Ruhi Su´nun Yaşamı ve Yapıtları

ruhi-su.jpg
 

Ali Haydar Timisi

Onları; amcası ve yengesi biliyordu, öyle çağırıyordu. Mehmet, yanında yaşadığı ailenin ev işlerine yardım etmenin yanı sıra bir yandan çobanlık yapıyor, diğer yandan da bu işleri yaparken türküler söylüyordu. Anadolu, içinde yaşattığı uygarlıkların kültürel ve sosyal mirasının buluştuğu bir ırmak gibidir. Üzerinde yaşayan her toplum onu yüzlerce renkten oluşan bir mozaik haline getirmiştir. Mimariden müziğe, halk oyunlarından geleneklere kadar pek çok değer aynı potada erimiş ve kendilerini adına Anadolu dediğimiz bu ortak yurtta ifade etme imkanı bulmuşlardır. Dünyanın hiçbir coğrafyasına nasip olmayan bu kültürel birikim, tarih boyunca içinde yaşattığı uygarlıkların toplumsal ve bireysel yapılanmasında önemli bir etken olmuştur.
Aslan ve ceylanı aynı kucakta buluşturan Hacı Bektaş-ı Veli, Ne olursan ol yine gel diyebilen Mevlana, Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü sözüyle insan sevgisini anlatan Yunus Emre, Gelin canlar bir olalım diyerek insanları birliğe beraberliğe çağıran Pir Sultan Abdal ve Aynı varlık her bedende sözüyle Tanrı’nın insanla bütünleşmesini ifade eden Aşık Veysel, Anadolu kültürünün hoşgörü ve insan sevgisiyle biçimlenmesinde eserleri ve fikirleriyle önemli birer rol oynamışlardır. Bunlar gibi insanlığın en zıt kutuplarını bile aynı dergahta buluşturabilen Ahmet Yesevi, Hacı Bayram Veli, Abdal Musa, Kaygusuz Abdal, Hatayi, Kul Himmet, Muhyi, Erzurumlu Emrah, Karacaoğlan, Seyrani, Teslim Abdal, Dertli, Dadaloğlu ve Köroğlu gibi ozanlar da yüzyıllardan beri telden dile, dilden gönüllere süzülerek Anadolu halkını hep doğruya, sevgiye ve barışa yönlendirmişlerdir. Bunlar ve adlarını sayamadığımız pek çok Anadolu aydını bu topraklar üzerinde yaşayan ortak kültürün en önemli yapı taşları olmuşlardır. Onların fikirleri yüzyıllardan beri birbirlerine eklenerek günümüze kadar gelmiş ve insanları birbirine bağlayan ortak bir kültür mirasına dönüşmüştür. Adına Anadolu dediğimiz bu ortak miras pek çok ozan ve düşünürün katkısıyla daha da zenginleşmiş, bu birikim yeni fikir ve sanat önderlerinin yetişmesinde önemli rol oynamıştır.

İşte Ruhi Su, Anadolu’da yaşanan bu ortak kültür mirasının içerisinde eşine az rastlanır bir şelale olmuş, yüzyıllardan beri söylenen bu güzel söylemlere sesini katmış bir büyük ozan olarak karşımıza çıkmaktadır. Kendinden önceki pek çok fikir adamının ve ozanın eserlerini ortak bir payda altında buluşturmanın yanı sıra, bu eserleri sesi ve yorumuyla evrenselliğe taşımanın mücadelesini vermiştir. Ruhi Su 72 yıllık ömrü boyunca, Pir Sultan olup düzene baş kaldırmış, Yunus Emre olup gönüller yapmış, Köroğlu olup Bolu beyine direnmiş, Karacaoğlan olup sevdayı anlatmış, ağıtlarla ağlayıp, halaylarla gülmüş, ama çektiği onca sıkıntıya karşı başının gölgesini hiçbir zaman önüne düşürmemiş yiğit bir insandır.

Böyle bir çalışmaya başlarken, çocukluk yıllarımdan itibaren benim ve geniş bir halk kitlesinin türkülerle buluşmasında önemli bir payı olan Ruhi Su’nun, bizlerden sonra gelecek nesillere tüm yönleriyle aktarılmasının en büyük amacım olduğunu belirtmek istiyorum. Ruhi Su gibi sanatçıların fikirlerinden dolayı ezilmedikleri bir ülke, bizlerin hoşgörü ve bilinçle şekillenmiş, sanata ve sanatçıya sanatından dolayı saygı gösteren fikirleri ışığında aydınlanmaya mecburdur. Unutmayalım ki bu topraklarda ne Yunus Emre’nin katline fetvalar yazan şeyhülislamlar, ne Nesimi’yi yüzen cellatlar, ne de Köroğlu’nu eşkıya ilan eden Bolu beyinin adları hala kimse tarafından anılmamaktadır. Ancak fikirleri ve sanatlarıyla topluma ışık tutan bu fikir emekçilerinin söylemleri Anadolu’nun en ücra köylerinde bile hala belli bir yaşam tarzının adıdır. Bunun için Anadolu topraklarında doğan hiç bir sanatçıyı dini, mezhebi, fikri, siyasi görüşü ve etnik kimliğinden dolayı yargılamamalı, dünya kültür mirası içindeki yerimizi bu değerlerimizin çeşitliliği ve farklılıklarıyla alacağımızın bilincinde olmalıyız.

Ruhi Su’nun Yaşamı ve Yapıtları

Altı yaşına geldiğinde, Adana, İngilizler ve Fransızlar tarafından işgal edildi. Bu işgalin ardından Adana’lılar toplu olarak Toros Dağları’na kaçtılar. Mehmet de amcası ve yengesiyle birlikte kaç-kaç denilen bu göçün içindeydi. Kaç- kaç yılları boyunca Mehmet, hep çalışıp, verilen işleri yapmayı başardığı halde, yengenin hoşnutsuzluğu hiç bitmiyor Mehmet’i sürekli azarlıyor hatta dövüyordu. Geçen süre içerisinde Mehmet “amcanın” gerçek amcası olmadığını öğrenmesine rağmen savaşın anasız babasız bıraktığı çocukların içerisinde bunu fazla önemsemedi.

Mehmet, çok sağlıklı bir çocuktu. Doğanın bütün olanaklarını kullanmasını, doğayı sevmesini bilmiş, yaşamı boyunca zorlukları yenmiş ve içinde olgunlaştığı bu dönemleri hiç unutmamıştı. Çocuk denecek yaşta savaş denen şeyin, ne demek olduğunu içinde yaşayarak, seferberlik türküleri, marşlar söyleyerek öğrenmişti. Türküler öğreniyor, türküler söylüyor, komşular, özellikle de kadınlar, dinleyicilerinin başında geliyordu. Bu türküler küçük Mehmet’in müzik duygularını pekiştirmede ve değiştirmede önemli rol oynamıştı.

Adana’ya döndükten sonra, Mehmet, aile ile bin bir güçlükle, yaşamını sürdürüyordu. Yenge Mehmet’in yanlarında kalmasından sürekli rahatsız olarak sudan bahanelerle onu hırpalıyor ve sürekli eziyet ediyordu. Bir gün yine, sıradan bir kusurunu bahane ederek Mehmet’i dövmeye başlamış, bir türlü hırsını alamayarak Mehmet’i ağaca bağlayıp kamçı ile dövmüştü. Bu dayak, belki de Mehmet’in yaşamının dönüm noktası olmuştu. Onun bu kötü yaşamını bilen arkadaşı Hüseyin’ in annesi, o gün ona, Seni Hüseyin’in okuluna götürmemi ister misin ? diye sormuş, Mehmet korkudan sadece başını sallayarak, evet diyebilmişti.

“Adana’ya döndüğümüzde on yaşındaydım. Hüseyin adında bir mahalle arkadaşım vardı. Annesi beni çok severdi. Bir gün “Gel oğlum, seni de Hüseyin’in okuluna yazdırayım daha rahat edersin” dedi. Hüseyin’in okulu dediği Öksüz Yurdu Darül Eytam’dı. O zamanlar Adana’da, Suphi Paşa derler, soylu aileden, nüfuzlu bir paşa vardı. “Köyden geldi, kimsesizdir” diye bir mektup yazıp “al bunu Öksüz Yurdu Müdürüne ver” dedi. [1]

Mehmet cebinde mektupla Öksüzler Yurdu’na gitti. Müdür “Banyo yapsın, çocuğa elbise verin” dediğinde okula alındığını anlamıştı. Amca’nın bu olup bitenlerden haberi bile olmamıştı. Ruhi Su o günden sonra öğrenimine hep yatılı olarak devam edecekti.

“Oyun denen bir şeyin var olduğunu o zaman öğrendim, içim içime sığmıyordu, şaşkındım. Öksüzler Yurdu’nda çocukluğumu yaşamaya başladım. Önce sesimin farkına vardılar. Marşlar, şarkılar söyleyerek taburun önünde yürüyen gruba aldılar beni… Zaten önceden konu komşu hep beni çağırır türkü söyletirlerdi.” [2]

Bir yıl sonra öksüzler yurdunun müzik öğretmeni Mehmet Tahir, yurda bir keman aldırtıp, Mehmet’i kemana başlattı. Dördüncü sınıfta kemana başlayan Mehmet, böylece, klasik müziğe de ilk adımını atmış oluyordu.

1925 de Ankara’da Müzik Öğretmen Okulu kurulmuştu. Türkiye’deki tüm öksüz yurtlarına; müziğe yetenekli, sesi güzel çocukların, sınav sonucu müzik öğretmen okullarına yollanması için bir bildiri yollandı. Adana Öksüzler Yurdu’ndan dördüncü Sınıf öğrencisi Mehmet ve beşinci sınıftan Şaban sınava girdiler. Mehmet sınavı kazandı fakat Şaban kazanamadı. Okul Müdürü Mehmet’i çağırarak, sen bir sene daha bu okulda okuyabilirsin ama Şaban açıkta kalır, bu yıl onu kazanmış gibi gösterelim, sen nasılsa seneye yine sınava girersin. dedi. Mehmet de kabul etti. Gerçekten de kendisi giderse arkadaşı açıkta kalacaktı. Bir yıl sonra, sınavı kazanacağından emin olan Mehmet bir yıl

sonra beşinci sınıftan Suphi adlı arkadaşıyla birlikte tekrar sınava girdi ve sınavı kazandı. Kayıt işlemleri için dosyalar Ankara’ya gittiği sırada, dönemin Savunma Bakanı Recep Peker’den öksüz yurtlarına bir başka bildiri geldi. Bu bildiride: okulu bitiren tüm çocuklar zorunlu olarak askeri okullara girecek. deniliyordu.

Bize bunu duyurdular. Çok üzüldüm ama yerimi Şaban’a verdiğime hiç pişman olmadım. Suphi, ben ve diğer arkadaşlarımla birlikte, İstanbul Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne gidecektik. Yeniden müzik öğretmen okuluna nasıl gideceğimi düşünmeye başlarken, askeri okula gitme hazırlıklarımız başladı. Adana’da doktor kontrolünden geçtik. Göz muayenesinde az görüyormuşum numarası yaptım ama, sağlam olduğu karar verdiler. Bizi muayene eden doktorlar, isimlerimizi duydukça gülümsüyorlardı. O ara isimlerimizden dolayı, küçümsendiğimizin farkına varıyorduk. İsimlerimizi değiştirmeyi veya ek bir isim almayı kararlaştırdık. Ökkeş, Durmuş, Cumali, Ali Merdan gibi isimleri bırakarak kibar isimlerimizle İstanbul’a Halıcıoğlu Askeri Lisesi’ne geldik. Cumali, Ali Ulvi oldu, Suphi, Suphi Nijat oldu. Artık ben Mehmet Ruhi idim. (…)

İstanbul bir masal ülkesi gibiydi. Haliç’ten denize girilirdi. İnsanlara bakıyoruz, yapılara bakıyoruz. Askeri lisede herkes herkesle dayanışma içine girdi. İstanbul Öksüzler Yurdu öğrencileri bize yol gösterdiler. Beni kendi yurtlarındaki Ahmet Muhtar bey ile tanıştırdılar. Akşam oldu mu kantinde toplanırdık. Ağabeyler “hadi Ruhi çal” derlerdi… Keman çaldırırlardı. Bir aksam yine kantinde ağabeylere keman çalarken, okul komutanı içeri girdi Ne yapıyorsunuz ? Bu ne rezalet? dedi. Kemanı kaptığı gibi ayaklarıyım altına atıp, kırması bir oldu. Birkaç gün sonra, okul komutanı beni çağırdı. Kemanın parasını vermek isteyince, kabul

etmedim. Çok üzülmüştüm. Aklım fikrim Müzik öğretmen okuluna nasıl gidebileceğimdeydi. Buradan ayrılmanın yollarını arıyordum. Bir gün, Ahmet Muhtar bey Ankara’ya gelebilir misin diye sordu. Hiç bir şey düşünmeden gelirim dedim. Askeri liseden kaçmaya karar verdim. Kimliğim müdüriyette idi. Arkadaşlarım aralarında para topladılar, iki kimliği olan bir arkadaşım da kimliğinin birini bana verdi. Yanımda sahte bir kimlikle bavulumu hazırlayıp, trene bindim. O zamanlar trenlerde çok sıkı kontrol yapılırdı. Tam Polatlı’ya yaklaşırken, polisler geldi, sorular sormaya başladılar. Nereye gidiyorsun, nerede kalacaksın? Kimliğimi aldılar ve yarın, merkezden gel al’ dediler. İstasyonda indim. Sırtımda koskocaman bir bavul. Önce Ulus, sonra Cebeci’ye yürüdüm. Nihayet Müzik öğretmen Okulu’nun önüne geldim. Ahmet Muhtar beyi buldum. Beni görünce şaşırdı. Nasıl geldiğimi sordu. Kaçtığımı duyunca derinden bir eyvah çekip, beni Askeri Liseler Müdürlüğü’ne yolladı. Sırtımdan bavulu indiremeden oraya gittim. Karşıma çıkan ilk yetkiliye durumumu anlatmaya başladım. Konuşmaya başlamamla birlikte gözümden yaşlar boşandı. Masada bir albay oturuyordu. Bir taraftan anlatıyor, bir taraftan da ağlamaya devam ediyordum. Albayın da gözlerinin dolduğunun farkına vardım. Ama cevabı şu oldu: Seni kabul edersem herkes askeri okuldan kaçar. Sen okuluna dön, oradan dilekçe ile başvur. [3]

Mehmet Ruhi büyük umutlarla gittiği o yolu iki inzibatla o akşam geri dönmek zorunda kaldı. Kaçtığı için hemen hapse attılar. İki gün orada kaldı, ama kaçtığına pişman olmadı. Müzik Öğretmen Okulu’na gitmenin yollarını daha kapsamlı düşünmeye başladı.

O yıllarda, askeri okullara girme isteği çok fazlaydı. Öksüzler Yurdundan gelen çocuklar da isteğe bağlı olarak Gülhane Askeri Hastanesi’nde sağlık kontrolü yaptırıyorlardı. Çürük çıkan olursa, başka okullara gönderiliyordu. Okul komutanına çıkıp, beni hastaneye sevk etmesini istedim. Herkes askeri okullarda okumayı isterken, benim müzik okuluna gitmek isteyişime şaşırıyorlardı. Muayenelerim başladı. Göz muayenesinde, bütün harfleri yanlış okudum ama, doktorlar öksüzüm diye acıyıp sağlam raporu verdiler. Oradan kulak muayenesine gittim. Kulak doktoruna durumumu anlattım. İsteğimi tekrar tekrar söyledim. Beni çürük çıkarması için yalvardım. Hiç unutmuyorum iltihabı üzeynden dolayı mektebe devam edemez diye rapor verdi. Çok sevindim. Arkadaşlarım ve ağabeyler Müzik Öğretmen Okulu’na dilekçe yazdılar. Hazırlanmaya başladım. Okuldan dilekçeye yerimiz yok, alamayız diye cevap geldi.[4]

Çürüğe çıktığı için Askeri Okul ile ilişkisi kesilen Mehmet Ruhi, Adana Öksüzler Yurduna geri gönderildi. Adana Lisesi parasız bir okuldu. Önce oraya gitti, sonra da Öğretmen Okuluna geçti. Bir yandan da okulda teneffüslerde keman çalmaya devam ediyordu. O sıralarda Adana’da, bir sinemada sessiz filmler oynatılmaktaydı. Bu sinemada, küçük bir de orkestra vardı. Filmdeki sahnelere göre, bu orkestra müzik yapıyordu. Orkestradaki Avusturya’lı Ervix, aynı zamanda Adana Öğretmen Okulunun da keman hocasıydı. Mehmet Ruhi ilk klasik batı müziği parçalarını ondan öğrendi. Askeri Liseden, Adana Öksüzler Yurdu’na dönüp, oradan da Öğretmen Okuluna geçtikten sonra, aşık olduğu ebe—hemşire olarak çalışan bir hanımla evlendi. Bir oğulları oldu, adını Güngör koydular.

Müzik Öğretmen Okulu’na geçtikten sonra eşi de Ankara’ya tayin olarak Numune Hastanesi’nde çalışmaya başladı. Eylül ayında, Ankara Müzik Öğretmen Okulu’nun giriş sınavı yapılacaktı. Yine arkadaşları aralarında para topladılar ve Mehmet Ruhi Ankara’ya gitti.

Ankara’ya gittim ve sınava girdim. Sınavda ne çalarsın* diye sordular, ben de “morsolar (parçalar) dedim. ‘Bir konçerto çal’ dediklerinde çok şaşırdım. Bu sözü ilk kez duyuyordum. Müzik imlası ve armoni sözlerini de ilk kez duyuyordum. Öğretmenlerden biri, sınava hazırlanmam için Vivaldi Sol Majör keman konçertosunu verdi. Bir arkadaştan ödünç keman buldum. Bir otel odasında gece gündüz çalıştım. Sınavı basarı ile verdim. Ulvi Cemal Erkin’in “son sınıfa girerse zorlanır, bir sınıf aşağısına girmeli” teklifine, tüm öğretmenler katıldılar.[5]

Böylece Mehmet Ruhi, Müzik öğretmen Okulu’na girdi. Ancak gündüzlü olarak başarılı olursa, bir sene sonra yatılı olabilme koşuluyla. O yıllarda Orta Öğretim Müdürü olan Hasan Ali Yücel Mehmet Ruhi’yi çağırıp gündüzlü olarak nasıl okuyacağını sordu. Mehmet Ruhi arkadaşlarının kendisine yardım edeceğini söyledi. Hasan Ali Yücel de bunun çok zor olacağını, Konya’ya geri dönmesini söyledi. Talim Terbiye Dairesi üyesi Kazım Nami Duru, Mehmet Ruhi’nin masraflarını üzerine aldı. Çocuk esirgeme Kurumu’ndan her öğlen yemek almasını sağladı. Bu arada müzik okulu müdürü Müderris İsmail Hikmet Bey Mehmet Ruhi’nin Çocuk Esirgeme Kurumu’na gitmemesini, öğle yemeklerini birlikte yiyebileceklerini söyledi. Mehmet Ruhi bu şartlar altında ilk yılı başarı ile bitirerek yatılı okumayı hak etti. O sene, tek hece olduğu ve

kolay söylendiği için Su soyadını aldı. Adı Mehmet Ruhi Su oldu. Müzik Öğretmen Okulu’ndan, Ankara Riyaseti Cumhur Orkestrası’na seçilerek orada çalışmaya başladı. Aynı zamanda müzik öğretmeni olarak, İkinci Ortaokul ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nde çalışıyordu. Mehmet Ruhi Su, konservatuarın opera bölümü öğrenciliğini sürdürürken, şan hocası Prof. Hay, keman çalışmasının ses tellerine zarar vereceğini, sesinin zayıf çıkacağını söyleyerek, bir tercih yapmasını istedi. Bunun üzerine, Ruhi Su, kemanı bırakmak zorunda kaldı. Devlet Konservatuarı’nda (1936-1942) opera sanatçısı olarak çalışmaya başladı. 1945 yılında Opera Kanunu çıkınca öğretmenliği bırakmak zorunda kaldı. 1952 yılına kadar Devlet Operası’nda çeşitli operalarda oynadı: Bastien Bastienne,, Madam Buttefly, La Boheme, Satılmış Nişanlı, Fidelio, Maskeli Balo, Yarasa, Figaro’nun Düğünü, Rigoletto, Aşk İksiri… En son Konsolos operasının provasındayken, göz altına alındı ve tutuklandı. Opera yaşamı böylece noktalandı. Operada çalışmaya başladığı yıllarda ilk evliliği de anlaşmazlık nedeniyle sona ermişti. Opera yaşamı, 1952’de son bulunca, türkülere ağırlık verdi. Çocukluğunda başladığı türkü söyleme işine Öksüzler Yurdu’nda, Öğretmen Okulu’nda, Müzik Öğretmen Okulu’nda, Askeri lisede, konservatuarda ve operadayken hep devam etmişti. Operayı çok seviyordu ama türkü söylemekten de hiçbir zaman vazgeçmemişti. Opera çalışmalarından sonra, zamanını türkü söylemekle ve derlemekle geçiriyordu. Konservatuarda türküleri dinleyen hocalarından Markovich, Türk müziğinin bu kadar güzel olduğunun ilk defa farkına varıyorum demişti. Markovich zamanın Radyo Müdürü Vedat Nedim Tör’e Ruhi Su’dan övgüyle söz etmiş, on beş günde bir Pazar günleri saat 10’da “Basbariton Ruhi Su Türküler Söylüyor anonsuyla sunulan radyo programı böyle başlamış, 1943-45 yılları arasında çok ilgi görerek devam etmişti.

Ruhi Su’nun söylediği türkülerin çoğu, alevi deyişleri ve alevi nefesleriydi. Ali İzzet’ ten ; “Bir Allah’ı Tanıyalım, Ayrı Gayrı Bu Din Nedir”, Pir Sultan Abdal’dan; ”Gelin Canlar Bir Olalım”, Muhyi’den “Zahit Bizi Tan Eyleme” gibi nefesler söyleyen Ruhi Su’yu, bir gün Mesut Cemil yanına çağırarak, aleyhindeki söylentilerden söz etti. Ruhi Su söylediği bu deyiş ve nefeslerden dolayı komünizm propagandası yapmakla suçlanıyordu. Mesut Cemil ‘Ruhi’ciğim seni harcamayalım, bu programa bir müddet ara verelim’ diyor. Ruhi Su, ben bu yolda harcanmaya razıyım dediyse de, Mesut Cemil, Ruhi Su’nun radyodaki işine son veriyordu. Yıl 1945-1946. O sırada Ruhi Su Ankara’da yedek subaylığını yaparken aynı zamanda operada oynamaya devam ediyordu. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde bir korosu vardı. Sonradan eşi olacak olan Sıdıka hanım 1946 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne geliyor, dünya görüşleri arasındaki yakınlık, türkülere karşı duydukları ortak sevgi, aralarında güzel bir arkadaşlığın temellerini atıyordu. 1950 yılı baharında Ruhi Su’nun Sıdıka hanımla arkadaşlığı, türküler temelinde filizlenen ve uzun yıllar devam edecek olan bir aşka dönüştü. Her ikisi de, birbirlerinin, aynı siyasal örgütlenmenin içinde olduklarını yine bu yıllarda keşfettiler. İlişkileri gelişmekteyken, geniş kapsamlı bir tevkifat başladı. Artık özgür ve güzel günlerinin sonunun geldiğinin farkındaydılar. Bu arada Ruhi Su’nun korosu kapatıldı. Sıdıka hanımın fakültedeki hayatı zorlaştı. 1952 sonbaharında Sıdıka hanımın evine polisler gelerek onu Birinci Şubeye, oradan da İstanbul’a, ünlü Sansaryan Han’a götürdüler. Aynı sıralarda Ruhi Su’nun da tiyatrodan bir arkadaşının ihbarı üzerine, opera binasından çıkarken polisler tarafından derdest edildiğini ve kendisi gibi önce Birinci Şubeye, oradan da Sansaryan Han’a götürüldüğünü Sıdıka hanım ancak beş ay sonra öğrenebilecekti.

Sansaryan Han’ın en alt katındaki hücrelerden birinde beş ayı aşkın bir süre kalan Ruhi Su, orada ağır işkence gördü. Tabutluğa kondu. Harbiye Cezaevine getirmek için iyileşmesini beklemek zorunda kaldılar. Cezaevine getirilip, Sıdıka hanımla ilk görüşme izni verildiğinde hala tanınmaz haldeydi. Görüşmelerini resmi izne bağlamak için nişanlanmaya karar verdiler. Adalet tarihimizin en karanlık sayfalarını oluşturan sistematik işkence uygulamasının talihsiz kurbanlarından biri olan Ruhi Su, bu olayları hiç bir zaman dile getirmedi. Uğradığı haksızlıklardan kendisine kahramanlık payı çıkartmayı hiç düşünmedi. Harbiye Cezaevi’nde üç buçuk yıl kaldılar. Haftada bir, ancak on dakika görüşebiliyorlardı. Her gün resmi kanallarla, tezkere yazışı yazıyorlar, ayrıca gayri resmi kanallarla da mektuplaşıyorlardı. Hanım mahkumlar hayli uğraş verdikten sonra, her gün öğleden önce Merkez Kumandanlığı’nın bahçesine, Jandarmalar eşliğinde hava almaya çıkıyorlardı. Bahçeye çıkarken erkeklerin kaldığı koğuşların önünden geçerlerdi. Erkeklerin koridorları bu bahçeye bakıyordu. Bahçede kalınan süre içinde Ruhi ile Sıdıka pencereden yakılan ışıklarla ve bedenlerinin devinimleriyle haberleşiyorlardı. Bu günlerin izlerine Ruhi Su’nun bazı türkülerinde rastlamak mümkündür.

Hapishanede Ruhi Su’ya önce sazını vermediler. Bunun üzerine tutuklulardan Faik Şekeroğlu, o zaman kullanılan tahta paspas parçalarından ona bir bağlama yaptı, Ruhi Su iki sene bu bağlamayla çalıştı. Ancak iki sene sonra, izin çıkınca Ankara’dan bağlamasını getirtebildi. Merkez Kumandanlığı Cezaevi’nde 167 kişiydiler. Ruhi Su, bu arkadaşları arasından bir koro oluşturdu. Konserler yaptı. Onlarla çalıştı. Onlardan türküler derledi. Türküler söyletti. Bu arada her gün, ses egzersizleri yapmaya devam ediyordu. 1951 tevkifatı sanıkları için

özel mahkeme salonu yapıldı. İstanbul’un göbeğinde yattılar, yargılandılar, açlık grevleri oldu. Basının kılı bile kıpırdamadı. Basın, sadece tutuklamayı duyurmuştu. Ruhi Su ve Sıdıka hanım beşer yıla mahkum oldular. Erkekleri Adana Cezaevine, iki tutuklu kadından biri olarak kalan Sıdıka hanımı da Sultanahmet Cezaevi’ne gönderdiler.

Mahkeme sonuçlanır sonuçlanmaz nikah işlemlerine başlandı. Behice Boran ve Eşi Nevzat Hatko, Su çiftinin nikah şahitleri oldular. Ruhi Su hapishanede, türkü çalışmalarının dışında, boncuk çantalar, tahta kutular yaptı. Resim çalıştı. Portreler yaptı. Koğuşun penceresinden ışıklarla haberleşmelerini anlatan motifler çizdi. Sıdıka Su, bu motifleri nakışlayıp, kullanılır hale getirdi. Koğuşta ancak ellerine geçtikçe, kitap gazete okuyabiliyorlardı. Her şey çok kısıtlıydı. Ruhi Su, türküler üzerinde en verimli çalışma dönemini cezaevinde geçirdi. Bestelediği türkülerin çoğu bu döneme rastlar. Ankara’dan İstanbul’a Sansaryan Hanı’na getirilişini anlatan türkü, Bu Nasıl İstanbul Zindan İçindedir. Mahsus Mahal türküsü, doğrudan Sıdıka hanımla ilgilidir.

Bu türküyü Ruhi Su tabutluk diye bilinen hücredeyken hazırlamıştır. Ruhi Su’yu İstanbul’dan Adana’ya otobüsle götürürlerken, ikişer kişiyi bileklerinden birbirleriyle zincire vurmuşlardı. Tuvalete bile birlikte gitmek zorundaydılar. Hasan Dağı, Hasan Dağı Eğil Eğil Bir Bak türküsü, bu yolculuğun bir ağıtıdır. Nazım Hikmet’ten Kuvay-i Milliye Destanı’nı, cezaevinde düşünmeye başlamıştı. 1960’tan sonra besteyi tamamladı. Seferberlik Türküleri ve Kuvay-i Milliye Destanı plak olarak 1971’de çıktı, Şeyh Bedrettin Destanı’ndan bir parça ve Üç Selvi’yi bestelemeyi ise 1974 yılına kadar tamamladı. Adana Cezaevi’nde, Fazıl

Hüsnü Dağlarca’nın, Almanya’da Çöpçülerimiz adlı şiirini ve A. Kadir’in Bugünün diliyle Mevlana’sından bazı şiirleri bestelemiştir. Ruhi Su, Nazım Hikmet’in şiirini besteleyen ilk sanatçıdır. 1950 yılında Süvarinin Türküsü’nü (Dört Nala Gelip Uzak Asya’dan) yapmıştır. Sonra Fransa’da Yves Montand, Nazım Hikmet’in Akrep Gibisin Kardeşim şiirini besteledi. 1963’de Nazım Hikmet’in ölüm haberi geldiğinde Ruhi Su Karalı Bir Haber Düşmüş Geliyor ağıtını, bir türkü ezgisini yorumlayarak söyledi. Bu türkünün sözleri Ruhi Su’ya aittir. Operada iken, Hayali Gönlümde Yadigar Kalan (On Beşlere Ağıt) ve Baladız Destanını (1944) yapmıştı. Hapishanede bu türküler için de işkence gördü.

1958 yılının Haziran ayında tahliye oldular. Ruhi Su, sürgün yeri olan Çumra’ya gönderildi. Sıdıka hanım Ankara’ya mevcutlu olarak gitti. Ruhi Su Çumra’da ucuz bir otele yerleşti. Eşi ailesinin yanında kaldı. Ruhi Su, Çumra’ya hemen uyum sağladı. Çumra halkı ona ilgi duyuyordu. Radyodaki haberleri, parkta dinliyor, türkü programlarını kaçırmıyordu. Bu arada sıkı sıkı iş arıyor, Ankara’ya nakli için çalışıyordu. Yazdığı bütün dilekçelere ret cevabı geliyordu. Emniyet Genel Müdürü Kemal Aygün, Ruhi Su’nun naklini istemiyordu. Çumra savcısı Muharrem İlkez ve hakimi İlhan Somer ise onu Ankara’ya göndermeye uğraşıyorlardı. Savcı, Ruhi Su ile iyi ilişkiler içindeydi. Ondan cura dersi alıyordu. Her sabah otele uğruyordu. Mutlaka naklini yaptıracağını söylüyordu. Muharrem İlkez Ruhi Su’ya Çumra cezaevinde bir de konser verdirdi. Ruhi Su Çumra’da Ağustos sonuna kadar kaldı. Sonunda savcı Ankara’ya naklini yaptırmıştı. O da, savcıya ve Çumra halkına, istasyondaki bir salonda coşkulu bir konser vererek Çumra’dan ayrıldı. Böylece Ruhi Su, Kemal Aygün’ün muhalefetine rağmen Ankara’ya geldi.

Ankara’da dostları Celal Cündoğlu, Su ailesine Etimesgut’ta bir işçi lojmanı verdi. Bu lojman, Etimesgut’a 2 km uzaklıktaydı. Bir tarla ortasında, elektriği ve suyu olmayan, kerpiçten yapılmış. İki oda bir sofa ve tuvaletten ibaretti. Mevcut eşyalarıyla (bir gaz sobası,bir kilim, birkaç parça kap kacak) lojmana yerleştiler. Celal Cündoğlu ayda 100 Lira da para veriyordu. Her sabah ve akşam 2 km. yürüyerek jandarmaya imza vermeye gitmelerinin dışında normal bir hayata kavuşmuşlardı. Sıdıka Su hamileydi. 1959 Nisanında Ilgın geliyordu, ismi çok önceden konmuştu.

İşsizlik devam ediyordu… O sıralar cezaevinden çıkan bazı arkadaşları, bir nakliye şirketi kurmuşlar, Ruhi Su ‘ya; sen de biraz para bul, ortak ol demişlerdi. Celal Cündoğlu bir miktar para vererek gene yardımcı oldu. Ama arkadaşları sözlerini tutmadılar. Yazıhanede oturması için anlaştıkları halde Ruhi Su’ya eşya taşıttılar. Ama iş, işti. Ruhi Su bundan hiç gocunmadan, sırtında eşya taşıyarak evine ekmek götürebiliyordu hiç olmazsa. Emniyet nezaretinin son günleriydi. Atıf Yılmaz, Osman Nuri Karaca ve arkadaşları Ankara’ya gelmişlerdi. Ruhi Su’nun eşya taşıyor olması onları üzmüştü. Mutlaka bir şeyler yapılmalıydı. Cezanın bitiminde Atıf Yılmaz, “Karacaoğlan’ın Kara Sevdası filmini çekecekti. Ruhi Su’yu Adana’ya bu filmin müziği için çağırdı. Ruhi Adana’ya Çığşar yaylasına giderek çalışmalara başladı. Türküler derledi. Karacaoglan’a ait derlediği türküleri bu filmde söyledi. Bu film için koro oluşturdu. 40 gün Adana’da kaldı. Eşi Ankara’da idi. Oğlu Ilgın 2 aylıktı. Ruhi Su film çekimi birince, Taksim gazinosunda sahneye çıkmak üzere İstanbul’a gitti. Bir ev kiralayarak, 2 Mart 1960’da ailesini yanına aldı. Bu tarihten sonra türkü söylemeyi kulüplerde sürdürecekti. 27 Mayıs devrimi kulüplerde yabancı sanatçı çalışmasını

engellemiş, yerli sanatçılara olanak tanımıştı. Bu arada Yapı Kredi Bankası’ndan, Kazım Taşkent tarafından, kendi adına bir kulüp kurması için bir teklif aldı. Ruhi Su, bunu yapamayacağını, ancak yine aynı bankanın düzenlediği halk oyunları şenliğine gelen ekiplerin müziklerini banda alıp, notaya aktararak bir arşiv oluşturabileceğini, böylelikle, bankanın da daha yararlı bir yatırım yapmış olacağını söyledi. Çalışmalara başladı. Beş yıl sürdü bu arşivleme. Notalar basıldı, bir kitap çıkacaktı. O ara, Ruhi Su Bitmeyen Yol adlı filmde bir türkü söylemişti. Serdari Halimiz Böyle N’olacak/Kısa Çöp uzundan Hakkın Alacak. Dünya gazetesinde, o dönemin ünlü fıkra yazarı Bedii Faik, Kulaklara Kurşun Gibi Akan Ses” diye bir fıkra yazdı, İş adamlarımız uyuyor mu? diye Ruhi Su aleyhinde bir kampanya başlattı. O sırada iktidar da değişmişti. Kazım Taşkent, Ruhi Su’yu çağırdı. Bedii Faik’in yazısından söz etti ; Sen artık bütün aletleri ve notaları alıp, evinde çalışsan gibi bir teklif getirdi. Ruhi Su bunu kabul etmedi. Anlaşıldı. Siz yeni iktidara göre yeni adımlar atacaksınız dedi ve her şeyi bırakarak çıkıp gitti. Neden sonra, bir de baktı ki beş yıl boyunca onca emek vererek derlediği, notaya aktardığı halk oyunları, Yapı Kredi Bankası tarafından kitap olarak, Sadi Yaver Ataman adıyla çıkarılmış. İşte Ruhi Su, buna çok sinirlendi. Sadi Yaver’e Bunu nasıl yapar, nasıl kabul edersin? diye sordu. Sadi Yaver, Haklısın bu senin emeğin. Ama böyle istediler dedi. Bu sözleri mahkemede de tekrarladı ve Ruhi Su böylece davayı kazandı. Tazminat istememişti, ama ikinci baskı Ruhi Su adıyla çıkacaktı. Yapı ve Kredi Bankası ikinci baskıyı hiç yapmadı. Bu kitap, ölümünden üç yıl sonra, Ruhi Su imzasıyla, Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla çıktı.

Musiki Muallim Mektebinde bir yandan da türküler üzerine çalışmalarını sürdüren Ruhi Su, okuldaki arkadaşlarıyla birlikte 1956 yılında bir Müzik Öğretmenliler Korosu kurmuştu. Bu koronun başına da, hocaları Ahmet Adnan Saygun’u getirmişlerdi. Koronun adı, döneme ait belgelerde Ses ve Tel Birliği Korosu olarak geçer. Bu, onun ilk koro çalışmasıdır. İkinci koro çalışmasını, 1944-47 yılları arasında, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde oluşturduğu koro ile birlikte yürütmüştür. Bu koro, zaman zaman kapatılıp yeniden açılarak, aralıklarla çalışmalarını sürdürmüştür. Ruhi Su’nun sonradan hayat arkadaşı olarak seçeceği Sıdıka Umut da bu koronun koristlerindendi. Ruhi Su, hapishane yaşamı boyunca da kısa dönemli koro çalışmaları yapmıştır.

Ruhi Su’nun en önemli korosu, 1975 yılında Dostlar Tiyatrosu bünyesinde, ilk üyelerini sınavla seçerek kurduğu Dostlar Korosu’dur. Dostlar Korosu, Ruhi Su yönetiminde, türküler üzerinde çalışmalarını sürdürdü. Koro, çoksesli türkü çalışmalarının ilk örneklerini, iki sesli türküleri seslendirdiği konserlerde vermeye başlamıştı. 1976 yılının sonunda El Kapıları, 1977’de Sabahın Sahibi Var, 1978’de ise Semahlar uzunçalarlarında Dostlar Korosu Ruhi Su’ya eşlik etti. Ruhi Su, Dostlar Korosu ile İstanbul, Ankara ve Bursa’da çok sayıda konser verdi. Karşılaşılan nice güçlüğe göğüs gererek, koro elemanları, Ruhi Su’ya ve yaptığı işe duydukları sevgi ve bağlılıkla koroyu ayakta tutmayı uzun süre başardılar.

Dostlar Korosu, 1980 yılında, 12 Eylül döneminde ülkenin değişen ve ağırlaşan koşulları nedeniyle çalışmalarına ara vermek zorunda kaldı. Bu suskunluk, Ruhi Su’nun aramızdan ayrıldığı 1985 yılına kadar sürdü. 1986’da, öncelikle Ruhi Su’yu anma gecelerine katılmak üzere yeniden bir araya gelen koro, çalışmalarını: Timur Selçuk, Sarper Özsan, Hüseyin Tutkun, Cenan Akın, Öcal Öcalan, Refik Köksal, Cengiz Ünal gibi değerli müzik adamları yönetiminde sürdürerek günümüze kadar gelebilmiştir. Koro, 1987 yılında, Ruhi Su’ya olan sevgi, saygı ve bağlılığını ifade etmek üzere, adının başına onun adını ekleyerek Ruhi Su Dostlar Korosu adını aldı.

Ruhi Su ilk kez 1977 yılında Ahmet İsvan ve Necdet Uğur’un yoğun uğraşıları sonucu pasaport alabilmişti. Yurtdışına da ilk defa yine o yıl çıkarak, ülkemizden bir grup sanatçı ile birlikte, Berlin’de yapılan Nazım Hikmet haftasına katıldı. Büyük bir coşku ile karşılanan sanatçı, bu haftayı izleyen günlerde sık sık siyasal ve sosyal kuruluşların çağrılısı olarak Almanya’nın diğer şehirlerine, Hollanda, Belçika, İngiltere ve Fransa’ya giderek çok sayıda konserler verdi. Bu pasaportu ile son olarak Avustralya’ya gitti ve orada, çok ses getiren bir konser verdi. Ruhi Su’nun hayatı boyunca alıp alabileceği bu tek pasaportun süresi aynı yılın sonunda doldu. Kültür ve sanat dünyamız ; onurlu, inançlı ve ödünsüz kişiliğiyle örnek bir aydın portresi oluşturan, tüm engellemelere rağmen, yeteneği ve sanatının gücü ile adını ülkemiz sınırları dışında da duyuran bu çok değerli sanatçısını 20 Eylül 1985’te kaybetti. Hastalığına prostat kanseri teşhisi konulduktan sonra, 73 yaşındaki sanatçının yurtdışında tedavisi için girişimlerde bulunuldu. Ne var ki yetkililer, hiçbir gerekçe göstermeksizin, sanatçıya pasaport vermemekte direndiler. Ülkemizin ve tüm uygar ülkelerin aydınları, sanatçıları, bu insanlık dışı,

anlamsız ve utanç verici direnişi kırmak için seferber oldular. Nihayet kapılar açıldı, Ruhi Su’nun tedavi amaçlı olarak ve yalnız bir defaya mahsus olmak üzere yurtdışına çıkmasına izin verildi. Ama artık çok geçti. Ruhi Su artık ölüm yolculuğuna hazırlanmaktaydı. Ruhi Su bu gecikmeyle verilmiş pasaporttan yararlanamadı.

Ruhi Su 1964 yılından ölümüne kadar on altı adet 45’lik plak ve on bir adet uzunçalar çıkardı. Ölümünden sonra ise, eşi Sıdıka Su ile oğlu Ilgın Su, özel arşivlerindeki ses kayıt belgelerinden yararlanarak, plak, kaset ve CD üretimini sürdürdüler. Böylece, bir anlamda Ruhi Su müziği ile ilgili tarihsel arşivlemeyi tamamlamaya çalıştılar. Ruhi Su’nun birinci ölüm yıldönümünde Ekin idim Oldum Harman plağı, kaseti ile birlikte Paris ve Türkiye’de aynı zamanda çıkarıldı. Bu plak, o yıl yayınlanan aynı türdeki uzunçalarlar arasında, dünyanın önemli ödülleri arasında yer alan Charles Cros Akademisi’nin Büyük Plak Ödülüne (Grand Prix du Disque) değer görüldü. Ödül, 9 Şubat 1988 tarihinde Paris’te düzenlenen bir törende, dönemin Kültür Bakanı François Leatanol tarafından -sağlık koşulları nedeniyle törene katılamayan Sıdıka Su’ya iletilmek üzere- Pertev Naili Boratav’a sunulmuştur. Seferberlik Türküleri ve Kuvayi Milliye Destanı, El Kapıları, ve Şiirler-Türküler uzunçalarları Almanya’da da basılmıştır. El Kapıları Köln’de, o yılın Eleştirmenler Ödülünü almıştır. 1991’de, o yılın Yunus Emre yılı olması nedeniyle, ABD’de bir plak şirketi Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal plaklarını tek CD olarak çıkarmıştır. Ruhi Su, ölümünden sonra pek çok konser, söyleşi, panel, sergi ve diğer etkinliklerle anıldı ve anılmaya devam etmekte. Bu etkinliklerin pek çoğu İstanbul’da yapılmakla birlikte, Ankara ve Eskişehir gibi kentlerimizde ve Almanya, Avusturya gibi ülkelerde de gerçekleştirilmiştir. Örneğin 1991’de Köln’de, Köln filarmoni salonunda altmış kişilik Ruhi Su Dostlar Korosu’nun katılımı ve Cenan Akın’ın şefliği ile bir konser verilmiş. Arkadaş Tiyatrosu, VDR Televizyonu, Türkiye Öğretmenler Derneği ve işçi sendikaları tarafından da desteklenen bu konser Frankfurt’ta da tekrarlanmıştır. Ruhi Su, yaşarken işini hep konserlerle, plaklarla, kasetlerle sürdürmüştü. Ölümünden sonra da kaset ve CD’leriyle sürdürüyor. Ruhi Su Kültür ve Sanat Vakfı, 1997’den bu yana Ruhi Su adına, onun anısını canlı tutmak, müziğini ve dünyayı yorumlama biçimini, yeni kuşaklara anlatmak amacıyla etkin bir şekilde çalışmaktadır.

[1] Türkiye Öğretmenler Derneği, Türkülerde Çiçeklenen Ruhi Su, Köln 1985, s. 15
[2] Fisun Akatlı, … bir de Ruhi Su geçti…, İstanbul 2001, s. 10
[3] Türkiye Öğretmenler Derneği, Türkülerde Çiçeklenen Ruhi Su, Köln 1985, s. 16
[4] Fisun Akatlı, … bir de Ruhi Su geçti…, İstanbul 2001, s. 12
[5] Türkiye Öğretmenler Derneği, Türkülerde Çiçeklenen Ruhi Su, Köln 1985, s. 20

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: