Aklın Namusu – 2

Düzgün Gökhan

(İkinci Bölüm Devam)

Akıl, yöneticiliğe göre terbiye edilir. Doğal adaptasyon bitip sosyal adaptasyon başlar. Hayvanların evcilleştirilmesi sosyal adaptasyonu geriye dönüşü olmayan bir temelde kesinleştirir. İnsanın hayvanlara ve doğaya uyum süreci biter. İnsanın insana uyum zorunluluğunun dışında bir mecburiyeti ve korkusu yoktur.

Hayvanların ve doğanın bilinmezliğinden ileri gelen korku sosyal korkuya evirilir. Sosyal korku, yöneticisiz devirin doğallığına karşın yöneten insanın şaşılan gaddarlığına duyulur. Öte yandan buna karşı bir tedbirin gerekliliğini de keskin kılıç misali gündelik anımsatır. İdareciliğin keyfiyeti için erken doğum avantajı olan yaşlılık ve tecrübe sosyal adaptasyonla soysuzlaşır. Yaş bile egemenlik dayanağı olur. Dikkat edilecekse dünyayı yöneten yaşlılardır. Bir yönetim unsuru olarak yaşlılık erdemsizdir. Bastırmalarla, cezalandırmalarla, hukuk oyunları ve keyfiyetle gençliğe hükmeden yaşlılar erken doğmayı bir imtiyaza ve önceliğe kavuşturarak biyolojik zamanı bile sömürmüşlerdir. Kendilerine münhasır daha iyisini bilmek diye kanıksattıkları bilinç ayrıcalık bilincidir. Gençlerin yönetiminde yaşlıların sömürüsüz ve hilesiz yaşam sürdüreceklerini vurgulamak abes karşılanmamalıdır. Ne var ki, buna rıza gösterecek bir yaşlı kuşak erdemli aklı bulamamıştır. Bütün aldatmacaları iyi ve güzel göstererek keyifleri için aldattıkça aldatırlar. Cinsel keyfiyet bunların başında gelir.

Tecrübeyi akıllık olarak yücelten bu kuşak (Geneli erkektir)imkanlara eriştikten sonra, genç kuşağı imkanlarla aldatıp cinsel zevkin tuzağına düşürür.

Cinsel özlem imkanlar eşliğinde kendini tatmin eder. İktidardakiler aklın hilesi ve şeytanlıklarını kullanarak geçmişlerinde elde edemedikleri(yaşayamadıkları) cinsel heveslerini egemenliğin insanlığın limonunu çıkarırcasına emmeye koyulurlar.

İktidar namusun aklına dönüşür. Namus hukuk olur. Öylece namus köstekleyici niteliğe bürünür. Devrimsel durumda içtenlikli birim olarak insan yaşamını destekleyen bir değer ayak bağı kalır. Hatta gönül bağı olarak düğüm olur. Nasıl ki, her iktidar geçmişteki ilericiliği kendine payanda ediyorsa namus bir payanda olur. Namus kullanılmaya açık bir ölçü olur, her yadırganacak veya benimsenmeyi hak eden etkinlik namuslu veya namussuzca yargılanır. Keyfi bir terazi olup gider namus. Başlangıçta bir devrim olarak direnilen ve meşrulaştırılan sistemken ahlaka dönüşür. Zaten geçmişteki her devrim yeni devrimlerin yönetiminde ahlak derekesine düşer. Bekaret ölüm ciddiyetinde önem kazanır. Namus bekaret zarı olup çıkar.

Baskıdan zevk almanın sırrı keşfedilir. Vaktinde özlem duyulup ta tatmin edilemeyen cinsel arzular egemenliğin imkanları ile keyif malzemesi olur.

Bekaret cinsel yasaklanmalardan ziyade farklı sosyal kurumlaşmaya yol açar. Kerhaneler kurumlaşır, meşrutiyet kazanarak sosyal kurum işlevini alır. Cinsel özlem büsbütün kronikleşir. Mastürbasyon evleninceye dek cinsel doyum aracı olur. Sanal seks öylece gerçekleşir. İnternetle birlikte uydurulan bu kavramın geçmişi bekaretin yasallaşmasından beridir.. Cam seks ile o dönemdeki mastürbasyon arasındaki fark, ”cam”daki kişinin cinsel davranışlarının gözle görülmesidir.

Bekaret hafızayı etkileyerek yıpratmaya koyulur. Eş cinsellik bekaret ile yaşıttır. Bekaretle kutsama belirler, putlar ve tanrılar bekaretin basıncı ile kalıcılaşır. Dişil ve eril isimlendirme böyle gelişir. Bekaret, namusun cinsel gericiliğe dönüşerek bayraklaşmasıdır. Uçkur terbiyesine indirgenmiştir.

Bekaret düşünce ve akıl arasındaki devinimde obzesiyona yol açarak düşünceyi sabitleştirir. Takıntı olarak bilinen düşünme konusu sabitlenir. İlkin cinsel özlemle başlayan obzesyon giderek sosyal konuları da içererek zekanın işleyişini ketlemeye çalışır. Karşılanmayan istekler içsel dürtü ile zihinsel dünyayı uğraştırır.

Ruh, isteklerin gerçekleşmesi oranında coşkusunu korur. Evlilik şartına bağlanan cinsel istek bir güdünün(cinsiyet güdüsünün)üremesini boğumlayarak zamanında eşleşmesini engeller. Sosyal boğumlamanın başka ifadesi olan bu durum, özneyi hep aynı özlemi düşünmeye zorlayarak unutkanlığa yol açar. Ruhun doğal kapasitesini ketler. Aynı şeyi sürekli düşünmenin getirdiği dalgınlık eylemsizliği pekiştirir. isteklerini engelleme mecburiyetinden ileri gelen kontrol namusluluk adına zamanla sosyal bir takdir bulur.

İçten gelen isteklerin güncel diğer isteklere karışması ile, akıl ve duygular biri birine karışır. Ruhsal parçalanma yani duygu ve akıl arasındaki dayanışma biter, birbirini yadsıma başlar. Fiziksel ve ruhsal evrimin iletişimi arızalanır.

Mastürbasyon hayal dünyasını kapsarken kişiyi ötekileştirmenin basamağı kılar. Duygusal yabancılaşma tırmanır. Cinsel ötekililik biçimlenir. Duygular orijinallığını yitirir. Taklit başlar. Akıl yozlaşır.

Ruhsal ögelerden sadece bilinç ve mantık öğrenmekle oluşur. Güdüler, duygular, akıl, zeka öğrenmek veya öğretmekle oluşmazlar, doğuştandırlar.. Ne var ki, bakirelikten sonra duyguların öğretilmesine kalkılmıştır. Kadının alıklaşmasına paralel erkeğin gaddarlığı devam eder. Kadının düşünce sirkülasyonu mitozlaşmaz. Yani düşünce yasaklı bilgileri zeka ile akla yaklaştırırken kendini yasaklamaya bağışıklık kazanan özneyi pekiştirir. Kadın filozof neden yoktur sorusuna alternatif örnek bulunamaz. Erkek gaddarlaştıkça içtenliğini yitirip aptallaşır.

Akıl kendi tuzağına düşmeye başar. Akıl bundan itibaren bir tuzak olarak ruha pusu kurar.

Kadınlar siyaset, askeri, bilimde ve bir çok mesleki alanda ilerlemiş olabilirler ama, sayısı erkeklerden fazla olan bu cins içinde neden bir filozof çıkmadı?

Gaddarlık sosyalitede henüz kabuk bağlıyacak kadar olgunlaşmamışken akıl tüm istekleri ve düşünceleri somutlaştırmaya yeterlidir. Gerçekleştirmenin öncüsü olarak rolünü oynayabilmektedir. Ve gaddarlığa varılıncaya dek tüm istek ve tasavvurlar içtenliklidir, günün deyimi ile samimidirler. Ne zaman ki şiddet normalleşir istekler içtenliğini adım adım yitirmeye koyulur. İstekler yabancılaşarak aklı besleyemez olur ve akıl onları gerçekleştirmeye yetersiz kalır.

Beyinsel işlevi somutlaştırma ve seçicilik olan akıl bu süreçle birlikte seçiciliği mantığa devreder. Mantık aklın tarihine karşı duyulan kuşku ile belirir. Daha doğrusu aklın somutlaştırma (eylem ve edimlerin bütünü)geçmişine şüpheci yaklaşarak yapılması gereken isteklerin değişik alternatiflerini sorgulayıp “mantıklı” olan seçenekte karar kılar.

Aklın miladından evvel ruh tuzaksız ve hilesizdir. Ham insan dönemidir. Aklın tarihi insan ruhundaki tuzakların da tarihidir, kendini vurur.. Ruh tuzaklarla örülerek oluşur. İçtenlik her kuşakta pusuya düşer. Çünkü insanın eylemsel geçmişi öylesine eskidir ki, doğaya hükmetme giderek pekişir.

İktidarlar namusu bir ideolojiye dönüştürerek yönetimlerini sürdürürler. Böylesi yönetim biçimindeki zihinsel faaliyetler namusun aklına yol açar. Bekaret ve cins ayrımının normalleştiği sosyalitede namus, aklın faaliyetlerine hükmetti. İlkin destekleyici iken sonra köstekledi..

İnsan faaliyetlerinin geçmişini değişik kavramlarla tasnif edenlere söyleyebilecek sözüm yoktur çünkü, bu bir yorumlama hakkıdır. Ben konunun içerik ve örgüsüne bağlı olarak “somutlaştırma” sözcüğünü bir kavram olarak değerlendireceğim. Yani eylem ve etkinlik yerine somutlaştırma daha uygun düşecektir. Çünkü aklın ruhsal süreçteki işlevi, istekleri düşünsel devinimle birlikte somutlaştırmaktır. Somutlaştırma aklın aynasıdır. Yapamayan insan ile yapabilen insan aralığı akıl ile doldurulmuştur. Somutlayarak evrimini ilerleten insan namusun ideolojiye dönüşmesi ile yaptıklarının karşıtlığını bulur.

Somutun insan aleyhine dönüşmesi aklın kendini vurmasıdır. ”Ne ekersen onu biçersin” deyimi haklı çıkarcasına anlamlı kalır. Somutun tarihi öylesine karmaşık hale gelir ki, ruhun doğallığını beslemeye karşı sorumlu kalmaz. İlkel dönemdeki ham insan içtenliği kalmadığından somutlaştırma iktidara göre belirlenir. Aklı içtenliğin aleyhine dönüştüren aslında somutun geçmişidir. Ne var ki, yönetme zevki geçmişin ayıklanmasına müsaade edebilecek dinginlikte değildir.

Öğrenme kaynağı eskiden hayvanlar ve tabiatken bu işleyiş değişerek insandan öğrenmeye doğru evirilir. İnsanın üretme veya somutlaştırma birikimi öylesine artmıştır ki, resim ve şiire(destanlara)yansımasını bulur. Geçmişin yazılı kaydı mevcuttur.

İnsandan öğrenmek ömür boyu kesintisiz sürer. Somutlaştırma birikimi ile öğrenme kaynağı insan olur. İnsan bundan böyle bilgiyi kendi somutundan çıkarır. Bilginin kaynağı farklı bir evrime girer.

İçine düşülen şaşkınlığa paralel büyü önem kazanır. Somutun ruhsal işleyişi bozmasından itibaren büyücülük umut olur. İlk terapistlerin büyücüler olduğunu söylemek saçma gelmemelidir. Büyücüler sosyal bilimlerin ilk alimleri ve kurucularıdırlar.

Geçmişe ne öneri şansımız var nede öğretme imkanımız… Öyle ki, güncel olarak bizler geçmişin mağduruyuz. Geçmişten tek beklentimiz gündelik yaşantımıza olumsuzluklarını taşımamasıdır. Aklın sayesinde somutlaştırmayı beceren insan nasıl olur da bu somutların hedefi olur? Aklın ürünü olan somutlar aklı nasıl bozar? Dünün somutu günün ruhunu nasıl köstekler?

İnsan ürünleri nasıl insan aklını çeldirir? Bu, tavuğun yumurtayı yemesi değildir. Yumurta tavuğu nasıl yutar meselesidir.

İlişkilerin iç güdüsel dönemi kapandıktan sonra egemenlik hükmü ilişkileri kontrol eder ve yönlendirir. İnsan ürkünç ve öcü olur. Korkunun nesnesi değişerek özne olmuştur. İktidar aslanın bir kopyasıdır. Aslan sosyal egemenlikle siyasallaşır. Politik aslan tehlikesi belirir. Ticaret yalancılığı meşrulaştırır. Yalan uyduruk dürüstlüğü geliştirir. Söz öylece yanılgılardan ibaret kalarak itibarını yitirir.

Somutun birikimi ruhsal devinime karşıt gelmesi öz karşıtlığı tırmandırır. İnsan kendi türü içinde karşıtlaşır. Bundan sonra somutlaşacak bir çok şeyin içinde vicdan kalmayacaktır. Akıl vicdansız işleyerek namusunu kaybeder. İnsanın kontrolüne dayalı akılcılık şahlanır.

Bundan böyle somut soyutu kösteklediği oranda soyut ta somutu köstekler. Soyut ile somut biri birinin aleyhine çalışır ve biri birini yozlaştırır. Yoz üretim yoz düşünce olur yoz düşünce yoz üretim olur. Soyut ile somutun bağlantısında karşıtlık volan kayışıdır.

Akıl yozlaşır ve yozlaştırır, güce şartlanır. Namus erkeğin güç maskesidir. Bu güce aldırmayan veya gücü aşan kadın cezalandırılır. Bir bakıma namus hukuku yazılır ve namus cinayetleri övgü kazanır. Töre cinayetleri olarak adlandırılan bu kültürde namuslu ile namusuz arasındaki fark bir ezilen(kadın)üzerindeki egemenlik çekişmesinden başka bir şey değildir. Ne var ki, namuslunun egemenliği meşru iken namussuzun hakimiyeti gayri meşrudur. Her ikisi de onurlu değildir.

Namus cinayetleri ile birlikte cinsel ve cinsiyet korkuları derinleşir. Cinsel güvensizlikler pekişir. Soy duygusu büsbütün hırpalanarak cinsiyetten ayrışır.. Cinsiyet güdüsü ile soy güdüsü biribirne öylesine bağlıdır ki, adeta ikiz güdülerdir. Çünkü her iki güdünün tatmini başka bir insanı gerektirir. Bu iki güdünün kimliksel değer kazanmasının önemi buradadır,, insanı insana bağlar. Hukuki nitelik almışlardır, bu iki güdüye hukuklaşan veya hukuki güdü de diyebiliriz.. Yalnızlık denilen şey türdeşlik güdüsünün ürkekliğinden ileri gelir, mastürbasyon cinsel yalnızlıktır. Öğrenme, uyku ve açlık güdüsünün doyumu için herhangi bir insanın gerekliliği şart değildir.

Savaşlar şiddet araçlarının üretimini pekiştirince akıl somutlamanın denetimine girer. Somutun birikimi öylesine artmıştır ki, bilincin hacmini genişletir. Bilgi hazinesi ve kaynağı artık insanın ürettikleridir. Bunun içinde askeri üretim de vardır. Somutlama karşıtlığa göre gerçekleşir. Kin ve düşmanlık ilkesi çerçevesinde üretim karşıtlıdır. Başlangıçta somutlama aklın ürünü iken akıl somutlamanın ürünü olur. Aklın değişen kaderi bugüne dek böyledir. Ürünlerinin öğretmeni iken öğrencisidir. Kısacası kontrolü somuta kaptırır. Çocuğu tarafından dövülüp ezilen ebeveyn öyküsüdür bu. Akıl kendi işlevine yenildi, yaptıkları tarafından vuruldu.

Akıl namus devrimine kadar insan yaşamı için sorumluluk taşıdı. Bu devrimden sonra sorumluluğu aşama aşama tükendi. Devrim sorumluluğu kurtarmaya dönüktü. Namus gericileştiğinden itibaren akılda sorumluluk kalmadı. O günden bu güne dek aklın sorumsuzluğu ile karşı karşıyayız. Tamamen somutun ve somutlaştırmanın denetimine girdi. Bilinç ve bilgi sorumsuzca kullanıldı.

Namusun aklı, işleyiş itibarı ile namussuzluktur. Namusçuluk budur. Namusçu toplumlar bu nitelikteki akılla örülmüşlerdir.

Madem ki, namusçuluk namus devriminin içeriğini tür güdüsünün aleyhine salt cinsel bağlılığa feda edildi; namus, sosyalitenin kırpılan payına borçludur. Namusçuluktan, bu borcunu geri ödemesini talep etmek bir haktır. Bu hakla, sosyal namus tanımlamasını geliştirmek te mümkündür. İhtiyaca göre veya kullanışlı olacaksa, sosyal namusu içerik bakımından şu çerçevede doldurabiliriz: Sosyal namus, bireyin topluma toplumun da bireye sadakatidir. Ben geçmiş devrimlerden hiç birinin herhangi bir boyutunu güncelleştirme yanlısı değilim. Kavram fukaralığına sığınmamalıyız. Tercihim kavramsal olarak cinsel onur ve sosyal onurdan yanadır.

Ruhun hacmi geçmişten güne doğru hep genişler. Bilinç ve bilinçaltı hacimsel boyutu etkiler. Bu genişlik geleceğe doğru daha da büyüyerek artacaktır. Çünkü gözün gördüğü somut gerçeklikler yani insan ürünleri sayılmayacak kadar fazladır. İlk ürüne bitki toplamakla başlayan tür uzayı incelemeye koyuldu. O zamanlar bir insanın ancak 60-70 yaşına dek görebildiklerini şimdi bir çocuk üç yaşında fazlasını görüp üzerinde düşünebilmektedir. Somut yaşamdaki bu sınırsızlık soyut dünyanın hacmini etkilemiştir.

Bu hacimsel büyüme ilişkilerin ve iktidarların karşıtlığı ile karşılaştıkça yamuldu. Büyüme engellere çarpa çarpa kazaya uğrar. Duyguda ve düşüncede kırılmalar meydana gelir. Ruhun doğal hacminden çok önemli bir kısım pasifleşir, aktif durumda kalanı ise insana karşı tedbir için yükümlülük alır. Ruhtaki potansiyel ve aktif süreçler arasındaki kısır döngü hacmin hararetini süreklileştirir. Üst bilinç ile alt bilinç arasındaki çekişme bu pasif(potansiyel) ve aktif ilişkisi gibidir. Bu hacimdeki yamulmada bilinçaltının yer aldığını söyleyebiliriz. Gerçekleşen bilinç aklın etkinliğine göre davranırken gerçekleşmeyeni ise bastırılır. Akıl, bu andan itibaren istekleri karşılamayacak kadar yetersizdir.. İstekleri somutlamak yerine aldatmaya uğraşır.

Bunca kırılma ve yabancılaşma isteklerin özünü de bozar. Sorumluluğunu yitiren akıl, bilinci aleyhte işleyerek somutlaştırmanın hatırını yani geçerliliğini esas alır. Çarpıcı bir söylemle belirtirsek bilinci piyasa değeri için kullanır. İnsan türüne karşı sorumsuzluktan utanmayana akıllı denilecektir. Somutlaştırmanın tamamen karşıtlık aldığı süreçte akılcılık ve akıllı revaçtadır. Gücün kudretine kapılan akıl barbarlığı yücelterek şahlandı. Akılcı ve akıllı kan savaş ve talanın taraftarlığı ile memnun kaldı. Akıl düşmanlığın anası olarak belirdi. Bilinci bunun için zorladı. Bozulma ve bozukluk emsal gösterildi. Yabancılaşan insan model oldu. Krallar, yöneticiler, gaddarlar emsal alınarak yeni nesiller yetiştirildi. Çünkü dönemin idolları akıllılardı, öyle ise akıllı olmak gerekirdi…. Duyguların yadsınması akıllılık olarak göklere çıkarıldı. Özü yitirmek yabancının işi idi ve duygularla ilişkisi kalamazdı. Cinsellik doğal birleşim arzusundan çıkıp zevk oldu.

Ruhsal hacimdeki değişimle aklın pervasızlığına karşı tedbir görevini mantık alır. Mantık iyi ve kötünün ayrımında seçimde bulunarak yaşamı kazasız belasız sürdürmenin sevdasındadır. Beyinsel sürecin duygularla ilişkisi mantıkla sürdürülür. Mantık bir almaç gibi zeka ve akıl arasındaki akımı iyi ve kötüye göre somutlamaya karar verecektir. Aslında aklın bir tarafında tutarak aleyhte davranmasını engellemek ister. Namusun aklına kıyasla mantıkta sorumluluk canlıdır. Mantık insan için riskli sayılabilecek eylemlerin denetim mekanizmasıdır. Defalarca kez yoğunlaşarak karar alır. Mantıkla birlikte düşünce yoğunluğu ve konunun gözden geçirilmesi zorunlu kalır. Oysa mantık öncesinde aklın istediği her şey, lehte olsun aleyhte olsun kontrol edilmeden anında gerçekleştirilirdi.

Aklın zararlarını ve yıkıcılığını algılayan mantık somutlaştırmayı sorgulayarak kulandı.

Bundan itibaren ruhsal bileşenin ögeleri öznede biribirini dışladı. Akıl güdüleri suçlayarak kendini aklamaya çalıştı, duygular mantığı şikayet eti, mantık bilinci kınadı…. Ögeler biribirini köstekledi. Ruh bedene beden ruha yararsız kaldı.

Düşüncenin mecrası gittikçe bent ve engellerle karşılaşıyor.

Düşünce bilinçten akla doğru bilgi taşırken eski doğal akıntısını mantığın kuşkularına kaptırarak zekanın hareketinde düşüş gerçekleşti… Bilginin akıl ile karşılaşması sırasında meydana gelen beyinsel enerji olan zeka, mantıkla kontrol edildi. Akla güvenmeyen mantık bu denetimi hayati olarak zorunlu gördü. Düşünce kana karışmış hali ile dolaşırken adeta buz altında akan su misali ruhsal etkinliğin üremesine uğramadan hareket etmeye başladı. Namusçuluğun ilişkilerde yaratığı kontrol mekanizması ve tedbir ruhsal dünyayı böylesi bir havaya soktu. Aklın keyfiyetçi davranışı ve eylemleri güvensizlik geliştirince ruh kendi güvenliğini mantıkla aldı. (Mantık sağlamcıdır. )

Mantığın kuşkuları eşliğinde istekler bilinçten karmaşık biçimde geçerek akla ulaşır. Gerekli arzuların önceliği gereksiz olanla sırası değişir. Somutun denetimine giren akıl, duyumların algılama eşiğini değiştirerek istekleri somutun gölgesi altında yönlendirir. Evvelden isteklerin gölgesinde olan gerçeklik bundan böyle onların içtenlikli niteliğini tersine çevirir. İstemekle istememek arasındaki fark hareketsizliktir. Bu da aklın boşa çıkarılmasıdır. İsteksizlik yapaylığa karşı bir tavır biçiminde doğal olanı korumaya dönükken istekler insan özüne yabani oldu. Sosyalleşmenin isteklere verdiği nitelik onları yabancı kılmanın ötesinde bir şey değildir. İstekler sosyalleşme öncesi tamamen yürekten yani içtenlikli iken sonrasında aklın denetimine girerek boyut değiştirip dış çevreden etkilenirler. Somutlamanın giderek maddi kültüre varması isteklerin yönlenimini tersine çevirerek dıştan körüklenmesini sağlar. Yürekten başlaması gerekenler dışardan başlar. Bu, isteklerin bağımlı biçimi demektir. İlişkilere göre içerik alacak arzular toplumsal hiyerarşinin konumuna güdümlenir.

Tüm ilişkilerin akılılık ekseninde belirlendiği durumda etkinliğe göre yada somuta bağlı değer önem kazanır. İstekler değerlerin eşgüdümünde gerçekleşme sansını arayacaktır. Doğal olup ta gerçekleşme ihtimali olmayan arzu geri çekilerek bünyeye gömülür. İsteklerin gerçekleşme ihtimaline bağlanması ihtimal dışı olanlarının bastırılmasını şart görmüştür. Bunların tümü ruhsal hacimde pasifleşerek ölü durumuna gelir. Bu ölümün tümü can evine gömülür. Can evindeki kaslaşma gerçekleşmeyen tüm isteklerin mezarıdır. Wilhelm Reich bu bölgedeki kaslaşmanın nedenini bastırılan cinsel isteklerden ibaret olduğunu vurgulamıştır. Bana göre can evinde meydana gelen kaslaşma bastırılan her isteği kapsar.

İster cinsel bastırmalar olsun ister güvenliğe dair hayal kırklıkları veya paylaşılmak istenen bireysel ve toplumsal sevincin geri çevrilmesi kırılmalara sebep olur. Kırılma karşılıksız her istek ve özlemin karşılıksız kalmış tanımıdır. Muhteva olarak duygulardan oluşurlar. Güdülerin kimyasal bileşeni olduğu gibi duyguların da biyokimyasal bileşenleri vardır. Soyutu ne olursa olsun güdüler ve duyguların maddi boyutu vardır. Öyle ki, her kişinin can evi bölgesindeki kırıklıklarına göre farklı bir yürüyüşü ve fizik duruşu mevcuttur. Bu duruşu belirleyen içte kırılmalarla meydana gelen kaslardır. Kasılma ve tik, yüreğin kan pompalaması sırasında bu kasları etkilemesinden başka bir şey değildir. Çünkü, yürek bu bölgede en içtedir yani oluşan kaslara göre daha derindedir. Kan pompalarken bu kasları da hareketlendirir.

İstekleri duygular belirler ve duyguların pınarı güdülerdir. Güdüler duyguların kaynağı olarak isteklerin temelidir. Egemenlik ilişkilerinin tabandan tavana doğru engel teşkil etmesi kırcılığı yaygınlaştırır. Bu yaygınlık istekleri karşıtlı niteliğe sürükler. Birilerinin isteği başkalarına ters gelerek mutlak engellemeye uğrar. Böylelikle istekler arasında çatışma kaçınılmazdır. Yenişmeci tarih hesaba katılırsa çatışmalı ilişkilerle içtenlik iç kanama geçirecektir. İlişkilere sakınımlı ve dikkatli yaklaşım gereği ruhun merkezinde irade temel direk gibi dengeyi sağlamayı üstlenir. İraden, iç istekleri dış dünyanın (Çevre) çatışmalı yapısından esirgeyerek karşılanabilir makul düzeyi yakalamakla görevlidir. Bu nedenle istekler mantığın denetimine geçer. Mantığın karıştığı bir çok arzuda doğallık tükenir. Zamanla felsefi biçimde ifade edilen istençlik(iradecilik)duygulardan akan isteklere karşı tıkaç olmanın ötesinde bir işlevi kalmaz. 19. yüzyıldan itibaren iradenin mantıkçılığa paralel övgü bulması boşuna değildir. Çünkü irade istemeyi istememeye çevirmenin kontrolüdür. Bu işleyiş aklın somutlayamadığı istekleri somutlanabilir olanlardan kat be kat artırdı. Bu artış engelleme ve bastırma oranıdır, tümü kırılarak can evine gömülür. Can evinde meydana gelen kaslara ölü ruh demek yanlış belirleme olmayacaktır. Çünkü böylesi oluşum aktif şansını yitirerek pasifleşmiş ruh durumuna geçişi anlatır.

Tüm insanlarda, ister kral olsun ister köle veya başbakan yada işçi olsun tümünün can evinde kaslaşma mevcuttur. Psikolog, psikiyatristlerde bile kaslaşma gerçekleşmiştir. Erich From, Freud, Karl Marks, Albert Einsten den tutalım da Wihelh Reich olmak üzere dahilerin tümünde bile bu gerçekleşmiştir. Çünkü ruhsal kapasitelerini tamamen kullanmamışlardır. Öyle ise bu oluşum ruhsal kapasitenin kullanımı ile bağlantılıdır. Tarihin geçmişine gidildikçe bu kaslaşma düzeyi düşer, çünkü kırılma oranı azdır. Bir de ruhsal hacimde geçmişle orantılı düşüş vardır. Akıl öncesi bünyede böylesi bir oluşum yoktur. Çocuklukta da henüz gerçekleşmiyor. Büyümenin sosyolojik ‘nimeti’dir.

Bilinçaltının oluşum derinliği bu durumu daha da katmerleştirir. İsteklerin tam karşıtlı nitelik aldığı süreçten itibaren içtenlikli arzuların çoğu tedbir ve iradecilikle ölü ruhun ham maddesi gibi işler.

Bilinç ve karşıtlığa göre öğerenilen bilgiler erkenden duygulara karışarak içsel doğallığı kirletir. Ölü ruha aklın atıkları diyebiliriz. Mantığa göre fire veren isteklerdir. Ne var ki, fire kulanılan çoğunluğa rağmen işlevsiz kalan az miktarın ifade edilmesidir. Ruhsal hacme bakılırsa veya kaslaşma dikkate alınırsa fire aktifleşen kısımdan daha da fazladır.

İhtiyaçlar tarafından belirlenen istekler (Güvenlik, uyku ve açlık güdüsü)gönülden gelen isteklere karışır, zamanla biribirinin yerini kaplayarak içtenlikli önemini kaybederler. Artık neyin ihtiyaç neyin düşünce veya yürek coşkusu olduğunun önemi kalmaz. Önemli olan isteğin karşılanabilir olmasıdır. Bu nedenle ihtiyaç istekleri ile duygusal istekler biribirine feda edilir. Yabancılaşmanın belirdiği sosyalite ile bu feda gözü kara gerçekleşir.

Kişinin kendi duygu ve düşüncelerini ve çevresini his etme eşiği daralır.

Karşıtlı istekler aklı karşıtlığa göre biçimler. Bundan böyle akıl karşıtlığa göre somutlar. Karşıtlı akıl ile düşüncenin potansiyeli aktifleşmeden absorbe olur.

Düşüncenin doğal devinim hızına denk somutlaşma gerçekleşir mi veya gerçekleşse insan ilişkilerini nasıl etkiyecek sorusunu cevaplamak önemli olacaktır. Bu sorunsalı sonraya bırakarak zekanın yukarıdaki süreçte uğradığı başkalaşımı ele alacağız.

Akıl ile düşünce arasındaki temas hızında düşüş gerçekleşir. Bundan en fazla zeka etkilenir.

İsteğe göre düşünmekle düşünceye göre istek tamamen keşmekeş bir hava yaratır. Zekanın işleyişi karışık sürece sürüklenir.

Zekanın en önemli özelliği yenilikçi oluşudur. Buluşçudur. Tüm buluşlar zekanın kıvılcımına borçludur. Zekanın her ürünü öncesizdir; ister felsefi bir iddia olsun veya teknik yada astrolojik vargılar olsun tümünde öncesi olmayan sonuçlar doğurur. Bundan ötürü zekanın tekrarı yoktur. Taklitle uğraşmaz. Taklidin taklidini yaparken de güldürür! Öyle yenilik yaratır.

Bir zeka başka bir zekayı taklide kalkışmaz, bu, onun doğasına terstir. Tekrar ve taklit aklın ve mantığın eseri olabilir. Öncesi olmayan şeyleri üreten kişiler yaratıcılıkla vasıflandırılmışlardır. Zeki insanlara ya yaratıcı veya dahi denilmiştir. Hiç bir dahinin tekrarı ve taklide giriştiği bir eylemi yoktur. Öncesizlik onları ayıran temel istisnadır. Bu bir tesadüftür. Aynı sosyal koşullarda onca benzerleri içinde birinin ruhsal engelleri yaşamadan, düşünce devinimini doğal biçimde akılla buluşturup yeniyi somutlaması hayretle karşılanabilmiştir. Çünkü emsalleri yok denecek kadar benzersizdirler. Sayıları bayağı azdır. Bir çoğuna delilik kisvesi giydirilmiştir. Çünkü bu tür insanların zekasını anlayabilecek zeki insanların sayısı yok denecek kadar azdır. Zekileri zekiler anlar. Dahiler azınlık olmanın çilesini aptallardan çok çektiler. Çünkü aptalların sayısı hep fazla idi ve sayıca baskındılar.

Üretilen her yeninin tüm dünyaya yayılması geçmişe doğru gidildikçe uzun zaman sürmüştür. Örneğin ateş ilk bulunurken tüm kıtalarca ne kadar zamanda bilindiğini kestiremeyiz. Kıtalar arası iletişimin sağlanmasında tüccarların büyük rol oynadığı kesindir. İletişimsizliği ticaret ve savaşlar gidermiştir. Nüfus artışı dünya geneline yayılmayı pekiştirerek bir klanın başka bir klanla, bir ırkın mutlaka başka bir ırkla karşılaşmasını sağlamıştır. Günümüzdeki örgüye benzer iletişim ağı kurulmuştur. Araçları ilkel olabilir ama, her yenilik kendi zamanında eskiyi aşar.

Bir toplumdan diğerine veya bir kıtadan başka kıtaya bir icat ve felsefi yeniliğin ulaşma köprüsü artık kurulmuştur. Bütün dünyada eş zamanlı yenilik yaşanmadığı gibi iletişimde ve ulaşımda gecikmeler yaşanmıştır. Fakat antropolojik sayılmasa da ırklar arasındaki farklar algılanacak kadar temas gerçekleşmiştir. Kısacası dünyanın biribirinden haberi vardır.

İnsan insanı sorgulamaya koyulur. Bu sorgulama hayvanları referans alarak başlar. Onlara duyulan korku yenilmiş ve yararlanacak kadar kontrol edilmişlerdir. İnsanın tanımlanmasına girişilir. Düşünce dolaşımı ilkin sözlü sonra yazılı olarak gerçekleşir. İnsana dair sosyal ve ruhsal bilgi üretilir. İnsanı bilmenin ilk basamakları döşenir.

Kendini tanımlamanın referansı da hayvanlardır örneğin, insan konuşan hayvandır, insan düşünen hayvandır, insan üreten hayvandır. Biz halen bu referansın mirası ile geçiniyoruz. Yeni bir referans üretebilmiş değiliz. İnsanın referansız tanımlanması mümkün mü? Bir olgunun tanımlandığı unsurlarla ilişkisi yakındır: Hayvan üretemeyen insandır, hayvan akılsız insandır, hayvan konuşamayan insandır, hayvan zekasız insandır, hayvan sosyalleşmemiş insandır, hayvan apolitik insandır vb biçiminde neden insan referans alınarak hayvan tanımlanması kurulmuyor? Tanımlamanın kuruluşu bakımından hayvanların da böyle bir hakkı vardır. Güdü, duygu ve düşünmek gibi ruhsal ögeler bakımından ortak paydamız vardır. Ama hayvanlarda zeka yoktur. Çünkü hayvanların davranışları tekrardan ibarettir; bir türün binlerce yıl önceki davranışı ile güncel neslinin davranışları benzerdir. Zeka tekrarla süreklilik kazanmaz, kendini tekrar eder. Obzesyon biçiminde gerçekleşen bu tür somutlamalar zekayı gerileterek aptallığı ilerletmiştir. Güncel somutlamalar ve davranışların çoğu tekrarların katmerleşmiş durumundan başka bir şey değildir.

Zekanın yenilikçi buluşu tüm handikapları aşmaya yeterlidir.

Zekanın meydana gelişi akla bağlıdır. Zeka için yapılan onca tanımlar aklın tarihi gibi zekanın tarihine de uzanmamıştır. Unutkanlığın tarihi, tarihin unutkanlığı kadar derindir. Bir insanın ömründe tarihin tüm evreleri mevcuttur. Tarihin unuttuklarına bir ömrü emsal alarak hatırlamak ve ulaşmak olasıdır.. Hafızanın tazelenmesi de mümkündür. Tarihsel hafıza güncel insanın ömründeki aşamalara işlenmiştir. Bebeklik akıl öncesi ilkel aşamayı, yürüme akıl aşamasını, konuşma hafıza ve zeka aşamasına tekabül eder. Canlılığın devamı unutkanlığa karşı çaredir.

İnsan fizyolojisinin geçirdiği evreler ruhun uğradığı evreleri olumlulayacak katkı sunamamıştır. Fizik evrimin ruhsal evrimi huzurlu kılacak bünyeyi gerçekleştirmesi ideal olanı idi. Ne var ki, geçmişe dönüp ruhsal ve fizik evrimi güne dinginlik verecek tarzda tekrardan uyarlama olanağından yoksunuz. Fakat, ruhun olanaklarını fizik olanakları pekiştirecek bir imkana her zaman sahibiz. Yeter ki, ruhun karşıtlı işleyişini önleyip lehimize çevirebilelim. Aklımızı erdemli karaktere kavuşturabilelim. Zekanın aktif yanını pasifleşen kısmını çalıştırabilecek boyutta akılla iletişimini gerçekleştirelim. Her kesin dahi olacağı bir dünya sağlanır.! Akıl öylelikle zekayı düşünce hızında somutlayarak saygınlık kazanacaktır. Aklın itibarı böyle gerçekleşecektir.

Akıl öncesi ruh korkularla doludur. Aklı dışlayalım mı yoksa şükür mü edelim?

Akıldan beri insan ruhu kendi doğasını yaşayamamıştır. Çünkü hile ve tuzaklarla örülü başlangıcı ona, şiddeti benimsetmiştir. Öylece karşıtlığa aşina olur.

Düşünceyi çelen zeka ve zekayı aldatan akıl ile yanılan duygular, kişinin öz inancını öylesine kırar ki, yanıldığı anda doğrulması ve doğrulurken yanılması tekrarlanır. Ruhsal ögelerin içte biribirine zıt ve çeldirici davranması insanı da kendine karşıt davranmasını doğal kılmıştır. Şiddet öylece içselleşir.

Tüm iddiaların aksine şiddet iç güdüsel değildir. Bana göre şiddeti yaratan akıldır. Düşüncede ve duygularda, güdülerde şiddet yapısal değildir..

Şiddetin tarihçesi ve tür içinde başlangıcı değerlendirilirken, şiddet içten dışa mı yoksa dıştan içe doğru mu gerçekleşti, sorusu irdeleyicidir. Savunma sistemi içinde şiddet araçları dikkate alınırsa, şiddet araçlarını yaratan insandır. Bir aracın ürün veya yaratı sayıldığı mantıkta hep akıl etkinliği aranmıştır. Diğer türlerdeki saldırganlık her hangi bir aracın kullanımını gerektirmeksizin ısırmak, tekmelemek, boynuzla çatışmak biçiminde gerçekleşirken insanın şiddeti genelde bir aracı kullanmaya dayandırılır. Özellikle okun icadı bir başlangıç sayılır. Oysa bundan önce taş ve sopa kullanıldığı kesindir. Neden okun icadı milat sayılır?

Taş ve sopa yakın mesafeler için savunma işlevini görürken ok nispetten uzun menzilli oluşundan dolayı daha genişçe bir alanın güvenliğini sağlamıştır. Yanısıra ok, türün bir yaratısıdır, taş ve sopa gibi doğada kendiliğinde var olmamıştır. Ok sosyal yaşama geçişin evresidir. Sosyal yaşamın güvencesini şiddet ve ok sağlamıştır. Taş ve sopa insan yaşamında niteliksel bir çığır açmaya yetememiştir. Buna rağmen taş ve sopanın kullanılması iç güdüsel değildir, aklın oluşum tarihi içerisindeki süreç kapsamındadır. Aklın bu güne varış öyküsü milyonlarca yılı almıştır. Bunun büyük kısmı oktan evvelki zamana yayılır.

Tecrübelerle biriken bilginin kuşaktan kuşağa somutlaşmasına evrimsel içerik sağlayan akıl, iç güdüsel savunma sisteminden ibaret kaçış ve kaçmanın yanısıra saldırıyı ve saldırmanın araçlarını üreterek bunun dölden döle öğretilmesini üstlenerek şiddete ve oka yüce bir buluş gibi sarılmayı öğütlemiştir. Aklın işleyişi mutlaka bir nesne ile gerçekleşir, felsefi bir iddianın ispatında bile somutlaşmaya öncelik verir. Yapılmayan ve somutlanmayan hiç bir ruhsal süreçte akıldan söz etmek mümkün değildir.

Güdüler için nesnenin varlığı içseldir yani dışa dönük değildir. Açlık güdüsü için gereksinen doyum nesneleri tabiattan temin edildikten sonra onları saldırganlık nesnesine dönüştürmek akla gelmez. Saldırı için üretilen ok veya kullanılan taş vs nesneler güvenlik amacını taşıması sebebi ile korku güdüsüne bağlı olsa bile bu, ruhsal evrime sonradan eklenmiş bir ögenin(aklın) katkısındandır. Korkudan dolayı eskiden kaçmanın dışında bir seçenek bilinmezdi. Bir nesne ile somutlamak veya düşünceyi somutlaştırmak mutlaka ve mutlaka aklın işidir. En yüksek dönüştürme fonksiyonu olarak kullanan akıldır. ”Aklını kullanacaksın” tabiri başlı başına hatalı bir deyimdir. Çünkü aklı kullanan üst bir ruhsal fonksiyon yoktur. Zekayı kullanan akıldır, düşünceleri değerlendiren gene o dur.

Ruhsal evrimde hacimsel büyüklüğe içkenleşen hayal, hafıza, akıl, zeka ve mantık insanı hayvansal süreçten niteliksel ayrıştırdı. Hayvanlarla ortak payda olan duygu, düşünce ve güdü de sadece bir ömrün çocukluk evresinde benzerdir.

Şiddetsiz insanı tasarlamak neredeyse akılsız insanı tasvire benzer. Nitekim şiddet ve yabancılaşma sevsek de sevmesek de sosyal evrime destek sunmuştur. Güdülerin işleyişinde nesneleştirme mevcut değildir. Açlık güdüsünde nesneye duyulan ihtiyaç sadece mideyi kapsar ki, bu, tüm hayvanların doyumundaki nesnelerdir. Ama herhangi bir hayvanın doğum dışında nesneleştirdiği bir somut bulunmuyor. O da iç güdüseldir. Bilgi birikimi bulunmayan bir türde somutlamanın araçları olamaz. Şiddetin araçlarını da üretemezler.

Tüm hile, tuzak ve kurnazlıklara karşın akıl, sosyalleşmenin sorumluluğunu taşımıştır. İnsanın insanı aldatmasından itibaren bu sorumluluğunu büsbütün kaybetmiştir. Pervasızca suç işlemeye koyulmuştur. İçte sahtekarlığı reva görerek meşrulaştırmıştır. Zaten akıl hiç bir zaman dürüstlükle tanışmadı ve dürüstlükle buluşmadı. Hile, şeytanlık ve kurnazlığa yumaklanarak büyüdü. Dürüstlere akılsız denmesinin manası budur.

Ruhsal evrim sahtekarlığın ürünüdür. Fiziksel değişimden sonra sahtekarlık ruhsal evrimin payandasıdır. Türümüz, insan olmasını sahtekarlığa borçludur. Fiziksel evrimde biribirine feda edilen organ yoktur örneğin; kolun bacaklara, bacakların böbreklere tercih edildiği bir durum olmamıştır ama, ruhsal evrimde güdüler biri birine feda edilmiştir. Cinsiyet güdüsü ve soy güdüsü, korkuya şiddet eşliğinde feda edilerek aklın sahtekarlığına göz yumulmuştur.

Ruhsal bileşenlerin uğradığı değişim insan aslının geçmişine kıyaslandığında yanılgılı tespitlerin yapılması alabildiğine doğaldır. İçteki ölüm ve cinayetlerden akıl yerine güdüleri sorumlu tutmak anlaşılır durumdur. Çünkü bu analize akıl yorumu ile varılmıştır. somutlamak ile soyutlamak arasındaki bıçak sırtında akıl kesici bir alettir. Sosyalleşmek ona borçludur!

Sosyalleşmenin neşesi ondan önceki zamanla kıyaslandığında katlanılmaz acı ve korkular hatırlanacaktır. Bu nedenle başka tür tarafından gelişen yıkımlar öz tür tarafından geliştirilmesine tercih edilmiştir Akıl öylece aklanmıştır. Tüm suçlar güdülere yüklenmiştir.

Aklın kendi kendini aklaması bir yanılsamadır. Bileşenlerin biribirine aykırı düşmesinden itibaren her bileşen(öge)kendini aklamaya yeltenmiştir.

Oysaki güdüler en mazlum en akılsız yanımızdır. Güdülerin yıkıcı olması için bir saldırı gereklidir. sosyalleşmekten itibaren insanın şiddet sorumlusu olarak başka türü araması aptallıktır. Güdülerin suçlanması, kendi yıkıcılığı ile başa çıkamayan akıl ve bilincin işidir. Güdüler papağan gibidir, sahibi((Bilinç)ne öğretirse öyle davranırlar.

İnsan şiddet yaratan bir canlıdır. Kuşkusuz ki, sosyal hayat şiddetin güvencesi ile sağlanır. Aksi durumda hayvanlara ezilmiş, yenik yaşam sürüp gidecekti. Vejitarjanlar şiddetin talihsizliklerini eleştirilirken insanın bu ezik süreci ile sosyalleşmekle kazanılan avantajlar arasındaki farkta hangi dönemde yaşamayı tercih ederlerdi? Doğadaki şiddetin bitimine duyulacak sorumluluk öncelikli olarak onun insan içindeki bitişini hedeflemektir. Güncel çözüm tarihsel suçların affını etkiler.

Sosyalleşmeyi sevmek veya tercih etmek ile onu dışlamak arasındaki kaygılarda bu dönüm mevcuttur. İlginç olanı ise 15. yüzyıldan itibaren geçmişe dönük eleştirilerin başlamasıdır. Veya kayda değer filozofik yaklaşımların bu dönemde cereyan eder.

. 21. yüzyılın canlıları arada geçen 600-700 yıllık eleştirilerin ışığında kaygılı ve kuşkulu düşüncelere kapılırken sanırlar ki, aynı kaygı ve kuşkular ezelden beri mevcuttu. Oysa estetik ve hazda seçimlerde bulunduğumuz, dahası hayvanlarla ortak yanımızı (güdü, duygu ve düşünce bakımından) büsbütün unuttuğumuz bir süreçten itibaren güdülerin yadsındığı görülmedi veya suçlandığı anlaşılmadı. Mantık, insan olmanın üstünlüğünü yücelti. Akıl ve mantığın yoldaşlığı bu sorunsalla el ele verdi. Sanki mantık akla olan borcunu ödeyecekti. Adeta öyle davrandı.

Aklın öncülüğü ile başlayan sosyalleşme ve yabancılaşmanın tüm cürümleri güdülere yüklendi.

Güdüler bir okyanus gibidir. Akıl ve bilinç bu okyanusta yol almaya çalışan bir gemi misalidir. Geminin yükü yani bilgi birikiminin niteliğine bağlı oluşan bilinçaltı, hayal, mantık ve hafıza güdüler üzerindeki seyirde dengeyi etkiler. Kişiliklerin oluşum özgülüne göre suyun kaldırma kuvveti baş gösterir. Bazı oluşumlar okyanusta boğulurken, bazıları kendi özgülünde kıyı arayışlarını sürdüreceklerdir.

İnsanda zeka, mantık ve akıl yitirme korkusu süregendir. Bunlar ruhsal evrim sürecinde ruhsal hacme eklenmişlerdir, evrimin ürünüdürler. Oysa güdüleri, duyguları ve düşünceyi yitirme korkusu yoktur; çünkü bunlar canlılığın sonucudur.

Resim ve şiirin yanı sıra felsefede ilerleyen yorumlarla insan nedir, sorusu tartışıldığından itibaren davranışlar ve aleyhte olan etkinlikler yadırgandı. Akıllı ve akılsız ayrımı düşünsel yorumlara konu olur. İnsan nedir sorusu net ifade edilmese de karşıtlığı dışlayacak sezgilerle yürütülür, her dönemde sorulan bu sorunun tek cevabı insan içi şiddetin sonlanması ile ancak cevaplanır.

Aklın yaptıkları insanı vurup yıktığı oranda itibarı zedelenmiştir. Akıl saygınlığını yitirir. Mantık, çevrenin beğeni ve kabul ölçülerini hesaplayarak somutlamayı üstlenir. Bu kaygı, mantığı sadece geçerli olanları yapmaya sürükler. Geçerliliğin ölçüsünü egemenlik verdiği için mantık çok geçmeden bocalar. Tedbir olsun diye yenilikleri tutuculukla karşılar.

Yeni kuşakların yaşama verdiği ışıltıya karşı ürkek kalır. Aslında bu yaklaşımı ile “mantıklıdır” çünkü hiç bir yeninin geçerliliği ilk başlarda benimsenmeyerek tepki ile karşılanır. Geçerlilik düşkünü olan mantık, duygusal boğuntuyu doruğuna çıkartıp iyice yozlaşır. Mantık evlilikleri denilen ilişkinin yaygınlığı ile yozlukta zirveye varır. Geçerliliğe güdümlenerek türeyen çıkarcılık ve çıkarcı, mantık sayesinde karakterleşir. Hem mantıklı hem de çıkarcı sağlamcıdır. Cinsellikte bile sağlam davranmanın adı mantıklılıktır. Bundan ötürü, duygular henüz yürekte kıpırdar kıpırdamaz onları geçerliliğe göre ayarlayarak romantizmin cinayetini işleyen mantıktan başkası değildir.

(Çıkar evliliklerini meşrulaştırırken mantık, cinsel ticareti ve fuhuşu bir bakıma inceltip namusçuluğa uyarlar). Namusun aklı ile mantık evliliklerinin çakıştığı kurum gene ailedir. Ama bu anlamda duygusal devşirme mantıkta daha hakimdir. Çıkarcılıkla birlikte mantık, soy güdüsünü nesneleştirir. İnsana karşı içten gelen hisler geçerliliğin denetimine girer. İnsan araçtır artık.

Eski, geçerliliğin yargıcıdır. Çünkü alışkanlık ve kanıksamanın geçmişi uzundur. Davranışta ve eylemde en az eleştirilen yaygınca benimsenen etkinliklerdir. Mantık bu yaygınlığa göre tercihlerde bulunduğu için alabildiğine geç yenilenir. Muhafazakarlığı bundandır.

Çıkarcılığın sağlamı gerçekleştirmesi, bu karakteri tüm ilişkilerde kökleştirirken geçerli olmayana dönük bir etkinlik tercih edilmez. Bu, riskin göze alınmasını engelleyerek yenilenmeyi gitgide ketler. Risk, yeniliğin açık kapısıdır.

Sahtekarlık revaca çıkarak akıllılığın bayrağı olur. Aldatma ve kurnazlıklar zekaya yorumlanır. Sahtekarlığın tarihi aklın tarihinden daha eskidir. Bunda tarihin bir suçu yoktur. Bizde tarihe sorun değiliz. Suç olan tarihin öncülüğünü beklemektir. Her kuşağın geçmişi, günü ve geleceği vardır. Ama, hepsi geçmişi çözerek günden çıkış yolu buldu.

İnsanı tanımaya dönük beşeri bilimlerde kayda değer gelişme ve tıp bilimindeki belirlemelerle insan fizik ve ruhsal olarak anlaşılmaya çalışılır. Felsefe, doğayı ve var oluş gerekçesini açıkladıkça ruhun kökeni irdelenir. Bu, aynı zamanda insan eleştirisinin ilerlemesidir Bu eleştirilerinin kapsamı daha ziyade “us” ekseninde yapılır. Çünkü, geçmiş tarih çıplak gözle incelendiğinde insanın kendi türü aleyhine dönüştüğü görülmüştür. Ruhsal dengedeki bozulmalarla en fazla nöroloji uğraşırken bilinç olgusuna, bilgi tarihine ve kültürel değişimlere uzak kaldığı için psikolojik dinamikleri kavramaktan uzak kalmıştır. İnsan ve bilim arasında kaos yaşanır. Eskiden bilim yokken artık bilim, eski yaşlılar yerine rehber alınır.

Sahtekarlığa dayanan insan yönetimi ve egemenlik tüm icraatlarını akılılık olarak benimsetirken, karşı çıkışları akılsızlık olarak değerlendirir. Muhalif olmak risk taşıdığından dolayı tehlikeli sonuçlar doğurmuştur. Egemenliğin her türlü baskısı eskinin geçerli töresine yorumlanıp doğal karşılanırken, bunun, insana karşıt niyeti görmezlikten gelinerek direnişler ve muhalefet hor karşılanır, akılsızlık denilmiştir.

Aklın aleyhe dönüşü netleştikten sonra, onu lehe çevirmenin yetersizliği süre gelmiştir. Felsefe ve bilimdeki ilerlemeler kısacası yazılı kültürün eğitsel katkısı ile ruhsal hacimde genişleme sürdükçe insanın insanı en azında niyet bazında anlaması kaçınılmaz olur. Bu süreçten sonra dikkatler doğa ve hayvanlar yerine tamamen insana dönük odaklaşır. Çünkü insan insanın hedefi ve engelidir. Aşılmak istenen insandır. Aklın tamamen yabancılaştığı doruk budur.

Egemenler kendi aralarında çatışıp didişirken genel tebaanın benzer somutlama yapmasında kararsızlık yaşanılır. İnsanla çatışmanın boşunalığı anlaşılmasına rağmen bunu önlemenin yeterliliği mevcut değildir. Hukuk ve töresel haklılıkla meşruluk sağlayan aleyhteki akıl, sahtekarlığın keyfini sürdürerek felsefi ve şiirsel önerileri cezalandırmıştır. Çünkü, bu önerilerin tümünde duygusal zeka baskındır. Duygusal zeka, yürekle bağlantısından dolayı içten, samimi ve dürüsttür. Muhtevası dürüstlükle mayalanan sanat akıllılara hep ürkünç gelmiştir. Düşündüren yapısı, aklın elden kaçırılmasını ve kontrolü kaçırma korkusunu diri tutar. Şairlerin deli gösterilmesindeki neden dürüstlükleri ile akılılara tehlikeli görünmeleridir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: