Kalbim neden hep olmazlarda: Fikret Kızılok


Bu mevsimler gelince, insanın aklı gidiyor. Öyle değil mi, sevdiğimiz, sesiyle, görüntüsüyle, düşünceleriyle kendimize yakın bulduğumuz insanları hep böyle zamanlarda yitirmiyor muyuz? Fikret Kızılok’un kalbinin teklediğini, hastaneye yetiştirildiğini öğrendiğimizde de öyle kötü hissettik kendimizi.

Üç yıl kadar önce, gazetelerde şöyle bir haber okumuştuk da yine yüreğimiz yerinden oynamıştı: “Bodrum’da kalp krizi geçiren Türk popunun ünlü sanatçısı Fikret Kızılok, özel bir helikopterle Ege Üniversitesi’ne kaldırıldı. Tıp Fakültesi Kardiyoloji Kliniği Yoğun Bakım Servisi’nde tedavi altına alınan Kızılok’un kalp atışları elektroşok ile normale döndürüldü. Prof. Dr. Cüneyt Türkoğlu, “Durumu şu anda iyi. İki ya da üç gün sonra “anjio” yapacağız. Kalp damarlarına bakıp karar vereceğiz” diye konuştu.”

Yazdan yeni çıkılıyordu yukarıdaki haberi okuduğumuzda. Kaybetme korkusuyla içimiz titremişti. Sonra iyi haberler geldi ama. Hatta içinde şakası da olan bir “kriz şarkısı” da gelmişti peşinden. Şarkıyı Kızılok ile kalbine bakan doktoru birlikte yapmışlardı:

KALBİM
Kalbim,
Neden neden hep olmazlarda
Neden hep çıkmaz sokaklarda
Dayanmak artık kolay değil
Bırakacak gibisin yarı yolda
Sevdin olmadı
Bir dünya istedin kardeşce, olamadı
Kalbim dayanmak artık kolay değil
Bırakacak gibisin yarı yolda


Şimdi aynı filmi yine izlemeyi diliyoruz. Yani Kızılok deniz ve müzikle yorduğu kalbini biraz dinlendirsin ve o nefis şarkılarıyla yeniden hayatımıza katılsın… Hepimiz bunu yürekten dilersek, bunun gerçekleşeceğini biliyoruz çünkü. Hatta, o en baştan başlasın, yaratıcılığını, duyarlığını ve duruşunu şimdi, hemen yeniden sergilesin istiyoruz.

Öyle. 1945’de Ankara’da doğmuş Fikret Kızılok. Belgelere yani yazılı basının ulaştığı kayıtlara bakılırsa, 9 yaşındayken yani 1954’de başlamış müzikle ilgilenmeye. Çoğumuz “vitamin aday adayı” iken, o yolunu çoktan çizmiş yani. Müzikten bir karşılık alarak yaşamaya başlaması için biraz daha zaman geçmiş ve profesyonel müzik yaşamına ise Ahit-Cahit Oben Orkestrası’nda başlamış. Orkestra ilk “Altın Mikrofon” yarışmasına Fikret Kızılok’lu kadro ile katılmış ve Kızılok “Halime” adlı şarkıyı seslendirmiş.Sonra o bir türlü etkilerinden kurtulamadığımız 68’li yıllar. Fikret Kızılok, “Anadolu Pop”a türünün mihenk taşlarından sayılıp sonradan klasikleşecek bir plakla ortaya çıkar: “Yumma Gözün Kör Gibi”…

O dönemde, hemen herkesin kaynağı, Âşık Veysel’dir. Kızılok, onlardan bir adım öne geçer ve sazını alıp Âşık Veysel’i ziyarete, Sivrialan’a gider. Şarkısı Âşık Veysel’den “tam not” alır. Kızılok’un Sivrialan ziyaretleri bir seferle kalmaz. “Yumma Gözün Kör Gibi” plağı bir kaç ay sonra “Altın Plak” kazanınca, Kızılok bu ödülü Âşık Veysel’e armağan ederek bir kez daha ondan feyz almaya gidecektir.

Pek çok “sanatçı” için popülist sayılabilecek bu vefa duygusu ve davranışı, Kızılok’u sevenlerinin gözünde daha da değerli kılar. Sonra yine Aşık Veysel’den adapte ettiği “Söyle Sazım” çıkar. Altın Plak ödülüne giden süreç tekrarlanır. O sıcak, sevecen sesi, şarkılardaki içtenlikli sadeliği ve kent ile köy arasındaki uzlaşmazlıktan doğan tarafgir argümanları yanıtlayış tarzı ile “sanatçı duruşu”nu o günlerde, daha yolun epey başındayken gösterir.

“Emmo” ve “Gün Ola Devran Döne” adlı plaklar gelir sonra. Bunların satış rakamları herkesi şaşırtır. Anlaşılır ki, Kızılok’un başarısı raslantı değil. Sonra dönemin vazgeçilmez gereği yaşanır: Gazino sahneleri… 1972 yılıdır… Kızılok’un en başarılı senesi. Aynı yıl, henüz “Gün Ola Devran Döne” satmakta iken “Leylim Leylim (Kara Tren)” de çıkar. İşte Fikret Kızılok’un artık ancak özel koleksiyonlarda bulunabilen bu başyapıtları, ilk krizden az sonra tertemiz bir kayıtla ve “Gün Ola Devran Döne” adlı bir CD’de toplanmıştı. Sevenleri böyle bir arşive yeniden kavuşmaktan mesud olmuşlardı.

Fikret Kızılok’u bugünlere taşıyan şey otuz yıl öncesindeki parlak eserleri değildi elbette. Diş tabibi olmuştu ama onun hayatında hep müzik vardı ve müzik hep en önde idi. 1974 yılında yapılan “Haberin Var mı?” adlı plaklar nispeten en gürültü koparmıştı ama eski satışları artık görmek mümkün değildi. O, satıyor olsun ya da olmasın üretmeye devam etti. Çünkü Kızılok önce kendisi için şarkı yazıyor, şarkı söylüyordu. Hayatı için müzik yapmak ve söylemek vazgeçilmez bir besindi; başka şey bilmiyordu belki, kesinlikle müzikle düşünüyor, yatıyor, kalkıyordu.

Bir de denizle.

Çünkü deniz de kendi şarkısını üretip kendi temposu ile seslendiren bir doğa parçası idi onun için. Ve hayatını böyle kurguladı. Sonra, Sürmene takasını karada yeniden var etti ve Çekirdek Sanatevi macerası başladı Bostancı/Çatalçeşme’de. Büyük sanatçı Bülent Ortaçgil ile ortak çalışmalar yapmaya başladılar. İşte bir kuşağın yetişmesine, büyüyüp serpilmesine ve hatta sanatçı duruşu denilen şeyin ne menem bir şey olduğunu göstermeye Çekirdek beşik oldu. Gerçekten de çekirdek oldu Çekirdek Sanatevi. “Unplugged” denilen uygulamayı orada, çok sayıda sanatçının katılımıyla yaşadılar ve yıllarca sürdürdüler… Bu dönemden epeyce “deneysel” iş çıktı. Bunların arasında belki de “Pencere Önü Çiçeği” önemli dönemeçlerden sayılmalı.

Vaktiyle bir derginin muhabiri Kızılok’a sormuş: “Beğendiği otomobil: Citroen Döşovo”, “Giyim tarzı: Ne olursa…”, “İçtiği sigara: Yeni Harman” cevaplarını almış. Bugün şarkılarına, tavrına bakıp farklı bir cevap almayı umar mıydınız?

Kızılok’un şarkılarında, en azından melodik yapı, ritm kadar önemli olan söz, tek başına okunduğunda da insanı derinden yakalar. Bu yönüyle geleneksel müziğimizdeki “âşık geleneğine” uyduğunu söyleyebiliriz. Aşağıda bazı şarkı sözlerinden örnekler bulacaksınız.

Şimdi, Kızılok’un kendini biraz topladığına dair haberler alıyoruz. Buna seviniyoruz. Ona sevgilerimizi gönderebilirsek, onun için hep birlikte şifa dilersek, yine bize şarkılarını söyleyecek, duygularını aktaracaktır…

Bu Hep Böyle Olmalı

Alıştır kendini biraz yalnızlığa…
Şöyle bir sağdan
Bir de soldan bak / Ara sıra
Yatağın senden uzun olsun
Düşlerin senden uzak
Ve / Her bir kelime
Dilinde bir tuzak
Bak / Yer gök yapayalnız
Lodos kendisinde
Poyraz yağmura gebe değil
Bu hep böyle …
Ne sudan nefes aldın
Ne havayı içebildin
Sevdin / Sevdin
Belki sevdin ama
Alıştır kendini biraz
Yalnızlığa


GÖNÜL
Bunca yıl herkesten kaçtın, en sonunda buldum sandın
Ansızın içini açtın, yapma dedim yaptın gönül
Gözleri senden uzaktı, farkedilmez bir tuzaktı
Sana böylesi yasaktı, yapma dedim yaptın gönül

O bir yolcu sen bir hancı, gördüğün en son yalancı
İçindeki derin sancı gitmez dedim kaldı gönül
Sen istedin ben dinledim, senden ayrı olmaz dedim
En sonunda ben de sevdim, şimdi artık kurtar gönül

Gözlerin bakar da görmez, ellerin tutar da bilmez
Gece gündüz farkedilmez, demedim mi sana gönül
Sabahın tam içindesin, dertlerin en gücündesin
Hâlâ onun peşindesin, gitme dedim gittin gönül

O bir yolcu sen bir hancı, gördüğün en son yalancı
İçindeki derin sancı gitmez dedim kaldı gönül
Böylesi sevdiğin için bir kördüğüm oldu için
Ağlıyorsun için için, demedim mi sana gönül

Ben Gidersem

ben gidersem ruhum sen kal dünyada
sırlarımı sakın aşikâr etme
zar olsam da kaybolsan bir sevdada
istemem benim gibi acı çekme


her derdime ortak bir tek sen oldun
benim gibi sen de sararıp soldun
yıllar yılı kalbime sırdaş sen oldun
istemem benim gibi acı çekme


görmesen de sana yakın bir yerdeyim
aynı sevda aynı dudak aynı tendeyim
kadehinde sigaranda gecendeyim
istemem benim gibi acı çekme

hesap vakti

hesap vakti gelmişti
tarih alışkanlığından vazgeçecek
kimsiz, kimliksiz, kişiliksiz kalanlar şimdi kendi yazgılarını yazacaklar
ne ezen olmalıydı ne ezilen
her ulus kendi bağımsızlığını kendisi yaratacak
eğer siz bu işleri başkaları adına yaparsanız bunun adına emperyalizm denir
oysa biz emperyalizmi kahretmeye geliyoruz
hakimiyet milletindir dediğimde acaba ne anlıyorlardı?
ama anlayacaklardı, savaştıkça anlayacaklardı, kazandıkça anlayacaklardı
bir gün ressamlar kahramanlık yüzünü kaybederlerse gitsinler yıldırım`ın resmini yapsınlar aksak timur şimdi yaşasaydı belki de aynı şeyi yapacaktı
şu gencecik çocuklara bak! yeni zelandalı, avusturalyalı, anzak ve yunan için anlamsız bir savaşın garip mezar taşları değiller mi?
işte şimdi bizden öğrenecekler özgürlüğün ne olduğunu, bağımsızlığın ne olduğunu içleri rahat.. yanıbaşımızdaki mezarlarda.
daha ilk meclis açılırken oradakilerin çoğunun ulus kavramı yoktu
padişah, hilafet ve ümmet.. bundan başka kişiliği olmayanlarla böyle bir özgürlük savaşı nasıl kazanalıcaktı? diyelim ki kazandık, bu savaş kimin adına kazanılacak?
ana kalbi işte;
düşündüklerimi ve arkadaşlarımı tanıdıkça başıma bir şeyler gelecek korkusuyla anacığım pamuk elleriyle okşamıştı beni
“mustafam” dedi, “korkuyorum. padişaha karşı mı geleceksin?”
gün nasıl doğacaksa, sen beni nasıl doğurduysan anacığım..

güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak
güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak,
gün nasıl ağarıp gelecekse, nasıl ki rüzgar bulut olacaksa
buluta yağmur, el deyecekse
yağmura toprak can verecekse
güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak
güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak
ne din, ne ırk.. sen, ben var..
ne dün, ne bugün… yarın var..

sonra ateş, sonra kan, sonra ihaneti gördük. ihaneti ateşle yakıp, aydınlatıp korku korkudan kaçıp, ressamlar bizim resmimizi yaptılar
gencecik yeni zelandalı, anzak, avusturalyalı koyun koyuna bağımsızlığın resmini bizden öğrendiler

güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak
güneşe bak doğudan doğacak güneşe bak

aydınlattık
korku korkudan kaçıp, doğudan doğdu güneş
ilk defa karanlık korktu
ihaneti ateşle yakıp, aydınlattık

insanlar bilinçlendikçe kişiliklerini ister, milletler de öyledir
kabiliyetlerini keşfetmek, zengin olmak isterler
bu zenginlik başkalarının açlığı pahasına olursa
işte o zaman iş değişir eninde sonunda hesabı sorulur
din adına, ideoloji adına başka milletleri boyunduruk altına almak;
işte biz buna emperyalizm deriz
gerçek bir devrimcinin amacı egemenliğin kayıtsız ve şartsız ulusta olmasını sağlamaktır, tam bağımsızlık dünya milletleriyle kardeş olmak demektir, ırk esasına dayanan düşünce unsurları insanlık ailesine üvey evlat yetiştirmek demektir, bilinçlenen bir toplum demokrasiden korkmaz
halkını cahil bırakan insanlar eninde sonunda kahrolurlar.
fakirliği paylaşmakla, zenginliği paylaşmak ayrı ayrı şeylerdir
sosyal devlet; emeğin ve geniş halk kitlelerinin refahı demektir
bunun kaideleri bellidir ne üç beş kişi parası ile dünyayı değiştirebilmelidir ne de devlet zalim olmalıdır

insan zekası ve kültürü soyut ve somut kavramlarıyla bir bütündür
sanata, bilime ve söylediğin türküye ekmek kadar acıkıyorsan ne mutlu sana
barış zeka ürünüdür, savaş aklı olmayanlara aittir eğer uğruna savaşacak bir şeyin varsa o olsa olsa özgürlüğündür, bağımsızlığındır zaman akacak ve gidecektir hiçbir şeyi tabulaştırma dogmalara karşı koy büyük devrimlere gereğin kalmayacak kadar devrimci kal yeter

eğer bir milletin kurtarıcıya gereksinimi yoksa artık millet olmuştur!
sakın kurtarıcı bekleme, yoksa sana karşı olan vazifemi yapamadım sayarım!

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: