”3F” Fado, Fiesta, Futbol…

“Futbol maçı varken devrim yapmak mümkün mü?”

“Futbol asla sadece futbol değildir.”

Spor ve futbol deyince; ister istemez, uzun uzun düşünmek gerekir… “Çünkü alışılmış “önermeler”in dışında; spor da, futbol da bir “oyun” olarak ne nötr ne “sınıflar üstü” ne “masum”, ne de salt “oyun”dur… Sporun en üst “düzeyi” olarak anılan olimpiyatlardan, küresel bir çılgınlığa dönüşen futbola dek egemen manipülasyonun bir parçası olan bu olguya ilişkin olarak Umberto Eco, “Bir pazar günü futbol maçı varken devrim yapmak mümkün mü?” diye sorarak ekler: “Futbol günümüzün en yaygın batıl inancıdır. Futbol halkın afyonudur…”
TEMEL DEMİRER

Spor…

“Sınıflı toplumun tarihi aynı zamanda sporunda tarihidir. Spor yapıldığı tarihsel kesimin sosyo-ekonomik yapısını aynı sadakatle aynen yansıtır. Tarihsel süreç içerisinde spor yapanlar ve yaptıranlar değişmiştir, ama spor genelde her zaman egemenlerin iktidarlarını sürdürebilmek için kullandığı araçlardan biri olagelmiştir. Spor din gibi, fahişelik gibi sınıflı toplumların bir üst yapı kurumudur. İlkel toplumlarda spor yoktur, daha doğrusu avcılık ve toplayıcılıkla doğada var olma savaşı veren insanlığın spora ayıracak vakti yoktu. Sanat ve kültür gibi sporunda tarih sahnesinde yer alabilmesi için boş zaman olanağının ortaya çıkması gerekliydi. Boş zaman faktöründen yola çıkarsak sporun sınıflı toplumla tarih sahnesine çıktığını ve ilk sporcuların efendiler olduğunu ortaya koyabiliriz. Yani spor köleci toplumla birlikte başlamış ve ilk sporcular köleci toplumun efendileri olmuşlardır.

Köleci toplumun spor anlayışı efendilerin güç gösterisinden ibarettir. Köleci toplumda herhâlde kölelerin doğrudan üretici olmayan spora yönelmeleri herhâlde söz konusu olamazdı. Kölelerin gladyatör olarak spor arenalarında yer almaları feodal toplumda gerçekleşti. Feodal toplumun soyluları kölelerini ölesiye vuruşturarak toplumu avutmak için spordan yararlanmışlardır. Spor arenalardaki kan, vahşet ve dehşet feodal toplumun soylularının ezdiği sınıfı avutarak kontrol altında tutmalarına yarıyordu. Kilisenin egemenliği altındaki dönemde sanat, kültür gibi etkinliklerle birlikte spor da kilise tarafından yasaklandı. Sporun tekrar tarih sahnesine çıkması sanayi devrimiyle birlikte gerçekleşti.

Sanayi devrimiyle egemenliği eline geçiren burjuvalar sporu sömürdükleri kesimleri kontrol altında tutmak için yeniden piyasaya sürdüler.

Piyasaya sürülen spor burjuva ideolojisiyle yoğrulmuştu. Modern spor yani burjuva etiketli spor sanayi dünyasının bir kopyası, adeta bir yansımasıdır. Modern spor bir oyun değildir, modern sporcular da oyuncu değillerdir. Günümüzde spor bütünüyle şova dönüştürülmüş, sporcular da şovmen yapılmışlardır. Sporcular devasa şov sektöründe öne çıkarılmışlardır. Günümüzde şov dünyasının tartışmasız baş aktörleri sporculardır…
Evet spor (futbol) egemenlerin iktidar aracıdır..

Futbol ne?

Tolga Yarman “Futbol, milyon dolarlık bacaklarla afyonlaştırılıp örtülü siyasete paravan kılınıyor; değerler fiyatlandırılıyor” diyor. Bugün artık şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Futbol sektörü dünyanın en büyük finans merkezi olmaya doğru gidiyor. Güç, cazibe, heyecan ve en büyük gösteri merkezinde bulunan bu oyun, bütün dünyayı kendi etrafında toplamış bir şov niteliğine dönüşmüş durumda.

Futbol kulüpleri için; seyirci, transferler, reklam gelirleri, ürün satışları, naklen yayın gelirleri başlı başına hiç de azımsanamayacak kadar önemli ekonomik eksen oluşturmaktadır. Günümüz dünyasında, seyir gücü bu kadar fazla olan bir oyunun arkasında ne gibi güçlü bir iktidarın olabileceği geliyor. Ve bu iktidarın kendisini nasıl bir ekonomik yapılanma ile şekillendirdiğini düşündürüyor.

Gerçekten de Boby Charlton, “Futbolun Tarihi” başlıklı belgeselde futbol oyununu tek bir cümle ile şöyle özetliyordu: “Futbol topu, dünyanın kendisidir.” Kimse inkâr edemez; artık futbol, sportif bir yanı da olan ‘Show-Business’ gösteri alanı, dünyanın en büyük sanayi dallarından biridir.

Burada durup, anımsatalım: Futbolun günümüzde ciddi derecede ekonomik pasta olarak görülmesi, olayın sadece bir oyun olmasının çok üzerinde anlamlar taşıyor. Futboldan kısaca bazı değerler verelim:

* Avrupa ölçeğinde yıllık cirosu 10 milyar dolar.

* Dünya çapındaki büyük kulüplerin yıllık ciroları 100 milyon dolar, Avrupa Şampiyonlar Ligi yıllık cirosu 1 milyar dolar civarında.

* Sektörün küresel boyuttaki ölçeği dışsal ekonomiler ile birlikte 200 milyar dolar civarında.
 
* Türkiye Futbol Federasyonu’nun bütçesi son on yılda 6 milyon dolardan 50 milyon dolar  seviyesine yükseldi. Modern bir stadın yapımı 100-500 milyon dolar civarında.
* Ülkeler Avrupa ve Dünya kupalarını çekebilmek için 4-5 milyar dolar yatırım yapabiliyorlar.

Ayrıca Dünya Kupası ve Avrupa Kupası programları büyük sponsorluk ve yayım gelirleri sağlıyor.
Futbol, medya ve reklamcılık ve sponsorluk sektörleri ile de yoğun ilişki içinde. Tüm bunlar futbolun yasadışı ellerle yönetilmesi sorununu da ciddi derecede gündemde tutuyor…

Bunlara bir ek daha: Futbol, tüm dünya genelinde 3 milyar alıcısı olan ve yaklaşık yıllık cirosu 500 milyar doları bulan bir dev global sanayidir artık… Peter Kenyon, Manchester United Genel Müdürü durumu özetliyor, “Sorun, bir futbol kulübü olarak mı, yoksa artık küreselleşmiş bir sporda dünya çapında tanınan uluslararası bir marka olarak mı algılandığımızı bilmektir…”

Türk(iye) futbol(u)

Bir XX. yüzyıl diktatörü ülkesini yıllar yılı uyutarak diktatörlükle idare etmesinin bir aracı olarak gösteriyordu futbolu. Bu iş artık bizde de öyle. Basının en büyük ağırlığı futbolda. Futbol bu anlamda bir toplumun kitlesel olarak uyutulmasının en önemli aracı. Aydınlar, yazdıkları yazılarla bu çarkın dönmesine, işlerin bu noktaya gelmesine büyük katkı yaptı. Futbolun meşrulaştırılması için olanak yarattı, zemin hazırladı. Zaten umutsuz bir toplumda futbolun ve futbolcunun (tıpkı pop yıldızı olmak gibi) bir kurtuluş yolu olarak sivrilmesine fırsat verdi. Kitleyi oraya doğru çekti, itti, sürükledi…
Evet, evet diktatör Salazar, Portekiz’i onlarca yıl demir yumrukla ve ciddi bir dirençle karşılaşmaksızın yönetebilmesinin sırrını “3 F” ile açıklamıştı: Fado, fiesta, futbol.
Pek farkımız var mı? Fado yerine ondan da “acılı” arabesk aldı başını gitti. Fiesta ya Laila, Reina gibi yerlerde pahalı, ya da televizyon stüdyolarında ucuzca hüküm sürmekte. Laila, Reina fiestalarından haberi olmayanlar, ekranlardaki kadın programlarına ya da “Bilmem ne Show’lara baksınlar. Oralarda müzik bir iki tıngırdadı mı göbek atmaya, kıvırmaya başlayan yaşlı ve genç, kadın ve erkek yığınlar aslında her gün fiesta yaşamaktalar.

Ne kaldı? FutbolBaşarıya, sadece başarıya bağımlı kılınmış bir futbol. Başarının ölçütü de tek: Yenmek. İster masa başında, ister hakem yardımıyla, ister şike dümeniyle, ister transfer edilen ‘star’ların hüneriyle, ama mutlaka kazanmak. Derin bir kimlik bunalımının tribünlere ya da ekran başına mıhladığı milyonlar sadece tuttuğu takımın kazanmasını istiyor.

Futbolun “Türkçesi”

“1980’lerden sonraki dönem hem Türkiye kapitalizmi için milattır hem de futbol endüstrisi için. Dünya kapitalizmiyle artan entegrasyon, dış kaynağa dayalı bir ekonomik büyüme dönemini başlatırken ‘ülke imajı’, ‘ülke markası’ da önem kazandı.

Futbol, ülke olarak bir ‘marka’ olmak için tüm dünyaya etki eden bir alandı ve Türkiye futbolu seven bir nüfusa sahipti, bu araç üstünden belli hedeflere ulaşmak çok olası görünüyordu. Dahası, 12 Eylül sonrası depolitize edilen toplumda, yeni kuşağı, 1980 öncesi kuşaktan koparmada, önemli bir rol oynayabilirdi ‘futbolmania..’ Portekiz’i yıllarca ‘3F’ ile, yani fado (arabesk), fiesta (eğlence) ve futbol ile yönettiğini saklamayan Salazar’ ın bu formülü, biçim değiştirse de birçok ülkede etkili oldu, tabii ki bizde de…

İşe, statların zemininden, çimlendirmeden başlandı; kulüplere futbolu endüstrileştirip globalleştirmeleri için daha çok teşvik, daha çok imkân tanındı. Sermaye hareketlerine serbesti getiren düzenlemeler, futbolda işgücü ve sermaye akışlarını da kolaylaştırdı. Gelişen borsa, futbolun şirketleşmesine ve yeni kaynaklara kavuşmasına yol açarken devletin statları büyük kulüplere 49 yıllığına kiralaması, İstanbul’un en yüksek rantlı bölgelerindeki bu yapılardan yüksek rantların ikramıydı aynı zamanda.. TRT’nin yayın tekelinin kaldırılarak özel televizonculuğun mantar gibi çoğalması, naklen yayına talip onlarca medya girişimcisi ve rekabet yarattı. Fransa’da 230 milyon dolar, Almanya’da 300 milyon dolar, İspanya’da 285 milyon dolar olan yayın geliri Türk futbolu için tam 465 milyon dolara bağlanmıştı…”

Mafyanın tutsağı futbol

Ülkücü mafya lideri Çakıcı’nın İbrahim Arı adına düzenlenmiş pasaportla vize alması için yazılan “Futbolcu transfer edecek” yazısının altındaki eski Beşiktaş Kulübü Başkanı Serdar Bilgili’nin imzası’ndan tutun da, “Mafya Beşiktaş’ı teslim almış!” saptamalarına kadar uzanan yelpazede Türkiye’de de futbol sadece “futbol” değildir… Mafyanın kontrolündedir…
Gerçekten de “Küreselleşme ve eğlence sanayiinin zafer çağında dünyanın en küresel işi futboldur…Süreç kulüpleri sadece spor kulübü olma niteliğinden giderek uzaklaştırmış tam anlamı ile bir şirkete dönüştürmüştür… Türkiye’de kayıt dışı uygulamaların yoğun olarak gözlendiği alanlardan ilki futbolcu transferinde görülmektedir…

Evet, evet günümüzde futbol, spor olmanın ötesinde daha başka anlamlar taşıyor. Sportiflikten endüstriyelliğe doğru hızlı bir devinim içine giren futbol, 1980’li yılların ikinci yarısına kadar “gösteri” özelliğini koruma başarısını gösterebilmişse de; 1990’ların başından itibaren bu kavrama bir de “iş” kısmı eklendi. Yani, milyarların büyük bir ilgiyle izlediği bu “show” artık, bugün bir “show-business” oldu çıktı…

Futbolun politikası ve şiddet

Günümüz futbolunda şiddet ve saldırganlığı artan şekilde görmekteyiz… Sadece şiddet ve saldırganlık mı? Hayır; buna ırkçılık da eklenmeli... Örneğin golleri, estetik hareketleri ve yaratıcı oyun zekâsıyla dünyanın önde gelen futbolcularından Thierry Henry de Avrupa futbolunda hortlayan ırkçı hareketlerin kurbanlarından…

Ünlü teknik direktör Luis Aragones’un kendisine “Kara pislik” diye gıyabında hakaretiyle başlayan süreç, Avrupa’da top koşturan siyahi futbolculara tribünlerden muz atılması, maymun sesleri çıkarılması gibi hakaretlerle sürüyor…

Statlarda yaşanan ve gittikçe artan şiddet olaylarıyla ilgili olarak görüşlerini açıklayan Turgay Biçer, taraftarların, takımları kaybettiği zaman bunu, kimliklerine yapılmış bir saldırı olarak algıladıklarını ve futbolun diğer sporlardan farklı ve sosyolojik anlamda çok önemli olduğunu belirterek ekliyor:
Taraftarlar takımlarını, kendilerinden daha çok benimsiyorlar.
Futbolda kazanmak başarı ve varoluş hissini tattırıyor onlara. Statlar, sorunlarını unuttukları bir yer. Futbol, işi ve aşkı olmayan insanların hayata bağlanma nedeni. Kazanmak bu kimliğin yüceltilmesi, kaybetmek ise kimlikteki düşüş olarak algılanıyor. Bu nedenle yenilmeye tahammül edemiyor.

Bu çerçevede futbola mündemiç şiddetin de üç aktörü vardır…

İlki milliyetçilik, ikincisi ataerkillik, üçüncüsü de saldırganlık…

“Futbol, milliyetçilik duygusunu tehlikeli bölgelerden çekip daha sakin semtlere getiren çok önemli bir sosyal olgu. İnsanlar istiklal marşlarını spor sahalarında, savaş meydanlarına göre bile çok daha arzuyla ve coşkuyla söylüyorlar. Futbol, milliyetçiliği fanatiklerin elinden alıp herkesin ortak malı hâline getiriyor. Milliyetçilik, farklılaşmanın değil birleşmenin aracı hâline geliyor,” denilen ilkiyle, milliyetçilik ile başlayalım…

Televizyon programlarında spor haberlerinin veriliş şekli dahi şiddet hareketlerini önleyici olmaktan uzaktır.

Spor haberlerinin veriliş şekli, özellikle manşetler, kışkırtıcı öğeler ve tahriklerle doludur. Yabancı ülkelerle yapılacak maçlardan önce “Eleyeceksiniz, çünkü Türksünüz”, “Haydi Türk’ün gücünü gösterin”, “Avrupa Avrupa duy sesimizi”, “İşte bu Türk’ün ayak sesleri”, “Hey Avrupa kalk ayağa Türkler geliyor” gibi başlıklarla milliyetçilik duyguları körüklenmekte ve seyirciler olay çıkarmaya hazır hâle getirilmektedir.

İkincisine, yani ataerkilliğe gelince…ODTÜ İstatistik Topluluğu’nun internet sitesinde yer alan bilgilere göre, yapılan bir araştırmada erkeklerin futbol hakkında konuşma oranı yüzde 45,6’ıyla birinci sırada…
Evet, futbol bir erkek kültürü örneğidir…

Ve nihayet üçüncüye yani saldırganlığa gelince…
Anımsayın: “Televizyonda Fotomaç’ın yeni reklam filmi, gerçekten dehşet verici. Hasta yatağındaki bir hasta güçlükle ‘Maç kaç kaç?’ diye soruyor ve son nefesini verip ölüyor. Slogan geliyor: ‘Futbol bir ölüm kalım meselesidir!’
Futbol ile yaşamak, futbolu yaşamındaki odaklardan birisi yapmak pek çoğumuz için bir gerçek elbette.

Futbol dolu bir yaşam, heyecan dolu bir yaşamdır. Fakat futbolu bir ölüm kalım meselesi yapmak bu oyunu bir canavara çevirmekten başka ne işe yarar?
Maalesef hayatın pek çok alanında olduğu gibi futbol medyamız da ölüsevicilik (nekrofili) yapıyor. Bu patolojik bir durum. Ölüler üzerinden siyaset yapanlar, tarihi üst üste yığılmış insan ölüleri varsayıp benim ölüm senin ölünden çok diyenler yetmiyormuş gibi bir de bunlar çıktı karşımıza…” 
 
Futbol ekonomisi

“Futbol ne?” sorusuna en iyi yanıtlardan birini de, “Kara parayı aklamak için en cazip alan futboldur. Futbolda hem şike hem de kara para var,” diyen UEFA Genel Sekreteri Lars-Christer Olsson verir…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: