Ahmed Arif

“Bir şair : Ahmed Arif Toplar dağların rüzgârlarını Dağıtır çocuklara erken”

Hasretinden Prangalar Eskittim… Ahmed Arif

Ahmed Arif’in yaşamıyla ilgili bilgiler yakın zamanlara kadar efsanevi gizini korudu. Bu konuda hep sessiz kaldı A. Arif. Son zamanlarda yaşamıyla ilgili sözlük boyutlarını aşan bilgiler Ahmet Oktay, Refik Durbaş, Zeynep Oral, Enver Ercan, Vecihi Timuroğlu gibi yazarlar arcılığı ile kamuoyuna açıldı. Ama yeterli değil.

Yurdagül Erkoca A. Arif ile yaptığı görüşmede ‘hayatınız’ diyecek oluyor,’gerek yok’ şeklinde bir yanıt alıyor.
Devamında A. Arif ‘ben artist değilim.şairim’ deyip kestiriyor.

Arif, Yurdagül Erkoca’yı böyle yanıtlasa da şairin yaşamını bilmeye gerek vardır.Hele bu şair kitlelerin sevgisiyle,ilgisiyle halka mal olmuş biriyse daha da büyük bir önem kazanır. Şairin ve şiirin en küçük ayrıntılarına kadar incelenmesi, değerlendirilmesi, kaynakların toplumsal toplumsal boyutlarının kavranılması için gereklidir. Edebiyat sosyolojisinin gereğide budur.

A.Arif de bu gerçeğin altını yine Yurdagül Erkoca’yla yaptığı aynı görüşmede çizer.’Bir şairin toplumun yaşadığı sorunlardan etkilenmemesi mümkün mü?’Şairin yaşantısı önemlidir. Yaşantıyı kuşatan bütün dilimler. Kuşkusuz bu ölçüt değildir. Ancak şair toplumun gerçekleri ile kuşatılmıştır.Şair kültürel birikimini, bilincini ve yeteneklerini içinde yaşadığı toplumsal değerlerden başlayarak evrensel değerler düzeyinde biçimlendirip oluşturabilir.

21 nisan 1927 tarihinde Diyarbekir’de doğan A. Arif öksüz büyüyor. Annesini kendisinden sonraki kardeşinin doğumunda kaybeder.Annesini kaybettiğinde iki yaşındadır.A. Arifler sekiz kardeştiler.Annenin nüfustaki adı Sare.Kürt kökenli olan anne Irak sınırındaki Erbil şehrindendir.Arif Hikmet Bey’in üçüncü hanımıdır.Ailesinin tek kızı olan A. Arifin annesinin yedi erkek kardeşinin hepside ünlü İngiliz casusu Lawrence’ın kiralık katillerince öldürülür.

A.Arifin annesi kürt asıllı olmasına karşın babası kürt değildir. Baba Arif Hikmet Bey Kerkük’lüdür.Babanın dedeleri arasında Mahmut Remzi Paşa,Satır Paşa gibi paşalar vardır.Çocukluğu yani ilkokul öncesi ve ilkokul dönemi Siverek ve Harran da geçer. Siverek’te Zazacayı,Karakoçide Kürtçeyi, Haranda Arapçayı öğrenir.

A. Arif okuma yazmayı ilkokuldan önce anaokulunda öğrenir.Ana okuluna annesi olmadığı için verilir.. A.Arif ana okulunda okuma yazmayı nasıl öğrendiğini şöyle anlatır.: ‘sınıfta 29 tane kocaman çikolatadan harfler vardır..A dan Z ye kadar harfler. Hoca hanım birini gösterdi. ‘ Oğlum bu ne?’ gösterdiği mesela ‘c’ harfi. Sende harfi bildin O ‘c’ harfini alır sana verirdi. Sende o harf çikolatayı yerdin. Ondan sonra hoca hanım hangi harf gösterse bütün sınıf 40 kişi hep bir ağızdan ‘cee’ diye bağırıdık.

Siverek ilkokulu birinci sınıf öğrencisiyken, okul yönetimini ele geçirmek amacıyla okulu örgütler ve bunu başardığını ifade ederdi. ‘ Ben daha ilkokulu birinci sınıfdayken ihtilal yaptım, okul yönetimini ele geçirdim.!

Siverek’de yaşadığı bu renkli dünyanın yanında ilk tutuklanmasınıda Siverek ilkokulu beşinci sınıf öğrencisiyken yaşar..Üniversiteli, liseli gençler Halkevinin bahçesinde voleybol oynamaktadırlar. A. Arif ve arkadaşlarıda onların ceket ve paltolarına sahip çıkmaktadır..Bu davranış onlar için bir onur kaynağı olmaktadır.Böyle günlerin birinde, biri gelip gençlere Belediye önündeki olayları aktarır.Belediye önünde gaz dağıtımı yapan iki belediye zabıtası, gaz kuyruğunda düzgün durmadıkları gerekçesiyle kadınları kırbaçlamaktadır.Gençler olayı fotoğrafla saptamak isterler. Fakat fotoğrafı kim çekecektir? Bu tereddüt yaşanırken , fotoğraf çekmesini bilmeyen A. Arif ‘öğretirseniz çekerim ‘der. Ve bu olayın ardından A. Arif tutuklanır ve mahkemeye çıkarılır..Olayın ayrıntılarını A. Arif şöyle anlatır:

‘ O zaman komünistlik yoktu. Beşinci kol vardı. O da alman ajanslığı imiş. Savcı bu fotoğrafları Almanlara vereceğimizi söyleyince bu aptalca laf dedim. Savcı çok kızdı, bu hakaret diye. Ben o sıra hakaretin ne olduğunu bilmiyorum.Kaymakam niçin aptalca diye sordu.Çünkü üç alayın talim, eğitim. Manevra yerinde koşturup duruyoruz, orada oynuyoruz.Almanlara verilecekse, onların fotoğrafı verilir, ne yapsın almanlar gaz kuyruğunu dedim.Kaymakam güldü, çocuk doğru söylüyor dedi.!

O dömende siverekde ortaokul yoktur. Aileler A. Arifin orta öğrenimi için siverekten tekrar Diyarbekire döner.Diyarbekir lisesinde ortaokula başlayan A. Arifi o sıralar arı sokmuştur. Kafa davul gibidir.Okulda trahomlu sanırlar.Aile trahomlu olmadığında ısrar eder.Bu ısrara sinirlenen öğretmenin biri tokatı patlatır, A. Arifin suratına.A. Arif ilk tokatta neye uğradığına şaşırır.Sonra da tokat atan öğretmeni başlar tekmelemeye.Nenesi bu durumdan çok korkar. A. Arifin başına bir iş gelmesin diye.Diyarbekir’den vazgeçip gerisin geriye Urfa’ya yollarlar. A. Arif Urfa ortaokulunu Haziran 1942 de bitirir. Lise öğrenimin ise Afyon lisesinde yapar.

Üniversite öğrenciliği ;tutuklanmalar, mahpusluk ve işkence…Üniversite öğrenciliği hareketli ve birçok sıkıntının yaşandığı dönemi kapsar. Bir zaman İstanbul üniversitesinde bulunan A. Arif, oradan 1947 yılı sonbaharında Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi felsefe bölümüne geçer.A. Arif şiir yazmaya ortaokul öğrenciliği döneminde başlar.Urfa da ortaokul öğrenciliği sırasında halkevine gelen tüm dergileri okur. Ve izler. ‘ Bu gün bile o kalitede bir edebiyat dergisi bulmak zor’ dediği İzmir Halkevinin yayınladığı ‘Fikirler’, Isparta halkevinin çıkardığı ‘Ün’, Afyon halkevinin çıkardığı ‘Taşpınar’, Diyarbekir halkevinin çıkardığı ‘ Karacadağ’ ve benzeri bir çok dergi şairin izlediği, f,k,r dünyasını beslediği dergilerdir.

‘Kanımca akımlar, ozanlara değil, ozanlar akımlara onur verir’ diyen A. Arif;

Dünya şiirinde Pablo Neruda, Nicolas Guillen, Yorga Seferis, Yannis Ritsas.

Divan şiirinde: Necati, Fuzuli, Bağdatlı Ruhi, Nedim,Şeyh Galip.

Halk şiirinde: Karacaoğlan,Pir Sultan Abdal,Hayati(Şah İsmail),Muhyi,Kul Ahmet,Deliktaşlı Ruhsati.

1940 Toplumcu Kuşağından:Rıfat Ilgaz, Vedat Türkali,Niyazi Akıncıoğlu,A.Kadir,Şükran Kurdakul,Arif Damar,Muzaffer Arabul.

İkinci Yeni:Cemal Süreyya,Ece Ayhan, Turgut Uyar,Özdemir İnce, Yılmaz Gruda.

Garip:Orhan Veli

İsimlerini önemli bulduğunu ve bu isimlerin büyük ozanlar olduğunu ve edebiyata onur verdiklerini belirtir.

Şiirin konusu insan ilişkileridir diyen A. Arif için şiir;sevdadır, hasrettir,kavgadır, savaştır,barıştır,isyandır, öfkedir,devrimdir,başkaldırıdır,bolluktur, berekettir,yoksulluktur,sömürüdür,soygundur,zulümdür,özgürlüktür,adalettir….’kısacası yaşanan hayattır. Özellikle benim şiirimde bu durum ağır basar.Yalnız benim hayatım, şu kadar yıllık sınırlı bir çerçevede kalmaz. Halkımızın binlerce, binlerce yıllık serüveni, bir ırmak gibi, evet acılar, kahroluşlar, hüzünler, sevinçlerve coşkulardan oluşan bir ırmak gibi benim yüreğimden beynime ulaşır. Beynimde de benim sesim, benim rengim, benim imgelerim halinde mısralarıma yansır.

Sevdayla Direnen Şiirler(*)
Zeynep Oral

“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabıyla şiir dünyamızda eşsiz bir yeri olan Ahmed Arif’in onuncu ölüm yıldönümü (2 Haziran) geride kaldı. Geride kalmayan, onun şiiri, “zaman”dan bağımsız, sanki bin yıl önce yazılmış, sanki bugün yazılmış gibi canlı, güçlü şiiri…

“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabı ilk kez 1968′de yayımlandı (Cem Yayınevi). Ölümünden önce 28. baskısı, bir o kadar da korsan baskısı vardı…

Bu kitabın içindeki 20 şiir, benim için hep bir bütündü. Bir destandı. Doğu Anadolu’nun, Doğu Anadolu İnsanının, hem doğanın hem yörenin doğasının destanı… Ahmed Arif’in kendi yaşadıklarından, gözlemlerinden, ama aynı zamanda zengin halk şiirinden, türkülerden, destanlardan, halk deyişlerinden beslenen bir şiir… Çetin, amansız, yiğit, cehennem yürekli, kuş yürekli, çatal yürekli, narin, sert, filinta, duru su gibi yalın, gürül gürül çağlayarak akan, ezikliğine, horlanmışlığına, zulme karşı, umutla direnen ve direnmeye çağıran sevdalı mı sevdalı bir şiir..

Çocukluğun izleri

Kendini “Ve ben şairim / Namus işçisiyim yani / Yürekişçisi” diye tanımlayan Ahmed Arif, Diyarbakırlıydı (Doğumu 1927). İlkokulu Siverek’te okudu… Babası Arif Hikmet Bey nahiye müdürüydü ve sürekli eşkıya takibindeydi. Sonra Diyarbakır ve Urfa’da ortaokul. Baba, Harran’da kaymakamdır. Türkülerle, seslerle, rüzgara tutulmuş renklerle, birbiriyle yarışan atlarla, geçit törenleri, bayramlarla, düğünlerle, aşiret kavgaları, kan davaları, eşkıya olaylarıyla atbaşı giden bir çocukluk..

O günlerden kaldı:

Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız
Karşıyaka köyleri, obalarıyla
Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu,
Komşuyuz yaka yakaya
Birbirine karışır tavuklarımız
Bilmezlikten değil,
Fıkaralıktan
Pasaporta ısınmamış içimiz
Budur katlimize sebep suçumuz,
Gayrı eşkiyaya çıkar adımız
Kaçakçıya
Soyguncuya
Hayına…

Kirvem hallarımı aynı böyle yaz
Rivayet sanılır belki
Gül memeler değil
Domdom kurşunu
Paramparça ağzımdaki…

Afyon Lisesi’ni bitirdiğinde şiir yazıyordu… Sene, 1940 ya da 41. “Seçme Şiir Demeti” dergisinde bir şiiri yayımlandığında, (hem de Neyzen Tevfık’in şiiriyle aynı sayfada!) ve de karşılığında on lira aldığında dünyalar onun oldu. “Şiirden para geldi mi çok işe yarardı. Ekmek almaya yarardı. Yatılıydım ve ekmek karneyleydi.’

Sonra askerlik, İstanbul’da. Sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü, Ankara’da… İlk tutuklanması 1948′de. “Palmiro” adlı bir şiiri yüzünden. Tam da Dışişleri Bakanlığı’nın açtığı sınavı kazanmış, dışarı yollanacakken… Serbest kaldığında Danıştaya başvurdu. Merkez Bankasında bir iş verdiler. Hem çalışıyor hem okuyordu

Zulüm ve sevda

Derken “Büyük Av”. 1951′de bir gecede “solcular”ı toplayıverdiler…Sonra zulüm, sonra işkence, yine işkence, yine işkence…

”Para toplayıp koministlere dağıttığıma dair benden imza istiyorlardı. Ben de vermiyordum… Hiç unutmam, Fethi Olcay savcıydı, beraatimi istedi, ‘Ülke çocuklarına böyle davranılmaz’ diyordu… Nelerden yargılanmıyordum ki, Amerika’ya küfretmekten bile…”

(Bu yazıda kullandığım, Ahmed Arif’ in sözleri, kendisiyle 1988 sonunda yaptığım çok geniş bir röportajdan. ”Dostuna yarasını gösterir gibi” bir sohbetten… Yaşadığı baskıyı, zulmü, işkenceyi ve hapisten çıktıktan sonra bunların bıraktığı izleri konuşmamaya sonsuz özen gösteriyordu. Zulmü, acıyı, işkenceyi, baskıyı ben onun yüzünde, gözlerinde okuyordum. İstemeden de olsa bu konu açıldığında, hemen ekliyordu: ”işkence gören tüm çocuklardan özür dilerim.

Toplam 38 ay yattı hapiste. ”Ama önemli değil” diye geçiştirmeye çalışacak ve ”Sabıkalı değildim” diye ekleyecekti. O günlerden kaldı ”Unutamadığım” şiiri.

Açardın,
Yalnızlığımda
Mavi ve yeşil,
Açardın.
Tavşan kanı, kınalı – berrak.
Yenerdim acıları, kahpelikleri…

Gitmek,
Gözlerinde gitmek sürgüne.
Yatmak,
Gözlerinde yatmak zindanı
Gözlerin hani?

“To be or not to be” değil.
“Cogito ergo sum” hiç değil…
Asıl iş, anlamak kaçınılmaz’ı,
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı.

İçmek,
Gözlerinde içmek ayışığını.
Varmak,
Gözlerinde varmak can tılsımına.
Gözlerin hani?

Canımın gizlisinde bir can idin ki
Kan değil sevdamız akardı geceye,
Sıktıkça cellad,
Kemendi…

Duymak,
Gözlerinde duymak üç – ağaçları
Susmak,
Gözlerinde susmak,
Ustura gibi…
Gözlerin hani?

Ve o günlerden kaldı:

Terketmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve ellerin, kelepçede,
Tütünsüz, uykusuz kaldım,
Terketmedi sevdan beni..

”Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabındaki her şiirinde, Ahmed Arif’in zulme, işkenceye karşı sevdayı büyüterek direndiğine tanık oluyoruz. Sevgiliye duyulan hasretle, daha adil bir toplum düzenine duyduğu özlemi bütünler bu şiirlerde.

Hapisten çıktığında işe almadılar. ”Hangi işe girsem, polisler peşimdeydi, beni kovduruyorlardı…

Sevdanın coğrafyası

”Üsküdar’dan bu yana lo kimin yurdu / He canım…” diye kükreyen Ahmed Arif, Anadolu aşığıdır. Şiirinde vatanın coğrafyasını çizerken, aynı zamanda sevdanın coğrafyasını da çizer.

‘Toros, Anti-Toros ve Asi Fırat / Tütün, pamuk, buğday ovaları ve çeltikler” …”Hamavrat Suyu, Dicle, Mengene Dağı, Harran Ovası, Hozat, Diyarbekir Kalesi”… ”Munzur, Şahmurat Suyu”… ”Karacadağ, Zozan”… Ve elbet Çukurova..

Dostuna yarasını gösterir gibi
Bir salkım söğüde su verir gibi
Öyle içten
Öyle derin
Türkü söylemek
Küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur.

Anadolu insanının acılarını ve sevinçlerini, gücünü ve güçsüzlüğünü, emeğini ve alın terini, korkularını ve umutlarını öylesine yoğun yaşar ki nerede olursa olsun asla yalnız değildir:

Bir ufka vardık ki artık
Yalnız değiliz sevgilim.
Gerçi gece uzun,
Gece karanlık
Ama bütün korkulardan uzak.
Bir sevdadır böylesine yaşamak,
Tek başına
Ölüme bir soluk kala,
Tek başına
Zindanda yatarken bile,
Asla yalnız kalmamak.

Şafakları ben balığa çıkarım
Akan akmayan sularda
Benim, bütün tezgahlarda paydosa giden
Bir bahar akşamı dünyada.
Ben dört duvar arasında değilim
Pirinçte, pamukta ve tütündeyim,
Karacadağ, Çukurova ve Cibalide.

Zehirli kör yılanları
Ve sıtmasıyla
Gün yirmidört saat insan avında
Karacadağda çeltikler.
Bir kız çocuğunun gözyaşı gibi
– Ayak bileklerinde bir dizi boncuk,
Sol omzunda nazarlık,
Dağ başında unutulmuş üşümüş,
Minicik bir aşiret kızının –
Damla-damla, berrak olur pirinci.
Kamyonlarla, katır kervanlarıyla
Beyler sofrasına gider…

Çukurovam,
Kundağımız, kefen bezimiz
Kanı esmer, yüzü ak.
Sıcağında sabır taşları çatlar,
Çatlamaz ırgadın yüreği.
Dilerse buluttan ak,
Köpükten yumuşak verir pamuğu.
Külhan, kavgacıdır delikanlısı,
Ünlü mahpusanelerinde Anadolumun
En çok Çukurovalılar mahpustur,
Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten
Öyle derin,
Türkü söylemek, küfretmek,
Çukurova yiğidine mahsustur…

Tütünü bilir misin?
“Kız saçı” demiş zeybekler,
Su içmez her damardan,
Yerini kolay beğenmez,
Üşür
Naz eder,
Darılır
İki parmak arasında kıyılmış,
Bir parçası var kalbimin
İncecik, ak kağıtlara sarılır,
Dar vakit yanar da verir kendini.
Dostun susan dudağına…

Sokaklardan,
Kıyılardan,
Gök mavisinden,
Ekmeğinden,
Canevinden ayrı düşmeye
Yani bütün hasretlerin kahrına
Ve zehrine çaresiz kalmaların,
İlk nefesi Hızır gibi yetişir
Cibalide sarılan cıgaranın…

Tütün isçileri yoksul,
Tütün işçileri yorgun,
Ama yiğit
Pırıl – pırıl namuslu.
Namı gitmiş deryaların ardına
Vatanımın bir umudu…

”Dört yanım puşt zulası” der, ”Şifre buyurmuş bir paşa / Vurulmuşum hiç sorgusuz, yargısız” der… Ve Anadolu’yla, Anadolu insanıyla bütünleşen Ahmed Arif sorar: ”Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır / Anadolu’yum ben / Tanıyor musun?”

Son konuşmamızda ”Şiir, bana sevinç, mutluluk vermiyor. İçinde boğulacağım acılar veriyor…” demişti. “Ama eğer şiirlerim, düşünceler ve yürekler arasında bir ilişki, bir bağ kuruyorsa, o zaman mutlu oluyorum” diye eklemişti.

Evet onun şiiri hâlâ bu ilişkiyi, bu bağı kuruyor. Çünkü ülkemde özlem, hasret eskimiyor, zulüm ve işkence eksilmiyor, prangalar eskimiyor.

* Zeynep Oral tarafından kaleme alınan bu yazı 7 haziran 2001 tarihli Cumhuriyet gazetesinden alınmıştır.

Ahmet Arif Hakkında
Gülten Akın(*)

HASRETINDEN PRANGALAR ESKITTİM: Ahmed Arif’in şiirine, umudun, inceliğin, korkusuzluğun şiiri demişler. Ekleyeceğim: Onun şiiri, onurun ve alçakgönüllüğün, derinliğin ve yalınlığın bile şiiridir. Bu özellikler sonradan edinilme değil, doğulunun geleneksel özellikleridir. Akıl ve yürek bir olmuştur. Hayat, en acı, en umutlu deneylerini sermiştir. O yirmi şiir yazılmıştır .

İçerde

Haberin var mı taş duvar?
Demir kapı, kör pencere,
Yastığım, ranzam, zincirim,
Uğruna ölümlere gidip geldiğim,
Zulamdaki mahzun resim,
Haberin var mi?
Görüşmecim, yeşil soğan göndermiş,
Karanfil kokuyor cigaram
Dağlarına bahar gelmiş memleketimin…

Şiirde haberi verilen olay nedir? “Dağlarına bahar gelmişmiş memleketimin”. Görünüşte ozan, şiiri bu son dizeyi söylemek için yazmış. Ama biz o dizeyi biriktiren öteki sekiz yalın dizeden bir koca dram çıkarıyoruz.

Bir ağır hükümlü, yalnızlığı yüzünden nesnelerle söyleşir. Taş duvarla, demir kapıyla, kör pencereyle. Bu nesneler onu çevreleyen nesnelerdir. Duvarın ayırıcı görevine karşılık kapının pencerenin birleştirici görevi de vardır. Ama, mapusluk bir sıkıyönetimdir. Yok sayar dışa açılmayı. Pencere, kapı, duvar aynı sıraya dizilirler. Duvar, taş, kapı, demir, pencere kördür çünkü. Yazar öfkesini, o nesneleri kendinden uzak tutarak, kötü niteliyerek açıklar. Yastık, ranza, zincir ise (benim)dir. (Yastığım), (ranzam) dedikten sonra, (zincirim) de der. Zincir, köttü nitelenecek bir nesne olmaktan çıkmıştır. Uzun süre beraber olunduğu, alışıldığı belirlenir. Bunlara bir de (zulamdaki mahzun resim) katılır. (Haberin var mı) sorusu, bir sevinci anlatır. Mapus, yalnızlığının bir parçası, hatta kendisinin bir parçası olan nesnelerin dışına çıkar bu soruyla. Bu bir dostluk anlatımından çok bir başkaldırma, bir karşısına geçme’dir. Bir sıçrama olur. Kapı, kör pencere, mahzun resimden, (Yeşil soğan), (Karanfil kokan cıgara) ya. Bıkkınlık, yerini umuda, ilgiye bırakır. Soğanın yeşil rengi. karanfil kokusu, dışarıyla bağlantı kurdurmuştur. (Görüşmecim) de, yeşil renk ve karanfil kokusu ile birlikte karşı ağırlıktadır. Denge bu yüzden, umuda, ilgiye doğru bozulur: (Dağlarına bahar gelmiş memleketimin).

Şiirde yaşayan kişi ozanın kendisi de olabilir. O zaman

Uğruna ölümlere gidip geldiğim
Zulamdaki mahzun resim.

Bir sevgiliden çok, inancın simgesi bir resimdir. >, aşk için de, inanç için de kullanılan bir simgedir. O yiizden sır vermez bir sözcüktür burada. > ise aşk yüzünden de; inanç yüzünden de olabilir. O da sır vermez. Ancak, kitaptaki şiirler düşünülürse, ozan burada da hem aşkı, hem inancı birlikte ansıtmak istiyor olabilir. Ayrıca, kendisini aşk yüzünden mapus olmuşun yerinde düşünebilir.

KARANFİL SOKAĞI: Anlam bakımından ikili bir gelişmeyi izleriz bu şiirde. > bir somut olguyu bildirdiği gibi, bir simgedir de. Doğal ve toplumsal iklim elbette rastlansal olarak eşdeş görünmektedir. Bu eşdeşlik ozana şiir yazma itkisi verdiği gibi, şiiri de güçlendirmektedir.

Ozan :

Tütün, pamuk, buğday ovaları, çeltikler
Vatanım boylu boyunca kar altındadır

derken somut ve doğal, ..

Tekmil ufuklar kışladı
Dört yön onaltı rüzgâr
Ve yedi iklim beş kıta
Kar altındadır…

Derken, simgesel ve toplumsal anlatımı başlatır. Şiire bu dizelerle başlaması, olayı yedi iklim, beş kıtaya, tekmil ufuklara yayması, onun asıl amacının toplumsal anlamı geliştirmek olduğunu baştan gösterir. Ozan, günü ve geçmişi ardarda anlatır. Toplumsal inanç nasıl gelişmiş? Şarkılarla, resimlerle, Lorka ve Pierre Curie ile, yani bilimle, gözlemle. Bugün de döğüşenler vardır .Ama, hepsi kar altındadır şimdi. Ozan, şiirin sonuna doğru çevreyi daraltır, zamanı iyice yaklaştırır.

Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü…

Ama >nın ikiye ayırdığı Ankara’nın öte yüzünde, >nda güneş açmıştır. > demek ister insan ilk bakışta. Ortada bir çelişki var görünür. >da açmalıydı güneş. Ama ozan, > ve > vardır der.

Bu > ve > açıklanmadığı gibi, görülen çelişkinin yok sayılması inandırıcı olmamıştır.

>, anlam ve biçim olarak >ye çok benzeyen bir şiir. Bu şiirde, baharın gelişi, adı anılmadan anlatılmıştır. > yerini >ya, mapusa ait nesneler yerini, bahara doğru, teskere bekleyen’in nesnelerine bırakmıştır. Yağmurlu toprak, İncesu Deresi, çılgın serçe, çalımlı kartal. Ozanın sevda ile inancı içiçe verme özelliği burada da görülür.

YALNIZ DEĞİLİZ: Uzun ve karanlık gecede, ölüme bir soluk kala, zındanda yatarken geliştirilen umuttur. Nasıl gelişir, nasıl yetişir bu buz tutmuş tokrakta umut. Düş kurar ozan.Düşünür. Mapusluk, düşünmeye, düş kurmaya engel değil. O zaman dört duvar arasından çıkar. Çukurova’ya gider. Fabrikalara, tarlalara varır. Pirincin, pamuğun, tütünün serüvenini izler. Pirinçte, minicik bir aşiret kızıyla dost olur, pamukta bıçkın bir delikanlıyla.

Dostuna yarasını gösterir gibi,
Bir salkım söğüde su verir gibi,
Öyle içten,
Öyle derin,

der ozan. İlk nefeste hızır gibi yetişen kız saçı tütünse, > gelir. > kendini vererek, yoksul tütün işçilerini andırır.

HANİ KURŞUN SIKSAM GEÇMEZ GECEDEN : Dünyada yetim hakkının sorulduğu, haydut hayınların amana geldiği, hesabın görüldüğü bir çağda mapusluk daha bir koyar. Şiir, Ahmed Arif’in dilince bunu anlattığının resmidir. Bun vardır. Karanlık vardır. Ne çatal yürek civan oluş, ne filiz vermiş sevda, umudu çekip çıkaramaz bu karanlıktan.

> önceki özün sürdürüldüğü
bir şiir.

KARA:

De be aslan karam
De yiğit karam,
Hangi kalemin yazısı,
Belanda ..Vurmuş
Demirlerin çapraz gölgesi,
alnın galip ve serin,
Künyen çizileli kaç yıldız uçtu,
Kaç ayva sarardı, kaç kız sevişti
Gelmemiş kimselerin.

Yoktan içeri girmişse, kahırlanır, içlenir.

Hakikatlı dostun muydu,
Can koyduğun ustan mıydı,
Bir uyumaz hasmın mıydı,

Of çıkar , başka ses çıkmaz.

Ve kan tadında bir gonca
Damıtır kendini mısralarınca.

Bu Zından Bu Kırgın, Bu Can Pazarı :

Gördüler
Yedi cihan,
İn,
Cinkaf dağının ardındakiler,
Kıtlık da kıran da olsa
Gördüler analar neler doğurur
Aman aman ey.

Ozan bu dizelerle hem şiirine giriş yapıyor, hem koyacağı özü açıklıyor. Bu öz, Habil’in murdar baltasına ve kan değirmenlerine, yavrusunu yiyen timsahlara, yalan hamurunu dağ dağ yoğuran cadı’ya, >na karşı, inatla, ısrarla direnenleri içerir. Onların meltemi, kız memesiyle ustura ağzı arasında, küfürle aşk arasında gidip gelen yağmurları vardır. Onlar içlenirler. Onlar uğruna nelere katlandıkları >den döner medet umarlar. >. Onlar, uğruna baş koyduklarını iyi tanırlar:

Serabın bir sonu vardır,
Ufkun, sıradağın sonu
Uçarın kaçarın bir sonu vardır
Senin sonun yok.
Mandaların, kavakların pazarı olur, senin pazarın olmaz
Sensiz nar çatlamaz, bebek gı demez..

Ortada bir çelişme vardır. Bunca doğal, bunca haklı, bunca sonsuz bir sevgiliye bağlananlar, onların içinde ozan, olmadık belâlara uğramışlardır.

O yüzden:

Ve bilsen nasıl vurur beni bu duvar
Akşam akşam kara sevdam ağarır
Aman aman hey..

diye bitirir şiirini.

UY HAVAR:

Ve ben şairim
Namus işçisiyim yani
Yürek işçisi
Korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş.

Öyleyse, yakalamalı konusunu ve yazmalı ozan. Ama nerde.

Ne salkım bir bakış
Resmin çekeyim.
Ne kınsız bir rüzgâr
Mısra dökeyim
Olmaz, yapamaz. Çünkü:
Oy sevmişem ben seni

Yaptırmazlar. Yangınlar, kahpe farları, suyu zehir bıçaklar ortasında, cellat nişangâhlar arasında olma neden? Bunun cevabı >

Ve sen demincek
Yıllar geçse de demincik,
Bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm
Ömrümün sebebi, ustam, sevgilim,
Yaran derine gitmiş
Fitil tutmaz bilirim..

diyerek ozan, sevgili ile, uğruna baş koyanın durumu arasında bir paralellik çizer..

Ama hesap dağlardadır,
Umut dağlarda.

Uzay çağı, atom fiziğine karşın, kıl çorap, ham çarıkla da olsa, > amansız sevda için, dayanılacaktır.

Deey, dağları un eder Ferhad’ın gürzü.

Ozan, bu inancın, bu kendine güvenin insanı nasıl sabırsızlığa, aceleciliğe ittiğini anlatır.

Benim de boş yanım hançer yalımı
Ve zulamdan kan ter içinde asi
He desem koparacak dizginlerini.

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM: Kitabın ilk şiiri olmalı. Ozan, kendine dünyayı hem dar eden, hem var eden

Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır

Sonsuz sevdasını anlatır. Bu sevdadır, şiirlerin de sebebi. Bir hoş, bir garip sevda. Uyutmayan, durdurmayan, dalıp dalıp gitmelerine sebep, saklanası, söylenesi bir sevda.

Seni bağırabilsem
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza
Bir kibrit çöpüne varana
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Ozan, nesnelerle konuşmaya alışık. Yalnız büyüyen çocuklar gibi. Bir de bu konuşma isteği, dünyada bir kibrit çöpüne varıncaya dek her şeyi önemseme gerektiğini düşünmesinden geliyor.

DİYARBAKIR KALESİNDEN NOTLAR VE ADİLOŞ BEBENİN NİNNİSİ, öncekilerle hem ilintili, hem değil. Şiiri yazdıran neden aynı. Ozan bir afat sevmiştir. Ölesiye. Kara ferman çıkmıştır yollara. Bunun belası bir kendine olsa. Önceki şiirlerde, seve seve katlanılan bu belâ söylenmiştir. Ama bir var ki, bacıdır, anadır, hele hele Adiloş Bebe diye bir yeğendir, belânın payını suçsuz sebepsiz omuzlayacaklardır. Ve Adiloş Bebe, doğarken kaderini birlikte getirir. Bunlar,

Engerekler ve çiyanlardır,
Bunlar, aşımıza ekmeğimize
Göz koyanlardır.
Tanı bunları.
Tanı da büyü.

Ozan, künyesine kazılmış namusla, ağulardan süzülmüş sabırı Adiloş bebelere doğum hediyesi diye sunuyor.

OTUZÜÇ KURŞUN, Karşıyaka köyleriyle kan hısımlığı olan, kız alıp veren, sınır köylerinden birinde, sınırı geçti diye öldürülen otuzüç kişinin öyküsü. Ozan bu acı olayı, şiirinden hiç yitirmeden, tersine, olayın gücünü de üstüne ekleyerek anlatmış.

Ahmed Arif’in şiiri baştan sona somut gerçeklere dayanan bir şiir. Zor bir şiir. Ama, tek bir kez kekelemeden, tek bir kez biçim sıkıntısı, dil, anlatım sıkıntısı çekmeden, benzetmelerin imgelerin en özgürünü bula kullana yazmış. Benzersiz bir ozan.

* Bu yazı Gülten Akın’ın Şiiri Düzde Kuşatmak adlı kitabından alınmıştır.

Ahmet Arif Üzerine
Cemal Süreya(*)

“Bir şair : Ahmed Arif
Toplar dağların rüzgârlarını
Dağıtır çocuklara erken”

“Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabıyla Ahmed Arif’in şiiri de gün ışığına çıktı. Böylece Ahmed Arif’in Türk şiirinde zaten öteden beri sağlamış bulunduğu yer, okurun gözünde de matematik bir kesinlik kazandı. Sanırım, bu yer, bundan sonra en az tartışılır yerlerden biri olarak kalacaktır. Şu yaşadığımız günler sarsıntılı, karmaşalı günler. Çok hareketli günler .Ama bu arada fikir ve sanat hayatımızda yerleşik değerlerin kendi içinde, yeni bir trafik doğmuş bulunuyor. Şimdiye dek şu yönden bakılmış değerlere şimdi bir de bu yönden bakılmakta, dayanaksız değerler ufalanmakta, silinmekte, çok şeyin hesabı görülmektedir. Ayrıca sağlam değerler yerlerini bulmaktadır, ya da bulmaları için pek bir şey kalmamaktadır. Bunun için, iyidir, diyorum, bu sarsıntı, bu karmaşa. Daha önce şairler arası bir “pazarı” olan Ahmed Arif de bu arada bu durumundan fırlayıp okura uzanmak olanağını buldu, ya da gereğini duydu.

Ahmed Arif 1927′de doğdu. Diyarbakırlı. İlk şiirleri 1948 -1951 yılları arasında bir iki dergide göründü. O günlerde kendisi Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, felsefe bölümünde öğrenciydi. Sonra tutuklandı. İlk şiirlerini ortaya çıkardığı sıralarda Orhan Veli ve arkadaşları şiire iyice hakim görünüyorlardı. Garip dönemi bitmiş, Sabahattin Eyüboğlu’nun deyimiyle “halk olarak sanat”ın dolaylarında dolaşılmaya başlamıştı. Bütün gençler, bütün yeni yetmeler Orhan Veli’ye, Oktay Rıfat’a, Melih Cevdet Anday’a öykünüyordu. Sanki şiir yalnız onların yazdığıydı; onların yazdığından başka şiir olamazdı sanki. Gençlerin bu bilinçsiz tutumu şiirimize zararlı olmuştur .Ama genç sanatçıların çoğu böyle olmakla birlikte, aralarında kendi çıkış noktalarını geliştirmeye çalışan, Orhan Veli ve arkadaşlarına pek kulak asmayan kimseler de yok değildi. Ahmed Arif’i de bunlardan biri olarak görüyoruz. İlk şiirinde bile, Gariple gelen şiirin içeriğine aldırmamıştır. Önerilmekte olan ve bir çeşit şiirsiz şiir diyebileceğimiz hareketi umursamadan kendi doğrultusunda çalışan birkaç şairden biri de odur.( Gariple gelen ve yeni şiirin biçim özgürlüğüne ilişkin öneri ise, 1940′tan sonra yetişen bütün şairlerce benimsenmişti).

Ahmed Arif’in şiiri bir bakıma Nazım Hikmet çizgisinde, daha doğrusu Nazım Hikmet’in de bulunduğu çizgide gelişmiştir. Ama iki şair arasında büyük ayrılıklar var .Nazım Hikmet, şehirlerin şairidir. Ovadan seslenir insanlara, büyük düzlüklerden. Ovadan akan “büyük ve bereketli bir ırmak” gibidir. Uygardır. Ahmed Arif ise dağları söylüyor. Uyrukluk tanımayan, yaşsız dağları, “âsı” dağları. Uzun ve tek ağıt gibidir onun şiiri. “Daha deniz görmemiş” çocuklara adanmıştır. Kurdun kuşun arasında, yaban çiçekleri arasında söylenmiştir, bir hançer kabzasına işlenmiştir. Ama o ağıtta bir yerde, birdenbire bir zafer şarkısına dönüşecekmiş gibi bir umut (bir sanrı, daha doğrusu bir hırs), keskin bir parıltı vardır. Türkü söyleyerek çarpışan, yaralıyken de, arkadaşları için tarih özeti çıkaran, buna felsefe ve inanç katmayı ihmal etmeyen bir gerillacının şiiridir .Karşı koymaktan çok boyun eğmeyen bir doğa içinde. Büyük zenginliği ilkel bir katkısızlık olan atıcı, avcı bir doğa içinde.

1959 -1962 yıları arasında Ankara’daydım. Muzaffer Erdost tanıştırmıştı bizi. Hemen dost olmuştuk. O sıra, Muzaffer Erdost Ulus gazetesinin basımevi müdürüydü. Ahmed Arif de o günlerde Medeniyet gazetesinde çalışıyordu. Haftanın üç dört günü beraberdik. Daha doğrusu üç dört gecesi. Ben, geceye doğru, saat 11 -12 sıralarında Ulus gazetesine giderdim. O ara, kendi gazetesini erkenden bağlamış bulunan Ahmed Arif de oraya gelmiş olurdu. Nelerden konuşurduk? Her şeyden. Sabahleyin, yürüye yüreye Kızılay’a kadar gidilir, orda ayrılınırdı. Yaz, kış, hep böyle. Bu sıkı ilişki birbirimizi iyice tanımamıza yardım etti. Her şairin konuşma tarzıyla (hatta yüzüyle) şiiri arasında bir yakınlık bir benzerlik vardır muhakkak; ama konuşmasıyla şiiri arasında bu kadar bir özdeşlik bulunan bir şaire ilk kez Ahmed Arif’te rastlıyordum. Onun şiiri, konuşmasından alınmış herhangi bir parça gibidir; konuşması ise, şiirinin her yöne doğru bir devamı gibi. Bir bakıma “Oral” (sözel) bir şiirdir onunki. Bizde oral şiirin tuhaf bir kaderi vardır: Bu şiirde, genellikle, ya kuru bir söylevciliğe düşülür, ya da harcıâlem duyguların tekdüze evrenine. Daha doğrusu, nedense şimdiye kadar genellikle böyle olmuştur. Bu, sözün yakışığı uğruna, şiirin elden, çıkarılması, harcanmasıdır. Ahmed Arif’in şiirinde böyle bir sakınca yok. Hiçbir zaman söyleve düşmez. Bir duygu sağnağı, imgeler halinde, sıra sıra mısraları kurar. Ana düşünce, dipte, her zaman belirli, ama sakin durur; çoğalır, büyür belki, ama kalın bir damar halinde hep dipte durur. Ahmet Arif, kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini bulmuş bir şairdir. Anlatımıyla, şiirin özü arasında özdeşlik vardır. Türkçe’de destan türünün en ilginç deneylerini yapmıştır. En ilginç çıkışını desek daha yerinde olacak. Bir yalçınlığı koyuyor şiirine Ahmed Arif, bir graniti. O, yalçınlıktan, birden, sınır köylerine iniyor; “tavukları birbiri karışan” insanları anlatıyor. Bu birdenbirelik onu kekre diyebileceğimiz bir lirizme ulaştırıyor. Ya da tersi oluyor. Eksiksiz bir silah koleksiyonunun arasından görüşmecisinin yolladığı taze soğan demetini görüyorsunuz.

Ahmed Arif, Doğu Anadolu’nun, sınır boylarının yerel görüntüleri içinde oraların türkülerini kalkındırıyor, bütün Anadolu türkülerine ulaştırıyor onları, büyütüyor, besliyor; ama boğulmuyor onların arasında. Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal’ı, Urfalı Nazif’i, Köroğlu’na, Bedreddin’e götürüyor. Büyük bir sevgiyle bir umuda çağırıyor, Anadolu insanını; gözlerinden öperek, çıldırasıya severek. Evet, halk türkülerinden yararlanıyor Ahmed Arif. Yalnız, halk kaynağının, edebiyat için, şiir için, türkülerden öte daha bir sürü olanak taşıdığını, hatta öbür halk kaynakları içinde türkülerden o kadar da büyük bir ağırlık taşımadığını iyi biliyor. Bu yanıyla halk kaynağına eğildiklerini sanan başka şairlerden ayrılıyor. Özellikle destan türü için vazgeçilmez olan tavrı ta temelden takınıyor. Çalışmalarını ona göre yapıyor.

Ahmed Arif kendi şiirine en uygun yapıyı ve mısra düzenini getirmiştir, dedik. Bir de, Paul Eluard için söylenmiş bir sözün onun şiirine de uyduğunu söyleyelim: Paul Eluard’ın şiiri imgenin tutsağı değildir; gerçeküstücü dönemde de, ondan sonraki dönemde de, şiirinin temelinde yatan ana öğe, mısralarının kısalığı, kuruluş tarzı ve bunların birbiriyle bağlanma biçimi sayesinde ipuçlarını hiçbir zaman saklamamıştır .Ahmed Arif’te de öyle. İmge, çıplaklığın çarpıcılığını taşır; düşünce, vurucu özelliğini ilk anda kullanır.

Hasretinden Prangalar Eskittim’ de bunun birçok örneğini görüyoruz. Sonra, imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır .Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün çekidüzenini onlarda bulmaktadır.

Sözgelimi, Otuz Üç Kurşun’da:

Yakışıklı
Hafif
iyi süvari

mısralarının; yine aynı şiirde:

ve karaca sürüsü
Keklik takımı…

mısralarının böyle bir işlevi vardır .

Bu, Mayakovski’nin ritm elde etmek için yaptığı biçim çalışmalarını akla getiriyorsa da aslında bu noktada iki şairin tutumlarını birbirine karıştırmamak gerekir. Mayakovksi
için, ritm, bir yerde, her şeydir; “şiirin temel gücünü” ritmde bulur o; bir endüstriye benzettiği şiir için ritm manyetik gücü ya da elektriklenmeyi temsil eder. Ahmed Arif için ise ritm sadece bir olanak olarak önemlidir .Ama aralarındaki asıl ayrım şurda sanırsam; Mayakovski ritmi, bir bakıma, şiirin dışında bir yerdedir, anonim bir tekniktir. Bunun için sık sık düşey ya da yatay ses benzerliklerine, bağdaşımlarına başvurur. Daha özetlersek: Mayakovski ritmi ses’te aramaktadır. Ahmed Arif ise söz’de arar. Bunun için onun şiiri bir noktada “oral” niteliğini bırakır, çok ötelere gider. Bu yanıyla çağdaş şiirin en yeni yönsemelerine karışır. Özellikle imge konusunda yaptığı sıçrama onu bugünkü şiirin hazırlayanlardan biri yapmıştır. Zaten birçok yeni şairin onun etkisinden geçmesi de bunu gösteriyor. Sadece bu bakımdan bile Hasretinden Prangalar Eskittim, geç kalmış bir kitap değildir.

Bir de şu bakımdan geç kalmış bir yapıt değildir Hasretinden Prangalar Eskittim: Yaşsız bir şiirdir Ahmed Arif’in şiiri. Günün değil, çağın değil, çağların “aktüalite”siyle doludur. “Künyesi çizileli” kimbilir kaç yıldız uçmuştur. Dirsek teması içinde bulunduğu köylülerin, yürüyerek gezdiği kasabaların arasından tarihi kalın çizgilere görmeyi sever. Tarihi ve uygarlığı. Yalnız, “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi”nde daha güncel bir tavır var (sanıyorum, en son yazdığı şiirdir bu). “Otuz Üç Kurşun”da da biraz öyle. Bir yerde tarihten önce yaşamış bir ozan konuşuyor sanırsınız, başka bir yerde en genç kuşağın bir verimi karşısında gibisinizdir. Bu bakımdan elli yıl sonra da yayımlansaydı aynı ilgiyi görecek, sevilecekti bence.

Hollanda’ya gittiğimde orada Van Gogh’un sarılarının kaynağını bulmuş ve daha çok sevmeye başlamıştım Van Gogh’un resimlerindeki sarıları. çünkü Hollanda’daki coğrafyanın, yeryüzü şekillerinin, bitkisel örtünün sarıları, Van Gogh’u içimde somutlamış ve bir yere oturtmuştu. Onun çalışmasını gözümde daha da büyütmüştü. Doğal verilerle yaratıcı çalışma arasındaki böyle bir ilişki sanat yapıtının değerini artırıyor. Sanat yapıtı gerçeğin asalağı olmamalıdır, ama bütün bütüne de ondan kopmamalıdır, ondan kopmayışın kanıtlarını taşımalıdır.

Aynı şekilde, Erzurum, Sıvas toprağını gördükten, Doğu Anadolu’daki yeryüzü şekillerini, iyice dolaşıp, içime sindirdikten sonra, Aşık Veysel’in sesine daha çok tutuldum. Van Gogh’un sarıları Hollanda toprağının baskın renklerini taşıyor, bir yerde onlara katkıda bulunuyordu, onların arasında açılmış çılgın, sanrılı çiçekler gibiydi. Aşık Veysel’in sesinde de Doğu Anadolu toprağının rengi, kıvamı, taşıl niteliği, köy evlerinin içinden geçen arklar, yüzükoyun yatarak su içen delikanlılar, genç kızlar vardı. Ahmed Arif’in şiirinde de, şiirini yaparken kullandığı araçlarda da, anlattığı yerlerin, yapıtına koyduğu hayatın çok tutarlı bir bileşkesini görüyorum. Özellikle destan türünde bunun nice önemli olduğunu anlıyorum Ahmed Arif’i okurken.

Cesareti söylüyor Ahmed Arif. Yiğitliği.
Bir pınar gibi, bir yeraltı suyu gibi, bir tipi gibi.

“Dostuna yarasını gösterir gibi.”

Yücelerde yıllanmış katar katar karın içinde yürüyor yalınayak ve ayakları yanarak.

Hasretinden Prangalar Eskittim yayımlanana kadar çok kişi bilmiyordu Ahmed Arif’in şiirini. Hatta şöyle diyelim: onun şiirini kendisinden yararlanan birkaç şair dışında pek izleyen olmamıştı. Hele okur kitleleri hiç bilmiyordu. Gerçi şiirlerini elden ele dolaştıranlar, ezberleyip toplantılarda okuyanlar vardı, ama fazla değildi bunların sayısı. “Gizli şair” olarak kalmıştı şimdiye kadar. Bu yüzden hakkındaki bilgiler de kulaktan dolma ve yanlıştı. Sözgelimi geçenlerde Anadolu’da çıkan bir dergide şiir üstüne bir inceleme yazmayı deneyen genç bir arkadaş, bu yazısında Ahmed Arif’tende söz etmiş, ama 1940 şiirinden önce yazmış bir şair olarak göstermişti. Yalnız bu arkadaş değil, bazı ad yapmış eleştirmenler de yanlış yargılarla baktılar ona. Belki de onun yapıtını istedikleri an yanıbaşlarında bulamadıkları için oldu bu. Sözgelimi Hüseyin Cöntürk, birkaç yıl önce Dönem dergisinde yazdığı bir yazıda Ahmed Arif’i Orhan Veli akımının yedeğinde bir sanatçı olarak ele almış ve şöyle yargılamıştı: “Orhan Veli’yi iyi anlamış.” Ahmed Arif’in şiiri için yapılabilecek en büyük yanlıştı bu. Aynı dergide Cöntürk’e karşılık vermiştim ben de. Sanırım Cöntürk’ün büyük yanılgısı biraz da Ahmed Arif’in şirini izleyebilme olanağını hemen hemen hiç bulamamış olmasından doğuyordu. Bir iki yerde rastladığı bir iki şiiri kendi ölçülerine göre yargılamak gereğini duymuştu belki de. Gerçi bir iki parçadan da bir şair üstüne aykırı düşmeyen yargılara varılabilir ya da varılabilmesi gerekir, ama neyse… Dergiler de, yayınevleri de her nedense uzak durdular Ahmed Arif’in şiirine. Kitabını yayımlamak için onunla ciddi bir temas arayanlarına son yıllara kadar rastlanmadı. Şiiri hakkındaki bilgisizlikten doğuyordu bu. Yaklaşanları da Ahmed Arif geri çeviriyordu. Nihayet, Bilgi Yayınevi bu işe girişti. Kutlarım bu yayınevini.

* 1969 yılında kaleme alınan bu yazı Cemal Süreya’nın Yön Yayınevi tarafından basımı yapılan Şapkan Dolu Çiçekle kitabından alınmıştır.

Ahmet Arif’le(*)
Tahir Abacı

Ahmed Arif ile, 1974 yılının bahar aylarından birinde, Ankara ‘da, felsefeci Tuncer Tuğcu’nun Zafer Çarşısı’nda çalıştırdığı Oğlak Kitabevi’nde buluştuk. Bu önceden planlanmış bir buluşma mıydı, yoksa rastlantısal mıydı, şimdi hatırlamıyorum, ama benimle görüşmek istediğini biliyordum. O sıralar Yarına Doğru dergisini çıkarıyorduk. Yazdığımız yazılarda, örnek alınması gereken şairler olarak, başta Nazım Hikmet olmak üzere, Enver Gökçe ve Ahmed Arif’in adlarını ilk elde anıyorduk. Bir yıl önce, Yeni Adımlar dergisi Enver Gökçe’yi Ahmed Arif’in ustası ve sanki ona bir alternatif olarak sunmuştu. Ahmed Arif, bu sunuluş biçiminden rahatsızdı.

Kitabevinde fazla kalmadık, çıkıp çarşı içindeki çay evine gittik. Orada da fazla oturmadık, Ahmed Arif, tanıdığım öteki “eski tüfek”lerden de alışık olduğum biçimde, az sonra ayağa fırladı ve sohbeti çarşı içinde turlayarak sürdürdük. Ahmed Arif, doğrudan cezaevi günlerini anlatmaya başladı.

“Şubeden cezaevine sevk edildik. Adamın biri kulağımın dibine sokuldu. İkide bir ‘Sen benim anamı (…), sen benim anamı (…)’ deyip duruyor. Sonunda dayanamadım, kenara çektim, ‘Senin ananı nerede gördüm ki ben?’ Dedi ki: ‘O gün hücrede sıkışmıştım, beni tuvalete çıkarmaları için kapıyı çaldım. Tam o sırada sen kapıyı kırdın. Senin yüzünden benimle ilgilenemediler’ Halbuki kapı çürükmüş, ne bileyim, şöyle bir dokundum, devrildi. Herif de o arada altına yapmış.”

Anlattıklarına, onun ağzında çiğ kaçmayan, kendine özgü başka nitelemeler de ekliyordu. Başladım Ahmed Arif’in bunları bana neden anlattığını düşünmeye. Sonra fark ettim ki şubedeki olay nedeniyle Ahmed Arif’e tepki gösteren ve aynı davadan yargılanan kişi, bir yıl önce Enver Gökçe’nin şiirlerini yeniden yayınlayan derginin yönetmeniydi. Ahmed Arif, Gökçe’nin karşısına çıkarılışını geçmişteki bu olaya bağlıyordu. Ahmed Arif, Gökçe’ye dair başka şeyler de anlattı. Anlattıkları, yıllar sonra Yalçın Küçük’ün Gökçe hakkında yazdıklarını doğrulayıcı nitelikteydi.

Ahmed Arif’le buluşmamızdan kısa bir süre önce Enver Gökçe’nin köyüne gitmiş, yaşadığı çok zor şartlara tanık olmuş, izlenimlerimi Yarına Doğru’da anlatmıştım. Ketum bir insandı Gökçe, geçmişe dair pek konuşmuyordu. Bir iç hesaplaşma sezinlemiş, o yazımda değil, ama Gökçe’nin ölümünün ardından Sanat Olayı dergisinde çıkan yazımda bu sezgimi örtük biçimde belirtmiştim.

1970′li yıllarda onlar bizim idollerimizdi. Oysa onları yakından tanıdıkça karşıma “üstün insan”lar değil, “insan”lar çıktı. Bir dokunmayla kırılacak hücre kapısı nerede görülmüş? Hikayeyi, Ahmed Arif’le konuşmadan önce de biliyordum. Sadece Aclan Sayılgan’ın yazdıklarından değil, sözüne güvenilir başkalarının anlattıklarından da öğrenmiştim. Ahmed Arif, Birinci Şube’de tutuldukları günlerde ağır bir bunalım geçirmişti. Bir ara kaldığı hücrenin kapısına kafasıyla vurmaya başlamış, ardından kapıyla birlikte dışarıdaki polis memurunun üstüne devrilmişti.

Enver Gökçe ise parti içi konumu gereği, çok daha ağır işkencelerden geçirilmişti. Bu konuyu Rasih Nuri İleri de yazdı, Gökçe hakkında ılımlı bir yaklaşımda bulundu. Bildiğim kadarıyla, diğer dava arkadaşları da “gözaltı tavrı”ndan dolayı Enver Gökçe’yi dışlamadılar. Parti ve dava arkadaşlarından Şevki Akşit’in, mahpusluk sonrası İstanbul’a gelen Gökçe’yi sokaklarda nasıl heyecanla aradığını anlatan coşkulu bir yazısını da hatırlıyorum.

Yine ortak dostları İhsan Atar’ın (Yelfe İhsan), Evrensel Kültür dergisinin 59. sayısında (Kasım 1996) çıkan yazısından öğrendiğimize göre, iki şair cezaevi sonrasında da dostluğu sürdürmüşlerdi. Hatta İhsan Atar, kendisini 1957′de Ahmed Arif’le tanıştıran kişinin de Enver Gökçe olduğunu yazıyor. Gökçe’nin hükümlü bulunduğu yıllarda hasta olan annesiyle ilgilenen, hatta mezarını yaptıran da Ahmed Arif olmuş. Dostluk, 1970′li yıllarda, Enver Gökçe’nin şiirinin dönüşüyle ve ondan da çok, sunuluş biçimiyle bozuluyor.

Aynı yıl, ikisinden de önce şiirini kurmuş olan ve bir bakıma onların şiirini haber veren Niyazi Akıncıoğlu’nun şiirlerini de yeniden yayınladık Yarına Doğru’da. Bu üç şairin şiiri, 1940′lı ve 1950′li yılların öteki “toplumcu” şairlerinden daha farklıydı. Diğer sosyalist şairler, imgesiz şiirler yazmayı seçiyorlardı. Sadece sosyalist düşüncenin değil, demokrasi değerlerinin bile yoğun baskı altında tutulduğu o yoksunluk ve yoksulluk yıllarında, ufukları Nazım Hikmet’in şiiriyle sınırlıydı. Bu üç şairin, yerel öğeler ağırlıklı olarak ama farklı kaynaklardan da etkilenerek yeni söyleyişe yönelmeleri, daha özgün ve daha renkli bir şiir kurmalarını sağlamıştı. O yıllarda dostluk ettiğim aynı kuşaktan diğer şairlerin, açıkça dile getirmeseler de, bizim onlara verdiğimiz öneme biraz bozulduklarını da sezerdim.

Ahmed Arif o gün başka şeyler de anlattı. Örneğin, Aziz Nesin’in Akbaba dergisinde oğlunun adını “Filinta” koyuşunu eleştiren imzasız bir başyazı yayınladığını söyledi. Kuşkusuz bunu da sadece bana anlatmadı, daha birçok kişiye yinelemişti. Aziz Nesin, bu ithama umulmadık bir biçimde ve umulmadık biryerde, Benim Delilerim kitabında cevap verdi.

Ahmed Arif’le şiirler ve türküler üstüne de konuştuk o gün. Hayatı son derece ciddiye aldığını ve her şeye törel bir anlam ve değer verdiğini o zaman fark ettim. Sözgelimi o sıralar taş plak kayıtlarını topladığım Diyarbakırlı ses sanatçısı Celal Güzelses hakkındaki düşüncelerini sormuştum. Ezgilerini severek dinlediğini belirttikten sonra, şöyle bir vurgulama da yaptı: “Değerli bir abimizdir.”

***

Ahmet Oktay, Ahmed Arif şiirinin yazıldığı 1950′lerde değil, gün ışığına çıktığı 1970′lerde fraksiyonlarca tüketildiğini yazdı Karanfil ve Pranga adlı kitabında. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Ahmed Arif, anlaşılır nedenlerle Kürt hareketlerince biraz daha fazla öne alınmakla birlikte, hiçbir zaman fraksiyonel bir okumanın konusu olmadı. Bu konuda onun fraksiyonlar üstü bir konumda bulunduğunu söylemek daha doğru olur. Bildiğim kadarıyla kendisi de herhangi bir fraksiyondan yana bir tavır almadı, tam tersine fraksiyonel oluşumları hep kaygıyla izledi. O günkü konuşmalarımız arasında kendi dönemlerinde açığa çıkmış bir gizli ajanın halen İzmir’de faal olduğunu duyduğunu da aktarmış, kuşaklar arası kopukluktan yakınmıştı.

Öte yandan, Ahmed Arif şiirinin sadece 1950′lerin değil, 1970′lerin şiiri açısından da önemli bir düzeyi temsil ettiği rahatlıkla söylenebilir. Onun şiirinin ortaya çıkışının, özellikle yüksek tandanslı sol bir şiir kurmaya çalışan İsmet Özel, Ataol Behramoğlu gibi şairleri nasıl tedirgin ettiğini, Halkın Dostları dergisini izleyenler hatırlar.

Ahmet Oktay’ın değişik bağlantı düzeylerine dikkat çekerek Ahmed Arif’in şiirindeki içeriğe dair yaptığı vurgular, bu şiirin “kırsal ” bir üstyapıya göre biçimlenmiş öğeler içerdiği saptaması genel olarak doğru. Ancak bu öğeler çoğu kez reel hayatın, yaşama pratiğinin organik yansımalarıdır. Oysa Ahmed Arif şiirinde evrensel değerlere doğru aşkın bir yöneliş vardır ve başat öğedir. Sözgelimi, görünüşte kırsalda yaşanmış bir “durum”u söyleyen “Otuz Üç Kurşun”un hukuksuzluğa indirdiği darbeyle burjuva düzeninin neresine düştüğünü düşünmek bile yeterli ip ucu verebilir bu konuda. Kırsalın töresinden sosyalizme atlamak niyetinin, onu düpedüz şiir planında gelişmiş bir düzeye ulaştırdığını da görmek gerek. Ahmed Arif şiiri, sadece monotonluğu kıramayan sosyalist şairlere değil, 1970′li yılların modernist şairlerine karşı da güçlü bir seçenek oluşturabildiyse, bundandır. Onun şiiri, aynı yıllarda yoğun biçimde okunan Lorca ve Neruda gibi hem yerel, hem modernist köklerden beslenen şiirler arasında yadırganmadan yer tutabildiyse yine bundandır. Ahmed Arif’te, modern şiirin bir başka mitosunun da neredeyse doğal bir durum olduğunu görüyoruz: özgünlük ve taklit edilemezlik.

Öte yandan, Ahmed Arif gibi şairlere bakarken, ” modernizm ” adı verilen geç burjuva sanatının sadece kendisiyle açıklanır “saf” sanat anlayışının ötesine geçmek, sanatın “bağlamsal” değerini öne almak gerekir. Çünkü “Döğüşenler de var bu havalarda “. Burada, saldırganlık ya da kaba güç kullanımıyla ilgisi olmayan “döğüşmek” kavramının da sanatı belirleyen ve ancak öyle bir ufuktan okunursa anlamını ele veren kendi ölçüleri vardır. Paylaşılır evrensel değerler ayrı konu, ancak artık-değerden küçük de olsa pay alan küçük burjuvanın savrulduğu bin bir çeşit ruh halini karşılayan kaotik sanata daha fazla estetik değer atfedip, “döğüşenler”in ruh halini karşılayan sanatın yalın ” beyaz dil”ini indirgenmiş bir sanat saymak, estetiğe güncel-egemen bakışın yanılsaması olarak kalır .

Ahmed Arif ve Enver Gökçe (ve politik açıdan onlardan daha fazla savrulmuş olan Niyazi Akıncıoğlu), tam kurulamamış, kurulsa da genişleyememiş bir konumun başlangıç örneklerini verdiler. Hayatlarının sonraki evresi, arkasını getirecek soluğu sağlayamadıysa, sadece öznel nedenleri yok bunun. Şiir üretecek
zeminden ayrı düşmelerinde daha bir dizi neden rol oynadı.

Baskıları geçtim, sözgelimi yazıp da yayınlayamamanın zaman içinde yazma konusunda da ne tür bir motivasyon eksikliği doğuracağını kestirmek zor değil. Bir de, “şiir içi”, hatta öznel bir neden; bidayette kurdukları sağlam şiir bile, anılan şartların etkisiyle aşılmaz handikap olarak dikildi önlerine. O aslında tamamlanmamış, ama kabuk bağladığı için kırılmaz kesilmiş yapıya bir daha geri dönememek de tökezletti onları. “Mağlup mu desem, mahçup mu? / Ama ikisi de değil…” (A. Arif).

Bizim günah payımız yok mu? Onları idol olarak kalmaya zorladık. İdol’ün şiirini yazmaya. Gündelik hayata sokulan şiirler yazmalarını istemedik. Oysa onlar insandı…

***

Tuncer Tuğcu, Ahmed Arif’in kitabında yer almayan ” Kalbim, Dinamit Kuyusu” şiirinden bir bölümü afiş yapacaktı, bir yanlışlık olmasın diye şiiri ona el yazısıyla yazdırmıştı. İşi bitince de bana armağan etmişti. Alttaki el yazısı şiir, işte o şiir.

* Tahir Abacı tarafından kaleme alınan bu yazı Varlık Dergisinin Temmuz 2000 tarihli sayısından alındı.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: