Aklın Namusu – 3

(Üçüncü Bölüm)

Akla yönelik eleştirileri en çok filozoflar ve şairler yapmıştır. Ruhsal süreç salt akıldan ibaret değildir. İş bölümü ve eğitsel kültür ister istemez sanat ve düşün alanına boşluk bırakmıştır. Ve bu boşluk duygu, düşünce, sanat etkinlikleri ile samimiyet ve içtenliğin korunmasını sağlamıştır. Bu alanın erbapları muhalif olacak kadar azınlık olsalar bile emsal alınacak değerde göz önünde duranlardır. Güdülerdeki samimiyet, dürüstlük ve samimiyet aklın karabasanına ezilip kaybolmaması onlara borçludur. Ruhsal süreç salt aklın işleyişi ile bu güne varsa idi her insan katmerleşmiş bir çılgındı..

Ruhsal karmaşanın içinde duygular ve güdüler dürüstlüğün güvencesi olarak akılla boğuşarak varlıklarını sürdürdüler. Sanat onların varlığını destekledi.

Aklın yıkıcılığına eleştirler yaygınlık kazanınca deliliğe övgüler yağar. Sanat ve düşün alanında akla muhalafet derinleşir. Aklın muhalifleri ruhsal yaşamı neredeyse akılsız yürütmenin olasılıklarını ararlar.

Ruhsal hacimdeki büyüme ilişkiler içinde boğuntuya gelince öznelerin dengesini yaşama uymayacak boyutta bozar. İsteklerin egemenlik baskısına uğraması bir yanda çaresizlik ve umutsuzluk yaratırken öte yandan öfkeye neden olur. Bastırılan isteklerin çoğu insanı içte vuran dinamit gibi işlevsiz koyar. Namusun töresel boyutta egemenliğe payanda olması cinsel sahtekarlıkları artırarak, diğer cinse yönelik korku ve güvensizlikleri tırmandırır. Akıl tedbir olarak bu istekleri sınırlarken üzerinde yüzdüğü okyanusun sıkışıklığı ile devrilmeye uğrar. Bu duruma getirilen teşhis, deliliktir. Ruhsal çatışmaların en üst boyutta varışı ile psikiyatri ufukta görünür. Akıl artık hastadır. Etik, övgü ve yerginin ötesinde akla bilimsel yaklaşım baş gösterir.

Psikiyatri öncesi nörolojik olarak sinir hastalıkları kapsamında patolojik sebeplere ilişkilendirilen aklın durumu; psikanalizle sosyolojik, kültürel ve toplumsal eğitimden kaynaklı bilincin oluşumuna bağlanır.

Akla saygının tamamen bittiği dönemdir. Diğer yandan onu kaybetmenin korkusu oldukça büyüktür. Çünkü onsuz olamamanın hayati önemi anlaşılmıştır. Hayat kanıksanan akıllılıkla olmuyor, akılsız hiç olmuyor! Bu ikilemde çekişme derinleşir.

Ruhsal çatışma salt iç dünyadaki kargaşa değildir. Somutlamaların sonuçlarını duyguda ve hislerde onamamaktır. Kendi etkinliklerine içsel katılım göstermeyen özne, mecburiyetin baskısından dolayı yaptıklarını taktir etmez. Zorunlu ihtiyaçları karşılama sürecindeki iş baskısının yol açtığı kin ve nefret günlük zamanın yarısını alır.

Savaş ve yıkımların neden olduğu öfke insanda düşmanlığı artırırken soy güdüsünde daralma olur. Öylelikle soy güdüsü bir deniz altı gibi aklı etkiler. İçselleşen düşmanlık tarihi ruhsal kapasiteyi girdabına çekip çevirmiştir. Aklın bir görevi de insana güvensizliği sürdürmek, mantıklı davranış ise düşmanlıkta zaferi kazanmaktır.

Psikiyatri, cinsel baskıların yanı sıra soy güdüsündeki bastırılmaları ele alacak biçimde çözümlemelerde bulunsa idi, tüm ideolojilere alternatif olacak yeterliliğe kavuşabilirdi. Bu eksikliğinden dolayı psikolojinin ve psikanalizin benimsenme sorunu halen sürmektedir.

Aklın hafızayı yadsıdığı, bilincin duyguları kemirdiği, somutlamaların güdülere aykırı düştüğü süreçten itibaren ruhta büsbütün kaos belirir. Kaosa ilişkin hem dinsel öneriler hem de aykırı düşünceler üretilir. Edebiyatın boy verdiği yazınsal hayat ile insan tasviri yapılırken referans alınacak kaynak sayısı artar. Ortak payda ve dayanak arayışında curcuna yaşanır. Akıl yaratan mıdır yaratan mıdır ikileminde küfre varacak sataşmalar belirir. Bu kaosla birlikte insan yorumunda hayvanın referans alındığı nokta kopama derecesinde incelir. İnsan artık insan içinde referans alınarak yorumlanmak istenecektir. Bu hengamede, aklı gereksiz kılacak entelektüel belirlemeler yapılır.

Entelektüelizmin karakteri gereği uçlarda gezinmesi onu, bir ortalamayı bulmak yerine marjinal kılar. Aklın konu olduğu entelektüel çalışmalarda aklı yadsımaya varacak içerikte anlatımlar gelişir. Akıldan kaçmanın bir yöntemi olarak baş gösteren belirlemeler estetik sığınak arayarak değer kazanmaya yeltenir.

Aklı dışlayarak ruhsal süreçte daha dingin, daha sorumlu, daha sevilir etkinlik gerçekleştirmek mümkün müdür?

Akıl mı sahtekardır, sonuçları yani somutlamalar mı sahtekardır?

Aklın dürüstlüğü veya dürüst akıl yani dürüst eylem ve somutlama mümkün müdür?

Akıl neden dışlanmak istendi? Akılsız bir ruh nasıldır?

Psikanalizle birlikte bireyin eleştirilen davranışları düşünürlere, cesaret vererek çözümlü olmasa da, akılılığın saplantılı tanımlarına şövalyece çıkışlar olur. Fakat bu çıkışlar aklın yıkıcılığına bir tepki olmanın ötesine geçemedi(Şunu belirmek gerekir ki, psikanaliz toplumsal davranışları eleştirmeye korktuğundan dolayı birey daha kolayına geldi ve onun dışına çıkmak istemedi, gösterişe kaçan bir sorumluluk gerçekleştirmeye kalkıştı). Ve aklın yıkıcılığına yetemeyenler ondan kaçışı mantığa bürümeyi seçti.

Aklın geçmişine bakarak ve onun kendini hastalıklı hale koyuşunu görerek dahiliğe varan zekiliği taktir edip övmek anlaşılır bir durumdur. Ama toplumsal şartlardaki bireylerin bu düzeyde olduğu varsayımı ile tümünü total bir paydaya alarak akla rest çekmek gerçekçi değildir. Elbetteki geleceğin insanını deha düzeyinde arzulamak ve güncel tüm insanlarda dahilik potansiyelinin bulunduğunu kabullenmek onursal bir tercihtir.

İnsan etkinliklerinin karşıtlı somutlaşmış tarihine bakarak akla küsmek yerine işin nerede ve nasıl düzeleceğini tartışmak doğrusudur.

Duygularımı somutlaştıracak akıl ve isteklerimi isabetle karşılayacak mantığı severim. İşte, ruhun bütünselliği içinde davranış ve eylemlerimizi körükleyen içsel kaynağın saydamlığı önemlidir. Elbetteki tüm insanların duygu, güdü ve düşünceleri dürüsttür. Fakat herkesin istekleri dürüst olmayabilir. Önemli olanı ise, isteklerin karşıtlığa nasıl dönüştüğünün analiz edilmemesidir. Psikolojinin şapa oturduğu bir yanı da budur.

Etik ve kültürel yargılarla insan terbiyesinin yapıldığı ve yönetimin öylece sürdürüldüğü tarih, geçmişte kalmıştır. Yaptım gücü ayıplamak olan ahlak ve fedailikle harcanan erdemler onurun içten sürükleyiciliğini karşılamayacak kadar bireyin kapasitesini yontar.

İsteklerin karşılanabilirlik durumu ile karşılanma ihtimalinin kişiyi dış dünya ile çatışık kılarken mantık, duruma göre bastırmayı seçerek vazgeçirtebilir. Bir istek başka isteksizliğe dönüşebilir. İstekler, aklın tarihinden evvel yalnızca güdü ve duygulardan akarken; bu tarihten sonra bilinç, akıl ve mantığın niteliğini alarak özneyi sürükler. İçeriğinde gene duygu ve güdü vardır ama bunlarla birlikte bilinç, mantık ve aklın bileşkesi olarak belirirler. ”Ne istediğimi bilmiyorum” tabiri mantık, bilinç ve akıl arasındaki kıskaçta duyguların ve güdülerin sıkışıklığını anlatır.

Acıkmanın doğurduğu istek yemektir, bu açlık güdüsüne bağlıdır. Uykusuzluğun belirdiği istek uyumayı gerektirir, bu, uyku güdüsünün sonucudur. Korkunun sürüklediği güvenlik isteği korku güdüsüne endekslidir. Bu üçü temel ihtiyaçlar kapsamındadır. İçten(samimi)ve dürüst oldukları mantık ve akla danışmaksızın hislerle anlaşılabilir. Cinsel istek cinsiyet güdüsüne bağlıdır ama sosyalleşmenin öyküsü içinde öylesine bir karşıtlığa bürünmüş ki, dürüstlüğüne inanmak için çoğunlukla tanık ve yemin gerekmiştir. Saygı ve sevgi soy güdüsünden kaynaklanır ama, egemenlik tarihi içinde hışma uğrayarak bu güdüden kaynaklanan isteğin itaat mı korku mu taklit mi olduğunu kestirmek güçleşmiştir. Ve kişi bu iki güdüden kaynaklanan isteklerinin içtenliğini hislerle anlamayacak boyutta tereddüde kapılır veya bu isteklerin yöneldiği kişi tedbirli davranmak zorunda kalır. Çünkü tüm güdülerin içinde soy güdüsü ve cinsiyet güdüsü başkasını yani sosyal ilişkiyi gerektirir. Bu iki güdü aklın, bilincin ve mantığın darbesine öylesine uğramışlar ki, başkasının bunlardan kaynaklanan bir başkasının isteklerini karşılaması ve inanması güçleşmiştir. Dürüstlük kaygısı kronikleşmiştir. Namusun aklı ve mantığın cenderesinde istekler orijinalitesini yitirecek kadar yabancılaşmıştır. Bilgi ve bilinç tarihi istekleri kirletmiştir. Karşılanmayı bekleyen istekler mantık tarafından engellenip ruhsal bünyede saklanınca kişinin aleyhine dönerek kaslaşır.

Bilinç, akıl, mantık karşılığında cinsiyet ve soy güdüsü feda edilerek ruhsal evrim değişime uğradı. Ve feda edilen bu iki güdü ballandırılıp namus içeriğinde ezilmesi cazip hale getirilmiştir.

Akıl barbarlaşmıştır. Her türlü kimyasal silahı ve askeri müdahaleleri somutlaştırmakta pervasızdır.

Bu yabancılaşma kültürünün içinde aldanmanın ve aldatmanın doğallaştığı, sahtekarlığın genel geçer ölçü olduğu dünyada aklın gerekliliğini kabullenmek ve onu dürüstlüğe çekmek zorundayız. Dürüst akıl, ahlaki baskıyı aşan ve erdemin özneyi feda eden anlamsızlığını geride bırakan onurlu akıldır.

Aklın tarihini tersine çevirecek ve belki de aklı ilk kez dürüstlüğe doğru bir hamleye, evrime sıçratacak dönemeçteyiz. Aklımızın, bizim ve hepimizin buna ihtiyacı vardır.

Öylesi bir aptallıkla karşı karşıyayız ki, dürüstlüğümüzü belirtmekten utanacak kadar çekiniyoruz, çünkü akılsızlığa yorumlanabiliriz. Dürüstlüğümüzü saklayacak bir çağla karşı karşıyayız.

Bir şey yapmak istiyorsak, akla mecburuz. Bu kitabı aklın çözümü ile somutlaştırıyorum, o halde aklın çözümü önemlidir. Aklı hiçlemek somutlamaları hiçlemektir. Bu, yaşamayı dışlamak anlamına gelir.

Aklın başlangıçta etrafında yumaklandığı hile ve sahtekarlıkları çözmek ve onu yeni bir nitelikle onur ve dürüstlüğün çerçevesinde somutlaştırmak sadece ve sadece yürek gerektirir. Geçmiş tarih namusun aklı lehine çok şey yürekten kopararak alıp götürdü. Yüreğin akıldan alacağı vardır ve akıl yüreğe borçludur.

Somutunda dürüstlüğü içerince akla inancın ruhsal kaynaşmayı pekiştirecek nitelik alması kolaylaşır.

Neye göre dürüstlük gibi bir tartışmanın cevabı karşıtsız dürüstlüktür. Karşıtsız dürüstlük karşıtsız isteklerin sonucudur. Bu ise karşıtlığa uğramadan karşılık bulacak istekler demektir ve çatışmasız somutun miladıdır. Çatışmasız istekler aklı erdemli kılar.

Aklın geleceğini böyle tasavvur etmek coşkun bir hayaldır. Bu hayal herkese yakışır!

Aklın hastanelere düştüğü ve ilaçlarla tedavi aradığı psikanaliz çağında ruhun şenliğini beklemek zorlaşmıştır. Aklı hastanelik etmenin suçu yargılanması gerekirken tersine hastalığı yermek, ayıplamak, dışlamak ve abes karşılamak daha yaygındır. Hatta deliliklere sevinmek ayyuka çıkmıştır. Çünkü akılılar bunalımlı kişileri gördükçe kendilerini onlarla kıyaslayıp sağlıklı ve daha iyi olduklarına öyle inanırlar. ”Kafayı yemek” tabiri ile aklın alaya alındığı ve hiçleştirmeye uğradığı, ruhsal etkinlik içinde aşınmasına alkış tutulduğu bir dönemdeyiz.

Aklın akla düşman kesildiği ve özünü reddetmesi söyleme vurur. Deliliğin analizini bir yana bırakırsak, yaşam öncüsü olan aklın bu denli ezilmesini reva görmek psikanalizin cehaletinden ileri gelir. Bireyin iç dehlizlerine dalıp dışarı çıkmayı aklından geçirmeyen psikiyatri içe gömülüp karanlıkta kalır. İçten dışa dıştan içe doğru çözümleme kültürünü geliştirseydi namusun töresel gericiliğini çözüp salt cinsel ilişkiler derekesine çakılmak yerine sosyal ilişkileri de paydasına alarak insan saygısına ve insan ruhuna itibar kazandırırdı. Ne var ki, namusun yozlaşıp cinsel yasaklar koyması psikolojinin dikkatini salt bu konuda yoğunlaştırarak gerçek hedeften alıkoymuştur.

Yirminci yüzyılda en çok alay konusu olan insan kafasıdır. Ne ilginç bir tesadüf ki, ruhsal sürecin bütünü değil “Kafayı yemek”le bilerek veya bilmeyerek anlatılan ve yadırganan her şey akıldan sonra kafada (Beyinde) oluşmuştur, bilinç, mantık ve aklın yuvanlandığı yer bir top gibi şutlanır. Ruhun önemli paydası olan yürek üzerine çıt bile çıkmaz. Güdülerdeki, duygulardaki ve düşüncedeki tükenişi yalnızca edebiyatçı ve sanatçılara eleştiri konusu olur. Kafa ile alay edenler tüm akılılıklarına rağmen yüreğin nasıl yenildiğini görmezler. Çünkü “yüreği yeme” süreci onlarca tamamlanmıştır. Yüreğin ölümü üzerine dürüstçe sorumlu kalanlar “akılsızlar” ve sanatçılar oluyor.

Kafayı yiyenlerin sebebi kalbini yiyenlerdir.

Namusçuluğu hedef tahtasına yerleştiren psikoloji, aklın hastalık nedenini cinsel bastırmalara bağlar. Bundan sonraki cinsel kültür psikolojinin kültürü ile belirlenir. Cinsel ilişkiye yaklaşım hastalanmamak içindir. Kısacası ruh sağlığı kaygısı ile cinsel amaç belirleniyor. Cinsiyet güdüsü böylelikle mantığın denetimine geçer: Delirmemek için seks! Cinsel özgürlüğün dayanağı budur. İlişkide tutku aranmadığı gibi sorumluluktan muaf kalınır. Mantıklı cinsel hayat içtenliğe sahip olmadığından doyuma ulaştırmaz. Günümüzdeki bunalımların niteliği Freud’un döneminden tamamen farklıdır. Freud’un bunalım sebebi olarak gördüğü cinsel yaşanmamışlığın aksine günümüzdeki bunalım sebebi tutku ve içtenlikten kopuk sınırsız cinsel özgürlük biçimleri neden olmaktadır.

Geçmişte cinsel yasaklar bunalıma yol açardı şimdi ise özgürlükler. Öyle ki, namus adına işlenen cinayetlere cinsel özgürlükçüler bilinçaltında sempati duyar. Çünkü özgürlükle yaşanılan cinsel keşmekeşlik kalıcı ilişki yerine belirsizliğe neden olur. Değişken öznelere dayanan yaşam biçimi partner bulmada umutsuzluk yaratmıştır. O tür cinayetlere tepki duymalarının gerekçesi insan hakları ve yaşam hakkından ibarettir. ” Cinsel sadakatin” suiistimali hissi ile hayranlık duyarlar (itiraf etmedikleri). Bu da doğaldır. Çünkü yasaklarla özgürlüklerin alt katmanında biribirine doğru akıntı vardır. Bu alt akıntıyı ancak bağımsızlık çözebilecek niteliktedir.

Görüldüğü gibi, yirminci yüzyıldan itibaren “aklın doktoru” iddiası ile ortaya çıkan psikoloji ve uygulamaları ruhun doğrultusunu düzeltmeye yetememektedir. Salık verdiği özgürlüklerin namusçuluğa sempatisi kesilmemiştir. Çünkü bağımsız ruhu geliştirmek için cılız kalmıştır.

Toplumsal ve bireysel boyutta aklın baskıdan kurtulması yürekle iletişimine bağlıdır. Ruhun doğuştan gelen bileşenlerine (güdü, duygu ve düşünce) açık ve onları anlamayı amaç edinmesi isteklerin niteliğini erdemli kılacaktır. Eyleme dönük somutlaştırmaya duygusal içerik katarak gerçekleştirmesi insanı onurlu kılar. Aklın bu sonuca varması tüm suçlamalardan kurtulması ve sorumluluğu geçmişin tersine şiddetsiz yürütmesi anlamına gelir. Karşıtsız somutlamalarla ne ezilen nede ezen üretim niteliği bütün güdülerin gerçek kapasitesini işlevli kılar. Hafıza unutkanlık sorununu çözer, stres uyku güdüsünü tepmeye yeltenmeyecektir. Namusçuluğun geleneğinden kurtulmuş bu nitelikteki ruhsal sürece aklın namusu demek kişinin iç ve dış dünyası bakımından kapsamlıdır.

Neden aklın namusu gibi bir tanımlama geliştirdiğim tepki ile karşılanabilir. Madem ki, namus kavramı yozlaşmış ve emprimiş onun yerine başka bir tanımlama ögesi bulunamaz mıydı gibisinde bir eleştiri elbette yapılabilir. Şunu belirtmeliyim ki, günün içindeki aklın sorunlarını ve geleceğini düzeltmeye yönelik girişimler salt ahlaki(etik) içerikte değildir. Niteliksel olarak somutlamanın karakteri gereği dış dünya ile yükümlü olması aklın öznesi kadar çevresini de bir değere kavuşturmak sanıldığı kadar kısa süreli değildir. Aklın onursal etkinliklerde bulunma samimiyeti uzun süreyi kapsar. Bu anlamda erdemli ve içsel boyutları ile aklın namusu kavramını uygun gördüm. Bu, tüm ruhsal dinamiklerin; güdüler, duygu, zeka, hafıza ve bilinç yenilenmesi bakımından bir dönemeçtir.

Aklın namusu çerçevesinde konumuzu irdeleyerek ilerleteceğiz.

Sosyal yaşamın güvenliği uğruna harcandığı fark edilmeyen cinsiyet ve soy güdüsünün feda edilmesinde doğan boşluğun ahlak vb değerlerle doldurularak; namus gibi bir ölçüye sarmalanarak akıl etkinliklerinin aleyhe işlenir biçimde bu güne sarkışını anlamak ve çözümlemek için de olsa aklın namustan alacağı vardır. Bu iki güdünün çerçevesinde ruhsal enerjinin göze görünmeyecek tarzda telef edilişini önlemek aklın yumaklandığı temel niteliğini yani hile ve aldatmacaları kavrayarak dürüstlüğe bağlı somutlamaların gerçekleşmesi şarttır.

İnsan tarihinin en zorlu mücadelesi aklı dürüstlüğe dönüştürmektir. Tüm devrimlerin tarihi üst üste eklenerek bu aşama ile kıyaslanırsa karınca adımı bile etmezler.: Çünkü aklın kaderi, sevsek te sevmesek te bir talihsizlikle belirlenmiştir. Bu belirleme ile aklı kötülemek gayretinde değilim, oluşum miladını biz belirlemedik. Ama, bu kaderi değiştirebilme yetkinliğine sahibiz.

En ilahi dürüstlükteki kişilerin aklında bile hile vardır.

Bu tarihi çözümlemek aklı tersine çevirmek demektir. Nasıl daha akıllı olabilirim sorusu yerine, aklımı tersine nasıl çevirebilirim sorusunu yanıtlayabilirsek onu ve kendimizi erdemli kılabiliriz.

Onurlu akıl, dürüstlük içeriğinde gelişendir. Somutlamaları insan soyunun lehinedir ve karşıtsızdır. Somutlamaların sonucu eylem öncesi hesaplanarak ve yüreğin sesi dinlenerek gerçekleştirilir. Bu nitelikteki somutlamarın avantajı sezgilerin desteğini alabilmektir. Bu, insan için sorumluluk ve saygı taşır. Sezgilerle menzili kestirilen iş ve oluşlarda düşmanlık gelişmez. Ve çatışmasız üretime kaynaklık ederler. Duyguların somutlama amacına işlenerek dürüstlüğe ermiş akılla sonuçlanması öznesini onurlu kılar. Mutluluğun ve huzurun ruhsal ve bedensel bütünlükle üremesi budur.

Sosyalleşmekle birlikte ihiyaçların daha çok toplumsal ilişkilere bağımlı karşılanma gerçekliği korkuları da sosyalleştirmiştir. Yaşam güvenliğine yönelik üretim, çatışmalı gelişerek kaygı ve gerginliği sürdürmüştür. Akıl öncesi üretime yabancı olan insan, üretme kabiliyetine varırken bunun sevinç sarhoşluğuna kapılarak sonuçlarını ve yıkıcılığını sorun görmemiştir. Ticaretin egemenlik payandasına dönüşümü ve özel mülkiyetin gelenekleşmesi insan amacını araçlara yönlendirdiği kadar tür için sorumluluğu kemirmiştir. O süreçten beri “Yaptıkların ne yaptı? ”hiç sorulmamıştır. ”Ne yaptın? ”genel bir yargı oldu.

“Ne yaptın” yargısı içinde insan sorumluluğu aşılarak yapılana ve üretilene tapma gelişti. Sermaye ve kar hırsı isteklerin tümünü körüklercesine içtenlikten kopardı.. Sorumsuz somutlamalar aklın çığırını daha bir şeytanlaştırırken, üstünlüğü bir gerekliliğe koşullandırıp bunu kar ve sermaye ile sağlamak istedi. Ürettiklerine vurulan insan, ürettiklerine aldanan insan biçimi mantıklaştı. Amaca bakılınca geçmişin aldatıcı üretimden ibaret olduğunu belirtebiliriz. Çünkü somutlama kaygısında sorumluluk yoktur, amaç üstünlüğü sürdürmeye dönüktür. Akıl, ezilen ve ezenin temel ihtiyaçlarının aynı oranda olduğunu hesaplamaktan uzaktır. Mantık sorumluluk kaygısı taşısa bile “Ne yaptın” mecburiyeti ile kuşkucu niteliğini kaybedip boş kalmaktansa bir şeyler yapmanın güncel değerini almıştır.

“Yaptıkların ne yaptı” yani yapılanların yararlılık kaygısı ciddiye alınırsa insan etkinliklerinin sonucu önceden düşünülerek sorumluluğa kavuşabilir. İçeriğinde duygu ve hissin yoksun kaldığı her somutlama yıkıcıdır. Üretim amacı sonuçları ile üreticinin ruhsal dünyasına mutluluk kazandırmayacaksa tüm süreçleri ile çılgınlıklara yol açar. Çünkü içtenlikten uzak yapılan her şey duygu dünyasını bozarak istekleri tutkudan koparır ve bozar. Elbette ki, tutku ve hırs arasında niteliksel farklılık vardır. Tutkunun amaçladığı içerik değişmez. Hırs bir üstünlük amacı taşıdığı için gerçekleşme araçları değişkendir. Kişi ticaret ile onu sağlarsa ticarete güdümlenir, ticaretle başarmazsa aynı kişi politikaya yönelebilir veya başka bir alanı gözetler. Çünkü sadece hedefine bakar yapacakları şeyler birer basamaktır. Öylelikle aldandığını görmek yerine ne kadar çok şey yaptığına bakar. Ve toplumsal taktir bununla ölçüldüğü için meşru olan da budur. Bu meşruluktan dolayı aklın yaptıklarına karşı isabetli bir tartışma gelişmemiştir. Somutlamaların meşruluğu ruhsal bakımdan sonuçları irdelenmemiştir. Bazı filozofik tepkiler belirginleşmiş olsa bile, karşıtlı içeriklerinden dolayı aklı sorgulamaya yetememiştir. Değerlendirmelerin geneli bilinç paradigması ile ele alınmıştır.

Aklın etkinlikleri ve somutlamalar aynı sürecin bütünlüğü olarak ele alınmadan deliliğin tanımı doğru yapılamaz. Ve deliliğe sağlıklı çözüm bulunamaz. Çünkü herkesin yaptıkları kimin ruhsal hacmini ne kadar gerilettiği veya geliştirdiği tanım dışında tutulmuştur.

Üretimle, ruhsal hacmin somutlamalara baskılanması karşıtsız üretimin önemini artırırken bu sürecin gelişmesi aklın tersine dönüşü ile mümkündür.

Bu terslik, aklın dürüstlüğe yumaklanarak nitelik değiştirmesi demektir. Ruhsal evrimin uğradığı akıl durağında geçirdiği değişimle aklın anası olan hile ve sahtekarlığın dışlanarak dönüşümüdür.

Bu ise adeta akla yeni bir anne bularak annesini değiştirmek demektir. Bir ölçüde çocukları ebeveynine ebeveyn yapabilmektir. Dürüstlüğün ve içtenliğin öncülüğünde aklın beyindeki yapısal işleyişini çözmek ve onun etkinliklerini tümden doğrultmak demektir. Aklı dürüstlüğün çocuğu olacak sürece getirmektir.

Aklın beyindeki ilk oluşum sürecini bir cebe benzetirsek örnekleme bakımından kolay anlaşılacaktır. Sahtekarlık bezinden yapılmış cebin sökülüp, dürüstlük ve samimiyet kumaşı ile değiştirilmesi gerekir. Bundan sonra içeriği ne ile doldurulursa dolsun kumaşın niteliğine göre bilinç ve somutlama gelişir. Hastalıklı eylem biter. Sağlıklı somutlamalar için zorlanımlı aksi itkiler olmayacaktır. Bu, her eylem ve somutlamanın tedavisi ve sağaltımı demektir.

Ben ruhsal tedavi veya terapi yerine insan etkinliklerinin, eylemlerinin kısacası tüm somutlamalarının tedavisi ve terapisinden yanayım. Bu, eylem hastalıkları hastanesine mi, hasta işlerin sağaltımına mı yol verecek? Bunu şimdiden kestirmek olası değildir. Bir gün birisi, ”benim yaptığım işler insan aleyhine sonuç verdi” veya “yıkıcı oldu” gibisinden bir şikayetle uzman bir sağaltımcıdan kendi somutlamalarının tedavisini isterse karşılık bulacak mı? Örneğin atom bombasını icat eden kişi bu somutlamasını nasıl terapi ettirecekti? Kimyasal silahı, elementler arasındaki kimyasal bağın bileşkesinden üreten ruhsal olarak sağlıklı bir mucit bunun yıkcılığını kime sorgulatacaktı? Gen mühendisliğinde yaratıcılığın üstüne varan insan kopyalamanın mucidi bu buluşunun heyecanını, doğal doğumlarla üreyen insan soyuna karşı doğum gününü kutlayabilecek davetler gönderebilir miydi. Bu mucit halen yaşıyor ise, yaptığının sonuçları ile nasıl bir muhasebede bulunur?

Benim belirtmek istediğim davranışların analizleri ötesindedir. Davranışlar bireysel süreçtir. Üretim ise toplumsal etkinliktir. Bir iş, bir oluş veya etkinlik davranışlar kapsamında değerlendirilebilir. Klasik psikolojinin bilinçaltına inmenin basamağı olarak davranışları gözetleme kulesinden değerlendirmeyi amaçlamıyorum. Zaten onların davranış kökeninde aradıkları ilişkilerdeki davranış biçimine dairdir. Üretimi ve somutlamaları kapsamaz. Benim sorunlamaya çalıştığım daha ziyade üretim sonuçlarının sonucudur. Yani yapılanların yaptığıdır. Çünkü akıl sürecinin bütünlüğü böyle tamamlanıyor; aklın testi yaptıklarıdır, bir şey yapmayanın aklı belli olmaz, beyindeki süreci bile ciddiye alınmaz, şairlere deli denmesinin sebebi bundandır.. Öyle ise tamamlanan bütünlüğün içeriğinde ne vardır?

Piyasaya veya pazara sunulan malın üretim sürecine katılan işçi ve işverenler buna hangi güdülerini ve duygularını katarlar? Bu soruya kim cevap verecektir? Bu sürece korkudan başka

hangi güdü katılır? Bunun yanıtı korkudan başka bir şey değildir. Sürece işlenen diğer duygu ve güdüler(cinsiyet, uyku, açlık, türdeşlik) korkunun etrafına sarmalanarak üretimi sonuçlandırırlar. Peki, korku akıldan önce yok muydu? Ve akıldan sonra aklın etkinliklerini halen korku nasıl yönlendirebiliyor? Akıllı olmanın tafrası nerde kaldı? Akılla övünmenin gururu nedir? Saçı uzun aklı kısa: Bu özne kimdir? Dazlakların somutları mı yoksa saçı uzun olanlar mı yıkıcıdır? Kadının saçı uzun aklı kısadır. Ne onurlu bir oluş!!

Bir vitrinde veya pazarda ihtiyaç duyarak aldığımız malın içinde kristalize olmuş ruhu hangi psikolog veya psikiyatrist terapi edebilir? Bir malı terapi edemeyen insanı terapi edebilir mi? İşin kolayına kaçmanın biçimi olan davranışları analiz etmeyi hayvanlar bile becerir: Çünkü onlar insan davranışlarından değil somutlarından en çok korkarlar: Hayvanla insan ayrımındaki aralığa somutlamanın tarihi girmiştir. Bu fark aklın aralığıdır. Somutu bir yana bırakıp üreten özneye kaçmanın rehaveti bayağı eskimiştir. Önemli olan malın sağaltımını yapabilmektir. Atom bombasını terapi etmek, kimyasal silahları analiz etmek, biyolojik silahların psikoanalizini gerçekleştirmek, nükleer silahların muhtevasını sağaltmanın hastanesi var mıdır? Ruhsal çözümleme derken aklın çözülmesi ve onun sonuçlarını yani üretilen malların karşıtlık etkisini ciddiye alırım.

Üretilen malın karşıtlık etkisi nedir? İnsanı karşıtlığa mı sürükleyecek yada kaynaşmayı mı pekiştirecek? Kaynaşmanın desteği midir yoksa kösteği midir? Karşıtlığa güç mü verecek veya kaynaşmayı onurlulayacak mı? İçeriğinde karşıtlık bulunan bir nesne ve malın dürüstlük değeri ve kullanışı nasıldır? Mal terapisi ve onun içindeki ruhun çözümlenmesi nasıl olur?

Bir malın dürüstlük değerini algılamadan güdülerin orijinalitesi anlaşılabilinir mi? Bir somutlamanın içeriğindeki hile veya dürüstlüğü nasıl anlayabiliriz?. Bir ürün veya mal dürüst müdür veya hileli midir? İhtiyacımız olan bir gereksinimi satın alırken elimizde şöyle biri evirerek ne kadar dürüst veya hileli oluşunu kontrol etmek saçma mıdır?

Ruhu terapi etmenin gerçekçi sonuçları malların içeriğinde kristalize olmuş ruhun çözümünde geçer. Ticaretin içine geçmişten beri sinen namusun aklı ancak öylelikle aklın namusuna dönüşebilir. Soyuttan somuta ve soyuttan somuta gelişin trafiğini çift yönlü kurmak elzemdir.

Yöneticiliğin yıkıcı cinsi olan erkeğe oranla namusun aklına muhalif erkeklerin kadın mücadelesindeki yoldaşlığı soy güdüsünden dolayıdır. Cinsiyet paydasında aklın yıkıcılığını kavramak insana duyarlı erkeği daha sorumlu kılarken yüreğe yaklaştırmıştır. Bu içtenlikle onların kadın kişiliği ile mesafesi uzak değildir. Kısacası daha az yıkıcıdırlar. Somutlamaları duygusal içerikli ve karşıtsızlığa yatkındır. Biraz akılsızdırlar. Ama zekada üstlerine yoktur.

İnsan çözümünde ve somutlamalara duygusal içerik vererek muhalif erkek, aklın ticari etkinliklerine kadından fazla tiksinir. Kadın mücadelesinde muhalif erkeğin cinsiyet karşıtlığında algılanmasının yanılgısı hazindir.

Kadının aklı kısa ise ve bu bastırmacı bir yaklaşım olarak görülüyorsa, bunda gocunmak yerine onurlanmamak yanılgıdır. Kısa akıllı olmak, daha az yıkıcı ve sonuçları karşıtsız somutlarda bulunmak demektir. Az akıllı olmayı yeğlemeyen ve akılsızlık olarak tabir edilen insanların öyküsünü sevmeyen gaddardır.

Kadın araç mı veya amaç mı yada özne midir, nesnemidir kadın mücadelesinin içeriği budur.

Erkeklere kıyaslandığında kadınlar kendi halinde neden memnun değildir? Erkek yıkıclığı kayda değer bir zafer kültürü oluşturduğu için mi? Başarılı olmanın ölçüsü o derekede yıkıcı olmaktan mı geçer? Yıkıcılığın fırsatı, sağlamlığın mutlakiyeti midir?

Erkeğin posası çıkmış kadının haberi yoktur. Egemen erkeğin kadını yönetimden dışlamasına sevinilecek yerde tepki duyulması yanılgıları sürdürmektir. Namusun aklı hep yanıltıcıdır. Yabancılaşmakla sosyalleşmenin tarihi bir değil miydi?

Bir somutla sonuçlanan akıl süreci tümden ele alınamadığı için ruhsal çözüm isabetini bulamamıştır. Deliliğin değerlendirilmesi için aklın isabetli değerlendirilmesi şarttır. Akıl değerlendirilmeden delilik değerlendirilemez. Üretimdeki niyet ve somutların karşıtlık durumu ruhsal süreçlerin dışında ele alınamaz.
Aklın tarihi ve sonuçları sorunlamadan deliliğin sorunlanmasında eksiklikler yaşanılmıştır. Ve öylelikle deliliğe yaklaşım biçimi başlıbaşına bir sorundur.

Sorunlama çözümsel bir yöntem olarak tanımlanmasa da hem bilimin hem de sosyal tarihte sezgisel olarak kullanılmıştır. Sosyal bilim olarak tanımlanan disiplinlerin geçmişine bakılırsa sorunlama sıkça başvurulan bir yöntemdir. Politik ve egemenlik bakımından da yöntem biçiminde değerlendirilmiştir. Özellikle içinde çıkılmayan bir sorunu daha kolay bir soruna yeğleyip benimsetmek veya çözümü talep edilen bir sorunun yararlık bakımından çıkarları etkileyen yönünü örtbas ederek başka bir sorunla değiştirip kitleleri aldatmak bu yöntem sayesindedir. Hükümetlerin sıkça gündem değiştirme taktiği olarak buna başvurmaları sorunlamanın ruhsal dünya için ne denli etkileyici olduğunu gösterir.

Geçmişte ileri görülen bir talebin ifade ettiği soruna yönelik çözüm bekleyişi zamanla kendini tekrara dönüştürse sorunlamanın değişmesi veya degiştirilmesi çözüm kadar önemlidir. İsabetli sorunlama çözüm etmenlerinin ve araçlarının denkleştirlmesini kolaylaştırır.

Benim için çözüm bilimleri bakımından sorunlama vaz geçilmez bir yöntemdir. Yöntem bilimleri bakımından sorunlamanın sorunlarını ve kullanış tarihçesini(öyküsünü) irdelemeyi başka zamana bırakıyorum.

////////////////////////////////////

18. yüzyıldan beri sorunlanan “kadın sorununun” güncel sorunlama değeri kalmadığını belirtirsek tepki ile karşılaşabiliriz. Kadın hareketlerinin egemenliği cinsiyet çoğunluk bakımından erkekleri hedefleyerek gelişmesi anlaşılır ve ortaya çıkış süreçlerinde ilericilik taşıdıkları doğrudur. Haklılık bakımından ve özgün alan olarak çalışmaları yararlı olmuştur. Özellikle egemen erkeği deşifre etmiştir. Bir çok bakımdan kadın hareketlerinin yararları olmuştur.

Bu cinsiyet güdüsünün siyasallaşması anlamına gelir. Bu siyaset kadın haklarını insanlaştırırken ilericiliğini sürdürmüştür. Ama kadının birebir tam eşitlik istemini kör bir ısrara saptırıp onun taleplerini yabancılaşmış erkeğe doğru sürüklendiği fark edilmemiştir. Bu anlamda kadın hareketlerinin ilericiliği kalmamıştır. Günümüzde nasıl kadın veya nasıl erkek sorusu gerici bir tartışma olmaktan öteye geçmiyor. Nasıl bir insan sorusu bile güncel karmaşayı açımlamaya yetmiyor ama, nasıl bir kişilik sorunsalı daha ön açıcı ve çözüm bakımından daha düşündürücüdür. Cinsiyet mücadelesi sınıf mücadelesi gibi isabetini yitirmiştir. Bundan ötürü cinsiyet sorunlaması düşünsel olanaklar yaratamıyor. Yani düşünce üretimi doğurmuyor, obzesyon olarak tekrarlanır durur.. Aynı düğümle iki yüzyıldan beri aynı araçlarla uğraşılır ve insanlığa katkı sunacak bir çözümleme gelişmiyorsa sorunlanacak şeyin içeriği başka alana kaymış veya kaçmış demektir.

Kadının güncel erkeğe eşitlenmesi isteneceğine erkeğin kadına eşitlenmesini beklemek her iki cinsin kişilik sevinci için daha yararlı olacaktır. Özlü bir yapının yabancı yapıya eşitlenmesini isteyeceğimize tersini arzulamak daha doğrudur.. Ama hepsinden önemlisi kendi kendine eşitliği sorunlamak ileri bir atılım olacaktır.

Cinsiyet eşitliği anlamında bu konudan ısrarlı olmanın çözümleyici olmaktan ziyade bir kör düğümün yaşatılmasını desteklemekten başka işe yaramadığı görülmelidir. Eşitliğin sosyal ve politik bir somuta kavuşması kişilik sorunları kapsamındadır. Cinsiyet olmanın sosyalitesi geçmişten hınç çıkarmaktır. ”Böyle cinsiyet” olunur nispeti yerine” böyle çözümlü kişilik olunur “sevincini paylaşmak daha karşıtsızdır. Cinsiyet olmak insan olmanın tüm ruhsal bütünlüğünü karşılamaz. Cins olmaya giydirilen sosyal tarihin namus aklını soyunup aklın namusunu giymek gerekir.

Egemen erkeğe kıyaslandığında samimiyet ve içtenlikli durumu kadını daha az yabancılaştırmışken erkeği emsal alarak kadın haklarında bu yönlü ısrarcı olmak kadına yapılacak en büyük kötülüktür. Mevcut durumda kadının duygu ve zeka kapasitesi aklın girdabına az kapılmıştır. Durum böyle iken kadının bağrında egemen erkek kişiliğini geliştirmek insanlık açısından kadına yakışık kalmaz. Tam tersine acınacak durumda olan erkektir ve kadın erkeğe doğru sürükleneceğine erkeğe yardım edip onu kadının içtenlikli özelliklerine çekmek gerekir. Cinsiyet güdüsünü kadıncılık ve erkekçilik tartışmasından arındırıp onu karşıtlık platformundan alıkoymak en güncel sorunlamadır. Karşıtlık mücadelesindeki cinsiyet güdüsünden aşk gelişmez.

Güncel olarak kadın ve erkek arasında yaşanılan sorunların cinsiyet paydası yüz yıl öncesi ile kıyaslanmayacak boyutta aşılmıştır. Yaşanılan sorunun içeriği insan sorunu içindedir. İdeolojik yaklaşımlardan dolayı her nedense bu durum görmezlikten geliniyor veya niyet bazında görülemiyor. Lezbiyenliğin kabul gördüğü ve feminizmin meninizme taş çıkartırcasına soy(insan) sorumluluğuna sınır koyması, insanlığın ortak sosyal onura kavuşmasını geciktirdiğini vurgulamak gerekir. Sorunun çözümü kişilik çözümünde, kendi kendine eşit olmakla sağlanır. Kadın ve erkek arasındaki sosyal sorunların yoğunluğu yanında cinsiyet sorunları cılız kalır.

Kadının maruz kaldığı sorunları egemenliğe kavuşamamak ölçeğinde ele alınır ve egemen erkek sayısı kadar egemen kadın arzulanacaksa, bu, kadına yapılacak en büyük kötülüktür. Çünkü mevcut durumda erkekle kıyaslandığında yabancılaşma boyutu derin değildir. Duygusal zekası onu insan aleyhine daha az dönüştürmüştür. Sosyal ve cinsel istekleri daha samimidir. Egemen kadının egemen erkekten daha az barbar olacağını varsaymak namusun aklından ders çıkarmayanların budalalığıdır.

Kadının cinsel pazarlanma durumuna karşı çıkılır, eşitlik anlamında neden erkeklerin pazarlanmadığı gibi cinsiyet eşitliğini, eşit sorun yaşamaya endekslenirse veya örnek gösterilecekse bunun, cinsel ilişki durumundaki patolojik gerekçeden kaynaklandığını belirtebiliriz. Yoksa aklın ulaştığı gaddarlık boyutunda bu da gerçekleşebilirdi, gerçekleşmemesi erkeğin erkeği kollamasından değildir. Barbarlığın cinsiyetiyoktur. 21. yüzyıldaki barbarlık, varlığını kişilikte korur veya sürdürür..

Genel evde kadının günde onlarca müşteriyi karşılama olanağı varken erkeğin bu özelliği yoktur. Bu ticarette orgazm şart olmamasına karşın erkeğin ereksiyon kapasitesi günde birden fazla müşteri ile olmasına olanak vermez. Basit anlaşılması için erkeğin penisi her müşteri için diklenmek zorundadır. Bunun güçlüğünden dolayı erkek genelevler kurulamamıştır. Kurulmuş olsa idi kadınlar, erkeklerin müşteri olarak gittikleri kadın genelevlerine erkekler kadar özgür gidecekler miydi, sorusu eşitliğe konu edilecekse, bu, eşitlikte aranan yozlaşma özgürlüğüdür. Zaten erkeklerin eş cinsellikteki kişilik bozuklukları ile darbelenen soy güdüsü kadının pazarlanmasında daha basit ve daha az yaralayıcı sayılmamalıdır. Eşitliği, yozlaşma eşitliğinde aramak yozluktur.

Eğer inisiyatif bakımından erkeğin birinciliğine heveslenilirse erkekteki inisiyatif, sorun çıkarma inisiyatifidir.

Meninizmin baskısından dolayı feminizme sığınan kadın bu platformdaki egemen kadının baskısı altında kalmanın ötesinde erkeğe karşı bilinçlenmiş bir hınçla cinsiyet karşıtlığını körüklemiyor mu? Feministlerdeki iktidar hırsının esin kaynağı nedir? Feministlerin idealindeki erkek nasıldır? Bir feminist ne tür erkeğe aşık olur?

İki yüz yıllık cinsiyet mücadelesi karşıtlıdır. Kısacası mücadele olgusunun çekirdeği karşıtlık arz eder. Çünkü akıl karşıtlık içinde( insanın hayvanlara karşı mücadelesinde)biçimlendi. Bu, aklın şansız kaderidir.

Kişilik mücadelesi ve çözümü karşıtsız mücadeledir. Mücadelenin nitelik değiştirmesi, tepkilerin dayanağını da değiştirmek demektir. Sosyal mücadele tarihi insanın insandan kurtulmak için cebelleştiği bir geçmiştir. Nihayetinde kimse kimseden kurtulamadı. Fakat sorunlamayı kişilik alanına çekmek herkesin kendinden kurtuluşu gerçekleştirme zorunluluğunu tanımlamaktır. Kendine eşitlik, cinsel ve sosyal eşitliğin bileşkesidir.

Kendini tekrarlayan ve yanıltan sorunlamayı terk etmek çözümsel inisiyatifi bulmaktır.

///////////////////////////////////////

Aklın yaptıklarına ve yapılanların yıkıcılığını görüp akla düşman kesilmenin, ruhu akılsız bir sürece sürüklemektir. Akılsızlık eylemsizliktir. Akla ve kendimize yapacağımız en büyük iyilik, aklın işleyişini karşıtsız kılmaktır. Böylece aleyhteki yapısı ve yalancı dostluğu bitebilir.

Aklın yıkıntılarına katlanmayıp aklı protesto etmenin biçimleri olarak deliliğe sevdalanmak, deliliği yüceltmek, akıldan kaçmanın mazereti olarak deliliğe sığınmaktır. Öylece aklın işlediği suç ve cürümlerden kendini muaf tutmak mazlum görünerek kaçışı yüceltip deliliğe vermektir. Bunlar, akılla başa çıkamamanın yetersizliğidir..

Aynı anda tüm dünyanın delirdiğini varsayalım. Bütün nüfusu baştan başa delilerden oluşmuş bir dünya tasarlayalım. Nasıl olur acaba? Akılsızlığı önermek yaşantımızın canlılık özelliklerini karşılayabilir mi?

Aklın yıkıcı sonuçlarını protesto etmek yerine aklı hedef seçmek aklın kendi kendini aldatmasıdır. Öz aldatma biçimi olarak özneyi de aldanma ve aldatmalara sürükler. İçeriği ne olursa olsun dünyanın aklı aldanma ve aldatma biçiminde işledi.

Ruhsal bünyede yıkıcılık kadar yapıcılığın kaynağı da mevcuttur. Yürek tarafından ve ruhsal dinamiklerin etkinliği ile aklın tesiri yapıcılığa çekilebilinir.

Yirminci yüzyılda psikolojinin etkisi ile baş gösteren öz sorgulama kendinden kurtuluşun kapısını aralarken, karşıtlığı aşmadığı için hamle yapamamıştır. Çünkü o güne dek, karşıtlık sorunlanamamıştır. Bunun önemli bir gerekçesi ise düşüncenin akla takılmasıdır. İnsanın insanda kurtuluşu arzusu ile beliren hümanizm üretim terörüne baskılanarak cılız kalmıştır. Üretim terörü ekonomik bağımsızlık adına fetişleştirilerek daha çok yandaş bulmuş ve tüketim sorunu çözümlenmeksizin daha da azgınlaşmıştır. Siyasal terörün kaynağı üretim terörüdür. Çünkü akıl, yaptıklarının özneye dönüş sürecine karşı sorumlu değildir.

Soy güdüsünün bireysel niteliğe vardığı bu aşamada ulusçuluk tartışılırken toplumsal korkular hukukun kontrölüne alınarak şiddet terbiye edilmek istenmiştir. Bireyin rekabet hayranı olarak hırslandığı kültürde başkalarının zeka geriliği fırsat bilinip ruhsal bunalımlardan beslenmek fırsatçılığın dayanağı olmuştur. Rekabetin karşıtlı niteliği akıl tarafından süslenip bezenerek sürdürüldü. Beslenme imkanlarının giderek artmasına karşın ruhsal hacimdeki yamulma görülmedi. Bu sürecin yakın dönemine denk gelen Napolyon’un “para, para, para” söylemi, tutunacak çıkar yol olmuştu. Birey ve toplum arasındaki karşıtlık, ahlaki etkileri parçalarcasına tepkiye dönüşmesinde mantığın geçerlilik yargısının önemi büyüktür.

Psikoloji kültürü tarafından namusçuluğun köstekleyici boyutu aşılırken alternatif cinsel özgürlük delilikten kaçışın savunması oldu. Deli olmamak için seks=Cinsel özgürlük! Bu, mantığın seçimi idi.

Namus devrimsel olarak belirdiğinde bir kurtuluş arzulamıyordu. Hile, sahtekarlık ve gaddarlığa bulaşmamak için sakınma amacını taşıyordu; sadakat sorumluluk anlamında idi ve cinsel zindan değildi.. Namusun cazibesi bundandı. Cinsel özgürlüğü bu sürece kıyasladığımızda daha ilerici olduğu söylenemez. Çünkü cinsel özgürlükte sorumluluk yoktur. Özgürlüğün muhtevası gereği soy duygusundan kopuşun keyfiyetini çıkarır. Hukuki güvence ile bireyselleşmenin sarhoşluğuna denk gelir. Cinsel bağımsızlık cinsel onuru karşılayacak içkinliktedir. Bağımsızlığın mayası sorumluluktur.

Feminizm namusun aklına tepki olarak gelişti. Ama cinsiyet karşıtlığına çakılıp kaldı. Karşıtsız insanın gelişmesi karşıtsız cinslerin oluşumunu gerektirir. Bu, evrensel cinsiyeti tanımlar. Karşıtsız ilişkiler ve duygular böyle gerçekleşir. Aşk, cinsiyet karşıtsızlığıdır. Aşkta hangi sevgili diğerinde egemenlik aramıştır?

Bakireden feminist çıkmaz. Namusçu toplumlarda kadın boşandıktan sonra feminist kesilir, özgürlükçü(cinsel özgürlükçü)kültürlerde seks yaşı 14-16 arasındadır ve bu kültürde cinsel ilişki evliliğe endeksli değildir. Bu bakımdan özgürlükçü toplumlardaki feminist, bakire değildir ve namusçu toplumlardaki feministte genelde duldur. Bu, irdelenmeye değer bir konudur.

Namusun günümüze sarkan başkalaşmış sürecinde ifade edilen ”namusuz” tabiri eskiye yani namusun ilk çıkış süreci emsal alınarak dillendirilse de namusçuların “namusluluğa” reva gördükleri uygulamalar bizzat namus devrimini gerektiren sebeplerdir.. Günümüzdeki namusçuların o sürece göre namussuzluk yandaşı olduklarını belirtmek tepki ile karşılaşsa bile sebep sonuç ilişkisine göre gerçeklik öyledir. Eğer o dönemdeki sorumluluk yüceltilerek cinsel özgürlük eleştirilirse bunda haklılık olabilir

Cinsel özgürlükte ilişkiye karşı sorumluluk taşınmaz.

Paydasında cinsel tepkiyi içermeyen “namussuzluk” tabiri insan gaddarlığını ve soy güdüsündeki aşınmayı hedeflerse hoş karşılanabilinir. Savaşlar, sömürü ve üretim terörü namussuzca karşılanılırsa namusun etik değeri desteklenebilinir, buna sosyal namus söylenebilinir Bu anlamda akıl namusuzdur, güncel akılda namus kalmadı. Soy güdüsünün ayaklar altında çiğnendiği günümüzde namusun ahlaki etkisinden ve epistomoljik değerinden bu açıdan yararlanılabilinir. Ama, namusun cinsel yargısı çoktandır köstekleyicidir.

Biz, cinsellikten sosyaliteye doğru bir çözüm mü, sosyaliteden cinselliğe doğru çözüm mü ikileminde değiliz, tümünü kişilikte arıyoruz.. Bu nedenle, aklın namusu ve onurunu somutlamarı öncelleyip sorgulayarak gerçekleştirme kaygısındayız. Sosyalite ile cinselliğin birirbirni boğazladığı güncel ancak böyle aşılır.

İçinde sevinç olmayan evlilikleri bitirmenin haysiyeti takdirle karşılanmalıdır. Sadakat çekilmez ilişkiler için ömürlük zindan değildir. Eş aldatmaya yol açan boşanma imkansızlığını namusçulukla desteklemek gericiliktir. Cinsel güvensizliklere karşı onuru tedbir görmek baskısızdır: çünkü onur kişinin kendisi ile ilgilidir. İlişkilere yansıma biçimi ile kişiyi daha onur kılar.

Psikolojide tanımlanan günümüzdeki ortalama kişilikler; evli, işine gücüne bakan, ailesinden sorumlu ve kimseye avuç açmayanlar olarak namusun devrimci dönemdeki ruhsal dengidir.

Namusun devrimsel dönemi ile cinsel özgürlüğe kadarki sürede yaşanılan sosyal yıkımların namussuzca görülmesine söyleyecek aksi sözüm yoktur.. En önemlisi de soy güdüsünün ahlaki tepkiler ve erdemlerle düzeltilemiyeceğine olan inancımdır. Ama onurun bireydeki oluşumunun içsel ve basksız niteliği, bağımsız insanı yaratma kapasitesi bakımından vazgeçilmez yargımdır

. Aklın dürüstlüğe kavuşması yürekle kuracağı karşıtsız iletişime bağlıdır. Kuşkusuz neye göre dürüstlük sorgulamasında bulunanları hep duyarız. Dürüstlük karşıtsız her istem, arzu, hayal ve davranışlardır. Karşıtsız eylemdir. Dahilerin zekilik sırı dürüstlüklerindendir.. Bu, dürüstlüğün dürüstlüğüdür. İçerisinde karşıtlık bulunan hiç biri istem, somutlama ve hayal dürüst değildir. Dürüstlük izafi olmayıp karşıtsızdır. İnsan dünyasındaki tüm karşıtlar yalan, hile, ve aldanmalardan ibarettir. Bu, öz karşıtlık anlamına gelir ki, aklın geçmiş öyküsüdür. Namusun aklı öz karşıtlıktır. Aklın namusu ise karşıtsızdır.

Tüm aldanmalar, “doğru”luğuna emin inancı ile gerçekleşir. Aldanmaların kökeni karşıtlı ilişkilerdir. İlişkisizlik bile bu karşıtlıktan nasibini alır.

Onurun ruhsal süreçte yürek, bilinç ve akıl arasında yaratacağı patolojik birliktelik; aklın esiri olan türümüzü ruhsal bağımsızlığa erdirebilir.

Aklın ve ruhun sorunlarını siyasallaştırmak veya siyasal somutları böylece diğer tüm somutlamaların önüne geçirmek böylesi çözümün çekirdeğinde dürüstlüğü mutlaka kesinleştirecektir. Sektörleşen politikanın sorumluluk algısı böyle gelişebilir. Siyasi sektör ruhsal sektör olmaktan çıkıp insan kapasitesinin açığa çıkarılma alanı olacaktır. Dürüstlüğe yaklaşım etik olmanın ötesinde düşünce devinimini yürek doğrultusunda somutlamaya dönük onursal içeriklidir. Bu, güdülerin günahkar ilan edilmesini önleyeceği gibi karşıtlı işleyişinden dolayı istekleri somutlamaya yetemeyen aklın, stres ve unutkanlıktan dolayı hafızaya verdiği zararlarının da önüne geçmeyi sağlar. İnsan beynini bir daha ”kafasız” ithamına maruz bırakmayacaktır.

Siyasi sektör

Egemenlik aracına dönüşen aklın, ruhun tüm dinamiklerini(duygu ve güdüleri)kendine peşkeş çekmesini önlemek gerekir. Ruhsal bileşenlerden her birinin yaşam içindeki yerini yeniden düzenlemek ve bu düzenleme içinde aklın değerini somutlamalara göre değil, ruhun mutluluğuna verdiği hizmetle önemsemeliyiz. Bu, aklın evcilleşmesidir. Aklın evcilleşmesi demek onun, diğer ruhsal ögelerle mutluluğa doğru içkinleşmesidir. Somutları ruhu besler. Ruhun aleyhindeki işlevini terk ederek lehte işler.

Erdemli akıl kendi etkinliklerinde vicdani önemser. Ne yaptığına değil, yaptıklarının sonucunu önceden sorgulayarak sezinler.. ”İşini bilmenin” sorumsuzluğu ve kurnazlığını dışlar. Yaratacağı mutlulukla ruhsal ögeler içinde saygınlık ister. Dışa dönük ve ötekinin ölçülerine göre geçerlilik aramak yerine, ruhun bedenle bütünlüklü isteklerini geçerli görüp davranır. Böylesi bir aklı kim yadırgayabilir? Bu erdemli sorumluluğu kim protesto edebilir?

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: