Aklın Namusu – 1

RUHUN EVRİMİ – AKLIN NAMUSU

Düzgün Gökhan

– 1-

“Aklını kullanacaksın”, ”Aklın yok mu”, ”Akıl her şeyin üstündedir”, ”Ne de aptaldır”, ”Akıl yaşta değil baştadır”, ”Ne akılsız insandır”, ”İnsan akıllı varlıktır” türünden tepki ve tanımlamaları gündelik duyarız. Ve her söylemin içkin boyutunu sorgulamadan şartlanmış papağan misali ya tekrarlar veya onaylarız. Yada akılsız görünmemek adına bükülerek bu belirlemelere en üst derecede “akılıca” kasılıp katılmaya çabalarız.

Entelektüellerin güncel keyfiyetlerine göz dikilmiş bir yöntem gördükleri “köken arayışı” tarzına girmekten ziyade, aklın tarihini şimdiki aklımızla irdeleyip onun maceralarını bilmek, salt etik açıdan değil zekanın potansiyel kapasitesi bakımından da önemlidir.

Konumuzun ilerisi için bir tanımlama gerekirse, akıl, zekayı somutlaştırma eylemlerinin tümüdür. Zeka ile akıl ilişkisi ve sorunlarını güncel yorumlara gölgeletmeden tanımsal dinamiklerde görülen karmaşayı ruhun doğrulumu ve de ruhun geleceği açısından irdeleyip doğrultmak huzurumuz için idealdir.

Ruhun kaynağı canlılıktır, canlılık olmadan ruh olmaz.

İçerik olarak ruhun sorunlarından ziyade ruhun tarihçesini, kısacası ruhun evrimini konuyu destekleyen biçimde ele alarak karmaşanın içinde güncel bir çıkış bulmaya yöneleceğiz. Hedef im eleştiri geliştirmenin ötesindedir. Dingin yaşam arayışıdır. Akılda, düşüncede, duyguda, zekada, hafıza ve mantıkta dinginlik gerçekleşebilir mi?

Akıllı olanla olmayan arasındaki çekişmenin kayıplarını hesaplarken bunda, kimlerin kazançlı çıktığını ve bu kazancın neye dönüştüğünü somut ve anlaşılır kılmak önemlidir.

“Ne akıllı insandır” övgüsü ile yüceltilen insanları sıkça duyarız. Ve “akılının “böylesine yücelimine karşın akılsızın antipati ile geçiştirilmesine şaşkın kalarak ikisi arasında sıkışık durumlar yaşadığımız olmuştur. Çünkü aklın değer ve ölçüleri bir kaosa varmıştır. Yaşatan aklın yandaşı mı olmak gerekir yoksa öldüren akla mı hayran kalınsın? Kaos bu keskinlikte bilenerek en kesici aletten beter ruhu yaralayarak sürüyor. Akılılık mı tercih edilecek yoksa akılsızlık mı? Sorusunda yaşanılan şaşkınlık çoğumuzu uğraştıracak boyuttadır. Ölçüde nitelik tartışması aklın yaratıcı yeteneğini türümüzün lehine çevirebilir mi? Aleyhe dönüşen aklın niteliğini lehe dönüştürmek olası mı?

Akılsızlık ve delilik ilişkisindeki belirleme, ruhun kökeni bakımından bizi tarihi bir didiklemeye mecbur eder. Deliliğin tanımlandığı kriter veya deliliğin tarihçesi için aklın önemini göz önünde bulundururken ruhsal evrimde aklın oluşumu hayvanlar aleminde niteliksel ayrışmanın miladıdır.

Akıldan önce veya akıl oluşmadan evvel delilik ne kavramsal olarak ne zihinsel olarak nede tanımsal olarak yoktur. Çünkü akıl referans alınarak delilik tanımlanmıştır. Bu referans oluşmadan evvel her şey delidir. İnsan her hayvan gibi deli bir varlıktır. Ama zeka vardır.

Doğadaki diğer hayvanlardan farklı bir başkalaşıma uğrayan insan türü bu farklılığını korkuya borçludur. Fiziksel bünyesinde eksik olan yırtıcı organlardan dolayı farklı bir savunma süreci izleyerek başkalaşıma uğraması kaçınılmaz olmuştur. Ayakları üzerine dik duruş süreci aynı zamanda onda hafıza gelişmesinin de temeline tekabül eder. Düşünce hareketinin ayıklanmasını ve rafinesini sağlayan hafıza düşünceye birikim olanağını sağlayarak beyin organını patolojik değişime yöneltir. Beyindeki patolojik değişim önceleri serbest dolaşımı olan düşünceyi adeta bir havuzda toplayıp akla iradi ve tercihli bir karakter sağlar. Aklın diğer ruhsal ögelerden eğer farklılığı ifade edilecekse o da hem tercih hem de iradi yeteneği geliştirmesidir. Ama akıldaki irade yeteneği bilincin geliştiği süreçle daha sıkı bağlantılıdır. Bilinçaltının henüz şekillenmediği dönemi tercih yeteneğinin kazanıldığı durumdur. İstekler arasındaki eylem kararlılığı bilinçaltı oluşumundan sonradır.

Beyin korteksinin oluşumu giderek düşüncenin eylemle somutlaştırılmasına yol açmıştır. Ve bu fiziksel başkalaşım kalıtsal bir hal almıştır. Kalıtım, tarihi tüm yenilikleri yeni nesile aktaran bir mucizedir.

Hafıza aklın anasıdır. Günümüzde evcilleşmiş hayvanların özellikle kedi ve köpeklerin hata papağanların akıl evresinin öncesini yakaladıklarını iddia etmek abartı değildir.

Çoğu hayvanlarda düşünce sirkilasyonun akıl oluşturmamasının nedeni onlarda hafızanın olmamasındandır. İnsanı diğer canlıklardan farklı olarak akıl oluşumuna götüren etken uğradığı fiziksel evrimdir.

Hafıza, öğrenme güdüsü ile dış dünyaya dair algılanan bilgileri beyinde kayıt edip bir arada toplanmasını yol vererek havuz gibi birikintiyi sağladı. Bu birikim eskiyi beyinde koruma ve güncel yaşamda unutulmamasını güvenceye aldı. Öğrenme güdüsü hemen hemen tüm canlılarda doğuştan mevcuttur. Ama insan dışında hiç bir tür güncel yaşamda geçmişin bilgisini beraberinde taşıyabilecek yetenekte değildir. Hafıza salt insan türüne has bir yetidir. Öğrenme tüm hayvanlarda iç güdüsel durumdur. Algı süreçleri ve duyumlama bakımından çocuklarla benzerlik taşırlar. Duyu organları bir çocuk gibi işler. Hislerle güdüsel davranma tamamen örtüşür. Fakat yaşamda öğrendikleri bilinç oluşturmaz. Çünkü fiziksel başkalaşımları insan denetimine girerek kontrolü aşamayacak kementle sosyal devinimin nesneleri olmuşlardır. Buna rağmen hayvanlardaki fiziksel değişim süreçleri üç bin yıl ile kıyaslanmayacak bir farklılık arz eder. Özellikle evcilleşme ile birlikte evcil hayvanların fiziksel bir farklılığı yaşadıklarını ileri sürmek abartı değildir. Kedi, Köpek ve bazı kuş türleri ve papağanların bu süreçte eskiye nazaran hızlı bir başkalaşıma uğradıklarını belirtmek gerekir. İnsanla ilişkileri onlarda öğrenme güdüsünü hafızaya aktarma sürecine sokmuştur. Hayvanlar insana karşı korkularını aştıkları oranda aklın tüm dinamiklerini yakalayabilirler. İlginç bir döngünün mucizesini vurgulamak düşünsel bir buluş sayılmamalı: İnsan başlangıçta hayvana karşı korkularını aştığı için akla erişirken bu gün hayvanlar; insana karşı korkularını aşarsa aklı yakalayabilecek bir sürecin evresini yaşıyor!

Korkuyu aşmak akla erişmek midir? Korku aklın mucidi midir?

Genetik kodlamanın beyine işlemesi ve öğrenilen bilgilerin hafızada canlı tutulması ile embriyo aşamasına varan akıl yeni bilgilerle döllenerek, bilincin doğumuna gerçekleştirdi.

Öğrenme güdüsünün hafızada bilgi depolayıp beyin hacminde yaratığı genişleme ve özel kısımlarla evrimde sinirsel bir aşama kat etmesi akıl mekanizmasını özgün hale getirdi.

Akıl düşüncenin devinimini bilgisel nitelikte dönüştürerek önceyi geleceğe doğru üretmeye koyuldu. Hayal, öylelikle önem kazandı. Hayal gücü, önceyi sonraya göre yenilemenin doğurucu kuvveti oldu. Bilgi depolaması olmaksızın hayal gücü olamaz. Hayal, geleceği düşünmenin ve tasavvur etmenin aynasıdır. Geleceği düşünmekle diğer türlerden farklılık arz eden insan, düşünce üretimini sağlarken somutlaştırmaya doğru bir sürece girer. Hayvanlar da düşünür fakat, geleceği tasavvur etme kaygıları yoktur. Ve bir çok hayvan türü hayal gücünden yoksundur.

Geçmiş ve gelecek arasındaki gündelik akışta yön belirleme ve seçim yapmada akıl bir danışman gibidir.

Bilincin organizeli yapıya kavuşması akıl sayesindedir. Ve akıl bilinçten önce vardır. Bilinç aklın ürünüdür. Akılda kullanılmayan birikmiş bilgiler bilincin gelişmesini temellendirilmiştir. Yaşam içinde kullanım fazlası bilgi aklı zorlayarak beyinde bilinç evresini başlatmıştır. Bilinç, aslında güncel yaşamın gerçekleşmesine yol vermediği veya yetmediği bilgilerin tümüdür. Daha doğrusu aklın somutlaştırmaya eksik kaldığı organik durumdur. Öğrenilen bilgi anında kullanılırsa ne olur? veya hemen tüketilse nasıl bir bilinç ve akıl yapısı ortaya çıkardı? Bilinç veya bilinç altı meydana gelir miydi?

Toprağa yerleşmekle sosyalleşmeye geçen türümüz ruhsal olarak ta bir evrim geçirir. Ruhsal evrim, günümüze değin irdelenmemiş bakir konudur. Ruhsal evrimin önemini vurgulamak kaçınılmazdır.

Toprağa geçmekle sabit alanlarda yaşam sürdüren insan sürü aşamasını geride bırakır. Denebilinir ki, sürü yaşamından sosyal yaşama kadar olan evrede insanın ruhsal olarak bastırdığı yani doğallığından yitirdiği yanı yoktur. Hileyi yeni öğreniyor.

Hile ve aldatma, insan evriminde küçümsenmeyecek öneme sahiptir. Yırtıcı hayvanlar tarafında pusu ve tuzaklarla yem olan insan onlardan öğrenerek bu özelliği bir savunma biçimi olarak devşirdi. Zamanla onlara karşı kullanıp etkisizleştirmeyi becerdi. Hileyi ve aldatmayı bilince dönüştürdüğü için içselleşmemesi için tedbir almayı akıllarından bile geçirmedi. Hile ile doğal seleksiyonu lehte atlatan insan, tür içinde bu yöntemin tuzağına düşmekten kurtulamadı. Bu durum hileli bilinçlenmeyi de beraberinde taşıdı. İnsan kendi kurtuluşunun tuzağına düştü. Her kurtuluş bir tuzak mıdır? Veya her kurtuluş kendi tuzağını beraberinde mı örer sorusu kader anlayışını irdelemek bakımından önemlidir.

Sosyal tarihin temel argümanlarından sayıla gelen devrim mantığı bir dönemeç midir yoksa tuzakların tekrarından mı ibarettir? Devrim bir tuzak mıdır? Tuzaksız devrim mümkün müdür? Son devrim bir önceki devrimin tuzağını aşmak için gelişmişse, son devrim de bir tuzak kuracak mıdır? Bu kaderin tekrarını yaşamamak için devrimsiz yaşamak olası mıdır? Devrimsiz süreç ne demektir? Yada devrim mantığı olmaksızın nasıl sosyal bir hayat gelişecektir? Devrimsiz süreç aklın namusu mudur? Çözümlü bilinç aşamasında insana karşı yönelecek bir sosyal devrim yani devirme gerekecek midir?

Savunma sistemini yanıltma üzerine geliştiren tür, farkında olmadan bilincini de yanılgılar üzerinde kurdu. Kendini aldatarak gelişmeye koyuldu. En büyük aldanması masumiyeti yitirmekle başladı. Acaba aklın zararı mıydı bu?

Aldatıcı bilgiler her ne kadar insanın can simidi olduysa, onun doğallığının diplere batışını engellemeye yetmedi. Çünkü, o bilgiler vakti ile erişilmez bir gelecek demekti. Hile ve aldatmak insanlaşmanın kuluçkasıdır. Sosyalleşmenin ana bilimi budur! Masumiyetten zalimliğe geçişin belirdiği bir taçlanmadır.

Doğayı anlamak ve hayvanları saf dışı bırakacak bilgi birikimi gerçekleşir. Bilinç bu birikim üzerinde oluşmaya başlar. Dilin konuşma niteliğini kazanması evreni başlıbaşına bir iletişim mucizesine kavuşturur. Sembolik ve kavramsal düşünme başlar. Ortak iletişimin paylaşıldığı ve düşünülenin yani bilgi birikiminin artık aktarılmaya çalışıldığı olanaklar gelişir. Sözcükler okun icadı kadar etkili olur. Bilinç sözcüklerle yoğrularak soyut anlamlandırmanın evresini yakalar. Akıl ve bilinç arasında danışıklı ilişki henüz ketleyici değildir. Biri birini dışlamak yerine destek mevcuttur. Çok sonraları tanımlanan zeka, akıl ve bilinç ilişkisi içinde özgün bir işlevde bulunur.

Hayal olmaksızın zeka olmaz. Zeka, hafızada derlenmiş bilgileri düşünmekle akıl süzgecinden geçiren tasarım ve yorumların tümüdür. Düşünmenin hızı bedendeki kan dolaşımı hızına eşittir. Öğrenilen bilgilerin tümü kullanılmadığı için yani yaşamdaki somuta aktarılmadığı için akıldaki birikim zekanın düşünceyi tasarlama hızını düşürür. Zeka bilgisiz işlemez. Zeka, düşüncenin akıldaki bilgi ile eşleşmesidir. Bu eşleşme ne denli sağlıklı ise zeka o boyutta derin ve yenidir. Yani öncesi olmayan ilklerin yaratımına yol açar. Zekilik bilgi ile düşüncenin sorunsuz eşleşmesine denk gelir, dahilik bunun ileri boyutu veya zirvesidir. Bu durum, tasarım ve düşünsel etkinliğin yenilikçi devinimidir. Her düşünce sirkilasyonu benzersiz ve öncesiz dönüşümdür.

İnsanın hayvanlarla ruhsal tek ortak paydası düşünmektir. Düşünmenin dışında benzer yanları yoktur. Evcilleşmenin hayvan psikolojisinde yarattığı başkalaşım hafızaya doğru bir evreye kapı aralasa bile bu, ortak ruhsal paydayı büyütmeye yetmiyor. Duygu ve güdü akıl öncesi benzerliklerdir.

Dilin gelişmesi ile birlikte anlamlandırma ve tanımlama başlar. Dış dünya ile ilişki salt anlama ve algılamakla sınırlı kalmayıp soyutlama kabiliyeti ile nesneleri ve çevreyi tanımlama derinleşir. Dil aracılığı ile aktarım yaygınlaşır. Olgusal ve kavramsal sosyalite diğer yeniliklere eklenir. İnsan geçmiş tarihine benzemeyen bir varlık haline gelir. Tanıma ile sınırlı kalan geçmişini artık uzaklarda bırakarak tanımlayan ve özümleyen bir canlıdır.

. Sosyalleşmenin miladını toprağa yerleşimle başlatan ölçüyü isabetli görmüyorum. Sosyalleşmek eğer insanlaşmakla özdeş tanımlanıyorsa dilin kullanılması bunun miladıdır. Eğer sosyalleşmek insanlaşmanın dışında sosyal kuralların biçimlendiği süreç görülüyorsa insandaki başkalaşım evresinin niteliksel somutunu dil ile betimlemek yerli yerindedir. Bu niteliksel somutu sosyalleşmekle eş anlam taşımaması için insanlaşmak kavramı ile tanımlamak daha gerçekçidir. İnsanlaşmayı salt üretime başlangıç kriterleri ile açıklamak ondaki ruhsal evrimin dönemeçleri ile örtüşmez. Kuşkusuz ki, maddi yaşamdaki etkinliklerin bilinç sürecine etkisi küçümsenmeyecek boyuttadır. Ama bu, konumuzun içeriğini açıklamaya yetmemektedir.

İnsanlaşmakla birlikte güncele aktarılan bilgiler veya tecrübeler artık bilincin ruhsal ögeler içinde temellenmiş bir yapı kazandığı kesinleşir. Hayvanlara karşı geçmişin tüm çaresizlikleri aşılır. İnsanlaşmaya beslenen güvenle mazlumluk büsbütün geride kalır.

Kendi kendini tanımlayan bir varlık oluşur. İnsandan başka yeryüzünde hiç bir canlı kendini tanımlama evresine kavuşmadı. Eğer insan nedir sorusu güne özgü anlamlandırılmak istenirse; bunun cevabı, insan kendini tanımlayan varlıktır. İlerlemesine ve güne göre tanımını niteliksel anlamlara kavuşturan bir türdür.

Avcılığa geçişte doğanın aslanı ve kralı olacak tür değişir. Kurtuluş tarihinde de hedef değişir. Artık hayvanlardan kurtulmaya cebeleşen tür yerine insanın insandan kurtulma dönemi başlar. Bütün cafcaflı anlatımlara rağmen anlatılan tarih aslında insanın insandan kurtuluşunun öyküsüdür.

Hayvanlardan farklı olarak insanın ruhsal bileşenlerine hafıza, akıl, zeka, bilinç ve mantık eklenir. Bu ögelerin devinimi ilişkilerin değişimini ve başkalaşmasını kaçınılmaz kılar.

Geçmişin bütün tarihi aklın tarihi değildir. Ve akıl dedikleri maddileşmiş zeka bizleri, kendisinin miladına uzanmayacak kadar getirdi. Tarih akıldan önce de vardı.

Avcılıkla belirginleşen değişim cinsiyetler doğasını etkilerken bilinç, sosyal olarak uzmanlaşmıştır. Kadın ve erkek arasındaki görev ve rol dağılımı hukuk düzeyinde kültürel kurallar biçimlendirerek uyulması gereken mecburiyetleri çizdi. Akıl içe yönelerek ilişkilere doğru eğilim gösterdi. Dış dünya artık salt doğa ve hayvanla sınırlı kalmayıp gözle görünen insanı da kapsamına aldı. Çevre sorununa insan da eklendi. Cinsiyet kültürünün sosyal bir farklılık arz etmesinden itibaren egemenlik bilinci kurumlaşmaya başladı. Düşünce deviniminin bilinçteki bilgilerle akılda eşleşmesinden çıkan sonuçlar iradi düzenlemeleri artırarak sosyal kontrol pekişti. Toprağın işlenmesi ve üretim tesadüfü yaşamayı atlatarak seçim ve tercih kabiliyeti ile mantıklı davranmak alışkanlık haline geldi.

“Mantıklı” dedikleri şey aklın somutlaştırma etkinliğinde hatasız sonuçları anlatır. Tür içindeki cinsiyet ayrımından itibaren mantık gelişir. Aile kurumunun belirginleşmesi aynı zamanda mantığın ruhun bileşenlerine ilavesi demektir.

İsimlendirme yani ad veya adlandırma soy güdüsünde müthiş bir dönüşüm gerçekleştirir. İsimler kavramsal buluşları da aşan sosyolojik bir kategoridir. Bireyin geçmişteki nüvesi böyle atılır.

İsimle birlikte insan tanımlanan konumundan tanıtılan tanıtılan konuma geçer. Yani söz konusu olacak her kim olursa olsun ortamda bulunmasa da tanınacak biridir.

Erkek ve kadın arasındaki fiziksel değişim üretime bağlı olarak farklılaşırken cinsiyet güdüsünün giderek sosyalleştiği görülür. Sosyalitenin cinsiyet güdüsünün etrafında sarmalanarak ilerler. Cinsiyet güdüsü dışında uyku, açlık ve korku güdüleri henüz sosyalleşmemiştir. İnsanda ilk sosyalleşen güdü türdeşlik yani soy güdüsünden sonra cinsiyet güdüsüdür.

Evlilikle ebeveyni beli olan çocuğun toplumsal gelişmesi iradeye bağlanıp sahiplenmek kontrole adapte olur. Sosyal kontrol beşikten itibaren doğallaşır. Cinsiyet bilinci katmerleşerek ahlaki boyut kazanır.

Günümüzün bilinci ile o dönemin ahlakını sıradan kurallar varsayıp yaklaşmak büyük bir yanılgıdır. O döneme ait saydığımız ahlaki kurallar günümüzün yazılı hukuku babında kasvetli ve caydırıcıdır. Sosyal bilinç ve akıl, tür içinde cinsiyet güdüsünü bir tercihe bağlar bağlamaz doğallıktan sosyaliteye doğru bastırmalar başlar. Cinsiyet güdüsü aklın denetimine girer. Bilinçaltının oluşumuna atılan ilk adım budur.

Ruhsal süreçler artık günümüz insanının dinamiklerini andıracak bir yakınlıktadır. Zamanları veya tarihleri ruhsal ögelerdeki devinime göre hesaplamak insanı refaha kavuşturmak açısından daha ideal olacaktı. Ne var ki, kendi dönemlerinin argümanları ile geçmişe yaklaşım aklın sorunlarına göredir.

Hiç bir dönem diğerlerinden daha iyi ve sorunsuz değildir. Çok uzak bir geçmiş, günle kıyaslandığında günün daha iyi olanak ve daha sorunlu ilişkiler bazında kötü olduğu algılanır. Bu sonuca, insanın geçmiş dönemdeki şartlarda yaşadığı varsayılarak ulaşılır. Ya geçmiş kuşaklar günün şartlarına uyarlanarak bu hataya varılır veya günün insanı uzak geçmişe uyarlanıp bu sonuç düşünülür. Oysa her dönemin sorun ve çözüm kabiliyeti aynıdır. Yakın dönemler biribiri ile kıyaslandığında kıyaslandığında bir fark gözlenmez. Farklar sadece uzak mesafelerde gözlenir..

İnsanın geçmişini anlamaya dönük tüm zihinsel faaliyetler günün sorunlarına bağlı olarak belirlenir. Günün kurtuluşuna göre geçmişi kavramaya çabalamak tarihçilere çok şey kaybettirmiştir. En büyük kayıp ruhun evrimini açıklayacak yetkinliği bulamamaktır.

Sosyal kurallara bağlanan tür güdüsü uyulması gereken adapsiyonu belirledi. Adapsiyon sosyalleşti. Artık doğan her çocuk tarihteki ebeveynlerin adapte kaldığı doğa şartları yerine sosyal şartları esas aldı.

Güncel hayatta geçmişe dönük ideali ve daha iyiyi aramanın veya nostaljik vurguların alabildiğine yersiz ve gerçek dışı olduğunu belirtmek mantıklı olanıdır. İnsanın masumiyeti hilesizlik olarak algılanıyorsa bu bir yanılgıdır. Çünkü bilincin gelişim öyküsü hile ve aldatmaya bağlıdır. Günümüzde bu hile kendini aldatma biçimine bürünerek sürgit devam etmektedir. İnsan hile ve aldatmalarla hayvanları yendi. Bu yengi öncesi bir güzellik aranılırsa onun da daha çekilmez olduğunu belirtmek şarttır. Çünkü o zamanlar insan atası baskı ve şiddet dolu bir yaşamın içinde idi. Hilesizlik diye özlenen devir budur, buda kovulma ve tuzak demektir. Aslında ilkel insanın özlenen yanı tür içinde henüz akıl karı ile işlenmemiş hilesizliğin hatırlanmasıdır. Bu süreç herkesin çocukluğunda mevcuttur. Bu gün eğer o dönem özlenecekse herkes kendi çocukluğunda arasın. Çocukluk, milyonlarca yıl önceki tarihin tüm yaşanılan ilkelliklerin kitabıdır. Günün sosyal avantajları ile bu çocukluk ömür boyu nasıl kotarılacak bunun çözümü geliştirilmelidir. Binlerce yılın nostaljisi herkesin beşiğindeki hazinede mevcuttur. Bir kişinin ömründeki devirler tarihsel devirlere denk gelir. Çocukluk aklın henüz oluşmadığı dönemdir. Yürümek hayvanlıktan insanlığa geçişi ve çalışmak sosyalitenin kurallaştığı evredir.

Hayatın sosyal bir kültür ve ahlak alması bahsettiğim süreci dönemsel yaşantıda başka türlü belirginleştirdi. Yaşamın dönemsel sorunsalı çocuklukta öğrenmek ergenlikten itibaren cinsellik, üretim ve yaşlılıkla birlikte canlılıkla bocalaşır. Hayatta yürürlükte olan sorunsallık budur: Öğrenmek, cinsellik, üretim ve canlılık…

Üretim, yetenek ve işte uzmanlığı derinleştirirken cinsiyetlere özgü iş bölümü doğar. Cinsiyet güdüsü üretim alanında farklılaşarak cinsiyet aklını belirler. Bu tarihsel dönem uzun işlemekle birlikte günümüzde sıkça kullanılan “kadın aklı”, ”erkek aklı” söylemi espri arasında geliştirilemeyecek kadar bir gerçekliği vurgular. Yetenekte ve iş bölümünde kadınlar erkeklere nispeten geride kalınca bu durum aile kurumu içinde yetkiyi erkek lehine kurumlaştırır. Anaerkil bilinç tüm duygusal seyrini geride bırakır, devir ataerkil biçime evrilir. Bilinç bu şekilde meşrulaşır.

Üretim fazlasının ticari ilişkilere sıçraması ruhsal süreçlerde hırs körükler. Hayvanlara olan üstünlük duygusu pekiştikten sonra üstünlük insan içine işler. Hırs, insana karşı aslan olmaya yönelerek tür içinde birincilik kaygısına bürünür. Böylelikle aslana karşı kazanılan devrim insana karşı bir tuzak olmaktan kurtulmayacaktı. Ruhsal süreç karmaşık duruma gelip doğal bir tercih olmaksızın insana yöneldi. İnsan kendi karşıtını insan olarak belirlemeye tutuldu. İnsan için hedef artık insandı.

Okun icadı ile birlikte öldürülen hayvanlar yerini insan cinayetlerine bıraktı. Bu cinayetlerin başlangıçta bir tercih olarak işlenmediğini vurgulamak gerekir. Ava çıkan erkek grubu hatalı nişan ve isabetsizlikten dolayı türünü hedef seçmeden tesadüfen öldürür. Böylesi hatalar zamanla alışkanlık haline gelerek gaddarlık töreleşti. Gaddarlığın duygu dünyasında oluşturduğu normalite en fazla zekayı yaraladı.

İnsanın insanı cezalandırması güç ve otoritenin kuralı oldu. Egemenlik tarihi sadece karşıtlı olmakla kalmaz aynı zamanda gaddarlığın tarihi olur. Bu süreçte çocukluk olmasaydı zeka diye bir şey kalmazdı. Çünkü türümüz eskisine benzemeyecek kadar değişmiş ve duyguların doğallığını geride bırakmıştır. O zamanlarda yirmili yaşlarda terk edilen duygusallık günümüzde üç veya dört yaşlarında terk edilmesi gaddarlığın giderek erkenden bilince dönüşmesi ile ilintilidir.

Ruhun sicili artık bozulmuştur. Suç bağlamaya başlar ve canileşir.

Resimle birlikte yazılı kültürün başlaması bilincin besin kaynağını geçmişe endeksler. Yazı yeni nesli salt yaşlıların anlatımına bağımlı kılan mecburiyeti kırar. Geçmişe dönük merak tatmin olacak kadar karşılığını bulacaktır.

Evrim insanın aslına tuzak öre öre fiziksel gücü ayrı bir meziyete büründürdü. Kadın ve erkek arasında fiziksel güç eşitsizliği belirdi.

Yönetim kabiliyeti erkek lehine tek taraflı gelişerek iç güdüsel niteliğini yitirdi. İnsanın insanı yönetmesi ruhsal süreçte mantık ögesini pekiştirerek doğal yapısından tamamen uzaklaştırdı.

Yetki içgüdüsel aktarılan tecrübeden gaddarlıkla devşirilmiş bir keyfiyettir. Keyfiyetin gaddarlıkla bütünleşmesi aşağılık ve üstünlük kompleksi diye tabir edilen yönetsel ezilmişliği meşrulaştırdı. Bu meşruluktan en büyük yarayı kadın aldı. Kısacası gaddarlık ilkin kadını vurdu.

Cinsiyetlere dönük bilinçle ilişkileri somutlaştıran akıl cinsiyet ayrımcılığını da somutlaştırır. Bu güne dek öğrenilen üretim faaliyetlerinin yanısıra sosyal ormanlığı somutlaştırır.

Cinayetlerin normalleşmesi orman dönemini sosyalleştirdi. Sosyalleşmiş orman kanunları soy duygusunu büsbütün yaraladı. Türdeşlik güdüsünün düşmanca bir hal alması yani insafsızlığın caydırıcı gücü keşfedildiği oranda yetkinin sarsılmazlığı ve sonsuzluk inancı artı. Bu inanç inançsızlığı pekiştirdi. İnsana inançsızlık ve güvensizlikle yerleşik değer oldu.

Vefa, acımasızlığın boyutlandığı devirde önem kazandı. Soyuna bağlılık nostaljik bir hasret olarak yüreğe gömüldü. Vefa insani duygulardaki kıtlık ortamının en vurgulu söylemidir. Eğer çocuk doğumları olmasa idi geçmişteki yani ilkel dönemdeki doğal sevgi hatırlanmamış olacaktı, her şey geçmişe gömülürdü.. Doğurganlık soy duygusundaki güzelliklerin yeniden hatırlanmasını sağlar. Bundan ötürü, insanlığı hep tazeleyen çocuklardır. Çocuklar doğuştan insana sadakati aktarır. Her çocuk sadakat zincirine eklenmiş bir halkadır, bu zincirin kopmazlığını sürdürür.

Sadakat denilen duygu ilkel dönemde tür güdüsündeki nedensiz bağlılık niteliğine karşılıktır. Namus içinde cinsiyete ve yaşa endeksli olmayıp tüm insanları kapsar ve bağlar. Sosyal ormanlıkla bu bağlılığın iç kanama geçirmesi, ne olursa olsun onun bir şekilde ölmemesini ve yaşatılmasını içsel olarak şart gördü.. Gaddarlık bütün çevre ortamında hüküm sürünce insana kala kala aile ortamı kaldı. Aileye sıkışıp kıstırılan bağlılık kendine bir değer oluşturdu. Bunun adı namustu.

Namus o şartlarda büyük bir devrimdi. Sosyal ormanlıktan sadakati kurtardı. Ne var ki, her devrim kendi tuzağı ile gerçekleşir. Günün mantığı ile yorumlandığında gericilik olarak nitelendirilen namus kendi şartlarında büyük bir buluştur. Ve o dönemde alabildiğine ilericidir. Çünkü bir değer kurtarmıştır. Bu yoruma dair olarak dikkat çekmek istediğim, kimlikleşen değerler içinde cinsiyet ve soy güdüsünün gerçekliğidir. Yeryüzünde herkesin kimliğinde mensup olduğu uyruğu ve cinsiyeti mutlaka belirtilir: Kimlikteki cinsiyet (erkek veya kadın) seksüel güdüye ve uyruğuna (veya anayasal vatandaşlığı) karşılık soy güdüsü yazılır. Bu iki güdüden başka açlık, korku ve uyku neden kimliklere işlenmemiştir? Yani neden kimliksel bir değere kavuşmadı. Bunda kimlik kartını gerekli ve ilerici gördüğümüz anlamı çıkarılmamalıdır. Bir devrim gericileşirken başka bir devrim ortaya çıkıyor.

Günün içinde gerici gördüğümüz çoğu sosyal değişimler bir buluştur. İnsanının önünü açtıkları ve umut verdiği için birer devrimdirler. Nasıl ki, bu günden yaptıklarımıza ilericilik atf ediyorsak ve o günden düşünülüp uygulanan bir çok şey yaşayan kuşaklar için ilerici idi. Ve bu gün düşündüğümüz ve yaptığımız bir çok ilerici şeyin yarınki kuşaklar için gericilik anlamını taşıyacağına afallanmamalıyız. Hata, gelecek kuşak bizi ne denli gerici görürse o kadar ilerlemiş demektir.

Öyle ise, gelecek kuşakların bizi gerici görme süresini kısaltıp hızlandıralım!.

Bu daha fazla düşünsel ve sosyal buluş demektir.

Aklın namusuna gülüp geçiştiren nesillerin varlığı öyle bir gelecek demektir.

Namus, güne karşı geçmişteki değeri kurtarmaktır. Ve tüm devrimlerin döngüsü özünde geçmişteki değeri kurtarmaya dönüktür yani her devrimin dinamiği ilkel döneme özlem ve çocukluktur. Gelecekle gün aşılmaz, çünkü güncel olarak henüz yoktur. Gelecek düşlerin ütopyasını bezeyen budur. Namus ta öyledir. Barbarlık içinde soy güdüsünü kurtarır. Bu anlamı ile namus, cinsiyet güdüsü etrafında sarmallaşmış gibi görünse de özü, tür güdüsünü yaşatmayı amaçlar. Öncesinde var olan cinsiyet farklılaşmasının yani cinsiyet avantaj ve dezavantajları zemininde konumlanmış gibi görünse bile kotarılmak istenen cinsiyet egemenliği değildir. Ama devrimlerin cilvesi gereği türdeşliğin kurtuluşu uğruna tuzaklanan cinsiyet güdüsü olur.

Okçuluk ve şiddetle uzmanlaşan erkek gaddarlaştıkça özünü yitirir. Avlanmak bu karakterin gittikçe kalıtsal oluşunu destekler. Kalıtsal geçiş dölden döle hazır bilinç deposu demektir. Avlılık öncesinde gaddarlığı bilmeyen erkek tarih içinde artık yitip gitmiştir. Doğum yani çocuk böylesi erkeğe geçmişi öylesine hatırlatır ki, deprem gibi sarsıcı olur. Denilebilir ki, o şartlardaki babalığı sağlayan her çocuk günümüz psikanalizlerinden daha sağaltımcı birer psikiyatrist işlevini görür. Çocuk, avcı babaya insanlığını hatırlatma okuludur. Kadın ise şiddete bulaşmamış evcil görevini ifa eder. Barbarlaşan kocası ona ürkünç gelir. Sosyal egemenlik ve çevrede siyasallaşan otorite her kocaya birincilik imkanını tanımaz. Sadece bir erkek birinci ve yakın çevresi yalakadır. Genel tebaa yönetilendir. Kocaların yani erkeklerin geneli birinci erkeğin denetimi altında olup onun tarafında ezilmektedirler. Yönetilen erkeklerin dışarıdaki barbarlığa rağmen evdeki insanlık okulu(çocuk) arasındaki kıskaçta tutunmak istediği değer arayışı vardır. Bulunan değer namustur. Özünde namusu doğuran barbarlık dönemindeki çocuklardır. İnsan orijinalitesinden kala kala çocuklar kalıyor. O kıskaçta düşünce ufkuna bir ışıltı çakıp namus devrimine yol açarlar.

Namus çok sonraları cinsel yasaklara büründü. İyi incelenirse namusun patlak verdiği dönemde egemen yöneticilerde tek eşli evlilik bile yoktur. Kısacası namus kurumlaşırken bile yöneticiler namusuzdur: Gaddarlık, ölüm cezaları hatta keyifleri için ölüm şenliklerini düzenlemeleri onların soy güdüsünden baş aşağı gidişlerini belirtir. Buna rağmen kolay yönetim adına genelin namus isteği kabul edilmek zorunda kalınır. Ve kurallaşır. Biz ahlak deriz fakat olağan üstü siyasi bir zaferdir Çünkü sadakati yaşatmak güvenceye alınır.

Namustaki sadakat ilkesini biz cinsel olarak algılıyoruz oysa, dönemin insanları türdeşliği güvenceye almak için namusu kurumsallaştırmıştır. Günün amiyane tabiri ile kadını mülk edinmek amaçlanmamıştır. Kısacası namus cinsel egemenlik için değildir. Cinsel egemenliği pekiştiren avcılıktır çünkü fiziksel farklılığı yaygınlaştırdı.

Namus soy güdüsünden kopmazlığın ve sonsuz bağlılığın tedbiri olarak düşünüldü. Bunun insani içeriği sadakattir. Sadakat barbarlık ve gaddarlığa alternatif bir çözümün devamı demekti. Aşıla aşıla çok sonraları günümüzdeki anlamını aldı.

Tüm sosyal tedbirler bir değer yitimi ve tehlike belirdiğinde çare olarak ortaya çıkarlar.

Namusun yontula yontula sadakate indirgenmesi köle ticareti ile meşrulaşan kadın ticaretinden itibarendir. Kadın ticareti ile yaygınlaşan fuhuş aile kurumuna sıkışan soy güdüsü için tehlike çanlarının çalması demekti. Toplumdaki zulme rağmen dindirici bir yuva olan aile gemisi için su almanın görünmesi idi. Yani artık huzurlu hiç bir ilişki kalmayacaktı. Karı koca arasında bile…

Sadakat giderek cinsel bağlılığa indirgendi. Namusun sosyal bir bileşkesi iken cinsel dürüstlüğün bekçisi görüldü. Evlilik ilişkisinin ne pahasına olursa olsun ölüme dek devamını şart koştu. Namustan sadakate geçiş soy duygusunun bir ağaç misali aşılanıp aslına benzemeyen başka bir ağaca dönüşür. Sadakatle artık genel kaygı artık soya bağlılık olmaktan ziyade eşe bağlılık biçiminde işler. Cinsiyet ve soy güdüsü aşıla aşıla iki güdünün bileşik kapasitesi sadece eşe bağlılıkla sınırlanır. Oysaki bu iki güdünün bileşkesi aşk demektir.

Böylelikle namus yozlaşır. Eşe bağlılığa sığınan namus insanlık içeriğini yitirir. Namus gericileşir. Sadakat fuhuşa karşı bir can simidine dönüşür. Bu yaklaşım çoğunlukla kadının aleyhine işler. Sadakat öylelikle içtenliğini yitirerek pamuk ipliğinden bağlılık olur. Alyans, evlilik yüzükleri ve evlilik yeminleri sadakatin tanıkları olmaya başlar. Zamanla nikah şahitleri gerekmiştir?

Bir güdünün nitelik değiştirmesi milyonlarca yılı bulur. Güdülerin değişimi canlılık oluştuğu ilk evreden başlatılırsa bu zamanın abartılı olmadığı daha net anlaşılır. Güdülerin başkalaşması insanın başkalaşmasıdır. İnsanın değişim tarihi güdülerin değişim tarihidir.

Sadakat yemini olarak yüzüğün töreleşmesi ile akıl hastalıklarının baş göstermesi eş zamanlıdır. Bu benim idamdır. Çünkü soy güdüsü ve cinsiyet güdüsü evlilik kabına iç içe sıkıştırılarak akıl almaz biçimde akıl basınç altına girmiştir. Öylece delilik baş gösterir. Sadakatin nişanı olan yüzük deliliğin de nişanıdır. Kısacası zeka kelepçeye vurulmuştur..

Yürekten gelen duygulara karşı akıl, korkak neyime lazımlıkla tedbirlidir. Akıl duygulara ve içtenliğe ilgisiz kalır. Düşünceden ve düşünmekten kaçmak kendinden korkmayı kronikleştirir. Bilginin düşünce aracılığı ile akla ulaşım döngüsü olan zeka bağlantısız kalır. Kısacası zeka oluşmaz. Sorunlar belirmeye başlar.

Ruhsal devinimde zekanın oluşması bir kıvılcım gibidir. Ateşin veya alevin oluşumu bir yanıcı bir yakıcı ve oksijeni gerektirir. Bilgi ve bilgiyi akla taşıyacak düşünce deviniminin sağlıklı işleyişi alevin meydana gelişi demektir.. Bu alev zekadır. Beyine ulaşan kanda oksijen miktarı ne kadar fazla ise zeka da fazladır. Oksijen orantısı alevin ve zekanın coşumunu artırır.

Düşüncenin ham maddesi güdülerdir. Doğada ve sosyal ilişkilerde çıkarsanan bilgilerle oluşan bilinçteki birikimle yani işlenmiş madde ile işlenmemiş olanını buluşturan zekadır. Güdülerdeki bozulma ve başkalaşım zekayı da başkalaştırır. Akıl süzgeci kirlenir. Ruhsal somutlaştırmanın yeteneği olan akıl şaşkınlığa kapılır. Lehte olan ile alehte olanı selekte etmeksizin eylemsel görevini gerçekleştirir. Yani bir edim veya etkinlikte bulunmak adına sonucu ne olursa olsun işini görmeye bakar. Geçmişin tüm eylemselliklerini derleyen bilincin hazinesini karıştırarak öznesinin istekleri doğrultusunda davranır. İnsanın somutlaştırma geçmişi öylesine uzundur ki, bu güne dek yaşanılan zamanın yarısından fazlasıdır. Merhameti gerilerde bırakan akıl sadece ve sadece “yapma”yı esas alır. Yürekten kopan zihinsel süreçle eylem ve somutlaştırma gaddarlaşır. İktidar bu mantıkla formunu bulur.

Güdüler biribirine dolanmıştır. Cinsel güdü soy güdüsüne ve soy güdüsü cinsel güdüye boğumlanmıştır. Boğum, duyguların akıntısını engeller. Orijinalitesini yitiren duygular düşünsel sirkilasyona bulaşarak tuhaf ve çocukluktaki arılığa benzemeyen yıkıcı yaratığı şekillendirir.

Yıkıcılığın kökeni üzerine kafa yoran Eric From bu karakterin kalıtımla geçtiğini vurgulasa bile insan kökeni ile bağdaşmayan bir yaklaşımda bulunmuştur. Çünkü burada belirleyici olan çocukluğun ömrüdür. Çocukluğun dünü ve bu günü benzeşik değildir. Çocukluk tarihi ve çocukların tarihi alabildiğine değişmiştir.

Tüm iddiaların aksine ütopik (geleceğin mükemmel tasarlanması) olsa bile idealizm geçmişten ilhamını alır. Gelecek güzel tasavvurlar yani ütopya neden geçmişe dönük değildir yani geçmişi neden süsleyip bezemiyor?

Ütopyanın ilhamı tarihi olarak ilkel dönem yaşamsal olarak çocukluktur. Çocukluğunu yitiren her kişi ona duyulan özlemi tasavvur etmeyi geleceğe doğru hayal eder. Geleceğe doğru hayal edilen her ütopya ayak altı edilen bu çocukluğun kurtuluşuna duyulan özlemdir. Geleceği süsleyen geçmişe gömülen güzelliktir. Özne yani kişiler güncel içindeki aracı andırlar.

Çocukluğun ömrü gittikçe kısalıyor. Bütün idealler geçmişe gömülüyor. Kısacası çocukluk, ömrün karabasanına eziliyor.

Çocukluk döneminin kısalması demek erken olgunluk ve erken yaşlılık demektir. Bu, gaddarlığa erkenden bulaşmak veya erken öğrenmek demektir. From’un anlaymadığı budur.

Binlerce yıl evvelden otuzuna dek süren çocukluk şimdi ancak ve ancak üç yaşına kadar sürer. Ve garip olanı ise şimdilerde bu tür çocukları çok zeki görüyoruz. Şeytanlık, hile, vefasızlık adına ne varsa bize deha olarak benimsetilmeye koyuldu.

Sevilen çocukluk yürek açıklığıdır. Yürek açıklığı, bilincin tarihi ile henüz temas etmemiş veya onun kirine bulaşmamış engelsiz düşüncedir. Engelsiz düşünce zulme tekabül eden akıllılığı bilmez veya tercih etmemiştir. Alıklaşmamıştır.

Sadakat namustan sonra ortaya çıkar. Namus ayak altı olduktan sonra yaşam ağacında insanın kendine bulduğu tutunacak bir dal olur.

Soy güdüsü ve cinsiyet güdüsünün iç içe geçerek sadakat niteliğinde bileşik kültür alması alıklaşmayı geliştirir. Aptallık ruhsal bir durum olur. Çünkü yürek beyinle kesintili bağlantılar kurar.

Bu zamana insan soyu için öncesiz şeyleri yapmayı bilen erkek kadın gözünde ilahlaşmıştır. tanrısal vasıfları olan bir varlıktır erkek. Erkeğin kadına nazaran bu denli yaratıcı kabiliyeti yani gelişmişliği ve beyinsel buluşlarının sebebi kadın tarafından penisin kudretine atfedilir. Çünkü penis sahibi her insan kadına göre daha üretici ve yaratıcıdır. Feministler bu gerçekliğe kükreyebilir ve sinirlenebilirler. Bu onların sorunudur çünkü, geçmiş tarihi ben yaratmadım. Bu çözümlemede bulunurken kilotumun içindeki biyolojik organa yüklenen sosyal değerlere takılmaksızın çözümlü kişilik ve seksüel onurun sevdasındayım

Feministlerin siyahlaştırdıkları mor iğne hikayesi geçmişte ezilen kadının yücelttiği mucit insan(erkek) yani penise duyulan tepkidir. Kadın tarihinde oka bulaşmamışlık vardır. Kadın zamanla oku kullanan erkeğin sırını penise doğuştan sahip olmaya bağlar. Bu o zamanki kadının yanılgısıdır. Kısacası ok ve penis kadının kafasında özdeşleşmiştir.

Oidepus kompleksi bu karmaşanın aynasıdır. Yani okun penisle eşitlendiği sosyal bir çokmazın muamanın çıkmazıdır.

Günümüzde pasif homoseksüel bir erkekten bile eğer kadınlar ürküyorsa bu oktan gelen bir tarihi anımsamadır Çünkü erkekteki penis okçulukla hatırlanır.

Feministler eğer çözümlü kişilik derdinde olsalardı cinsel organ saplantısını terk eder ve günümüzde kadının ne kadar ileri olduğunu anlamış olacaklardı. Nöbetleşe bir egemenlik arayışını bırakıp erdemin, dünyayı ve insanı yaşatmak olduğunu kavramış olacaklardı. Erkeklerin oku kullanma amacının cinsel zulmü hedeflemediğini ve insan soyuna yaşanılır bir güvence arama niyeti taşıdığını bilmeleri gerekirdi.

Tarihin özünde sadakatle aptallaşan hem meninizim hem de feminizmdir. Feministlerin olanca hıncı bu aptallığı kavramalarını geciktirmiştir. O nedenle salt cinsel organ mantığını hedeflerler. Sosyal ve kişilik eşitliğini hayal bile etmezler.

Cinsel dürüstlüğün devamı sayılan sadakat daha çok kadından beklenir. Kölelikle cinsel meta değeri keşfedilen kadın keyfiyete haraç mezat olurken evli kadın için bir tehlike belirir. Bu tehlikeyi bertaraf etmek amacı ile keyif için kullanılan(Meta olan kanına)bir sıfat uydurulur: Oruspuluk öylece türer.

Evli kadın sadıktır ve “namuslu” erkek tarafından alınıp satılan kadına oruspuluk atfedilir. Bu süreçte kadına karşı sadakati kalmayan erkek dışarıda keyif için kadın evde sadakatli kadın mantığını yaygınlaştırır. Devir erkeklerin devri olur. Okçuluktan hayvanları esir almaya şartlanan yetenek kadını esir almak üzerine şekillenir. Erkek aklı kadına karşı yönelerek şiddeti sosyalleştirir daha net söylemle cinselleştirir. Şiddetin cinselleşmesi aklın ilk biyolojik süreçteki oluşum sürecinin aleyhine döner. Sadakatle birlikte akıl artık türünü vuracak bir şiddet aracı olur

Bir kadına “oruspu” demekle bir erkeğe aptal demenin cinsiyet eş değeri aynıdır. Erkeğin aptallığı kadının oruspuluğuna denk gelir. Fahişelerin sadakati bir tarafında zorlayıp yırtması ile (kanunların bir açıkla yarılması gibi) egemen erkek daha bir cazip olur. Fahişeler egemen erkeğin şatafatını beğenir. Ve egemenlik imkan anlamına geleceği için, bu zeka ile özdeşleştirilir. İmkansız erkek fahişelere göre aptal erkektir. Oruspuluk yakıştırtmasının dönemeci imkansız erkeğin yetersizliğinde kaynaklanan bir nispettir. İmkanlı erkeğe meyil gösteren fahişeleri elde edememenin içerlenmesine karşılık olarak ezilen erkek tarafından oruspuluk dillendirilmiştir.

Öyle ise aptallığı geliştiren oruspuluk ve oruspuluğu yaygınlaştıran aptallıktır. Oruspuluk ve aptallığın tarihi aynı günde başlar.

Yönetim zevki hayvanlardan insana dönüşünce bunun güçlüğü aşılmak istenecektir. Bu süreçten itibaren namus kaleden kaleye çekilen bir topa dönüşür. Sadakat bir yönetim dayanağı olur. Egemenliği zorlayan her şeye namusuz ve egemenlerin işine gelen her davranışa namuslu denilecektir. Namus yönetsel bir hukuk vasfına bürünür. Eski anlamı ile artık kimin namuslu kimin namusuz olduğu tersine döner.

Sözlü ve ahlaki ilk hukuk namus olur. Her zamanki hukuk karmaşası gibi keşmekeş bir hal alır. Otorite olur. Ne var ki, otorite olan her şey uyulması gereken bir mecburiyet olur. Genelin uymakla yükümlü olduğu namus hukuku, beraberinde cezaları gerektirir. Bu saatten sonra namus değerleri ürkütücü olur. Bir çok şey namusa yorumlanır. Ticaret, askerlik ve çalışmak namusla pohpohlanır. Yöneticiler yönetilenleri kolay motive etmek için namusu motivasyon ilacı biçimine dönüştürür. Böylelikle namuslular ve namussuzlar ayrımı başlar. Akıl böylelikle başkalaşmış namus tarafından sürüklenir. Namusun aklı biçimlenir.

Namusun aklı insan özünde hem dürüstlüğü hem içtenliğini bitirmiştir. Çünkü öze kıyasla sahteleşen namus bilgisi aklı da sahteleştirir. Bozuk sosyaltienin değerlerine sarmalanan bozuk namus aklın yürekle işlevini bozar. Patolojiyi içten dinamitleyen bir patlayıcı olur.

Namussuzluk namus olur. Masallar böylesi dönemecin anlatılarıdırlar.

Bu gün sözlü hukuk gördüğümüz ahlak o zamanların sözlü hukukudur. Örf, adet, gelenek ve görenek dediğimiz çoğu şey geçmişin binlerce yıllık yönetim kurallarıdırlar.

Namussuzluğun namusu ruhsal etkinliği belirlerken aklı önüne katıp namusun aklını şekillendirir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: