Sümerlere adanmış bir ömür : Muazzez İlmiye Çığ

4.000 yıl önce; okulları, kanunları, mahkemeleri, yazılı tapu kayıtları, şiirleri, sözlükleri, atasözü kitapları ile inanılmaz bir uygarlık kuran Sümerler.. Ve 1940 yılından bu yana kendini Sümer tabletlerini çözmeye adamış bir araştırmacı Muazzez İlmiye Çığ..

Muazzez İlmiye Çığ, Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtmak üzere on üç tane kitap yazdı, bilimsel ve popüler makaleleri çeşitli dergi ve yayınlarda yayınlandı. Şu anda 90 yaşında olan Çığ, çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

Arkadaşımız Hande Ercan; Muazzez İlmiye Çığ ile Sümerleri ve Sümer edebiyatını konuştu.  

   

Muazzez İlmiye Çığ


Türkiye’de Sümer Medeniyeti araştırmaları nasıl başladı

– Türkiye’de Sümer medeniyetine ait çalışmalar nasıl başladı?

Sümer çalışmaları Atatürk ile başladı. Sümerlere, Hititlere ait bir çok belge ve kalıntı gerek müzelerimizde gerekse yer altında bulunuyordu. Atatürk “bunları değerlendirecek uzmanlara ihtiyacımız var” dedi ve bu noktada Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesini kurma kararını aldı.

Bu fakültede hem o uygarlıkların dillerini ve kültürlerini araştıran ve öğreten bölümler olacak, hem de bu bölümlere ve araştırmalara yardımcı olmak için tarih, coğrafya, antropoloji, arkeoloji bölümleri açılacaktı.

Atatürk bu fakülteden yetişecek uzmanların çalışmalarını, parasal destek sağlayarak ve programlar yaparak desteklemeleri için Türk Tarih ve Türk Dil kurumlarını kurdu ve bunları hükümete bağlamayıp özerk yaptı. Özerk yapmasının neden ise onların hükümetlerin doğrultusunda çalışmamaları, kendi kendilerini idare etmeleri, kendi araştırmalarına kendileri karar vermeleri içindi. Bu kurumların özgür çalışabilmeleri için ise bankaya koyduğu parasının gelirini bu kurumlara bıraktı. Söylemeden edemeyeceğim ki; ne yazık ki bu kurumlar 1980 yılında devlete bağlandı. Bence bu yapılan en büyük hata idi.

“Çivi yazılarının çözümü ilk olarak Asurcadan başladığı için Batı üniversitelerinde bu bölümün adı Asurolojidir. Fakülte açılacağı zaman Atatürk ‘Bırakın şu Samileri, bölümün adı Sümeroloji olacak’ demiş. Yani Dünya’da ilk Sümeroloji bölümü bizde var.”

Sümeroloji bölümüne gelince; Sümeroloji Dünya’da ikinci disiplin gibi olmuş durumdadır. Çivi yazılarının çözümü ilk olarak Asurcadan başladığı için Batı üniversitelerinde bu bölümün adı Asurolojidir. Fakülte açılacağı zaman Atatürk ‘Bırakın şu Samileri, bölümün adı Sümeroloji olacak’ demiş. Yani Dünya’da ilk Sümeroloji bölümü bizde var.

Tabi yeni fakülteler açılıyordu ama buralarda eğitim verecek uzmanlar yoktu. Atatürk bunu çok önceden düşünmüş ve sınavla başarılı öğrencileri yurt dışına eğitim almak için göndermeye başlamıştı. Ama bu öğrencilerin yetişip, uzmanlaşması çok uzun yıllar alacaktı. Bu nedenle başka bir çözüm bulmak gerekli idi.

Atatürk 1932 yılında yüksekokullar ve orada okunacak dersler ile ilgili çalışmalar yapması için İsviçre’den bir uzman profesör getirmişti.

Bu sırada Almanya’da 1933 yılında başa geçen Hitler hükümeti ilk iş olarak ailesinde Yahudi olan bilim adamlarının kürsülerini ellerinden almaya başlıyor. İşsiz kalan bu kimselerden ve Hitler hükümetinin iktidara gelmesinden hoşlanmayanlardan İsviçre’ye gelebilenler, bir yardımlaşma derneği kurarak kendilerini almaları için devletlere başvuruyorlar. Ama bir göçmen vatanı olan Amerika dahi Hitlerin korkusundan dolayı onları kabul etmiyor. Bunun üzerine bizde yüksekokullar için çalışma yapan İsviçreli Prof. Malche aracılığı ile hükümetimize başvuruyorlar. Atatürk ise hemen kabul ediyor. Çünkü bunlar yetişmiş, uzman kişiler.

Bu eğitim kadrosu ile on yıllık bir anlaşma yapılıyor. Ve 1200 den fazla kişiden oluşan, muazzam bir eğitim kadrosu Türkiye’ye gelmeye başlıyor. Bu nokta çok önemli; çünkü Dünya’da ilk beyin göçünü gerçekleştirten Amerika’dan yıllar önce bizizdir. Gelen bu hocalara çok yüksek maaşlar verildi, o zamanın olanaklarına göre yapılabileceklerin en iyisi yapıldı. Kitaplar alındı, laboratuarlar açıldı. Eğer o 15 yılda yapılan eğitim atağı aynı hızla devam etseydi, biz şimdi Amerika’yı çoktan geçmiştik.

Ama tabi bu hocalar Almandı ve ne biz onların ne de onlar bizim dilimizi bilmiyordu. Bu nedenle derslere tercümanlar ile girdiler, ilk zamanlar zor oldu bu nedenle. Ama zamanla biz almanca öğrendikçe dersler kolaylaşmaya başladı.

Yani Türkiye’de Sümer Medeniyetinin araştırılması bu şekilde başladı.


– Sizin Sümer medeniyetine olan ilginiz nasıl başladı?

Ben Eskişehir’de öğretmenlik yapıyordum. O sıralarda Ankara’da yeni yüksekokullar açıldığını duyduk. Bir kereliğe mahsus olmak üzere bu fakültelere öğretmen okullarından öğrenciler kayıt ediliyordu. Babam “gitmek ister misin” diye sordu. Ama o dönem ailem için çalışmam gerektiği için ilk zamanlar tereddüt ettim.

Ama sonunda arkadaşım Hatice Kızılyay ile birlikte Dil-Tarih-Coğrafya fakültesine kaydolmak üzere Ankara’ya geldik. Ama biraz geç kalmışız. Ben Fransızca bölümünü, Hatice’de Tarih bölümünü istiyorduk. Bu bölümler dolduğu için Hititoloji bölümüne girmemiz, yanında da Sümeroloji, Arkeoloji ve Eskiçağ Tarihi dersleri almamız önerildi. Biz de kabul ettik.

“1940 yılında İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne tayin oldum. Biz müzeye gittiğimizde yaklaşık 75.000 tablet kazılardan geldiği gibi, üst üste yığılmış şekilde duruyordu. Biz emekli olacağımız zamana kadar bu tabletlerin yerleştirilmesini, numaralandırılmasını, konservasyonunun yapılmasını, arşiv haline getirilmesini amaç olarak edindik. “

Okul bittiğinde özellikle Hititoloji hocamız okulda kalmamız için çok ısrar etti. Ama biz kabul etmedik ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne tayin olduk.

İyi ki de kabul etmemişiz. Çünkü okulda kalan arkadaşlarımız birbirini yedi ve bu nedenle çalışma yapamadı. Ama biz müzede gayet rahat bir şekilde çalışma yapma olanağı bulduk.

Biz müzeye gittiğimizde yaklaşık 75.000 tablet kazılardan geldiği gibi, üst üste yığılmış şekilde duruyordu. Biz emekli olacağımız zamana kadar bu tabletlerin yerleştirilmesini, numaralandırılmasını, konservasyonunun yapılmasını, arşiv haline getirilmesini amaç olarak edindik.

Burası arşiv haline getirilmeye başlandığında yabancılar geldi, onlarla birlikte çalışmalar yaptık. Bu çalışmalar sırasında biz de onlardan çok şey öğrendik.
 

“Sümerlerin dünya kültürüne yaptığı katkı henüz tam anlamıyla anlaşılmış değil. Batı dünyası da ağırlıklı olarak bütün kültürün ana yatağı olarak Yunan’ı görüyor. Bunu şimdi hemen değiştirmek kolay değil.”


– Peki Sümer’lerin dünya kültürüne yaptığı katkı farkedildi mi?

Tabiî ki hayır. Dünya kültürü dediğimiz ağırlıklı olarak Batı dünyası. Batı dünyası da ağırlıklı olarak bütün kültürün ana yatağı olarak Yunan’ı görüyor. Bunu şimdi hemen değiştirmek kolay değil. Sümer’in önemi şu aşamada ancak bizim sahanın elemanları tarafından anlaşılmış durumda.

“Sümer’in çok geniş bir edebiyatı vardı. Edebiyatın her çeşidi var onlarda. Belki roman yok, ama geniş bir mitolojileri var. Destanları, atasözleri, ağıtları vardı. “


– İsterseniz biraz da Sümerlerin edebiyatını konuşalım. Sümer edebiyatının ne gibi özellikleri vardı?

Sümer’in çok geniş bir edebiyatı vardı. Satır olarak tahmin etmeye çalışırsak yaklaşık ellibin satır kadar bir metin var elimizde.

Edebiyatın her çeşidi var onlarda. Belki roman yok, ama geniş bir mitolojileri var. Destanları, atasözleri, ağıtları var.

Özellikle şiirin ise çok büyük bir önemi var Sümerde. Sümerler her şeyi şiir ile yazmışlar. Bunun nedeni ise yazının olmadığı dönemde bilgilerin daha iyi aktarılması ve daha kolay hatırlanması için. Aklınıza gelen her şey için şiir yazmışlar.


– Sümer uygarlığının sanata ve kültüre verdiği önem ortada. Bu bir bilinç meselesi. 4000 yıl önce kurulan bir uygarlık bu bilince nasıl erişti?

Nasıl biliçlendiklerini ben de bilmiyorum. İlk olarak yazıyı onlar keşfettiler. Ama onların özelliği sadece yazıyı keşfetmiş olmaları değil. Bir çok uygarlık yazıyı keşfetmiş zaten, ama Sümerler yazıyı her istediklerini anlatacak hale getirdiler. Yazıyı bulur bulmaz da, öğretmek için hemen okullar açtılar.

Ticaret yapıyorlardı, zaten yazı ilk olarak ticaret ve ekonomiden çıkıyor. Mesela yazı ilk ortaya çıktığında bir hayvan kafası çizmişler, yanlarına şu kadardır diye yazmışlar. Yani madde-miktar şeklinde başlamış yazı. Daha sonra bu resimlerden hece haline getirmişler. Böylece yazıya kolaylık getirmişler.

Sonra kil üzerine yazmaları da büyük bir başarı. Çünkü mesela papirüs üzerine yazıldığında çürüyüp gitmiş. Ama kil üzerine yazılanlar çürümemiş. Kil tabletler kırılmış ama çürümediğinden bunları birleştirmek mümkün.

“Sümerler bir metin yazdıklarında bunu kopyalayarak diğer şehirlerdeki okullara da göndermişler. Bu nedenle elli tane kopyası olan metinler bulduk.”

Ayrıca Sümerler bir metin yazdıklarında bunu kopyalayarak diğer şehirlerdeki okullara da göndermişler. Bu nedenle elli tane kopyası olan metinler bulduk.

Sümerler yazmayı bildiği gibi saklamayı da çok iyi bilmişler. Mesela Nippur şehrinde bir mahalle bulduk. Sıra sıra evlerin hepsinden tabletler çıktı. O zaman araştırmacılar diler ki burada akedemisyenler oturuyordu heralde. O yüzden de hepsinin evinde tabletler var. O zaman buraya ‘Bilginler Mahallesi’ diyelim dediler. Zaten Nippur şehri bir akademi ve kültür şehri imiş.

Sümerler sanatçıya, bilim adamına çok önem ve değer veren bir toplum. Mesela Sümerliler zamanında yazılan çok güzel bir anne şiiri var. Biz aynı şiiri yazıldıktan beşyüz sene sonra Hititlerde görüyoruz. Yani şiiri kendi dillerine tercüme ederek saklamışlar. Bunlar çok gelişmiş bir kültürün işareti.

Sümerler okullarında her şeyi de okutmuşlar. Matematik, gramer dersleri var. Yani dilin kurallarını öğretmişler.

Sözlükler yapmışlar; Akadca-Sümerce, Sümerce-Akadca. Eşyaların da listelerini yapmışlar. Bunlar çok çok önemli.

“Kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.”

– Sümerlerde sosyal yaşam nasıldı?

Sümerde ataerkil bir toplum yapısı var. Ama kadın haklarına da çok önem vermişler. Tek eşli bir aile yapısına sahipler. Köleler var. Bir ailenin en fazla altı kölesi olabiliyor.

Evlilikler belge ile yapılıyor, yani kayıt altında. Anacak kadın eğer hastalanır ve görevlerini yapamaz hale gelir ise o zaman erkek, karısının rızasını almak şartı ile bir eş daha alabiliyor. Ama bu yeni gelen kadın her zaman ikinci kadın oluyor. Çocuk doğursa dahi asla birinci kadın olamıyor, çocuk doğurdum diye şımaramıyor. Eğer şımarırsa yada ilk eş onu evde istemezse onu evden atabiliyor.

Kadın hakları ilk zamanlarda çok daha önemli imiş. Bunu da şuradan anlıyoruz ki; ilk zamanlarda tüm tanrılar tanrıça imiş. Samilerin gelmesi ile birlikte toplumda kadın haklarıda gerilemeye başlamış. Ama yine de kadın haklarına her zaman çok önem vermişler. Mesela kadın isterse kocasını mahkemeye verip boşayabilir. Ama mahkeme ile. Kadın ticaret yapabilir, çocukları ile şirket kurabilir imiş.

“Çocuk haklarını da önemsemişler. Mesela kral ‘Ben yetimi ezdirmedim. Çocuklar analarına karşı gelmedi. Analar çocuklarını dövmedi’ diyor. Yani çocuklar rasgele dövülemiyor bundan 4000 yıl önce. Biz bugün bile daha yeni tartışıyoruz çocuk haklarını.”

Çocuk haklarını da önemsemişler. Mesela kral ‘Ben yetimi ezdirmedim. Çocuklar analarına karşı gelmedi. Analar çocuklarını dövmedi’ diyor. Yani çocuklar rasgele dövülemiyor bundan 4000 yıl önce. Biz bugün bile daha yeni tartışıyoruz çocuk haklarını.

Sosyal adalet anlayışları da çok gelişmiş. Günlük hayatlarında ise tarımla, ticaretle, hayvancılıkla, sanatla uğraşmışlar. Kadınlar da çalışmış. Kadınların çalıştığını bildiğimiz bir başka yer de meyhaneler. Meyhaneci kadınlar var. Meyhane anadan kıza geçiyor, oğula geçmiyor. Kızların okula gittiğine dair bir kanıt yok. Belki özel ders alıyor olabilirler. Birbirlerine mektup yazan kraliçeler var. Ama bu mektupları katipler aracılığı ile mi yazıyorlar, kendileri mi yazıyorlar bilmiyoruz.

Şehir içine parklar kurmuşlar. Meydanlarda müzik çalıp, dans ediyorlarmış. Özellikle mabetlerde çeşitli etkinlikler yapıyorlar. Bunun amacı tanrıları eğlendirmek ve tanrıların onlara zarar vermesini engellemek.

Bayramları çok önemli. Ve onların zamanından bizim zamanımıza gelen bir çok gelenek var. Mesela nevruzun kökeni daha Sümerlere kadar dayanıyor.


– Sümerlerde dinin sosyal hayata etkisi ne?

Dinin sosyal hayata etkisi olmamış. Oldukça laik bir toplummuş Sümerler. Mesela tanrıların adına değil, kralın adına yemin ederlermiş. Başlangıçta okullar mabetlerin yanına inşa edilmiş, ama daha sonra kaldırılmış. Okullarında din dersleri de yok. Efsanelerindeki Tanrılar “şunu yap, bunu yap” diye emretmemişler. İnsanlar ne yapmamız gerekir, tanrılarımız ne yapmamızı ister diye düşünmüş ve öyle davranmışlar.
 

..oOo..

MUAZZEZ İLMİYE ÇIĞ

20 Haziran 1914’te Bursa’da doğdu.İlkokula Kurtuluş savaşında göçmen olarak gittikleri Çorum’da ikinci sınıfta başladı. İlkokul beşinci sınıfta ile ailesiyle birlikte Bursa’ya geldi. Babası keman ve Fransızca dersleri alması için özel bir okul olan Bizim Mektep’e verildi. 1926 yılında Bursa’da Kız Muallim Mektebine sınavla girdi. 1931 yılında mezun oldu ve babasının da öğretmenlik yaptığı Eskişehir’e tayin oldu.

1935 yılı başında Ankara’da Dil-Tarih-Coğrafya fakültesi Sümeroloji bölümüne girdi. Üniversiteyi 1940 yılında bitirdi ve İstanbul Arkeoloji müzesine tayin oldu. Burada çalıştığı dönem içerisinde çalışma arkadaşları ile birlikte batılı bilginlerin bugün ‘Bir Abide Yarattınız’ dedikleri ‘çiviyazılı belgeler arşivi’ ni oluşturdu. Ayrıca bilimsel çalışmalarda bulundu.

Arkadaşı Hatice Kızılyay, hocaları ve yabancı bilim adamları ile çalışarak 3000’den fazla tableti 8 kitap içinde ve makaleler halinde yayınlayıp bilim dünyasına sundu. Philadelphia Üniverisitesi Müzesi Tabletler Bölümü Başkanı Prof. Kramer ile yapılan çalışmalar ile Sümer edebiyatına yeni konular kazandırıldı, eksik olanlar tamamlandı.

1940 yılında aynı okulda okuduğu Kemal Çığ ile evlendi. Aynı yıl ilk kızı Yülmen, 1947’de ise ikinci kızı Esin dünyaya geldi.

1957 yılında Münih’de ki Oryantalistler Kongresi’ne katıldı. Heidelberg Üniverisitesi’nden gelen davet üzerine 1960 yılında bu üniversitede altı ay çalışma yaptı. 1965’de Roma’da sergilenen Hitit sergisini bu şehirden alarak Londra’ya götürdü ve bu sergiye başkanlık ettiği İngiltere’de iki ay kaldı. 1972 yılında Arkeoloji Müzesi’nden emekliye ayrıldı.

Emekliye ayrıldıktan sonrada çalışmalarına devam etti. 1988 yılında Philadelphia’da ki Asuroloji kongresine katıldı. Prof. Dr. S. N. Kramer’in History Begins at Sumer adlı kitabını çevirdi ve kitap 1990 yılında “Tarih Sümerle Başlar” adıyla Türk Tarih Kurumu yayınlarından çıktı. 2000 yılında İstanbul Üniversitesi’ Muazzez İlmiye Çığ’a ‘Fahri Doktor’ ünvanı verdi.

Sümer ve Hitit kültürlerini tanıtmak üzere on üç tane kitap yazdı. Birçok ödül aldı. Ayrıca bilimsel ve popüler makaleleri çeşitli dergi ve yayınlarda yayınlanmakta, ve şu anda da çalışmalarına devam etmektedir..
 

 
4.000 yıl önceden kalan tabletlerden birinde ortaya çıkan
Anne şiiri

Sevgili anneme
Yola çıkan kralın habercisi,
Seni Nippur’a göndereceğim, bu haberi götür!
Uzun bir yolculuk yaptım,
Annem üzüntüde, uyuyamıyor,
Odasına sıkıntılı bir söz girmeyen o,
Bütün yolculara sağlığımı soruyor,
Benim selam mektubumu eline ver!Eğer annemi bilmiyorsan, onu sana anlatayım:
Onu adı Şatiştar’dır.
Pırıl pırıl görünüşü ile
Bir Tanrıça hoşluğu, tatlı bir gelindir o,
Gençliğinden beri kutsanmıştır o.
Kaynatasının evini gayretle yöneten,
Kocasının Tanrısına hizmet eden,
Tanrıça İnanna’nın yerine bakmayı bilen,
Kralın sözünü yabana atmayan,
Sevilen, sevgi ile yaşayan,
Kuzu, iyi kaymak, bal, kalpten akan tereyağdır o.

Annemin ikinci tanımını vereyim:
Annem ufukta parlayan bir ışık, bir dağ geyiği,
Işıldayan bir sabah yıldızıdır o.
Değerli bir akik, Marhaşi’den bir topaz,
Cazibe dolu bir prens mücevheri,
Neşe yaratan bir akik,
Bir kalay yüzük, demir bilezik,
Bir altın çubuk, parıldayan bir gümüş,
İçi çeken bir fildişi heykelcik,
Mavi taştan bir taban üzerinde duran alabastar bir melektir o.

Annemin üçüncü tanımını vereyim:
Annem mevsiminde bir yağmur, ilk tohum için su,
Zengin bir bahçe, meyveyle dolu.
Kozalaklarla süslü, bakımlı bir köknar ağacı,
Yeni yılda ilk ayın ürünü,
Sulama yerlerine bereket getiren bir kanal,
Aranan en tatlı Dilmun hurmasıdır o.

Annemin dördüncü tanımını vereyim:
Annem bir bayram, neşe dolu bir kurban,
Prenseslerin olgusu, bir bolluk şarkısı,
Neşesi tükenmeyen, seven, sevilen bir kalp,
Annesine dönen bir esirin müjdesidir o.

Annemin beşinci tanımını vereyim:
Annem çam ağacından bir araba, şimşirden bir tahtırevan,
Parfümle kokulandırılmış güzel bir giysi,
Kendisine tam uyan, çiçekten bir taçtır o.

Sana verdiğim bu tariflere göre annemi tanıyacaksın,
Lamalara sahip olan o hoş kadın işte benim annemdir.
Benden haber için kulak kesilen ona,
Haberi neşe ile götür,
‘Sevgili oğlun Ludingirra’dan selam’ de ona!

…………………………………………………………

Ben Ludingirra, yanan kalbimle yazıyorum bunları:
Ey bir saldırıda ölen babam!
Ey şeytanca bir tuzakla öteki dünyaya göçen Nanna!
Karın şimdi dul kaldı.
O doğuran biri gibi acı çığlıklar atıyor.
Dinmek bilmeyen gözyaşları döküyor,
Bir kral oğlu gibi yiyip içen,
Ballı yağlı sofralarda oturan biz oğulların,
Acı gözyaşları döküyoruz senin için.
Ey babam kalbin dinlensin!
Ey Nanna ruhun huzur bulsun,
Çocukların şanını yazsın,
Kızların evlensin,
Karın iyi olsun, akrabaların çoğalsın,
Mezarında bira, şarap, yiyecekler eksilmesin,
Ailenin duaları süresiz devam etsin,
Tanrın yardımcı olsun!
 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: