Teknoloji ve İnsan

İnsanlığın Bilinen Geçmişi

Mehmet Kurtoğlu
04.10.2001

İnsan olarak anılan canlı varlık, üzerinde yaşadığımız Dünya gezegeninin ve güneş sistemimizi oluşturan tüm gezegenlerin en akıllı canlısıdır. İnsanı diğer canlılardan farklı kılan en önemli özelliği aklı ve yetenekleridir.

İnsan, bilinen geçmişi süresince çevresinde oluşan hareketle­ri ve bunların nedenlerini, üzerinde yaşadığı dünyayı, güneş sis­temini, kendi galaksisini ve tüm evreni algılama yolunda sürek­li çaba sarf etmiştir. Et ve kemikten oluşan vücudu ile yapama­yacağı işleri, yarattığı âletlerle yapabilmek için çalışmıştır. Bir bakış açısı ile sanki yapısının derinliklerinde, yani genetik enfor­masyonunda, “Varoluşunun Keşfedilmesi” görevi yatmaktadır.

Bilinen ya da tahmin edilen insanlık tarihi MÖ 50.000 yılı­na kadar uzanır. Bu döneme ilişkin fosil kalıntılar, yazılı yapıt­lar ve efsaneler günümüze kadar gelmiştir. Bilindiği gibi can­lıların ve insanların yeryüzünde varoluşlarına ilişkin çeşitli yaklaşımlar ve dogmatik inanışlar vardır. Skolâstik yaklaşıma göre tüm canlılar sembolik bir anlatımla ilâhi bir güçle bir günde yaratılmışlardır. Evrim teorisine ve genel bulgulara gö­re ise Homo Erectus günümüzden 200 ile 500 bin yıl önce de­nizlerden karalara çıkarak iki ayağı üzerinde dikilmiş, sürecin devamında ise düşünebilen insan yani Homo Sapiens oluşmuş­tur. Günümüzden 200 bin yıl önce düşünebildiği varsayılan in­san, günümüzden sadece 6.000 yıl önce dev adımlar atmaya başlamış ve yeryüzünde geçmişi bilinen bir insanlık tarihi oluşmuştur. İnsanlığın son 6.000 yıllık geçmişinden önceki dö­neme ilişkin ise çeşitli düşünceler vardır. Bu düşüncelerin te­melinde, tüm kutsal kitaplarda ve semavî dinlerin ortaya çıkı­şından önceki dönemlere ilişkin tarih kitapları ve sanatsal ya­pıtlarda anlatılan olaylar yatmaktadır. Bunlardan “Büyük Tufan Efsânesi”, “Kıyamet Tanımlanışı” geçmişe yönelik düşün­celerin ve insanlığın varoluşu olgusunun büyük bir merakla araştırılmasına neden olmaktadırlar. Bir diğer yaklaşıma göre tüm canlıların yeryüzüne içinde yaşadığımız galaksinin kıyamet sonucu yok olan bir gezegenin­den gelmiş oldukları da düşünülmektedir.

Bilindiği gibi dünya gezegeni Samanyolu olarak adlandırı­lan gezegenler topluluğu içinde bulunmaktadır. Samanyolu ga­laksisi Evrende bulunan milyarlarca galaksiden sadece biridir. Samanyolu galaksisi de kendi içinde milyarlarca güneş siste­minden oluşmaktadır. İçinde bulunduğumuz güneş sistemi bel­ki de Samanyolu galaksisinin en ücra köşesinde kalmış, belki de en unutulmuş parçalarından biridir.

İnsan, bizim bildiğimiz kendini tanıma ve bilme zamanından bu yana sürekli olarak varoluşunu irdelemiş, yaşadığı günün ga­ilelerinden bir an uzaklaşıp tefekküre dalarak “nereden gelip ne­reye gidiyoruz” sorusunu kendi kendine sürekli sormuştur. Du­varları ve sınırları olmayan bir uzayda ara sıra sanki bir tefek­kür hücresine girmiştir. Bu sorgulamayı aklını bildiğimiz anlam­da kullanmaya başladığı dönemlerde sembolik anlamda da ger­çekleştirmeye devam etmiştir. Naacal tabletlerinden öğrendiği­miz kadarı ile Mu uygarlığında bu sorgulamayı tefekkür hücre­lerinde kendi kendine yapmıştır. Mu uygarlığının devamı olarak kabul edilen Mısır uygarlığının yarattığı Keops, Kefren ve Mikerinos piramitlerinin (MÖ 3000) altında bulunan hücrelerde de ara sıra tefekküre dalarak çözemediği bu soruya cevap bulmak için çaba sarf etmiştir. Binlerce yıl sonra da keşfedilen onca bi­linmeyen olmasına rağmen halâ aynı soruyu kendi kendine sor­makta ve sembolik anlamda tefekkür hücresine girmektedir.

İnsan bu araştırma sürecinde, hedefine ulaşabilmek için ya­şamını kolaylaştıracak âletleri yaratma, icat etme yolunda iler­lemektedir. Geçen binlerce yıllık süre içinde sarf edilen sürekli çabalar nicel birikimler oluşturmuş, bu birikimler bazı zaman­larda parlatılan kıvılcımlarda nitel dönüşümler yaratmışlardır.

Yeryüzündeki insan yaşamını tümü ile etkileyen bu büyük dönüşümler çağ olarak adlandırılmışlardır. Çağ kavramı insan­lık tarihinde yaşanan kültürel gelişmelerde elde edilen büyük aşamaları belirlemektedir. İlkçağ, Ortaçağ, Yeniçağ derken, “çağ” kavramı bu anlamda kullanılmaktadır.

Yaşamın bilinen ilk çağında insan dünyanın zor doğal koşul­ları içinde yaşam mücadelesi vermekteydi. Bu döneme ilişkin bulgular yaşanılan dönemleri Taş ve Maden devirleri olarak adlandırmamıza neden olmaktadır. Yontma Taş ve Cilâlı Taş dönemlerinde insan dünya üzerindeki yaşam mücadelesini sürdürebilmek için yararlanabileceği diğer canlıları öldürebilmek amacı ile taştan silâhlar yapmıştır. Sürecin devamında ateşi kullanarak madenleri işlemiş, gelişimini ve doğa ile mücadele­sini sürdürmüştür.

Âlet yapma yeteneği, insanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliklerinden biridir. İnsan, bildiğimiz başlangıç döne­minden bu yana teknoloji üreten bir varlıktır. Bu bakış açısı ile de teknolojinin tarihi insanlığın tüm evrimini içerir. Teknoloji insanlığın ilk dönemlerinde zanaatkarlar tarafından üretilmek­tedir. Eski Yunanlılar teknoloji kavramım “Techno” yani “zanaat” ve “logos” yani “söz” sözcüklerinden oluşan bir tanımlama ile ifade etmekteydiler.

İnsanlık tarihi içinde doğanın zor koşullarına karşı verilen yaşam mücadelesi binlerce yıl sürmüştür. Yapılan âletlerin ya­şamı kolaylaştırıcı özelliklerinin kullanılması ve bu sürecin ar­tarak hızlanması ile teknolojik ilerlemeler yaşamı belirlemeye başlamıştır.

İnsanın evrim süreci içinde, bilginin, bunu değerlendirerek ve yargılayarak sonuç elde eden aklın, akıl ve mantığın sonucu ortaya çıkan teknolojinin, birbirini etkileyen ve ilerleme kayde­den bir süreç olduğu görülür. Bilgi bir süreç ve birikim ile elde edilmiş,akıl ile değerlendirilmiş, elde edilen sonuç yeni keşif ve icatların yani yeni âletlerin yapılmasını sağlamıştır. Bunların kullanımı ile yeni güzellikler ve yeni bilgiler elde edilmiştir.

RÖNESANS

Bilinen tarihte ilkçağ, insanın doğa ile yoğun mücadelesi ile geçmiştir. Bu çağın devamındaki antik çağ olarak adlandırılan MÖ 700 – MS 500 yılları arasında araştırıcılık, felsefe, keşifler ve icatlar ön plândadır.

Tarih boyunca insanların sürekli sorguladığı “Varoluş” olgu­su antik çağda da yoğun bir şekilde araştırılmıştır. Gerçek bili­min henüz varolmadığı bu dönemde düşsel tasarımlara bilim denilmektedir. Tanrıların, Evrenin ve insanın yaratılışı üzerinde felsefî anlamda düşünce üretilmektedir. Yunan filozofları Evre­nin oluşumunu tabiat olayları ile araştırmışlardır. Evreni oluş­turan ana maddeyi Thales “Su” olarak tanımlamıştır. Anaximenes buna “Hava”, Herakleitos “Ateş” Anaximandros “Sınırsız ve Vasıfsız Bir Madde” demiştir. Demokritos ise Evreni “Boş Uzaydaki Atomlar” olarak tanımlamıştır. Antik çağ boyunca araştırılan “Nereden Geliyoruz” sorusuna tek tanrılı dinlerin or­taya çıkması ile bir cevap bulunmuştur. Bu olgu belki de araş­tırmaktan yorgun düşen insanın bir teslimiyeti olmuş ve ortaçağ boyunca düşünce, yerini inanışa bırakmıştır.

Ortaçağ, bireysellik bilincinin bastırıldığı, insanların din bir­liği içinde toplumsal bir kimlikle yaşadığı bir dönemdir. Özel­likle batı ülkelerinde yaşamın ve devlet yönetiminin temel un­suru kilise teşkilâtıdır. Kilisenin dogmalarına dayalı yönetimi altındaki halk, yaratma özgürlüğünün tanrılara özgü bir etkin­lik olduğuna inanmakta ve bu dünyadaki yaşamını öteki dünya­ya hazırlık için sürdürmektedir. Dogmalara dayalı bu karanlık yaşam uzun sürmemiştir. Kilise dışında etkin bir güç olan derebeyleri barutun Çin’de icadı, batıya gelmesi ve teknolojinin ge­lişmesi sonucu etkinliklerini kaybetmeye başlamışlardır. Tek­nolojik gelişme ile batı toplumunda bireysellik bilinci de uyan­maya başlamış, atölyeler bazında yapılmaya başlayan üretim, zamanla, sermaye birikiminin oluşmasını da beraberinde getirmiştir. 15. yy’ın sonlarında yani Dünyada büyük coğrafya keşif­lerinin yapılmaya başlandığı sırada önce İtalya’da başlayan sonra da diğer Avrupa ülkelerine yayılan edebiyat ve sanat ala­nındaki yeniliklere Rönesans denilmektedir. Ortaçağın din top­lumuna dayanan toplumsallık bilincinden bireysellik bilincinin filizlenmesi Rönesans’la birlikte olmuştur. Bilindiği gibi bu dö­nemde özellikle sanatçıların bireysel çabaları ile dogmalara dayalı düzen çökmüş ve dünya bugünkü medeniyetin başlangıcı olan aydınlanma çağını yaşamaya başlamıştır.

Ortaçağ araştırmaktan yorgun düşen insanın batıl inançlara teslim olduğu bir dönemdir. Teslimiyetin sorunları çözeme­yeceği zamanla anlaşılmış ve insanı karanlığa iten bu teslimi­yetçi anlayış ile mücadele başlamıştır. Rönesans la birlikte doğayla ilgili her türlü araştırmanın gözlem ve deneye bağlı olması gerektiği savunulmaya başlanmıştır. Yani olaylara bilim­sel yöntemle bakılmaya başlanmıştır. Bu olgu teknolojik dev­rime, teknolojik ilerleme de yeni buluşlara yol açmıştır. İnsan­lık hızla kendini doğanın sınırlamalarından soyutlamaya baş­lamıştır. Doğa artık insanın, sadece parçası olduğu bir şey ol­muş, insan doğayı kullanmaya, ondan faydalanmaya başlamış­tır. Bu bağlamda Rönesans insanlık tarihi için çok önemli bir dönüm noktasıdır.

Batı toplumunda bilimsel düşüncenin alabildiğine gelişmeye başladığı, serbest girişimciliğin gelişmeye açık ortamında bir sü­re sonra sermaye birikimi de oluşmuştur. Ortaçağın sonlarına doğru para ekonomisine ve banka sistemine dayalı, el sanatları ve ticaretin canlı bir şekilde var olduğu kentler oluşmaya başlamıştır. Böylece o zamana kadar sadece kilise ve derebeylerinin elinde bulunan servet ve sermayenin yanında, kendi birikimlerini oluşturmaya başlayan bir burjuva sınıfı ortaya çıkmıştır. Bu du­rum yaşam için gerekli olan maddelerin parayla satın alınabilme­sini sağlamıştır. Yaşanan gelişme, bireylerin çabalarını, hayal gücü ve yaratıcılıklarını destekleyen bir gelişmedir. Böylece insan yepyeni şeyler üretmeye başlamıştır.

Bu sürecin devamında atölyeler bazında yapılmakta olan bir üretimden yavaş, yavaş fabrikalara doğru geçilmiştir. Teknolojik gelişim dev adımlarla ilerlemiş, kurulan büyük işletmelerde kısa zamanda büyük sayılarda ürünün standart ve düşük maliyetlerle üretimi sağlanmıştır. Büyük işletmelerde bir araya gelen insanlar kendi dallarında uzmanlaşmaya başlamış ve büyük bir iş bölümü ortaya çıkmıştır. Endüstri devrimi olarak isimlendirilen bu oluşum ile batı toplumu bilinçlenmeye başladığı bir çağı da yakalamıştır. Bu çağın insanı, orta çağ insanından farklı olarak öte dünya yerine bu dünya için yaşamakta, din kardeşi olarak değil insanca yaşama hakkını arayan bir birey olarak topluma katılmaktadır.

ENDÜSTRİ DEVRİMİ

İnsanlık tarihinde iki büyük aşama vardır:
Bunlardan birincisi insanın göçebelikten kurtulup yerleşik dü­zene geçmesi, avcılıktan, tarıma ve hayvancılığa yönelmesidir.
İkinci aşama ise topraktan koparak teknik dünyanın yaratıl­ması olmuştur.

İnsanın tüketicilikten üreticiliğe geçişi binlerce yıl sürmüştür. Yerleşik düzene geçiş kalıcı eserlerin oluşmasını sağlamış ve sosyal, kültürel ve teknik alanlarda birikimler elde edilmiş­tir. Bu süreç endüstri devrimine kadar devam etmiştir.

Teknik dünyanın yaratılmaya başlandığı 18. yüzyıl “Endüstri Çağı” olarak tanımlanıyor. “Endüstri Çağı” batı kültüründe teknolojinin gelişmesi ile başlayan bir süreçtir. Ancak bu süreç sadece batı toplumu ile sınırlı kalmamış, tüm insanlık tarihinin büyük sonuçlar getiren bir aşaması olmuştur.

Batı’ da doğan ve dünyanın her bir yanını sarmaya başlayan endüstri dünyasının kuruluşunda, işveren, işçi, iktisatçı, işletme­ci, mimar, mühendis, teknisyen, sanatçı, bilim adamı, düşünür vb. çeşitli uzmanlık dalından gelen sayısız insanın emeği yatmaktadır. Yeni bir düşünce bu toplulukları bir araya getirmiş ve tarihte görülmemiş olan bir işbirliği ve buna bağlı bir işgücü ortaya çıkmıştır.

Yaşam 19. yy başında Avrupa’da yaşanan endüstri devrimin­den bu yana olağanüstü hızlı gelişen değişimlere uğramıştır.

İnsan kaynağına dayalı, ağırlıklı olarak elle yapılan ve dar kapsamlı bir kitleye ulaşan bir üretimden, makinelerle milyon­larca ürünü çok kısa zamanda üreterek geniş kitlelere yayılma­yı sağlayan bir üretim tarzına dönüşülmüştür.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında gelinen bu noktada sa­natsal alanda da büyük gelişmeler yaşanmaktadır. Batının ka­fasında altı yüzyıl kök salan bireysellik bilinci yerini, yavaş ya­vaş, endüstri dünyasının eşitliği ön plâna çıkartan yaşam üslu­buna bırakmaya başlamıştır. Endüstri dünyasının en önemli özelliği olan standartlaşmaya doğru gidiş sonucu oturulan ev­ler, kullanılan eşyalar giderek standart ölçü ve örneklere dayan­dırılmaya başlanmıştır. Bu dünyada dostluk, sevgi gibi en yüksek değerlerde bile sosyal normların etkisi hissedilir olmuştur.

Endüstrileşme ile birlikte toplumsal yaşamda da büyük de­ğişiklikler oluşmuştur. Büyük kitleler tarımsal alandan koparak kentlere göç etmişler, büyük yığınlar merkezlerde toplanmaya başlamıştır. Endüstrileşmiş yörelere kırsal kesimden göç yüzyıl­lar boyu devam etmiştir. Toprağa bağlı yaşamaya alışmış top­luluklar kentlerde yapay bir dünyada yaşamaya zorlanmışlar­dır. 19. yüzyıl sonlarına kadar süren tarımcılık kültürü yerini kent kültürüne bırakmaya başlamıştır. Sürekli toprağa basan insanlar artık asfalt, cam, taş ya da sunî malzemeden oluşan zeminler üzerinde yaşamlarını sürdürmektedirler.

TEKNOLOJİNİN İNSAN YAŞANTISINA ETKİLERİ
Teknolojinin oluşturulması ve kullanılması insan yaşamına olumlu ve olumsuz birçok etkiler yapmıştır.

İnsanın kendini tanıma yolunda dur durak bilmeyen çabala­rı ile birçok keşif ve icatlar gerçekleşmiştir. Elde edilen bu ye­ni değerler ilk aşamada lâboratuar ortamında kullanılırken da­ha sonra günlük hayatın da parçası olmuştur. Bu teknolojik ge­lişim tarih boyunca yaşanılan ölçekleri sürekli büyütmüştür. Bunlar insanlığın gelişimi için yararlı olmakla beraber bir kıs­mı da zarar anlamında kullanım bulmuşlardır.

Teknolojik gelişmelerle yaşam koşulları gittikçe iyileşirken diğer taraftan da dengeler değişmeye başlamıştır. Örneğin, in­sanlar küçük topluluklar halinde yaşarlarken, kullandıkları ba­sit silâhlarla ancak yerel boyutta kalan savaşlar yapabiliyorlar­dı. Bu savaşlarda da kayıplar az oluyordu. Teknoloji ile birlikte bölgesel ve hatta tüm dünyayı saran boyuta geldiler. Nükleer başlıkla yüklenmiş füzeler, bunlara enerji sağlayan atom sant­ralleri, füzelere kumanda olanağı tanıyan radyo frekansı, laser kontrol devreleri, bilgisayar kontrollü savaş sistemleri ve buna benzerleri ile artık savaşlarda yüzlerle ölçülen kayıplar milyon­larla ölçülmeye başlanmıştır.

M.Ö. 5000 yılında saatte 2 – 3 kilometre hızla gidebilen kı­zaklarla taşımacılık yapılmaktaydı. 20. yüzyılda jet motorunun yapılması ile saatte 1000 km’ lik hızın üzerine çıkılmıştır.

Teknolojinin gelişmesi ile doğadan ve dünya nimetlerinden daha çok yararlanılmış, ancak denetlenemeyen denge değişik­likleri sonucu aynı oranda da kirlilik ön plâna çıkmaya başla­mıştır. Yani doğal gelişim hızının aşılması ile doğal denge bozulmuş ve yaratılan atıkların kendi kendini temizleyemediği, mutlaka insan müdahalesinin gerektiği bir yapı oluşmuştur. Ekolojik denge kontrol dışı bir şekilde bozulmaya başlamıştır. Belirtildiği gibi Rönesans’la birlikte insanların aya kadar gi­debilmesini sağlayan bir süreç başlamıştır. Bu sürecin, teknolo­jinin kötü ve kötüye kullanımları sonucu içinde yaşadığımız dönemde Hiroşima ve Çernobil’e de vardığı düşünülmektedir.

Teknolojik gelişme, çıkrık makinesi ile beraber işsizliğe, ilâç­larla beraber yeni hastalıklara, tarımın modernleşmesi ile bera­ber toprağın fakirleşmesine, çamaşır – bulaşık makinesi, buzdo­labı gibi yaşamı kolaylaştıran cihazlarla beraber çevre kirliliği ve endüstriyel atıkların oluşmasına yol açmıştır.Teknolojik iler­leme sonucu doğal bir dünya ve yaşamdan, yapay bir yaşama ve sanal bir dünyaya geçiş olmaya başlanmıştır.

Endüstri devrimi ile bilimin tüm alanlarındaki gelişmeler de ivmelenmiştir.

Canlı varlıkların denizlerden karalara, sürünmekten ayağa kalkışa geçirdiği evrim, yazının bulunuşundan endüstri devri­mine kadar geçen süredeki gelişmeler ile son yüzyıldaki, hatta 1950 yılında elektronik ve bilgisayar teknolojisinde transistö­rün bulunmasından bu yana geçen süre içinde insanlığın elde ettiği gelişmeler karşılaştırıldığında eksponensiyal bir hızdaki gelişme görülmektedir.

Günümüz insanı teknolojinin bu baş döndürücü gelişmesi içinde iletişim olanaklarım sonuna kadar kullanabilmekte ve üzerinde yaşadığımız gezegenin tüm yerleşim noktalarına evinde kurulu bir bilgisayar aracılığı ile gidebilmekte, yerkürenin öbür ucundaki bir olayı canlı olarak izleyebilmektedir. Bu hızlı gelişme ve Evrenin gizemlerinin keşfedilmesi yönündeki bu olağanüstü yarış, insanları belirli kalıplar içinde kalmaya ve bu hızlı akışa ayak uydurmaları için de hızlı yaşamaya zorlamaktadır. Endüstri toplumunun insanı önceki yüzyılların insanı ile karşılaştırıldığında, yaşam biçimi, sanat ve kültür anlayışı, dış görü­nüşü ve alışkanlıkları ile farklılıklar gösterir. Duyguya hitap eden bir klâsik müzik ya da halk müziği, yerini yaşamın hızlı akışını ifade eden pop müziğe, underground, rock vb. müzik akımlarına bırakmıştır. Giyimde renk ve estetik kavramları, yerini marka kavramına bırakmaktadır.

Fotoğraf tekniğinin bulunmasıyla gözleme dayalı bir sanat anlayışı yerini düşünmeye, gözlem ötesindeki hayal gücünü ön plâna çıkartan bir sanat anlayışına terk etmiştir. Empresyonizm yerini ekspresyonizme, o da soyut sanat anlayışına ve daha sonra da per­formansa bırakmaya başlamıştır. Güneşin batması ile uykuya yatan insan elektrikli aydınlatma düzeninin kuruluşu ile artık 24 saat yaşamakta, üretmekte ve var olan tüm sınırları hızla aşmaktadır.

Üretimin hızlı temposu ile teknolojinin insan üstü yeteneklerini kullanan insan, günlük yaşamın kısır döngüsü içinde duygularından uzaklaşmış, daha çok başarı, daha hızlı yaşam, daha çok üretim gi­bi bir yarışa girmiştir. İnsanın hızlı yaşamı teknolojideki gelişme hı­zını arttırmakta, teknolojik gelişmeler de yaşamı daha da hızlandırmaktadır. İnsan ve makine yarış halindedir. İnsan makineleşmekte, duygusallığından uzaklaşmaktadır. Duygusal, dünyanın değerlerini, yani insanî değerleri doyasıya yaşayamayan insan, yerini robotlaşmış bir nesneye bırakmaktadır.

Endüstriyel üretim monoton bir düzende olup, disiplinsizlik ve sistemsizliği kabul etmemektedir. İşlerin otomatik olarak ya­pılması, kişileri monoton bir yaşamın içine itmektedir. Endüstri­leşmenin dayattığı robotlaşmış yaşam insanların bireyselleşmesine de neden olmuştur. Bu yaşam insanların duygusal iç yaşamlarını da etkilemiş, onları kullandıkları makinelere benzeterek, günden güne yetkinleşmesine, ancak aynı oranda da sosyal yaşamdan uzaklaşmasına neden olmuştur. Toplumsal ve bireysel değişimler hızlı iletişim ile geniş kitlelere anında ulaşmaktadır. Toplumun değer verdiği çoğu şey önemini yitirmeye başlamıştır. İdealizm yavaş, yavaş misyonunu tamamlamakta, rasyonalizm hızla ön plâna çıkmaktadır. Günümüz endüstri toplumu in­sanı, içinde yaşadığı bilimsel ve teknolojik yaşam düzenini tüm başkaldırmalarına karşın benimsemek zorunda kalmıştır.

SONUÇ

21. yüzyıla girerken teknoloji inanılmaz hızla gelişerek ilerliyor. İnsanın kendi “Beni” ni keşfetmesi ve bireysel yaratıcılığının önündeki sınırları yıkması ile artık önü kesilemez gelişmeler başladı. 1950 yılında transistorun bulunması ile endüstri devriminden bu yana oluşan nicel birikimler bir nitelik dönüşümü yarattı. Yaşam çizgisi hızla değişmeye başladı. O döneme kadar kol gücünün yerine geçerek yaşamı kolaylaştıracak âletler yapan insan, bu tarihten sonra beyin emeğinin yerine geçen akıllı âletler üretmeye başladı. Elektronik teknolojisinin hızlı gelişimi ve lâboratuar ortamından günlük yaşantıya inmesi ile de hayal gücünü zorlayan gelişmeler elde edilmeye başlandı. Teknolojik ürünlerin çok ucuzlaması sonucu, teknolojinin sade­ce onu kullanma şansını elde eden insanlara verildiği bir yapıdan, onun herkesin kullanımına sunulduğu bir düzene geçildi. İletişim olanakları olağanüstü arttı. Böylece, elinde, bireysel yeteneklerini aklı ile ön plâna çıkartabileceği âletleri olan mil­yonlarca yaratıcı insan, her alanda üretmeye başladı. Dünya üzerine kurulan geniş iletişim ağları ile de bilgi paylaşılmaya başlandı. İnsanlığı 21. yüzyılda olağanüstü etkileyecek olan bir büyük sinerji sistemi olan INTERNET hızla yaşamın önemli bir parçası oldu. 20. yüzyılın son elli yıllık döneminde elde edilen gelişmeler aslında 21. yüzyıl ve sonrası için sadece bir işaret veriyor. 1950 yılından bu yana elde edilen gelişmelerin insanlığın bilinen tarihinden bu yana elde edilen gelişmelerin yüzlerce kat ötesinde olduğu düşünülürse geleceğin çok farklı olacağı anlaşılmaktadır.

21. yüzyılda bir siber çağın yaşanacağı görülmektedir. İletişim teknolojisindeki gelişmeler ve teknolojinin bu alanda sunduğu olanakların geniş kitlelere yayılması ile dünyada, ortak bir dilin kullanıldığı, aynı kültürün yaşandığı ve millî sınırların kalktığı global bir düzene doğru hızla ilerlenmektedir. Bugün bile eldeki olanaklarla bir bilgisayar aracılığı ile dünyadaki bil­gi kaynaklarına erişerek hızla işlem yapmak mümkündür. Bu olanağı kullanarak yetişen yeni gençlikten sahip oldukları yeni değer yargıları nedeni ile “Global Gençlik” olarak bahsedilmeye başlanmıştır.

Elektronik ve bilgisayar teknolojisindeki olağanüstü geliş­meler diğer bilim dallarına da hızla erişmektedir. Bu teknoloji­lerin tıp alanında kullanılmaya başlanması ile yüzyıllarca am­pirik ve yüzeysel yöntemlere dayanarak çözümler sunan tıp bi­limi insanın temel öğesi olan genetik programına erişmeye ve onu etkilemeye başlamıştır. 21. yüzyıl ve sonrasında yeni tek­nolojilerin kullanımı ile yaşamın sırları da hızla çözümlenmeye başlanacaktır. İlk çağda 25 yıl olan insan yaşamı, 20. yy’ da 80 yıla ulaşmıştır. 21. yy.da 100 yıl civarındaki bir yaşam süresi­nin normal olarak kabul edilebileceği görülmektedir. Bugün elektro mekanik robotları yaratan insan, bilginin hızla değerlen­dirildiği makineleri kullanarak yavaş, yavaş canlı varlıkların da yaratıcısı olma yoluna gitmektedir. Bugünden sinyallerini al­makta olduğumuz bu gelişme önümüzdeki yüzyılda varolan de­ğer yargılarının önemli oranda sarsılacağını ve değişeceğini göstermektedir. Bu anlamda kökeni­ni Rönesans’tan alan tüm aydınlanma hareketleri 21. yy’a dam­gasını vuracaklardır.

1500’lü yıllarda 500 milyon olan dünyadaki insan nüfusu 20. yy’da 5 milyarı aşmıştır. Buna karşılık dünya üzerindeki birçok canlı türü de kaybolmaktadır. 21. yy ve sonrasında üzerin­de yaşadığımız dünyada az sayıdaki canlı türünden biri insan olacaktır.

20. yy.’ın son elli yıllık dönemi insanlık tarihi için bir ivmelenme sürecinin başlangıcıdır. Milyonlarca yıllık birikim sonucu insanlık Bilgi Çağına girmiştir. Bu çağda insan içinde yaşadığımız güneş sisteminin tüm gezegenlerine egemen olma yolunda dev adımlar atacaktır.

Aklı ile nereden geldiğini ve nereye gitmekte olduğunu keşfetme yolundaki insan, kâmil insan olma yolunda ilerlemektedir. Evrendeki her şeyin Yaratanın bir parçası olduğunu bilmekte, kendi de eriştiği mertebe ile onun bir parçası olmaktadır.

Nadir olarak bulduğum boş zamanlarımda geçmişi düşündüğüm de oluyor. Babamla yaptığım sohbetlerde bana hep ne kadar çok çalışmam gerektiğini anlatırdı. Arada sırada da çocukluk ve gençlik yıllarından bahsederdi. İçinde bulunduğumuz gün ile Cumhuriyetin ilk yıllarında kendi çocukluğunu karşılaştırarak örnekler verirdi. Aklımda kalanları bugün topar­lamaya çalışıyorum. Ancak bir elin parmağı kadar farklı konuyu konuştuğumuzu düşünüyorum. Sonra kendimi babamın yerine koyuyorum ve ben de oğlumu bir gün karşıma aldığımda kendi gençliğimde yaşadığım konuları anlatmaya başladığımda son yirmi yıldaki teknolojik gelişmeleri sıraladığımda, konuların çokluğundan bu sohbetin saatler süreceğini görüyorum.

İnsan denen bu akıllı yaratık, yarattığı teknoloji ile Evrenin sırlarını algılama yolunda önemli adımlar atmaktadır. İçinde yaşadığı sonsuz büyük Evrenden, tutarak hissettiği maddenin sonsuz küçük atomlarına kadar her şeyin varlığının bilincindedir. Büyük emeklerle geldiği bu noktada elde ettiği bilgilerin daha bir başlangıç olduğunu bilmekte, bilinmeyenlerin sonsuz kadar çok olduğunu algılamakta, ancak bilinmeyeni keşfetme azmini koruyarak araştırmasına devam etmektedir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: