geldi. Birçok halkın bunu reddetmesinin sebebi bu. Göçmenler/ göç ettirilenler için vatandaşlık hakları gene bu ölçüde sorunlu. Bu haklar ırksallaştırılıp toplumsal cinsiyet kalıplarına o kadar sokulmuş ki, beyazlar dışındakiler bu hakları edinse bile bu insanlar toplumda eşit vatandaşlar olarak kabul görmüyorlar. Tabii ki, dünya genelinde çoğu göçmen vatandaşlık haklarından tamamen mahrum. O zaman vatandaşlık hakları ve insanların bunlardan mahrum bırakılmaları; ulus devletlerin ellerinde, kendi güçlerini (ve işverenlerle toprak sahiplerinin güçlerini) yerel halklar, yabancılar ya da içerden düşman olarak ilan edilebilecek biz göçmenler, en özel olarak tüm Güneyliler ve de özellikle beyaz olmayan kadınlar pahasına sağlamlaştıracak çok güçlü birer mekanizmadırlar.”[4]

Avrupa, Kuzey Amerika ve Avustralya’da “Hiç Kimse Yasadışı Değildir!” talebini yükselten ve gittikçe büyüyen hareketler var. Bana göre bu polikültürcülük fikrine çok güzel uyan, gerçekten devrimsel bir fikir. Aynı şey, toprak hakları ve kendi kaderini tayin etme adına verilen yerel mücadeleler için de söz konusu. Bu mücadeleler cemaatler arasında yeni ilişkileri ve birbirimizle olan bağlarımızı ve daha adil bir toplumda birbirimizle nasıl yeni bağlar kuracağımızı düşünmeyi zorunlu kılıyor.

Polikültürcülükte otonomi ve dayanışma arasında, paylaşılan alanın gerçekten temsiliyetçi olmasını garantilemek ve temsil edilen şeyler arasındaki sınırların akışkan ve birbirine geçmiş olduğunu fark etmek arasında sürekli bir gerilim söz konusu. Bu gerilim sancılı olsa da bir sürü olasılık sunmakta.

——————————————————————————–
1 homofobi: Eşcinsellere ve eşcinselliğe karşı duyulan korku (ç.n.)
2 vegan: Yalnızca et değil, yumurta ve süt de dahil hiçbir hayvansal besin almayan vejeteryan (ç.n.).
3 fair trade: Ürünlerin doğrudan üreticilerden hak ettikleri fiyat üzerinden alınıp aracılar olmadan doğrudan tüketiciye ulaştırılması (ç.n.).
4 http://www.newsocialist.org/magazine/37/article02.html

Çev.: Kadir GÖKGÖZ, Nuri ERSOY
Boğaziçi Üniversitesi Çeviri Kulübü

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: