Chomsky’nin demokrasi-için-eğitimi: aydınlatıcı zihinsel gelişim

C.P. Otero

Noam Chomsky’nin Ocak 2007’de BGST Yayınları tarafından yayınlanacak olan “Demokrasi ve Eğitim” adlı kitabının Önsöz’ü

Önsöz

Demokrasi ve eğitim Noam Chosky’nin eserlerinin merkezinde yer alan konulardır. Bu da pek şaşırtıcı değildir. Her ikisi de öğretmen olan ebeveynleri, evde son derece uyarıcı ve düşünmeyi teşvik edici bir ortam sağlamış ve onu iki yaşından on iki yaşına kadar, yani yaklaşık olarak 1931 başlarından 1943 yılına kadar, Temple Üniversitesi tarafından işletilen Deweyci bir deneme okuluna (Oak Lane Country Okulu’na) göndermiştir.1

(Evde ve okulda yaşadığı) birbirini tamamlayan bu iki eğilim, belki de Chomsky’nin hayatındaki en belirleyici deneyimler olmuştur. Bugün dahi o deneyimlerini canlı bir şekilde ve sevgiyle hatırlamaktadır. Gittiği lisenin, yaşadığı yer olan Philadelphia’daki en iyi lise olarak kabul edilmesine karşın, lisedeki yılları hakkında pek bir şey hatırlamamaktadır (kendisinin de kolayca görülebilen bir hoşnutsuzluk içerisinde ısrarla söylediği gibi “hayatındaki bir kara deliktir”). Lisans eğitimini aldığı (ve ilk lisansüstü çalışmasını yaparak tamamladığı) Pennsylvania Üniversitesi’ndeki deneyimlerine bakıldığında, okula girdikten yaklaşık bir iki yıl sonra okulu bırakma noktasına gelmiştir. Bu noktada, onun siyasi görüşlerini paylaşan seçkin bir dilbilim profesörü (Zellig Harris) ile ilişkisi imdada yetişmiştir. Bundan sonrasını da, dedikleri gibi, zaten tarih yazmaktadır.

Babası William Chomsky, sadece bir öğretmen ve seçkin bir akademisyen (“dünyanın en önde gelen İbranice gramercilerinden biri”–22 Temmuz 1977, New York Times’daki ölüm ilanı) olmakla kalmayıp asli ilgi alanı da eğitim olan biriydi (çünkü hayatının büyük bir bölümünde İbranice ve Yahudi eğitimi alanında kolej profesörü olarak çalışmıştı) ve yazdığı tüm yazılar da eğitsel bir amaç taşıyordu. 2 William Chomsky, gayet doğal olarak, zamanının en önemli entelektüel şahsiyeti, “en büyük Amerikan toplum felsefecisi” (Bkz. Bölüm 15) ve asli ilgi alanlarından biri de demokrasi ve eğitim olan John Dewey’den “çok fazla etkilenmişti”. Aşağıda anlatılacağı üzere Dewey’in cübbesinin meşru varisi olan en büyük oğlunun sözleriyle (kişisel görüşme) ifade edecek olursak: “[baba Chomsky’nin] esas işi (pedagoji), gerek verdiği eğitim gerekse yazdığı yazılar itibariyle alenen Deweyciydi” ve “dünyaya genel bakışı da çoğunlukla öyleydi”. Gerçekten de William Chomsky, ölmeden kısa bir süre önce hayatının asli amacını, Dewey’i tekrarlarcasına şöyle tarif etmişti: “Toplumla bütünleşmiş, düşünceleri özgür ve bağımsız, dünyayı geliştirme ve zenginleştirme kaygısı taşıyan, hayatı herkes için daha anlamlı ve yaşamaya değer hale getirmek için katkıda bulunmaya istekli bireylerin eğitimi.”3 En azından bir tanesinde tamamen başarılı olduğu görülüyor: Herhalde en büyük oğlu bir birey olarak bundan daha iyi tarif edilemezdi.

Bununla birlikte, Noam Chomsky’nin eğitime olan ilgisinin kökleri, karakterinin şekillendiği yıllardaki deneyimlerinin –ve hatta eğitimcilik deneyimlerinin ve daha da genelde bir kültür öğrencisi ve bir aktivist olarak yaptığı çalışmaların- çok daha ötesine geçer. Bu ilgi, Chomsky’nin bir bilim insanı ve bir felsefeci olarak yaptığı araştırmaların tam merkezinde yer alır. Dilin ve insan zihninin/beyninin doğası üzerine araştırmalarının en önemli sonuçlarından biri de ileride göreceğimiz üzere şudur: Demokrasinin doğası ve eğitimin doğası konusunda iki temel geleneksel tavırdan birini, demokrasinin kendi kendini yönetmek ve eğitimin de çok büyük ölçüde kendi kendini eğitmek olduğunu savunan tavrı destekleyen en sonuç alıcı kanıt ve argümanları sunmuştur.

Chomsky’nin herkes-için-demokrasi ve demokrasi-için-eğitim olarak adlandırdığı şeye katkılarını üç başlık altında ele almak yararlı olacaktır: (1) eğitimci (2) bilim insanı, epistemolog ve zihin felsefecisi, (3) (çağdaş ya da yüzyıllarca eski) kültür (özellikle de entelektüel tarihi) öğrencisi ve aktivist.

1. Eğitimci

Chomsky’nin pratiğinin, özellikle de, kelimenin en geniş anlamıyla bir eğitimci olarak olgusal başarılarının altında yatan şey eğitimin çok büyük ölçüde kendi kendini eğitmek olduğunu savunan yaklaşımdır. Chomsky’ye geniş ölçekte bir eğitimci de diyebilirsiniz (dünyanın dört bir yanında çok çeşitli dinleyici topluluklarına düzenli aralıklarla konuşmalar yapar ve dersler verir, dinleyicileri de onu genellikle olağanüstü aydınlatıcı bulur. Ayrıca müsait olduğu her zaman yazılar yazar.). Çoğumuz için Chomsky, her şeyin ötesinde kendini işine adamış bir eğitimci ve akıl hocasıdır. Norman Mailer, “ilk Pentagona’a Yürüyüş yılı, 1967’deki” etkileyici “tarihsel romanında”, polis tarafından bir yerde kurulan bir tür gözaltı merkezinde Chomsky’nin ranzasının yanındaki ranzada bir gece geçirdikten sonra ondan “her türlü zor koşul altında kendisini işine adamış bir eğitimci” diye bahsediyordu. Chomsky, bu gözaltı merkezinden sonra Washington D.C.’de bir hapishaneye gönderilmiş ve burada gerçek mahkumların yaşadığı inanılmaz koşulları görme fırsatı bulmuştu. Aslında, 1945 yılı lise yıllığının da gösterdiği gibi, sınıf arkadaşlarına özel ders vermeye başladığı 1940’lı yılların başından itibaren mükemmel bir eğitimci ve akıl hocası olarak ünlenmişti.

Bir eğitimci olarak, (kendisiyle eş düzeydeki dört kişi olan John Dewey ya da Bertrand Russel –veya Albert Einstein ya da Richard Feynman’dan çok daha başarılı olarak tüm dikkatleri üzerine çekecek kadar) olağanüstü başarılı olduğuna hiç şüphe yoktur. MIT’de ve başka üniversitelerde resmi olarak seksenden fazla doktora tezi yaptırmış ve diğer birçok doktora tezinin danışmanlığına da katkıda bulunmuştur. (En azından benim bildiğim kadarıyla) bu durumun bir benzeri daha yoktur. MIT’deki mesleki yükselişi de göz kamaştırıcıdır: 1961’de (otuz iki yaşında) kadrolu profesör olmuş, 1966’da üniversiteye bağışlanan bir kürsü kazanmış, 1976’dan itibaren de (çoğu Nobel ödüllü olan bir düzine özel yetenek sahibi akademisyene ayrılan bir paye olan) herkesin gıpta ettiği Enstitü Profesörlüğünü elde etmiştir. “Olağanüstü mesleki başarıların, MIT tam zamanlı fakülte üyeleri tarafından” tescil edildiğini belirten ve belki de en prestijli fakülte ödülü olan Killian Akademik Başarı Ödülü 1991-1992’de Chomsky’ye verilmiştir. En seçkin çağdaş dilbilimcilerin ve diğer bilişim bilimcilerin çoğu onun tavsiye ettiği kişilerdir ve diğer birçokları da ya onun sınıflarındaki kayıtlı öğrencileri ve dinleyicileri ya da onun öğrencilerinin veya çalışma arkadaşlarının öğrencileridir. Aynı zamanda, onun üretken yazılarıyla yetişen başka birçok parlak öğrenci de vardır. Elinizdeki bu kitabın içerisinde bir araya getirilmiş olan küçük ve kısıtlı örneklerin de Chomsky’nin yazılarının her zaman ufuk açıcılığını ve ilham vericiliğini göstereceğini umuyorum.

Dahası, birçok doktora tezinin ve kitabın teşekkür bölümünde de belirtildiği gibi, geniş anlamda öğrencilerine düzenli olarak yaptığı rehberliğin genellikle çok özel bir yanı vardır. (Daha geniş anlamda, bizim yaşımızda ve çağımızda zihin/beyin konusunda araştırma yapan hiçbir öğrencinin –ve bunların arasında da ne yaptıklarının gerçekten bilincinde olanların- onun öğrencisi olmaması mümkün değildir). Üretici dilbilgisi alanında ve daha genelde bilişsel psikoloji alanında çalışan herkesin ona özel bir entelektüel şükran borçlu olduğu gerçeği herkesçe kabul edilmektedir. Onun sınıflarındaki “benzersiz deneyimi” ve “herkesin kolayca erişebildiği bireysel tartışmalarını” paylaşma fırsatını bulacak kadar şanslı olanlar açısındansa bu şükran borcunun “haddi hesabı yoktur.” Özellikle de, “MIT’de hiçbir resmi statüsü olmayan” ve ondan görüş isteyip, hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde sanki orada yarı resmi ya da resmi bir statüsü varmışcasına karşılandığını gören yeni öğrenciler için durum budur (alıntılar tezlerin teşekkür bölümlerinden alınmıştır). Chomsky’nin doktora danışmanlığı yaptığı öğrencilerden biri olmanın çok daha özel olan deneyimi birçok öğrenci tarafından anlatılmıştır. Ben burada, çok farklı geçmişlerden gelen (bir Amerikalı, bir Fransız ve bir Çinli) ama birbirine benzer açıklıkla yazılmış olan sadece üç tanesine yer vereceğim:4

Noam Chomsky ile çalışmak… çok az kişinin ümit edebileceği bir ayrıcalıktır, buradaki dört yılın ardından buradan ayrılırken bile hala bir rüyadaymışım gibi geliyor. Noam Chomsky hakkında çok şey söylenmiştir ve iyi olanlarının hepsine katılıyorum. İlham verici dersleri, parlak sezgileri ve öğrencilerinin çalışmalarına yönelik yoğun ilgisi onunla birlikte çalışma deneyiminin sadece üç veçhesidir. Her tür probleme öylesine çabuk cevap verir ki Chomsky’nin benim ileri sürdüğüm bir argümana karşı bir argüman bulabilmek için bir kaç dakika sessizce düşünmek zorunda kalması benim burada kendimle en çok gurur duyduğum anlardan biridir. Onun dersinin ve görüşmelerimizin olduğu perşembeleri bir daha asla bu kadar güzel olmayacak.

-Diana Massam-

Benim üzerimdeki etkisi aşağıdaki sayfalarda görülecek olan Noam Chomsky, tezimin her aşamasının yanı sıra dilbilimin ve hayatın farklı yönlerine dair de çok değerli tavsiyelerde bulunmuştur. Onun bana gösterdiği ilginin ve benim çalışmama kattığı düşüncelerin ölçüsü hem benim hem de bir başkasının bekleyebileceğinin çok üzerindeydi. Bana olan güveni ve benim çalışmama olan ilgisi geçen yıllar boyunca benim tüm gücümle çalışmaya devam etmemi sağlamıştır.

-Chen-Teh James Huang-

Modern sözdizim kuramının mucidi ve bu kuramın en parlak savunucusu olan Noam Chomsky bu teze herhalde bu tezin içerisinde yazılandan çok daha fazla katkıda bulunmuştur. Onunla doğrudan çalışmak sayesinde, ilgi alanına giren her konuda düzenli bir şekilde sergilediği benzersiz kavrama hızından ve kuramsal muhayyilesinin enginliğinden çok büyük yarar gördüm.

-(Paris’te doktora derecesi almanın nasıl bir şey olduğunu da bilen)
Jean-Roger Vergnaud-

2. Bilim insanı, Epistemolog ve Zihin Felsefecisi

Herkes-için-demokrasi ve demokrasi-için-eğitim konuları üzerine düşünürken ve aynı şekilde insan davranışının diğer yönleri üzerine düşünürken karşılaşılan en temel soru, kaçınılmaz olarak “doğa” ve “yetiştirme” ya da daha doğrusu, bir bireyin doğal genetik yetenekleri ile belirli bir kültürel çevre arasındaki etkileşim üzerine odaklanır. Elbette bu soru, yalın anlamları itibariyle “doğa ve yetiştirmenin” birbirinden ayrılmasının hiçbir anlamı olmadığını varsaymaktadır. Bir insanın (ve aslında bir hayvanın da) zihinsel gelişiminde hem doğal genetik kabiliyetlerin hem de belirli bir kültürel çevrenin rol oynadığı gayet açıktır. Herşeyden önce, herkes Ermenice ya da Baskça ya da Katalanca … ya da Vietnamca ya da Galce ya da Xhosa 5 ya da Yaqui6 ya da Zhuang 7 dillerini konuşmuyor -bir kadının ya da erkeğin mizacı, doğasından ayrı düşünülemez (burada bir bireyin doğası, doğuştan gelen karakteristikleri anlamında ve bir kadının ya da erkeğin mizacı da deneyim yoluyla edindiği nitelikler anlamında kullanılmaktadır). O halde burada açığa çıkarılması gereken husus, insan beyni ve çevrenin her birinin yaptığı katkının göreli ağırlığı ya da öneminin ne olduğudur.

Ne insanların kartallar gibi uçamamasının ne de bir kartalın beş yaşındaki bir çocuk gibi konuşamamasının nedeninin çevre olmadığını görmek için dâhi olmak gerekmez. Ancak beş yaşındaki bir çocuğun yapabildiği, mucizevi görünen şeylerin herhangi bir tanesi için çevrenin muhtemelen yeterli bir temel sağlayıp sağlamadığını herkes o kadar da kolay göremez, başkasının görmesini sağlamasıysa çok daha zordur. Çocukların, hiç düşünmeden yapabildikleri şeyleri yapabilmeleri için neler bilmeleri gerektiğine kısa bir bakış, onların bilgilerinin çevrenin sağlayabileceğinin çok daha ötesine geçtiğini hemen gösterecektir. Elbette bu durum yetişkinler için de geçerlidir.

Basit ifade çiftlerine bakmak, burada ne söylemek istediğimize dair bir fikir edinmek için yeterlidir. Aşağıda verilen (E1 ve E2 olarak adlandıracağımız) ve sadece ikincisinin başındaki üç sözcük haricinde birbiriyle tamamen aynı olan iki ifadeyi düşünelim.

(E1) Leslie expects to educate herself (Leslie kendisini yetiştirmeyi düşünüyor).

(E2) I wonder who Leslie expects to educate herself (Acaba Leslie kendisini kimin yetiştireceğini düşünüyor).

Eğer çevrenin bize sağlayacaklarına bakacak olursak, E1 ve E2 ifadelerinde kendini yetiştiren kadının aynı olduğu sonucuna varmamız doğaldır, çünkü her iki durumda da Leslie’den sonra gelen sözcükler aynıdır ve aynı şekilde sıralanmıştır. Bununla birlikte, gayet şaşırtıcı bir şekilde, bu beklenti yanlıştır. İlk olarak, E1 ifadesinde Leslie’nin kadın olduğunu anlamamıza karşın E2 ifadesinde Leslie’nin cinsiyeti konusunda kararsız kalıyoruz. Aynı zamanda E1 ifadesinden, kendisini yetiştirmeyi düşünen kişinin Leslie olduğunu anlamamıza karşın E2 ifadesinde Leslie değil bir başka kadının kendini eğitmeyi düşündüğünü görüyoruz: E2 ifadesinde örtük olarak sorulan sorunun cevabınının “Gerçekten haberin yok mu? Laura’dan söz ediyor.” gibi bir şey olmasını İngilizce konuşan herkes (belki hiç tereddütsüz belki de biraz düşündükten sonra) tamamen doğal karşılar. Bir başka deyişle, eğer E2 ifadesinde örtük olarak sorulan sorunun doğru cevabı Laura ise, (erkek ya da kadın olduğunu bilmediğimiz) Leslie’nin Laura’nın kendisini yetiştirmesini beklediğini anlarız. Daha teknik terimlerle söyleyecek olursak, -E2 ifadesinin E1 ifadesinde bulunan bütün sözcükleri tamamen aynı sırayla içermesine rağmen- E1 ifadesindeki herself “değişkeninin değerinin” E2 ifadesindekiyle aynı olmadığını anlayabilmek için bu ifadeleri duyan ya da okuyan kişinin herself “değişkeninin değerini hesaplaması” ya da bulması gerekir. İngilizce konuşan herkes bunu “içgüdüsel” olarak bilir. Buradan şu sonuç çıkmaktadır: Biraz ustalaşmış dilbilimciler haricinde, bir dili konuşanların asla gerçekten “gözleyemeyeceği” bu ya da (muhtemelen sayılamayacak kadar çok olan) başka olguların nedeninin açıklanmasında çevre son derece “yetersiz” kalmaktadır.

Buradaki önemli soru şudur: Sözgelimi İngilizce konuşan biri olarak siz, mevcut haliyle çevre tarafından sağlanan bilgiyle radikal biçimde çelişiyor olmasına rağmen bunun böyle olduğunu nasıl bilirsiniz? Anneniz ya da akranlarınız mı söyledi? Öğretmeniniz mi söyledi? Şaka yapıyorum. Birkaç yıl önce Chomsky ilk defa “işte buldum!” diyene kadar kimse bunun farkında olmadığı için bir başkası size bunu nasıl söyleyebilirdi ki? Acaba herkes şans eseri doğru ifadeyle karşılaşarak bunu kendi kendine keşfettiği (sıfıra yakın bir olasılık) ya da ne olup bittiğinin bilinçdışı bir şekilde farkına vardığı için bu şahane keşiflerinden sonsuza dek habersiz mi kalır?

Eğer bu ve benzeri soruların cevabı hayır ise, bu açmazdan çıkmanın sadece iki olası yolu vardır: (1) Günün her dakikasında tekrar tekrar ortaya çıkabilmesi ilkesel olarak mümkün olan bir mucizedir ya da (2) İngilizce konuşan (ve zorunlu olarak insan olan) herkesin sözkonusu iki ifadeyi farklı anlamasını sağlayan bilgi bireyin içinden gelmektedir ve bireyin doğal genetik yeteneklerinin yani insan olmasının bir parçasıdır. Bir başka deyişle, 1. Bölümde ayrıntısıyla tarışılan “doğuştan” bilginin bir örneğidir.

Bu doğrultuda yapılan daha uzun süreli bir araştırma şunu ortaya koymaktadır: Her ne kadar çevre genellikle ihmal edilemeyecek katkılarda bulunuyor olsa da (örneğin her şeyden önce uygun “gıdalar” olmadan zihinsel ya da zihinsel olmayan bir fiziksel büyüme olamaz). Bilgimizin büyük kısmı çevreden değil içimizden gelmektedir. Eğer bu tez doğruysa, ki öyle görünüyor, bu durumda sadece şu sonucu çıkarabiliriz: Birçok farklı kullanımı olan “öğrenme” (ya da “öğrenmeye” referans yapılarak anlaşılmak zorunda olan “öğretme”) terimi, zihinsel gelişme ya da büyümeden kaynaklanan bilgi için, tıpkı güneşin “doğmasından” söz ettiğimizde olduğu gibi ancak lafın gelişi kullanılabilir. Bu mesele 25. Bölümde tartışılacaktır.

Bu sonuçları destekleyen kanıtların epistemologlar için son derece değerli bir kaynak olduğunu görmek, Chomsky’nin bu kanıtları açık olarak ortaya koymasından sonra bugün artık kolaydır. Çünkü bu kanıtlar, Aristo ve Britanyalı ampiristlerin değil Plato ve Descartes’ın epistemoloji felsefesinin doğru yolda olduğunu su götürmez bir şekilde ortaya koymaktadır.8

Bu kitap çerçevesinde bakıldığında, burada kabaca özetlenen bulgular ve bunların yol açtığı sonuçlar, 1950’lerin bilişim devrimi olarak adlandırılan devrimin yani bilişim bilimlerinin bugün bildiğimiz haliyle ortaya çıkışının altında yatan temel fikirler olarak görülebilir. Chomsky’nin insan dili ve insan zihni/beynine dair çığır açan keşifleri bu devrime öncülük etmiş, beşeri bilimlerde nadiren kullanılan ve çok daha ender olarak uygulanabilirlik kazanan Galileci-Newtoncu araştırma tarzının beşeri bilimler incelemeleri alanına tam anlamıyla yayılmasında bir ilk olmuştur. Ancak bunun sadece başlangıç ilkeleri olduğunu unutmamak gerekir. İnsan zihninin/beyninin benzeri olmayan asli bir bileşeni olarak insan dili organının açıklanmasına yönelik süregiden kapsamlı araştırmalar artık üzerinde çok çalışılmış yüzlerce sayfayı içermektedir. Bunlardan bazıları, kesin ve kimi zaman insanın şevkini kıran bir sembol sisteminden geniş ölçüde yararlanmıştır (özellikle de, Chomsky’nin 1955’te yaptığı ve yaklaşık bin sayfa uzunluktaki incelemesinin birçok kısmı böyledir). Doğal genetik yeteneklerimiz içinde dilin merkezi rolü göz önüne alındığında, (dil genellikle insan olmanın tanımlayıcı özelliklerinden biri hatta yegane tanımlayıcı özelliği olarak kabul edilir) Chomsky’nin insanlığın kültürel birikimine yaptığı en önemli entelektüel katkı olan bu yeni anlayış elbette çığır açıcı olarak nitelenmelidir. Bu yeni anlayışın hiç de önemsiz olmayan katkılarından biri de bu kesin insan dili kuramının diğer bilişim bilimlerine anlamlı bir model önermesidir (her ne kadar bilişim araştırmalarında halen daha yeterli bir şekilde uygulamaya konmuş değilse de, bu model uygarlık tarihindeki bu türdeki ilk doğal modeldir).

Bu modelin, bir demokrasi ve eğitim kavrayışı için önemi, demokrasinin temelinde bulunan ve dolayısıyla da eğitimimizin dış sınırlarını belirleyen kültürel düzeyin bireysel aydınlanma ile ilişkili olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koymasından ileri gelmektedir. Ve Chomsky’nin de bıkıp usanmadan altını çizdiği üzere, bireysel aydınlanmayı sağlayan eksiksiz zihinsel gelişim fiziksel olgunlaşmanın sadece özel bir hali, bir başka deyişle -olgunlaşmanın doğal seyri içerisinde özellikle de ergenlik dönemi öncesindeki- zihin/beyin olgunlaşmasıdır. 9 Bu aydınlatıcı perspektiften de görülebileceği üzere, demokrasi-için-eğitimin amacı, bireyin zenginleştirici zihinsel gelişiminin, yani kendiliğinden aydınlanmaya yönelen ve dolayısıyla da kendi aydınlanmasını sağlayan zihinsel gelişimin ilerlemesine yardımcı olmaktır. Ama hangi anlamda ya da yönde bir Aydınlanma? Maalesef (en azından şu an için) bu sorunun bilimsel bir yanıtı yoktur. Bu konuya önümüzdeki bölümde tekrar döneceğiz.

Ancak burada bilimin bir yanıt üretemediği bu konuyla ilişkili diğer bir soruya dair bir kaç söz söyleyebiliriz: İnsan beyninin (dil konusundaki benzersiz kapasitesiyle) ortaya çıkışı. Yukarıda özetlenen perspektiften bakıldığında, bireysel olarak insanlarda dilin (bireyoluşsal) gelişimi ve insan türünde dilin (türoluşsal) gelişimi arasında güçlü bir paralellik olduğunu görmek çok da zor değildir. Döneminin önde gelen davranışçılarından B.F. Skinner bile bu paralelliği (elbette kendi terimleriyle) görebilmişti. Bu sayede de, 1966 yılında Science dergisine yazdığı bu konuya dair bir makalede bu tür bir paralelliği verili olarak kabul etmiştir. 10 Dolayısıyla, çağdaşı birçok (neo-)Darwincinin aksine onun en azından tutarlı davrandığını söyleyebiliriz. Ancak gözden kaçırdığı nokta, tıpkı dilin normal bir çocuğun zihnindeki gelişimi meselesinin çevresel bir çözümü olmaması gibi insanın evrimi gizeminin de hiçbir çevresel çözümü yoktur.

Önyargılardan görece kurtulmuş herkes için şu olgu gayet aşikar olmalıdır: Çevre (yani doğal seleksiyonun) insan türü içerisinde bilişimin ortaya çıkmasında, çocukta dilin gelişiminde oynadığı rolden fazla bir rol oynamamaktadır. Her iki durumda da gerekçe doğanın çok kifayetsiz olmasıdır. İnsan zihnine/beynine dair herhangi bir ciddi araştırmanın postüle etmesi gereken karmaşık bilişimsel zihin yapısından tamamen yoksundur. Bu terimlerle düşünüldüğünde, yaratılışçıların itirazlarını anlamak kendine (neo-)Darwinci diyenlerin bazılarının dogmatik beyanlarını anlamaktan çok daha kolaydır.

Yeni başlayanlar için, evrim geçiren tavşanları doğanın sihirli şapkasından çıkarabileceğiniz şeklindeki desteksiz iddiayı kanıtlamanın hiçbir yolu yok gibi görünmektedir. Buna karşın, yaratılışçıların iddialarını makul bir hale getirmek gayet kolaydır: Yapılması gereken tek şey Spinoza’nın Natura sive Deus yani “Doğa ya da Tanrı/İlah/Yaratıcı” formülünü kullanmaktır (ve bu formül örneğin hiç de aptal sayılmayacak Goethe tarafından da övgüyle karşılanmıştı). Elbette bu formülde sive (aut ibaresinin tam tersi olarak) temel matematiksel mantıktaki “ya da” bağlacı değil bir belirteçtir. Bu anlamda Spinoza’nın formülü, Chomsky’nin de yakın zamanda söylediği gibi “evrimin tamamı derin bir manada fiziksel süreçler tarafından şekillendirilmiş ve seleksiyona tesadüfen atfedilen birçok özellik ortaya çıkarmıştır” demenin eski zamanlardaki biçimlerinden biri olarak düşünülebilir.11

3. Kültür ve Tarih Öğrencisi ve Aktivist

O halde, Chomsky’nin bilimsel ve epistemolojik araştırmaları eğitimin doğasına dair iki geleneksel tavırdan birinin; doğal genetik yeteneklerin, çevreden ve özellikle de kültürel çevreden önce geldiğini savunan tavrın lehine en kesin kanıtları ve akıl yürütmeleri sunmaktadır (belki tekrar olacak ama bu görüş çevrenin önemli bir katkı yapamayacağını söylememektedir.) Bu tavır elbette en iyi şekilde Plato ve onun modern mirasçıları tarafından temsil edilmektedir. Bu tavrın soykütüğü Descartes’tan başlayarak Britanyalı Platonistler, özellikle de Ralph Cudhworth (1617-1688) ve Kant’ın çok şey borçlu olduğu Leibniz aracılığıyla Chomsky’ye kadar uzanmaktadır. Chomsky’nin düşünce tarihi üzerine çalışmasında ön plana çıkan ve sadece dil konusunda değil aynı zamanda demokrasi ve eğitim konusunda da önemli bir kuramcı olan, önde gelen klasik liberal Wilhelm von Humboldt, (ki kendisi “Prusya eğitim sisteminin mimarı ve Berlin Üniversitesi’nin kurucusuydu” ve Berlin Üniversitesi de birçok modern üniversite tarafından bilinçli bir şekilde model olarak alınmıştı) esas itibariyle bu Kartezyen gelenekle (farkında olmadan da olsa) oldukça örtüşüyordu (Bkz. 7., 9., 10. Bölümler). 12

Chomsky’nin eğitim anlayışına bakmanın en öğretici yollarından biri de, bu anlayışı, Chomsky’nin yüzyıllarca yıllık bir gelenekle ilişkilendirdiği Kartezyen zihinciliğin düzene konmuş ve zenginleştirilmiş biçiminin ve elbette bu geleneğin Aydınlanma dönemindeki halinin günümüzde ulaştığı en üst noktanın doğal bir sonucu olarak görmeye çalışmaktır. Ancak bu, bir tür yeniden inşa edilmiş tarihsel idealleştirmedir. Gerçekte olansa, Chomsky’nin kısmi öncellerinden habersiz olarak keşiflerini yapması ve ardından da kendine önceller aramasıdır. 13

Bu güncelleştirilmiş ve büyük ölçüde zenginleştirilmiş Kartezyen perspektiften bakıldığında, insan zihninde potansiyel olarak varolan bir şeyi açığa çıkarma ya da bunun uygun bir “toprak” ve “güneş ışığı” altında (elbette gerekli olduğunda “su” ve “besin” de vererek) “yetişmesine” yardımcı olma süreci olan “eğitim”, her zaman için “öğretime” ya da daha da kötüsü olan “fikir aşılamaya” tercih edilmelidir. Nazik bir şekilde inanç aşılamak dahi tıpkı bir kaba su koyar gibi insan zihnine bir takım karışımlar doldurmaya eşdeğerdir. Eğitim ve öğretim terimleri genellikle bu şekilde karşı karşıya konmaz ama bu sezginin elbette çok eskiye dayanan kökleri vardır (eski bir Çin atasözü “öğretmen kapıyı açar ama kapıdan geçmek öğrenciye kalır” der). Amacını gerçekleştirmeye çalışan bir demokrasi için, bu tür bir eğitim pratiğini (Brezilyalı eğitimci Paulo Freire’nin de vurguladığı gibi bir yaratıcılık ve “özgürlük pratiğini”) hayata geçirmeye çalışmanın muhtemel yararlarının hiç de küçümsenemeyeceğini görmek o kadar da zor değildir –elbette eğer insan zihni/beyni konusunda yeni yeni gelişmekte olan kavrayışımız doğru yolda ise (Bkz. 25. Bölüm).14

Dolayısıyla Chomsky, Bertrand Russel’ın eğitimi “hakimiyet kurmaktan başka şeylerin değeri hakkında bir fikir vermek, özgür bir toplumun irfan sahibi yurttaşlarını yetiştirmeye yardım etmek, yurttaşlığın özgürlük ve bireysel yaratıcılıkla birleştirilmesini teşvik etmektir; bu da bir çocuğa, tıpkı bir bahçıvanın genç bir ağaca baktığı gibi, yani içsel bir doğaya sahip olan ve uygun toprak, hava ve ışık sağlandığında takdire değer bir biçim geliştirecek olan bir şeye bakar gibi bakmak gerektiği anlamına gelir” şeklinde tanımlamasını övgüyle alıntılar (Bkz. 9. Bölüm). Chomsky de, tıpkı “hayatının büyük bölümünde, anaokulu eğitimindeki reformların sosyal değişim için başlı başına önemli bir araç olduğuna inanan (ancak daha sonraları bu konuda daha şüpheci davranan)” Dewey gibi “bu reformların daha adil ve özgür bir toplumun yolunu açabileceğini ve kendi tabiriyle “üretimin nihai amacının mal üretmek değil, birbirleriyle eşit bir şekilde ilişki kuran özgür insan üretmek” olduğunu düşünmektedir. Ve bunun ardından da, Dewey’in dediği gibi, çocukları “özgürce ve kendi akıllarını kullanarak değil de alacakları ücret için” çalışmak üzere eğitilmelerinin “bağnazlık ve ahlaksızlık” olduğunu, çünkü bu durumda onların faaliyetinin “bu faaliyete özgür bir şekilde katılmadıkları için özgür olamayacağı” fikrinin altını çizmektedir. 15

Alıntılar bu kitabın Öndeyiş bölümünden, 1994 yılında yapılmış az bilinen bir konuşmadan yapılmıştır. Chomsky, Fransız ve Amerikan devrimlerinden beri geliştirilmekte olan demokrasi, özgürlük ve adalet konularında Batı Düşüncesinin birbirinden tamamen farklı iki geleneğini karşılaştırarak işe başlamaktadır. Bu geleneklerden birinin kökleri Aydınlanma değerlerine dayanır, on dokuzuncu yüzyıl emekçi sınıfının basın ve örgütlerinden doğmuş ve özgürlükçü sol ve sosyalist hareketlerle evrilmiştir. Bu gelenek, Chomsky’nin herkes-için-demokrasi ve demokrasi-için-eğitim anlayışıyla zenginleşmiş ve çok ihtiyaç duyduğu desteği bulmuştur. Chomsky Öndeyiş’te şöyle yazmaktadır: Bu gelenek

John Dewey gibi ilerlemeci liberalleri, Bertrand Russel gibi bağımsız sosyalistleri, (çoğu anti-Bolşevik olan) anaakım Marksist unsurları ve elbette çeşitli anarşist hareketlere mensup özgürlükçü sosyalistleri ve hiç şüphesiz işçi hareketinin ve diğer halk kesimlerinin büyük kısmını içeren bir harekettir.16
Her ne kadar Chomsky, muhtemelen meseleye girmek için uygun bir yer olmadığını düşündüğü için üzerinde konuşmamış olsa da, “yirminci yüzyılın Batıdaki önde gelen iki düşünürünün” temel aldıkları ampirist epistemoloji, (Chomsky’nin görüşüne göre) özgürlükçü görüşlerinin hakikaten altını oymuştur. “Dinsel bilmesinlercilik ve gerici ideolojiye karşı genellikle sağlıklı bir muhalefetle yükselmiş olan” ve “sınırsız bir ilerleme vizyonu öneren” Klasik Britanya ampirizminin tarihsel olarak “klasik liberal düşünceyle yakından ilişkili olduğu” doğrudur ve gerek Dewey’in gerekse Russel’ın durumunda hakikaten açık bir şekilde görülmektedir.17 Ancak Chomsky’nin Reflections on language eserinde belirttiği gibi “‘boş organizma’ kavramına daha derinlemesine bir bakış, bu kavramın, yanlış olmasının yanı sıra en gerici toplumsal doktrinler için doğal bir destek işlevi gördüğünü de gösterecektir.”

Bu tamamen yeni bir fikir değildir. Meşhur bir önceline bakalım: Ellen Wood 1972’de yayımlanan kitabında (UCLA’daki doktora tezinin gözden geçirilmiş bir baskısıdır) Kant’ın, ampirist doktrinlerin çeşitli veçhelerine dair eleştirisinin “asla önemsiz bir epistemolojik tartışma olmayıp insan özgürlüğünün doğasına dair çok önemli sonuçları olan bir tez” olduğunu öne sürmektedir. Ellen Wood’un da işaret ettiği üzere bunun nedeni de, insan zihninin ampirist doktrinlerde söylendiği gibi “doğanın mekanizmaları içerisinde yer alan duyarlı bir çark” olarak mı yoksa “yaratıcı ve irade sahibi bir güç” olarak mı görüleceği sorusunun en önemli toplumsal tercihlerin altında yatan önemli bir soru olmasıdır. 18

Bu perspektiften bakıldığında, Chomsky’nin insan doğasının ampirist –ve özellikle de davranışçı- kavrayışlarına dair en başından beri duyduğu kaygıyı anlamak kolaylaşmaktadır. Chomsky bu kavrayışın esas itibariyle çıkarcı ve zorlayıcı olduğunu düşünmüştür ve hala da böyle düşünmektedir. Bolşevikler ve diğer otoriteryenler (ve ayrıca çoğu postklasik liberaller) gibi davranışçılar da beyni, üstün zekalıların ve ileri görüşlü liderlerin (bir zamanların Leningrad’ındaki “Leninistlerin”, her iki Cambridge’deki “(neo-)liberallerin”, “muhafazakarların” ve benzerlerinin) üzerine belirli bir bilinci kazıyabileceği boş bir tablet gibi algılamaktadır. Hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Chomsky bu gelişmelerden özellikle de politik nedenlerden dolayı her zaman rahatsızlık duymuştur, çünkü bütün bu fikirler kompleksi ona potansiyel olarak oldukça tehlikeli toplumsal akımlarla ilişkilendirilebilir gibi görünmektedir.

Chomsky’ye göre bir toplumsal düzen vizyonunun iyi temellendirilmiş sayılabilmesi için Kartezyen geleneğin hala devam etmekte olan yolundan ayrılmaması gerekir. Kartezyen gelenek, insan zihninin tabula rasa19 şeklinde kavranışına tamamen karşı olan bir anlayışı tutarlı bir şekilde savunur. Bunun yanı sıra tıpkı Descartes gibi Chomsky için de insanlar arasında yüzeysel fiziksel görünüş özellikleri haricinde esas itibariyle hiçbir farklılık (yani hiçbir “insanlık derecesi”) yoktur: Bir yaratık ya insandır ya da değildir. Bunun yanı sıra, ırkçılık, cinsiyetçilik ve diğer eşitsizlikçi eğilimler, Chomsky’nin esas itibariyle Kartezyen olan kavrayışına göre –eğer bu kavrayış tutarlı bir şekilde uygulanırsa- mantıksal birer imkansızlık haline gelir. 20 Bu yenilenmiş ve derinleştirilmiş eşitlikçi vizyon, bir ölçüde teknik dilbilimsel çalışmasıyla da desteklenerek, onun insan doğası ve toplum üzerine daha genel çalışmalarının ve özellikle de eğitim kavrayışının temelini oluşturur. Dolayısıyla, Chomsky’nin bilimsel ve epistemolojik incelemelerinin ortaya koyduğu sonuçların önemi insan zihnine dair yüzyıllardır devam etmekte olan felsefi tartışmanın çözümüne yönelik benzeri olmayan modern katkısıdır.

Eğer zihnin/beynin, doğuştan boş olmak bir tarafa yüksek ölçüde yapılanmış ve zengin olduğuna inanmak için güçlü nedenlerimiz varsa, demokrasi ve eğitimle ilgilenen makul insanlar çevrenin rolünün, eğer varsa, ne olacağını doğal olarak soracaklardır. İnsanların kelimenin her anlamında geliştiğini ve yüksek bir zihinsel ve ahlaki gelişmenin tamamen biyolojik olarak miras alınmış olamayacağını görmek kolaydır. Doğuştan gelen (tabiatında varolan) şey, bireyin genetik bünyesidir. Bu genetik bünye zihnin/beynin temel yapısını, özelliklerini ve gelişimini belirleyen ilkeleri de içerir. Gelişimin seyrinin büyük ölçüde içsel olarak belirleniyor olması “bakım, teşvik ve olanaklar olmadan ilerleyebileceği anlamına gelmemektedir”. Her insani gelişim, ahlaki yargının gelişimi de dahil olmak üzere “çok büyük ölçüde çevrenin doğası tarafından belirlenir ve çevre uygun olmadığı takdirde ciddi bir şekilde sınırlı kalabilir”: “Doğal merakın, zekanın ve yaratıcılığın gelişmesini ve biyolojik kapasitelerimizin açığa çıkmasını mümkün kılmak için teşvik edici bir çevre gerekir”. Elbette “eğer bir çocuk mahrumiyetler içerisinde olan bir çevreye yerleştirilirse doğuştan gelen kabiliyetleri gelişmeyecek, olgunlaşmayacak, sağlıklı bir biçimde büyüyemeyecektir” (bkz 3. Bölüm). 21

Bunların ve ilgili sonuçlarının, insan doğasına ilişkin olgulara dair meseleleri içerdiğini, bunlara ilişkin bazı kanıtlar bulunduğunu ve “bu olgusal yargılardan, eğitim kuramına ve pratiğine, toplum kuramına ve bu kuramın sonuçlarına gönülden bağlılık sonucu doğal olarak akacak olan aktivizme dair belirli sonuçlar çıkarılabileceğini” söylemeye bile lüzum yoktur. Öyleyse önemli olan, “gözlerini kapayıp hakim ideolojiye uyum içinde olan” ya da “toplumumuzda hakim olan yargıların” çoğunu zımnen kabul etmek yerine bu olgusal yargılar üzerinde iyice düşünerek üretmek için gereken çabayı göstermektir (9. Bölüm).

Bu durumda bir sonraki soru şu olacaktır: Bireyde nasıl bir zihinsel gelişim teşvik edilmelidir? Önceki bölümde demokrasi-için-eğitimin amacının kendiliğinden aydınlanmaya yönelmiş gelişimi, dolayısıyla kendiliğinden aydınlanmacı olan zihinsel gelişimi teşvik etmek olduğu çok kesin olmayan bir şekilde ileri sürülmüştü. Aydınlanmanın, bizim insani özyapımızın iki temel boyutu, yani entelektüel ve ahlaki boyutları üzerinden ilerlemesinden dolayı aslında burada entelektüel ve ahlaki bilgi ve kavrayışımızın –ve umarım irfanımızın- özgürce gelişiminden söz ediyoruz. Bu noktada, daha önce cevaplamadan bıraktığımız soruya tekrar dönebiliriz: Başarılı bir öz-eğitimin mihenk taşı ne tür bir bilgi ve kavrayış olabilir?

Sorunun entelektüel kısmının cevabı, (Galileci-Newtoncu bilimsel devrimin on sekizinci yüzyıldaki yan etkisi) büyük A ile yazılan bir Aydınlanma çocuğu için görece kolaydır: Bilgi ya formel bilimlerde olduğu gibi (mantıksal) akıl yürütme üzerine kurulu akla dayalı araştırma, ya (insanların öğrenme süreci içerisinde oldukları en derin ve en güvenilir bilgi deposu olan) doğa bilimlerinde olduğu gibi hem (olgusal) kanıt hem akıl yürütme üzerine ya da daha sığ bir düzeyde hayvan davranışı ve insanların kültürel çabalarının çok ciddi bir şekilde incelenmesi yoluyla elde edilebilir (Bkz. 5. Bölüm). 22 Kavrayış hem bilimlerden hem “para-bilimlerden” (beşeri, sosyal ve antropolojik disiplinlerden) hem de (kelimenin en geniş anlamıyla) sanattan gelebilir.

Sorunun ahlaki kısmına dair anlayışımız ise, en azından şu an için oldukça zayıftır. Ancak Chomsky’nin de bıkıp usanmadan tekrar ettiği gibi, bunun da temelinde yatan şey, herkesin kendi eylemlerinin –ve duruma göre eylemsizliğinin- öngörülebilir sonuçlarından tamamen sorumlu olduğu şeklindeki herkesçe bilinen gerçektir. Entelektüel açıdan geri kalmış insanlar (entelektüel moronlar) olabileceği gibi ahlaki açıdan geri kalmış insanlar (ahlaki moronlar) da olabileceği gayet açıktır.

Öyle görünüyor ki, gerçekten eğitim almış insanlar en azından buraya kadar genel bir uzlaşma içerisindedir. Ancak özel durumlar söz konusu olduğunda durum farklı olabilir. Russel gibi Chomsky’de “aksini gösterecek ikna edici kanıtlar bulunmadığı durumda, bir kişinin bir başkasının hayatını, karakterini ve düşünme tarzını kontrol etmeye çalışmak konusunda oldukça tedbirli davranması gerektiğini” vurgular. Bu, “eğitimciler ve öğretmenler için politik ve toplumsal sonuçlarının yanı sıra pedagojik sonuçları da olan” bir varsayımdır. O halde “bir kişinin bu konulardaki düşüncesinin ya da düşüncesizliğinin önemli sonuçları ve buna karşılık gelen kişisel ve mesleki bir sorumluluğu” vardır. Örneğin, bir anlamda, Skinner’in kitabının 1959’daki kitap eleştirisini yazmadan önce genel olarak kabul gören türden bir “davranış kontrolü”, “hümanistik bir eğitim anlayışını benimseyen bir kişi için dehşet vericidir” (Bkz. 9. Bölüm).

Hiç kimsenin ispatlayamayacağı birçok şey vardır. Buradaki bağlamla doğrudan ilişkili olan bir tanesi de, ister ataerkillik, kölelik, feodalizm, “modern” özel mülkiyet korporatizmi 23 isterse okullar da dahil olmak üzere diğer otoriteryen kurumlar olsun bir otorite ve egemenlik sisteminin gerekli olup olmadığının ispatlanamayacak olmasıdır. Bu durumda ispat yükümlülüğü, Chomsky’nin son derece açık bir şekilde gösterdiği gibi, bunun gerekli olduğunu iddia edenlere düşmektedir. İnsanlarla ilgili önemli konulara dair makul sorular ancak deney yoluyla cevaplanabilir, ama herhangi bir devlet otokratı, kasaba otokratı, okul otokratı ya da diğer otokrat türlerine dair başlangıçtaki olumsuz varsayım (istatistikçilerin deyimiyle sıfır hipotezi) bunlara ihtiyaç olmadığıdır: Hiç kimsenin herhangi bir çözümü dayatamıyor olması gerekir. Bunun gerekçesi de, insanlara dair meseleler konusunda hiç kimsenin en iyi sonucu büyük bir güvenle önceden tahmin edecek kadar bilgi sahibi olmamasıdır. Geniş çaplı tartışma ve incelemenin yerini hiçbir şey dolduramaz. İşte bu yüzden, Chomsky’ye göre yapılması gereken ilk şey son derece şüpheci olmaktır. 1999 Şubat’ında bir görüşmeciye söylediği gibi

Dünya çetrefil bir yerdir. İster bir moleküle isterse uluslararası topluma, neye bakarsanız bakın benimseyebileceğiniz birçok farklı perspektif vardır ve benimsediğiniz perspektife göre birçok farklı yanıt alabilirsiniz. Bu, bilimlerde karşılaşılan standart sorunlardan biridir. İnsanlar neden deney yapar? Deney yapmak yaratıcı bir iştir. Şeylerin temel işleyiş ilkelerinin belirlenmesiyle ilgili olmadığına doğru ya da yanlış olarak inandığınız şeyleri ayıklayıp, bu ilkeleri gerçekten görünür kılacak kadar basitleştirilmiş bir şeyler bulup bulamadığınıza baktığınız ve ardından da bunları kullanarak karmaşık gerçekliğin bir resmini yapmaya çalıştığınız bir uğraştır. Gerçekliğin yakınına bile yaklaşamazsınız çünkü gerçeklik çok karışıktır, işin içinde çok fazla etken vardır vs. Kesin bilimlerde her deney, aydınlatıcı olabilecek bir perspektif keşfetmeye çalışır. İnsanlarla ilgili meseleler gibi karışık ve bir o kadar da az anlaşılmış şeylere baktığınızda bu yaklaşım daha da gerekli hale gelir. Son derece karmaşık bir gerçekliğin en iyi ihtimalle önemli veçhelerinden sadece birini yakalayabileceğinizin farkında olarak, ilginç şeylerin ortaya çıktığı bir perspektif keşfetmek zorundasınız. Bunun da önemli bir şey olmasını umarsınız.

Chomsky’nin (özgürlükçü) bir toplumsal düzen ve derinleştirilmiş eşitlikçi vizyona ilişkin esas itibariyle Kartezyen kavrayışıyla yakından ilgili olan çok önemli bir sorunun daha iyi anlaşılmasına yaptığı bu katkının, bir de gerçekten devrimci bir kültürel ve toplumsal ilerleme yönünde güçlü bir olasılığa dair sonuçlarla dolu olan başka bir yanı daha vardır. Burada söz konusu olan soru, Chomsky’ye göre her ikisi de tiranca olan iki örgütlenme formu arasındaki genetik ilişkidir (Bkz. 7. Bölüm).

Totaliter türden devlet sosyalizmi/faşizmi

A.B.D. tarzında devlet (özel sektör) “korporatizmi”
Birçok kişi, Lenin ve Troçki tarafından oluşturulan ve gerek beğenenler gerekse eleştirenler tarafından çoğunlukla “gerçekte var olan sosyalizm” olarak nitelenen Bolşevik sistemin “Stalin tarafından daha da büyük bir zulüm haline getirildiği” ve bundan kısa bir süre sonra Mussolini, Hitler ve (Franco’ya kadar uzanan) daha küçük çaplı benzerleri tarafından oluşturulan (zamanında) fiilen var olan faşizm/Nazizmin de zalimane insaniyetsizlik konusunda daha iyi bir sicili bulunmadığı konusunda fikir birliği içerisindedir. Ancak Chomsky’nin düşüncesinin, (teriminin daha eski anlamında gerçekten kapitalizm olmaması nedeniyle) “gerçekte var olan kapitalizm” ya da daha açık bir ifadeyle devlet (özel sektör) korporatizmi olarak adlandırabileceğimiz sistemi tiranca bir sistem olarak görme eğiliminde olduğu da pek çok kişinin malumudur.24

Chomsky’nin insan zihnine dair güncellenmiş Kartezyen anlayışı perspektifinden bakıldığında, Bolşevizm/faşizm ve A.B.D. tarzı özel sektör korporatizmi esas itibariyle benzer görünmektedir. Russell “Bolşevik [komiser] ve [şirket] patronu arasındaki aşırı benzerliği” çok daha önceleri gözlemlemişti. Hemen ardından Chomsky de, neredeyse körü körüne ampirist ön kabullerden (Bkz. Yukarıda 2. Bölüm) türetilen ideolojik olarak önyargılı doktrinler arasındaki benzerliği eklemiştir. Chomsky’nin “meslek-dışı” ilk kitabı olan American power and the new mandarins’de(1969) anlatmaya çalıştığı ana noktalardan biri de budur. Bu kitapta, “Bolşevizm ve Amerikan liberalizminin temelde aynı şeyin farklı ifadeleri” olduğunu göstermeye çalışmıştır. Bundan bir kaç yıl sonra da, “Lenin’in Ne yapmalı? türünden broşürlerinde proletaryayı, radikal entelijensiyanın üzerine sosyalist bilinçliliği kazıması gereken bir tabula rasa kitleler olarak algıladığı … radikal entelijensiyanın toplumsal bilinçliliği kitlelere dışarıdan getirmek zorunda olduğu” ve “entelijensiyanın ‘sosyalist yapılar’ vücuda getirmek amacıyla (halkın büyük kısmının yani “kitlelerin” ne düşündüğüne ya da istediğine bakmaksızın) toplumu örgütlemek ve denetlemek zorunda olduğu” gözlemlerini onaylayarak alıntılamaktadır.25 Eğer gözü para kazanmaktan başka bir şey görmeyen tüketim-eksenli toplumumuzdaki mal ve oy tacirlerinin yaptığı gibi bu alıntıdaki “sosyalist yapılar” yerine “demokratik yapılar” yazacak olursak, o zaman da “kitleler” (Alexander Hamilton’un büyük canavarı) bir tür önceden programlanmış izin verilebilir düşünceler akımına karşı yüzmek zorunda kalacaktır. Bu perspektiften bakıldığında, (halihazırda var olan ya da kurulmaya çalışılan “casus merkezleri” bir yana) aşırı büyümüş ve halen de büyümekte olan medyanın sanal Büyük Biraderi, kendisine göre çok daha az gelişmiş olan Bolşevik medyanın bir taklidi haline gelmektedir.

Chomsky’nin öğretici analizinde bu iki sistem (özgürlükçü geleneğe temelden zıt olan) tek bir gelenek halinde birleşmektedir. Bu gelenek kültürel ifadesini “fiilen var olduğu haliyle endüstri toplumlarında”, onun medyasında ve eğitim kurumlarında bulmaktadır. Her iki tiranca form da (totaliteryanizm ve neo-liberalizm) hakiki özgürlükçü değerlere çok kesin ve dramatik bir şekilde karşıdır Öndeyiş’te de yazdığı gibi “her ikisi de temel inancı itibariyle son derece otoriteryendir ve bir tanesi halen daha bunu sürdürmektedir”.

Bu noktada bir dizi merak uyandırıcı soru ortaya çıkmaktadır. Çağdaş endüstriyel toplumların hakim kurumları olan özel sektör şirketlerinin “modern” (yakın zamanlardaki diye de okuyabilirsiniz) kavrayışı nereden kaynaklanmaktadır? Bunu besleyen entelektüel zemin nedir? Altında yatan varsayımlar nelerdir? Chomsky’nin görüşüne göre, bu soruların cevapları şu anda içinde bulunduğumuz müşkül durumu büyük ölçüde aydınlatacak ve çığır açma potansiyeli taşıyan bir hareket çizgisi önerecektir.

Bu sorulara cevap vermeye girişmek için en uygun başlangıç noktalarından biri de, yüzyıldan biraz uzun bir zaman önce A.B.D. tarzı özel sektör şirketlerinin, yeryüzünün bu yeni devasa ucube yaratıklarının (hukuk tarihi terminolojisiyle) “kolektivist, yasal tüzel kişiler” olarak nasıl ortaya çıktığıdır. Bu nasıl oldu? Önceki çağların özel sektör şirketleri ve kurumları nasıl oldu da bireylerin doğuştan gelen haklarına ve ayrıcalıklarına sahip oldu? Uygun bir hukuki zemin sayesinde mi? Asla. Büyük ölçüde, seçkin bir entelektüel cemaati tarafından desteklenen mahkemeler ve avukatların marifetiyle oldu. Mahkemeler ve avukatlar yasal sistemde, bu tiranca “kolektivist yasal tüzel kişilere” (“tam olarak bu şekilde adlandırılıyorlardı”) şu anda sahip oldukları hakları bahşeden büyük değişiklikler yaptılar. Bu değişiklikler geçmişle radikal ve talep edilmeyen bir kopuştu. Aslında on dokuzuncu yüzyıl, Chomsky’nin de hatırllattığı gibi “tamamen farklı bir ahlaki iklimle” karakterize edilmekteydi: “Çalışan insanlar bir tarafa, Abraham Lincoln, Cumhuriyetçi parti ve New York Times gibi kişi ve kurumlar dahi ücretli emeği kölelikten çok da farklı olmayan bir şey olarak görüyorlardı”. Bu uzun süre devam eden gelenekten radikal bir şekilde ayrılmaya yönelik ilk adımlar ancak on dokuzuncu yüzyılın sonuna doğru atıldı.26 Citizenship Studies dergisine 1988’de verdiği bir röportajda işaret ettiği üzere:

Süreç 1880’lerde başlamıştır [Bkz. Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler (1996 s.124-125], ancak sistemin hakikaten kurumsallaşması belirli bir zaman almıştır. O dönemde sayıları giderek azalmakta olan ve (tipik olarak devletçi gericiler tarafından devralınan isimleri haricinde) artık tamamen ortadan kaybolmuş olan muhafazakarlar bu süreci şiddetle lanetliyordu. Gerekçeleri de, bu radikal değişikliklerin geleneksel “doğal haklar” doktrininin yanı sıra pazarın da altını oyuyor olmasıydı. Bu gelişmeler ekonomiye çok önemli gelişmeler olarak yansıdı ve kafa karıştıran bir fikir yelpazesi tarafından desteklendi: Süreci malum nedenlerden dolayı destekleyen şirket iktidarlarının yanı sıra “ilerici fikirler” de bu süreci desteklemişti.

İlk bakışta şaşırtıcı görünse de, bu benzeri görülmemiş yeniliklerin entelektüel kökeni, o dönemde de inanılamayacak kadar saçma olan bir fikirdi: Bireylerin yanı sıra “organik varlıklar” da kişilerin sahip olduğu haklara sahiptir. Chomsky’nin görüşüne göre bu fikir hiç şüphesiz neo-Hegelci bir doktrindi. Antik bir metafor olan “organik form” (“organik birlik” ilk olarak Plato tarafından tartışılmış ve daha sonra Aristo tarafından tanımlanmıştır) Alman Romantiklerinin zihnini meşgul eden başlıca konulardan biriydi ve hiç kuşkusuz “Greklerin sahip olduğu ihtişama” yönelik sınırsız hayranlıklarıyla ilişkiliydi. Bu nedenle, örneğin Wilhelm von Humboldt’un dilin “organik formu” anlayışı (Goethe’nin çok daha önceki Urform 27 anlayışına paralel olarak) “Romantik dönem boyunca devam etmiş olan ‘mekanik form’ ve ‘organik form’ arasındaki ayrıma ilişkin yoğun tartışmaların oluşturduğu arka plana karşı düşünülmelidir”.28 Ancak o dönemlerde, açıktır ki çoğu kişi insanlar tarafından özgürce yaratılan bir formun “organik” olduğu düşüncesinin mecazi anlamda söylenmiş bir söz olduğunun ve gerçek anlamıyla düşünülmemesi gerektiğinin farkındadır: Metaforik “organikçilik”, (tıpkı insan dilinin biyolojik organik formunda olduğu gibi) biyolojik organikçilikle karıştırılmamalıdır.29 Bir başka deyişle, çoğu kişi biyolojik olmayan “organizmaların” (özellikle de devlet ya da toplumda) biyolojik bir varlığa sahip olduğunu ya da biyolojik organizmaların karakteristik özelliklerini taşıdığını düşünmez.

(Sadece bu konuyla sınırlı olmayan) kayda değer bir istisna, Chomsky’nin üzerinde dikkatle düşünülmüş bir şekilde “dehşet verici bir cehalet sahibi bir kişi” (ve defedilmesi gereken “korkunç bir ırkçı”) olarak nitelediği Hegel’dir. Hegel, herkesin anlayamadığı bazı nedenlerden dolayı bir zaman boyunca ve bazı yerlerde halen daha siyasi yelpazenin her kanadından büyük saygı görmektedir.30 Hegel’e göre, devlet gibi onun görüşüne göre cemaatin kimliğini ifade eden bir varlık, “organik bir varlık” ya da kendi başına bir hayatı olan toplumsal bir (eğer inanabilirseniz kelimenin sözlük anlamıyla) “organizmadır”: Cemaatin bireysel bileşenlerinden mantıksal ve fiili olarak önce gelir. Bir başka deyişle Hegel’e göre bütün gerek mantıksal gerekse fiili olarak parçalarda önce gelir ve “kültürler, geleneksel tavırlar, kurumlar vs. ilerleme suretiyle gerçekleşen tarihsel gelişimin ürünleri olarak görülmelidir.” İşte bu nedenden dolayı Hegel, (ona göre her zaman mutlakiyetçi olması gereken) devletin meşruiyet kaynağı olarak “toplumsal sözleşmeyi” bile “yanıltıcı bir felsefi uydurma” diyerek reddeder.31

Bu doktrinin, genellikle modern totaliteryanizmin iki ana formu olarak kabul edilen Bolşevizm ve faşizm/Nazizmin altında yatan dogmalardan pek de farklı olmadığını görmek çok zor değildir. Daha az aşikar olan şey, yirminci yüzyıl A.B.D. tarzı özel sektör korporatizminin altında da benzeri neo-Hegelyen dogmaların bulunduğudur. Çünkü yasa önünde şirketler de insanların “organik” statüsüne sahiptir.32 Eğer A.B.D. tarzı özel şirketler gerçekten de Chomsky’nin dediği gibi “insanların bugüne kadar icat etmeyi başardıkları en totaliteryen kurumlardan biri” ve “kendi hiyerarşik emir komuta yapıları içerisinde yer alan kişilerin yukarıdan emir alıp aşağıdakilere emir verdiği bir yer” ise insanların “organik” statülerine sahip olmaları meselesinin hiç de hafife alınmaması gerekir.33 “‘Faşist’ ve ‘totaliter’ türünden terimlerin politik varlıklar için geçerli olduğu” olgusu durumu değiştirmez. Chomsky’nin devamında Dewey’den alıntılayarak söylediği gibi “terminoloji gölgenin ardındaki varlığın görülmesini engellemek üzere tasarlanmıştır”. Asıl mesele, “karakterlerindeki benzerliğin su götürmez olmasıdır”. Onun görüşüne göre, hakiki muhafazakarların (ve bunların içerisinde klasik liberallerin) insan hakları (“doğal” haklar) ilkelerine ve pazara (şirketlerin aynı zamanda pazara yönelik radikal bir saldırı olduğunun da altını çizmektedir) yönelik bu saldırıya şiddetle karşı çıkmalarının nedeni budur. Aynı şekilde, (post-klasik) “liberallerin” ve “ilerlemecilerin”, şirketlere aşırı güce sahip “ölümsüz kişi” hakları bahşetmeye yönelik çığır açan yasal kararları destekleme eğiliminde olmasının nedeni de budur.

İnsan haklarına yönelik bu saldırının, aslında “bireyselliğe” yönelik ağır bir saldırı olmasına rağmen kimi zaman “bireyselliğin” mirası olarak görülmesi manidardır. Daha açık bir ifadeyle bu saldırı, uzun zamandan beri doğru olduğu kabul edilen, “kişilerin” doğuştan gelen hakları olduğu doktrinine yönelik bir saldırıdır. Burada “kişiler” dendiğinde, klasik liberaller, tarihsel zamanın büyük bölümünde standart olarak kabul edildiği şekliyle etli canlı insanları kastetmektedir, “kolektivist yasal tüzel kişilikleri” değil. Neticede günümüzde, mega-şirketler bir yana tipik bir özel sektör şirketi bile, bir tür mutlakiyetçi devlet-benzeri bir kurumdur ve aslında “iş yaptığı” yabancı devletlerin bazılarından kimi zaman daha büyük, daha güçlü ve daha otokratiktir. Bir “şirket tüzel kişiliğinin” “organik bir varlık” ya da bir toplumsal “organizma” olduğu kabul edildiğinde, bunların “hakları” (özellikle de pazarlama, reklam ve diğer aldatma türlerindeki “ifade özgürlükleri”) pratikte kişilerin sahip olduğu hakların çok ötesine geçmektedir. Çünkü hem ölçekler arasında muazzam bir fark vardır hem de özel sektör şirketleri (mahkemeler tarafından da şart koşulduğu üzere) ölümsüzdür. Chomsky bu özelliklerin tekrar tekrar altını çizmektedir (Bkz. 15. Bölüm).34

Bir şirkete genel olarak koyulan geleneksel kısıtlamalardan bir tanesi asla değişmeden kalmıştır ve neyse ki halkın büyük bölümü de böyle kalması gerektiğini düşünmektedir: Şirketlerin kurulma ve çalışma izni bir devlet tarafından verilir. Bu, önemi asla küçümsenmemesi gereken bir nevi Aşil topuğudur: Çünkü bu çalışma izni geri alınabilir, bir Amerikan özel sektör şirketinin “kaderi kamunun iki dudağının arasındadır”.35

Bu nedenle de, Batı’daki başlıca (tiranik) iktidar sistemi olan özel sektör şirketleri, Chomsky’nin görüşüne göre görünüşünün aksine zayıftır. “Halkın yarısının her iki partinin de feshedilmesi gerektiğini düşündüğü” ve “yüzde sekseninden fazlasının da ekonomik sistemin ‘doğası gereği adil olmayan’ bir sistem olduğunu” ve “hükümetin de … halkın değil bir azınlığın yararına çalıştığıni düşündüğü” göz önüne alındığında, belirli bir kavrayış ve sorumluluk düzeyine ulaşıldığı takdirde “demokratik olarak örgütlenmiş bir toplum her şirketin elinden çalışma iznini alabilir ve bunları işçilerin ya da halkın kontrolüne verebilir”. 36 Bu iş uzun bir zamandır (herhalde 1880’lerden beri) yapılmıyor ama mekanizmaları mevcuttur ve çalışmaya hazırdır. Eğer durum buysa, o halde bu merkezi, otokratik ve hesap sorulamayan iktidar sisteminin henüz ikiz kardeşleri olan faşizm/Nazizm ve Bolşevizm gibi yenilgiye uğramamış olmamakla kalmayıp etki ve hakimiyet alanını tüm dünyaya yayması tüm tarihsel gelişme olanaklarının çoktan tükenmiş olduğu anlamına gelmemektedir. Bu iki yozlaşmış zulüm sisteminin liderleri de kendi sistemlerinin bin yıl daha yaşayacağına inanıyorlardı ama bu zamanın çok daha kısa bir parçasında yenilgiye uğradılar. Otokrasinin bugün hala varlığını sürdüren somut örneklerinin görünüşte ezici olan gücü de “tıpkı içinden çıktıkları beşeri kurumlar gibi ne değiştirilemeyecek kurallar ne de doğa ya da toplum yasaları üzerine kurulu olmayan özel amaçlı toplumsal politikalardır”.37

Bu noktada mükemmel bir düşünce tarihçisi tarafından yapılan bu aydınlatıcı analizden bir eğitim programı –ve bunun da ötesinde anlamlı ve etkin olma potansiyeli taşıyan bir eylem programı- çıkarmak hiç de zor değildir. Çünkü “atılması gereken ilk adım çarpıtma ve kandırmaca bulutlarını iyice kavramak yoluyla dağıtarak dünyaya dair hakikati öğrenmektir”, okullarımız ve kolejlerimiz de çalışmalarının bir bölümünü bunları ortaya çıkarmaya ayırmalıdır. Bu açıdan bakıldığında sorumlulukları hiç de hafif değildir ve şu gerçeğin artık son derece açık bir şekilde anlaşılması gerekmektedir: “Tarihte, yapılan tercihlerin insanlık açısından bu kadar önemli sonuçlar doğurduğu başka bir dönem bulmak zordur”.38 Hiç şüphe yok ki eğitim, yeni binyılın başında Amerikan halkının en önemli politik meselelerinden biri olacaktır.

Okullarımızda, kolejlerimizde ve üniversitelerimizde (ve bunların yanı sıra yerel ve ulusal basınımızda da) yukarıda tasvir edilen türden –sadece ilerleme için değil aynı zamanda insan uygarlığının ve hatta kendi türümüzün (ve elbette diğer birçok türün) hayatta kalabilmesi açısından da- gerçekten önemli sorulara dair açık ve dürüst tartışmalar yürütülmesi, Chomsky’nin anladığı anlamda gerçekten demokratik olan (politik ve ekonomik) bir düzen içerisinde yürütülecek her tür demokrasi-için-eğitim programını kesin sonuçlara ulaşmamızı sağlayacak bir şekilde test etmek için kullanılabilecek adil bir ölçüdür. Ancak her türden önemli sorunu okullarımızda ve üniversitelerimizde çok yönlü bir müfredat dahilinde açık ve dürüst bir şekilde rutin olarak tartışmaya başladığımız zaman şu anki uyuşukluğumuzun getirdiği kasvetten kurtulduğumuzu ve gerçekten ileri bir endüstriyel toplumun en azından ışığını görmek yolunda olduğumuzu söyleyebiliriz.

Dahası, en azından on sekizinci yüzyıl Aydınlanmasının ulaştığı entelektüel ve ahlaki düzeye erişmiş bir toplum, bu tür bir eğitimi her çocuğumuza ve her gencimize –ve aslında hangi yaşta olursa olsun isteyen herkese- koşulsuz serbest hale getirecektir (Bkz. 10. Bölüm). “Market democracy in a neoliberal order” (1997) konuşmasının girişinde “olanak sunmayan bir özgürlük şeytani bir aldatmacadır ve bu tür olanakları sağlamayı reddetmek de suçtur” denmektedir. İçimizde entelektüel ve ahlaki gelişim açısından korunmaya daha muhtaç olanlar (çoğunlukla da çocuklar) söz konusu olduğunda, bu düşünce daha da geçerli hale gelir. Aslında, “korunmaya daha muhtaç olanların akibeti, şu anda içinde bulunduğumuz durumla ‘uygarlık’ olarak adlandırabileceğimiz şey arasındaki mesafenin belirlenmesi açısından en kesin kıstaslardan biri olarak düşünülmelidir.”39

——————————————————————————–

1 John Dewey, “İlerlemeci eğitim ve eğitim bilimi” eserini Chomsky’nin doğduğu 1928 yılında yayınladığını ve Progressive Education Association’ın (PEA) onursal başkanlığına getirildiğini ancak eğitim konulu son eseri olan ve çoğu “ilerlemeci” eğitim yönteminin çok kötü ve çok yanlış olduğu temasını merkeze aldığı Experience and education kitabınıysa (ve bu temayı içeren başka yazıları çok daha sonraları) 1938’de yayınladığını unutmamak gerekir.
2 Bkz. N. Chomsky’nin Language and Politics (1988) kitabına yazdığım giriş bölümü. (Hatırlatma: Bu giriş bölümünde ve seçilen metinlere dair “Editör Notları”nda değinilen ya da tartışmalarla ilgili olan yazılara dair referansların listesi kitabın sonunda bulunmaktadır.)

3 Kinsman (ed.), Contemporary authors (1975-1978), s.v. Chomsky

4 Bu konuda daha fazla bilgi almak ve daha geniş tanıklık örneklerine ulaşmak için bkz. Otero 1986/1994.

5 Güney Afrika’nın güneydoğusunda yaşayan Bantu kökenli Xhosa halkının konuştuğu dil (y.h.n.).

6 Arizona’daki Pascua Yaqui kabilesinden yerlilerin konuştuğu dil (y.h.n.).

7 Çin’deki en büyük etnik grup olan Zhuang’ların konuştuğu dil (y.h.n.).

8 Bu sonuç ve daha genelde Chomsky’nin felsefesi genellikle yanlış anlaşılmaktadır. Belki de bunun nedeni (tıpkı, hala çok sayıda insana makul görünen dünyamerkezlilik fikrinin reddedilmesinde olduğu gibi) sağduyu beklentilerine tamamen ters düşmesidir. Bu bağlamdaki uygun örneklerden biri de The philosophy of education (1973) ed. R.S. Peters kitabında yeralan D.W. Hamlyn tarafından yazılmış “Human Learning” bölümüdür. Tahmin edilebileceği üzere Hamlyn, Language and learning: the debate between Jean Piaget and Noam Chomsky (1980) ed. M. Piatelli-Palmarini kitabına, özellikle de Chomsky’nin Piaget’ye cevabına aşina değildi. Bu kitap, yeterince bilgi sahibi olmayan ve yanlış yönlendirilmiş eleştirmenlerin meseleyi tamamen yanlış anlamalarını pekala önleyebilirdi.

9 Ergenlik dönemi öncesi elbette kaba bir yaklaşıklıktır. “Kritik yaşlar” gelişimin her boyutu (olgunlaşmanın her alt izleği) için elbette aynı olmayabilir. Tek bir izlek, sözgelimi dilin gelişimi içerisinde dahi, birden fazla “kritik yaş” ayırd etmek mümkündür. Ayrıntı için bkz. Strozer, Language acquisition after puberty (1994).

10 Skinner’ın ifadesi, “sözel davranış” üzerine kitabının 1959’da Chomsky tarafından yapılan eleştirisinde gayet haklı bir şekilde övülene dek gülünç derecede yetersşz olarak kabul edildi. Bunun ardından “Chomsky’nin yıldızı parlamaya başladı” ve “üretken gramer yaygın kabul görür hale geldi.” Anlaşmazlık o zaman orada tamamen sona ermesi (Skinner kendi tavrını savunmaya hiçbir zaman teşebbüs etmedi) ortada inatla tutuculuğunu sürdüren kimse kalmadığı anlamına gelmemektedir. Herhalde bir kitap halinde yayınlanan en son “yeniden gözden geçirme” Richelle’nin B.F. Skinner (1993) kitabıdır. Skinner’ın Chomsky’ye cevap vermeme gerekçesi, kitabın 122. sayfasında uzun bir alıntıyla değinilmiş bu metindeki son iki alıntı da buradan alınmıştır. Bu gerekçe ilgiye değerdir. Aynı zamanda bkz. Chomsky’nin For reasons of state adlı eserindeki “Psychology and ideology” (1972) bölmüne de bakılabilir, bu bölüm The Chomsky reader içerisinde de kısmen yeniden yayınlanmıştır.

11 “An interview on minimalism” (Adriana Belletti ve Luigi Rizzi tarafından yapılmıştır), Siena Üniversitesi, 8-9 Kasım 1999 Chomsky’nin Of nature and language (2002) içerisinde ve İtalyanca baskısında (2001) yer almaktadır; bkz. Science and creationism (1984) ed. A. Montagu. Bu sorulara dair geniş bir tartışma Jenkins, Biolinguistics (2000) eserinde, Calvin ve Bickerton’un Lingua ex machina:reconciling Darwin and Chomsky with the human brain (2000) eserine ilişkin yorumunda ve Chomsky’nin Dil ve Zihin (Ayraç, 2001) 16:4’te bulunabilir. Aynı zamanda bkz. Weston Beyond natural selection (1991) eserinin yanı sıra Lewin’in Complexity (1992,1999), Waldrop’un Complexity (1992) ve özellikle de Kaufmann’ın At home in the universe (1995) ve bu eserlerdeki referanslar.

12 Alıntı Humboldt’un The limits of state action (1792)eserinin Burrow tarafından yapılan baskısına (1969) kendisi tarafından yazılan giriş bölümü s.vii’den alınmıştır. Bu önde gelen klasik liberal (ama bu kategorinin neo-liberaalik bir tarafa, günümüzde anlaşıldığı şekliyle çağdaş “liberal” ile karıştırılmaması gerekir) hakkında daha zengin yegane bilgi kaynağı herhalde Sweet’in Wilhelm vın Humboldt: a biography (1978-1980) adlı eseridir. 1808 ila 1810 yılları arasını (yardımcı olması açısından hem Darwin hem de Lincoln 1809 yılında doğmuşlardır) kapsayan 8. Bölümün büyük kısmı “tereddütlü bir eğitim reformcusuna” ilişkindir. Aynı zamanda bkz. Viertel “The concept of diversity in Humboldt’s thought” (1973).

13 Chomsky’nin eserinin yenilikçi ve orjinal karakterinin, onun çoğu kimseden daha geleneksel ve muhafazakar –halihazırda devam eden geleneğin izin verdiği ölçüde muhafazakar- olduğunun farkedilmesini güçleştirmiş olması makul karşılanabiilecek bir durumdur. Aslındai kimi zaman söylenen ve Chomsky’nin de gösermekten hoşalndığı üzere, gerçekten devrimci gelişmelerden değil gerici manevralar halihazırda devam etmekte olan geleneksel değererden kesin ve sorumsuz bir şekilde ayrılma eğilimindedir. Bkz. MacIntyre, A short history of ethics (1966) böl. 17.

14 Bkz. Spring, Wheels in the head: educational philosophies of authority, freedom and culturefrom Socrates to Paulo Freire (1994).

15 Bkz. Chomsky, Dünya düzeni: eskisi, yenisi (Metis, 2000), 2.1, özellikle de metnin 4. dipnotunda yeralan ve bu temaların Adam Smith (ve Aydınlanmanın diğer klasik liberalleri) tarafından dile getirilişine ilişkin cümle. Çocukların özgürce katılımlarına ilişkin olarak, Dewey’in sadece “müfredatta yer alan konuları çocukların ilgi ve faaliyetleriyle birleştirmeyi” halen daha başaramayanlara değil aynı zamanda (çok daha az bilinmekle birlikte) “çocukların ilgi ve faaliyetlerini müfredatta yer alan konularla birleştirmeyi başaramamalrından dolayı “ilerlemeci” çocuk-merkezli eğitim savunucularına da karşıdır. (Westbrook s.99; ayrıca bkz. s.502 dipnot).

16 Chomsky, “Marksist anaakımın önde gelen unsurları” olarak Rosa Luxemburg, Arthur Rosenberg, Anton Pannakoek, Karl Korsch ve (rahmetli arkadaşı) Paul Mattick ve “çeşitli anarşist hareketlerde yer alan özgürlükçü sosyalistlerin” önde gelen iki ismi olan Mihail Bakunin ve Rudolf Rocker’in ismini saymakta ve “bu konuda Russel’ın fikirleri de oldukça benzerdir” diye eklemektedir. (Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler (Mavi Ada, 2000) s.130; Amerikan power [1969], s.363 [Chomsky reader, s.413]; Dil ve sorumluluk (Ekin, 2002); Language and politics [1988], s.167-69.) “Çeşitli halk kesimlerine” ilişkin önemli referanslar arasında Chomsky’nin aklında herhalde Ware’in Industrial worker 1840-1860 (1924) ve David Montgomery’nin Citizen worker (1993) ve The fall of the house of labor (1987) eserleri vardır.

17 Her ne kadar her ikisi de bir ampirizm formuna bağlı kalmışlarsa da (ki Russel bu konuda Dewey’e göre çok daha bilinçlidir) iki düşünür arasında önemli farklar vardır. Russel, Batı felsefesi tarihinin (1945) 30. Bölümünde Dewey’i “yüksek karakterli, bakış açısı liberal, kişisel ilişkilerinde cömert ve nazik, çalışmalarında yorulmak bilmez” bir kişi diye tarif ederek onun çoğu fikriyle “neredeyse tamamen uzlaşma içinde olduğunu”söyledikten sonra, Dewey’in en önemli eser olduğunu düşündüğü ” geleneksel ‘hakikat’ nosyonuna yönelik olarak Dewey’in ‘enstrümentalizm’ olarak adlandırdığı kuram dahilinde vücut bulan eleştirisini” “tamamen felsefibir bakış açısından” çürütmeye koyulur. Dewey’in enstrüentalizmi ve daha genelde pragmatizmi tıpkı Russel’a olduğu gibi Chomsky’ye de yabancıdır –benzer şekilde Russel’ın ampirizmi de Chomsky’ye yabancıdır. Ne Russel ne de Chomsky’nin Dewey’le kıyaslanabilecek bir inanç ve ilke değişikliği içerisinde olmamaları da göz ardı eedilebilecek bir durum değildir. Bkz. Chomsky, American power (1969) s. 6, 317 (bu sayfa16. Bölüme eklenmiştir).

18 Alıntılar Chomsky’nin Reflections on language (1975) s. 128 dipnottan alınmıştır (ayrıca bkz. 12. Bölüm). Bölümün geri kalanı en az bunun kadar konuyla ilgilidir ancak burada yer sınırlılığı nedeniyle daha fazla yer verilememiştir.

19 David Hume’un ortaya attığı “boş levha” önermesine işaret eder. Bir ampirist olan Hume’a göre, zihnimizde doğuştan gelen bir fikir yoktur. Kavramlar, olgular, bilgiler, sonradan, gözlem veya deneyleme yoluyla zihinde yer alır (y.h.n.).

20 Bu fikirlerin gelişimi için bkz. Harry Bracken, Mind and language: essays on Descartes and Chomsky (1984).

21 Ayrıca bkz. Language and problems of knowledge (1986) 171-176 arası sayfalar ve son sayfa. İlgili diğer referanslar için bkz. Corson’un “Chomsky on education” (1980) ve Barsky’nin (yayına hazırlanıyor) Böl. 5, Üniversitenin işlevi üzerine görüşleri için bkz. Rai (1995), Böl. 8.
Beklendiği üzere Chomsky’nin görüşleri güncel akımlara, özellikle de eğitim sisteminin özelleştirilmesine yani şirketlerin tıpkı sağlık sistemini ve hapishane sisteminin bir kısmında olduğu gibi eğitim sistemini de yüksek karların elde edildiği kaynaklar haline getirmek üzere devralması girişimine tamamen karşıdır. Bir başka deyişle Chomsky, Özel Sağlık Kuruluşlarının eğitim alanındaki analogunun Özel Eğitim Kurumları olacağından endişelenmektedir. “Finans kapitalin gitmeye çalıştığı yol budur…[Yatırımcıların] kamu parasına yönelik olarak zenginlerin parazit tavrıyla elde etmeye çalışabilecekleri bir sonraki büyük hedef eğitim sistemidir.” (A.B.D. dünyaya karşı: çekilin yolumuzdan”, 1999). Chomsky’nin görüşüne göre bu durum, geçen çeyrek yüzyıldır dayanışma, demokrasi, toplumsal refah ve şirketlerin iktidarına ve kar etmeye müdahale eden herşeye yönelik olarak yürütülen genel saldırının bir parçasıdır. Bu gidişat konusunda yakın zamanlarda yazılmış özel bir rapor için bkz. “MIT’in Yenilik Dergisi” Technology Review’un Temmuz-Ağustos 2000 sayısında Rebecca Zacks’ın “The TR university research scorecard” içerisinde yer alan “entelektüel mülkiyet, ticari ortak ve kar elde etme çabalarına göre en üst düzey A.B.D. üniversiteleri” sıralaması (hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Kaliforniya Üniversitesi gerek “kampüs patentlemesi” gerekse “teknoloji transferi zenginliği” itibariyle tartışmasız bir numaradır, MIT birinci kategoride uzak ara ikinci sırada ikinci kategorideyse onuncu sıradadır); aynı sayıda ayrıca bkz. Buderi’nin “From the ivory tower to the bottom line” makalesi. Öğretimin üniversitenin görevi olduğunu düşünmeyi bir kenara bırakarak araştırma ödenekleri ve büyük karlar için rekabet eden şişirilmiş üniversite idareleriyle yönetilen büyük ticari işletmeler olarak yüksek öğretim kurumlarının eleştirisiiçin bkz. R. Solomon ve J. Solomon Up the university:re-creating higher education in America (1993), Soley Leasing the ivory tower: the corporate takeover of academia (1995), Masao “Ivory tower in escrow” (2000). Genel konu başlığının ilgili yönleri için bkz. Hewlett Child neglect in rich societies (1993), Hewlett ve West The waragainst parents (1998).

22 İnsanlara dair meselelerle ilgili incelemelerinin diğer incelemelerden daha az rasyonel olması için bir neden yoktur: eğer rasyonel bir yaklaşımın kendi seyrini izlemesine hakikaten izin verilmiyorsa, yolunu muhtemelen kurumsal yapılar tıkıyordur. Öte yandan, on yedinci yüzyıldaki bilimsel devrimin zirveye ulaştığı andan beri çoğu aklı başında insan ampirik konularda sorgulamaz bilgi ya da mutlak kesinlik diye bir şey olmadığını kabul etmektedir. Bkz. Popkin, The historyog scepticism from Erasmus to Spinoza (1979).

23 Tüm toplumu devlete tabi olan kolektif kurumlar halinde örgütleme kuramı ve pratiği (y.h.n.).

24 Korporatizm terimi İngilizce’de ilk olarak 1890’da (tarihi önemlidir) belgelenmiştir. Bunu kamu korporatizminden ayırd etmek için “özel sektör” nitelemesini eklemek gerekmektedir. Her iki türü de gerek faşist rejimlerde gerekse “liberal” demokrasilerde buluabilmektedir.
İlginç bir şekilde, korporatizme dair güncel incelemeler A.B.D. türünden (“büyük şirketlerin”) özel sektör korporatizmine pek ehemmiyet vermemektedir. Bunların ilgilerinin odağı kamusal ya da komünal korporatizm, özellikle de faşist ya da eski faşist devletlerdir (örneğin bkz. The corporate state: corporatism and the state tradition in Western Europe [1988], ed. Cox ve O’Sullivan). Dolayısıyla, Amerikalı bir uzman bu konudaki karşılaştırmalı bir değerlendirmede
Aslında, biz Amerik Birleşik Devletlerinde korporatizmden çok fazla bahsetmekten pek hoşlanmayız. Kısmen faşizmle olan ilişkisi nedeniyle kibar toplantılarda pek değinilmez…Biz kendimizi özgür ve demokratik bir ülke olarak görmekten hoşlanırız. Kendimizi …gibi görmekten pek hoşlanmayız.
yazdığında, Chomsky’nin analizine tamamen ters bir görüş ifade etmektedir. Çünkü, (faşist rejimlerin bir ölçüde dizginlemeye çalıştığı) özel sektör korporatizmi üzerine düşünmemekte, aşağıdaki alıntınında açıkça ortaya koyduğu üzere kamusal tedbirler üzerinde odaklanmaktadır.
Bununla birlikte, (iş dünyası, emek öğretmenler gibi) özel sektör gruplarını politik sisteme katmaktan söz ettiğimizde; devlet-destekli grup yetkilendirmeleri, tahsisatlar, kontenjanlar ya da grup kayırmalarla karşılaştığımızda; sağlık reformlarını, sanayi politikalarını, Medicare ve Medicaid sistemlerinde reform yapmayı, refah ya da Sosyal Güvenlik reformlarını tartıştığımızda – korporatizm ya da korporatizmin unsurları hemen her zaman işin içine girmektedir. (Wiarda, Corporatism and the comparative politics, 1997, s.129,130)
Chomsky’nin kullanımından (ya da aşağıda “Yeni Sola” atfedilenden) oldukça farklı bir kullanım amacıyla önerilen inanılması hakikaten güç bir meşrulaştırma da şudur:
“Yeni sol”, “şirketleşmiş devlet” terimini ticari şirketlerin önemli ya da karar alıcı bir nüfuza sahip olduğu bir devleti ifade etmek amacıyla kullanmaktadır. Eğer bu kullanım genel kabul görecek olursa, Alman Ständestaat’ının “eski anlamda bir ‘şirketleşmiş devletin’”) İngiliz eşdeğerine sahip olmak durumuna düşeriz. Fransızlar ve İtalyanlar elbette ordre corporatif ve stato corporativo terimlerini burada kullandığımızla aynı anlamda kullanmaktadırlar. (Landauer, Corporate state ideologies: historical roots and philosophical origins, 1883, s.1)

25 Problems of language and freedom (1971), s.63 dipnot.Dil ve sorumluluk (1979), s. 92. American power’daki ana noktalardan birine dair alıntı Language and politics (1988) s.181’den alınmıştır.

26 Alıntılar, Chomsky’nin Znet’te kendisine sorulan sorulara verdiği cevaplardan yapılmıştır, bkz. Dünya düzeni: eskisi, yenisi (Metis, 2000) s.271. Başka eserlerin yanı sıra bkz. Sklar, The corporate reconstrruction of American capitalism, 1890-1916 (1988); Sellers, The market revolution (1991), Montgomery, Citizen worker (1993); ayrıca, Veblen, The higher learning in America: a memorandum on the conduct of universities by business men (1918); Spring, Education and the rise of corporatist state (1971); Smith, Who rules the universities? (1974). (Bkz. yukarıdaki 16. dipnot). Gerçek resim malum doktrininkinden oldukça farklıdır. Örneğin Sklar, Sherman Antitröst Yasasına ilişkin anlattığı öykü, yüzeysel bir araştırmanın sağlayacağı sonuçlardan çok daha farklı sonuçları ortaya çıkarmakta ve bizi zorlu bir güncel meseleyle yüzyüze getirmektedir.

27 Bir formun geçmişte ve gelecekte alacağı tüm halleri içeren ideal bir prototip, fiziksel olarak mümkün olan organizmalar sınıfını belirleyen bir oluşturucu ilke (y.h.n.).

28 Chomsky, Cartesian linguistics (1966), s.22 dipnot. Chomsky aynı zamanda dilin, Saussurecü yapısalcılıkta “un système où tout se tient (herşeyi içeren bir bütün)” ve “un tout organique (organik bir bütün)” olarak vurgulanmasının “en azından kavramsal olarak” Humboldt’un yaklaşımının “doğrudan sonucu” olduğunu söylemektedir.

29 Bkz. Organic form (1972), ed. Rousseau, özellikle de Orsini’nin “The ancient roots of a modern idea” ve Wimsatt’ın “Questions about a metaphor”.

30 En olgun eserinden (tarih felsefesiüzerine derslerinden) bazı öğretici örnekler ve “döneminin (pek de sevecen olmayan) standartları açısından dahi şok edici olan acayip ve şaşıtıcı derecedecahilce ırkçı saçmalıklardan”(Znet forumu) alıntılar için bkz.Chomsky, Year 501 (1993) s. 4-5, 119-120, 226, 230.

31 Bkz. Boucher ve Kelly (ed.) The social contract from Hobbes to Rawls (1994), (B. Haddock tarafından yazılan) 8. Bölüm

32 Chomsky’nin de işaret ettiği gibi, neo-Hegelyen doktrinler ve bunların Bolşevizm, faşizm ve özel sektör korporatizminin tarihi içerisinde sahip olduğu entelektüel konum son derece ilginç bir çalışma konusudur, aynı zamanda son derece aydınlatıcı olması beklenen bu konu bazı yerlerde üstü kapalı olarak değinilse de henüz derinlemesine çalışılmamıştır (siyasi yelpazenin hiçbir yeri için pek rağbet edilen bir çalışma konusu değildir). Bu üstü kapalı değinmelerden bazıları ve belki de en eskilerinden biri, Chomsky’nin her zaman için “çok önemli bir Veblenci politik ekonomist” olarak nitelediği Robert Brady’nin çok değerli çalışması Business as a system of power, (1943)’de bulunabilir.Hukuk tarihine dair başlıca kaynak Harvard’da hukuk profesörü ve önde gelen bir hukuk tarihçisi olan Morton Horwitz’in The transformation of American law, 1870-1960 (1992) eseridir. Horwitz buradançağdaş şirket yasalarının kökeninde yer alan ilgili yargı kararlarının ilginç ve ayrıntılı bir tarihini vermektedir. Kendisinin de yazdığı gibi “şirketlerin bu türden bir hukuki kişileştirilmesi…Amerikan yasasında ticari şirketlerin konumunu radikal bir şekilde geliştirmiştir” (s. 67). Önsözde de işaret ettiği gibi, “Hegel, Marx ya da Whig gibi tarih düşünürleri, McCauley gibi tarihçiler ya da Sir Henry Maine gibi muhafazakarlar gibi çok çeşitli kesimlerden insanlar” doğa bilimlerini taklit ederek “tarihin, gelişimin ve toplumsal ilerlemenin genel yasalarını bulmaya çalışıyorlardı” ve biz de buna bazı kültürel varlıkların insan organizmasından daha az “organik” olmadığı hemen hemen bilinçli bir şekilde varsaydıklarını ekleyebiliriz. Ayrıca bkz. s.52, 222 ve “The natural entity theory” s.100 dipnot.

33 Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler (Mavi Ada, 2000), s. 124

34 Chomsky’nin işaret ettiği gibi, gayet yanlış bir şekilde “serbest ticaret anlaşmaları” olarak adlandırılan (NAFTA, DTÖ, vs.) anlaşmalarda şirketler kişilerin çok ötesine geçen haklara sahip olmaktadır: örneğin, NAFTA’nın 11. maddesi şirketlerin yabancı devletlere karşı “kamulaştırmaya eşdeğer” uygulamaları (yani, gelecekteki karlarını etkileyebilecek düzenlenlemeler) ya da “ulusal tavırları” nedeniyle dava açma hakkı tanımaktadır. Bu hak Meksika’da General Motors tarafından kullanılabilir ama New York’taki etli canlı bir Meksikalı böyle bir hakka sahip değildir.

35 Kaliforniya savcısını, Unocal şirketinin çalışma izninin Burma ve Kaliforniya’da işlediği suçlardan dolayı feshetmeye zorlamaya yönelik bir girişimin oldukça güzel bir değerlendirmesi için bkz. Robert W. Benson, Challenging corporate rule: the petition to revoke Unocal’s charter as a guide to citizen action (1999) (kitap yazıldığı sırada girişim mahkeme sürecindeydi). Bu kitap aynı zamanda başka yerlerdeki yurttaş eylemleri için de iyi bir arkaplan ve rehber işlevi görmektedir. Ayrıca bkz. Dean Ritz (ed.) Defying corporations, defining democracy:A book of history and strategy (2001).

36 Sırasıyla, Chomsky, Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler s.186 ve “The system is weak” (1996).

37 Chomsky, Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler (Mavi Ada, 2000), 4. Bölüm; ayrıca bkz. “Rollback III” (Nisan 1995); “Propaganda and the control of the public mind” (Şubat 1997), bu kitabın 20. Bölümü de buradan seçilmiş bir parçadır; diğer yazılarının yanı sıra “Market democracy in a neoliberal order: doctrine and reality” (1997) de Halkın sırtından kazanç (Om, 2000) kitabındaki seçilmiş parçalardan biridir.

38 Yeni dünya düzeninde yalanlar ve gerçekler s.213.

39 Chomsky’nin eserlerinin çeşitli yönlerine dair geniş bir yorum yelpazesi için bkz. Noam Chomsky: critical assessments (1994) ed. C. P. Otero ve buradaki referanslar, özellikle de dört cildin her birinin girişinde yer alan referanslar; eserlerinin genel bir değerlendirmesi için bkz. Lyons (1970,1991), Leiber (1975), Salkie (1990), Haley ve Lundsford (1994), Wilkin (1997), Barsky (1997, yayına hazırlanıyor), Mc Gilvray (1999), Smith (1999) ve Otero (yayına hazırlanıyor a, b) tarafından yazılan monograflar. Aynı zamanda, Cogswell tarafından yazılmış olan Chomsky for beginners (1996) ve aynı tarzda Maher ve Groves tarafından yazılan Introducing Chomsky (1997) kitapları da mevcuttur.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: