Tarihsel Bellek ve Aydınlar*

Prof.Dr.Mete Tunçay

Türkiye’de geleneksel tarihyazımı din tarihiyle, baştaki Osmanlı Hanedanı’nın savunmacı bir anlatısından ibaretti. Resmî vak’anüvislerin ödevi, o zamanki padişahın başarılarını övmek ve başarısızlıklarını tevil etmekti. Tarihe bu ideolojik yaklaşım 20. yüzyıldaki Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Gerçekten, Atatürk döneminde tarihyazımı rejimin meşruluğunun yerleştirilmesine hizmet ettirilmiştir. Bu bir bakıma, Batı Anadolu’yu istilâ edişlerini tarihsel iddialara dayandıran Yunanlılara karşı savunmacı bir tepkiydi.

Onlara karşılık, cumhuriyet seçkinleri ülkenin Hititler gibi eski halklarının Türklüğünü iddia ederek, burada Türklerin Yunanlılardan daha eski olduğunu kanıtlamaya çalışmışlardır. Fakat tarihe duyulan ilginin bu canlanışı içinde bir iç çelişki vardı: Atatürk ve izleyicileri yeni bir ulus-devlet oluşturma çabalarının bir parçası olarak, bir yandan Türklerin 4000 yıllık onurlu bir halkın üyeleri olduğunu göstermeye çalışırken, bir yandan da doğrudan devamı oldukları Osmanlı eski rejimini küçümsüyor ve redd-i miras ediyorlardı.
Tarih, soylu geçmişimizle övünmenin bir aracı haline geldi. Aslında, bütün eğitim sistemi cumhuriyet rejiminin propagandasına koşulmuştu. İttihad ve Terakki Fırkası’nın izlediği Pan-Türkist siyaset yadsınmış ve terk edilmiş; ama benim “kültürel Turancılık” dediğim bir tutum benimsenmişti. Halkın dine dayalı tutunumu yerine, bir ulus-devletin lâik yurttaşlık bağlarına geçmek gerekiyordu. Cumhuriyetçi Türk milliyetçiliği çoğu nüfus yapısının çoğulluğunu ilgilendiren birtakım tabular yaratmıştır. Bunlar başlıca, (Kürtler, Çerkezler, Lâzlar gibi) Türk-olmayan Müslümanların; (Alevîler gibi) Heterodoks Müslümanların ve gayrimüslim azınlıkların ayrı kimlikleriyle ilgiliydi. Gerçekte, sadece bu grupların üyeleri değil, geleneklerinden vazgeçerek “çağdaşlaşmaya” zorlanan Sünnî-Hanefî çoğunluk da baskı altındaydı. Herkesin tek bir kalıptan çıkmış olması gerektiği tasavvur ediliyordu.

Geç dönem Osmanlı sistemi, kötü yönetimi ve yolsuzluklarından ötürü suçlanmaktaydı. Tanzimat’ın Batılılaşma girişimlerine de yol açtığı ikilikler nedeniyle karşı çıkılıyordu. İttihatçılar, imparatorluğu batırdıkları için sert bir biçimde eleştirilmekteydi. Fakat Ermeni sorununa gelince, Atatürk’ün Nutuk’ta Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk-u Milliye Cemiyeti’nin amaçlarına işaret etmesi1 ve Misak-ı Millî’nin sonuna eklenen “Madde-i Müstakile”2 gibi başlangıçtaki bir kaç çekince kaydına karşın zamanla, giderek yapılanları mazur gösterme yolunda bir tavır gelişti. “Osmanlı Ermenileri ihanetlerinden ötürü müstahak oldukları akıbete uğratılmışlardır.” Daha önceki yazı ve sunuşlarımda,3 ben bu istisnaî tavrı ekonomik gerekçelerle yorumlamıştım. Temel olarak, Ermeni mallarına-mülklerine el koyanlar, erken Cumhuriyet dönemindeki egemen seçkinlerin nüfuzlu üyeleri olmaya devam etmişlerdi. Ben burada, son beş yıl içinde Ermeni Sorunuyla ilgili olarak yapılan toplantı ve yayınları gözden geçirmek istiyorum. Bu aktardıklarım elbette eksiksiz değildir; sadece kendi topladığım rastlantısal notlara dayanarak konuşuyorum.

2000 – 17-19 Mart günleri Chicago’da R. Suny’nin örgütlediği, “Ermeniler ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu” konulu bir işlik toplantısı yapıldı. Buraya önemli birtakım Türk bilimadamları katıldı: Bochum Üniversitesi’nden Fikret Adanır, çeşitli Amerikan üniversitelerinden Taner Akçam, Engin Akarlı ve Müge Gökçek; Sabancı Üniversitesi’nden Halil Berktay, Boğaziçi Üniversitesi’nden Selim Deringil. Bu toplantı hakkında bildiklerim, yılda dört kez çıkan İngilizce Ermeni Forumu dergisinde editör Vincent Lima’nın “Ermeni Soykırımı: Sessizlik Duvarında Bir Çatlak Daha” başlıklı yazısına dayanmaktadır. Bu yazıyı İnternet’teki H-Türk tartışma forumundan indirip okumuştum.

Aynı yılın Haziran’ında biri İstanbul’da, öteki Paris’te iki toplantı yapıldı. Uluslararası Sözlü Tarih Derneği, 11. Dünya konferansını Boğaziçi Üniversitesi’yle ortaklaşa 15-19 Haziran günleri bu üniversitede yaptı. Başlangıçta, benim de yönetim kurulunda olduğum Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı’nın da aynı düzenlemeye katılması tasarlanmıştı, fakat yönetim kurulu çoğunluğu hükûmet baskısından endişe ederek çekildi. Yukarıda adını andığım Vincent Lima’nın, Prof. R. Hovannisian’ın “Ben Türklerle bir masaya oturmam” diyecek kadar şovence bir tutum içinde olduğu uyarısı, sanıyorum çekilme kararında etkili olmuştu. Bu toplantıya çeşitli konu ve dillerde 200’e yakın bildiri sunuldu. Bunlar (y.1400 s.) konferanstan önce üç cilt halinde basılmıştı: Kitabın başlığı, Tarihin Yolayrımları: Deney, Bellek ve Sözellik diye çevrilebilir. Bildiriler dokuz bölümde toplanmış, 16 da panel örgütlenmişti. Hovannisian’ın “Acı Tatlı Anılar: Osmanlı Ermenilerinin Son Kuşağı”, D. E. Miller’in de “Yirminci Yüzyılın Travmatik Olaylarını Anımsamak: Ermeni Deneyimi” başlıklı bildirileri, 1. ciltteki “Çatışmaları Anımsamak” adını taşıyan 2. bölümde basılmıştı. Hovannisian’ın daha sonra verdiği bir mülâkattan öğrendiğime göre -örgütleyicilerin bazı itirazlarına karşın- konferans sırasında bu iki bildiriyle J. Bornat vb’nin 1988 Ermenistan Depremi Kurbanları hakkındaki bir başka sunuşundan ayrı bir panel örgütlemeyi başarmış. Ben o konferansta yoktum. Tam o günlerde Paris’te Senato binasında “Ermeni Diasporası Araştırma Merkezi” adına Jean-Claude Kebabdjian’ın örgütlediği “Bugünkü Ermeni Sorunu Üstüne Türk-Ermeni Diyalogu” toplantısına gittim. Bu kollokyumda Ermenistan ve Türkiye’den üçer kişi vardı: Parseghian, Tchakerian ve Libaridian ile gazeteci Oral Çalışlar, yayıncı Ragıp Zarakolu ve ben.

9 Ekim’de Neşe Düzel’in Halil Berktay’la yaptığı uzun bir söyleşi Radikal’de çıktı. Bu, “soykırım” sözcüğünü kullanmamaya özen göstermekle birlikte, cesur bir açıklamaydı. Bütün milliyetçiler Berktay’a saldırdılar. Hatta onu üniversitesinden attırsın diye Sakıp Sabancı’ya başvuranlar bile oldu.

12 Aralık’ta aynı gazetecinin benimle yaptığı bir söyleşi, “Abdülhamid Zihniyeti Devam Ediyor” başlığıyla yine Radikal’de yayımlandı. Ben de “ulusal çıkar” kavramını eleştirerek Berktay’ın yaptığı analizi destekledim.

O yılın sonunda, emekli büyükelçi Bilâl Şimşir’in hazırladığı 1000 sayfalık bir kitap iki cilt halinde yayımlandı: Şehit Diplomatlarımız 1973-1994 (Ankara: Bilgi Yay.). Aynı yazar daha önce de Osmanlı Ermenileri hakkında bir kitap yazmıştı. Burada ise, 20 yıl boyunca başlıca Asala tarafından yürütülen ırkçı terörü suçluyordu. Yapılan saldırılarda birçok yaralının yanısıra 34 de Türk diplomatı öldürülmüştü.

Kıbrıs Türkü Prof. Dr. Salahi R. Sonyel, yarı-resmî Stratejik Araştırmalar Merkezi için küçük bir İngilizce kitap yayımladı: “Sahtecilik ve Yanlış-Bilgilendirme: Türk-Ermeni İlişkilerinde Olumsuz Etkenler.”

2001 – Saygın bir tarihçi olan İlber Ortaylı’nın Popüler Tarih dergisinin Ocak sayısında “Soykırım İddialarının Arkasındaki Gerçek: Ermeniler Neden Göç Etmeye Zorlandı?” başlıklı bir makalesi çıktı. Burada resmî tezi destekleyerek şöyle diyordu: “1915 Ermeni Tehciri, ihtimal dahilindeki bir isyana karşı düşünülmüş bir tedbir değildir. 1915’teki zorunlu göç kararı, fiilen ortaya çıkan isyana ve düşman orduyla işbirliğine karşı alınan ve günün şartları içinde kaçınılmaz olan bir karardır.”

Ankara Üniversitesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden genç bir araştırma görevlisi olan Dr. Faruk Alpkaya, 22 Ocak’ta özel bir internet çevriminde bir mesaj yayımladı. Ortaylı’nın adını anmadan, halkımızın bir “sosyal psikanaliz”e ihtiyacı olduğunu iddia ediyor ve 1915 olaylarının 1948 tarihli BM sözleşmesinde soykırım tanımına pekalâ uyduğunu söylüyordu.

Şubatın ilk haftasında Ceviz Kabuğu adlı televizyon programına telefonla katılan Taner Akçam, Türkiye’nin “soykırım”dan ötürü özür dilemesi gerektiği görüşünü yineledi. Bu da yeni bir tepkiler dalgasına yol açtı.

14 Şubat’ta ben, Genç İşadamları Derneği’nde “Tarihte Türk-Ermeni İlişkileri” konulu bir konferans verdim.
TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, sorumluluğu reddetmeci resmî tutumu yansıtan (ve hemen İngilizceye de çevrilen) Ermeni Tehciri ve Gerçekler 1914-1918 başlıklı bir kitap yayımladı [bu, Justin McCarthy’nin 1995’te yazdığı, Türkçesi de 1998’de İnkılâp Kitabevince yayımlanan Ölüm ve Sürgün – Osmanlı Müslümanlarının Etnik Temizlenmesi adlı kitaptan pek farklı değildi. Halaçoğlu’nun kendisi de 1994’te Osmanlı Belgelerinde Ermeniler diye bir kitap bastırmıştı (Ankara: Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü)]. Devlet Arşivleri eski Genel Müdürü İsmet Binark, TBMM tarafından yayımlanan Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezalim ve Soykırımın Arşiv Belgeleri adlı bir kitap yazdı.

7-13 Haziran günlerinde Erivan’a hacca giden 150 Amerikalı, Ermeni, Doğu Anadolu’yu ziyaret etti. Bu ülkede onları, Türk-Ermeni İş Geliştirme Kurulu Eşbaşkanı Kaan Soyak ağırladı.
2002 – 8-11 Mart’ta R. Suny’nin örgütlediği ikinci işlik Michigan Üniversitesi’nde yapıldı. “Balkan Savaşlarından Yeni Türkiye Cumhuriyetine: Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni Deneyiminin Bağlamlandırılması” başlıklı bu toplantıya ben de katıldım.
Helsinki Yurttaşlar Derneği’nin benim de o sıralar yönetim kurulunda olduğum Türkiye şubesi, Ermenistan şubesiyle ortaklaşa, 29-30 Haziran’da İstanbul’da “Türk-Ermeni Diyaloguna Sivil Yaklaşımlar” diye bir toplantı yaptı. Düzgün katılımlı bu buluşma hayli yararlı oldu.

Şimdiki Milli Eğitim Bakanı’nın adaşı olan ve Fransa’da sosyoloji eğitimi görmüş bulunan Dr. Hüseyin Çelik ilginç bir kitap yazdı: Türkiye’nin Ermeni Sorunu: Yüzleşme / Çözümler (BDS Yay., tarih yok, ama 2002 olmalı!) Bu geniş bir uluslararası literatüre dayanarak hazırlanmış, dengeli bir çözümlemedir. Yazar cumhuriyet hükûmetini öncellerinin sorumluluğunu üstlenmeye çağırmakta ve eldeki kanıtların nesnel bir biçimde değerlendirilmesi için yabancı bilimadamlarıyla birlikte çalışılmasını istemektedir. Fakat o da, soykırım kavramının bu olaya uygulanmasını doğru bulmamaktadır. Paris’te öğretim üyeliği yapan İstanbul Rumlarından Prof. Stefanos Yerasimos, 29 Mayıs’ta TÜBA tarafından İstanbul’da örgütlenen bir toplantıya “Birinci Dünya Savaşı ve Ermeni Sorunu” başlıklı bir bildiri sundu. Bu metin hem bir kitapçık halinde basıldı, hem de bizim Toplumsal Tarih dergimizin Eylül sayısında yayımlandı (Sayı 105, s. 10-18). Yerasimos, konuşmasına sorunun hukukî ve tarihî yanlarının ayrılması gerektiğini vurgulayarak başlıyor. Kendisi bir tarihçi olarak, “Ermeni Soykırımı” tartışmalarında, karşıt görüşlerin tarihsel verileri seçmeci olarak kullanmakla tarihi istismar etmelerinden şikâyetçidir. Ancak bağımsız bir tarihyazımı varolsaydı, tarih verilerinden yararlanmak caiz olurdu. Tarih de, hukuk kavramlarını kullanmamalıdır. Anakronizmlerden kaçınmak gerektiği halde, bu tartışmada geçmişin çokuluslu bir imparatorluğunun çözümlenmesine bir ulus-devlet anlayışının uygulanması gibi bir yanlışlığa düşülmektedir” diyordu. Bu metodolojik görüşleri sunduktan sonra, Yerasimos 1915 Nisan ortasındaki Van ayaklanmasının önceden tasarlanmış bir göçürtme planının yürürlüğe konulması için bir bahane olarak kullanılmış olabileceğine değindi. Ermeni tarafını 24 Nisan’ın öncesini ve 1912-1914 yıllarında özerklik elde etmek için gösterdikleri çabaları görmezlikten gelmeleri nedeniyle eleştirirken, Türk tarafını da 1915-1917 dönemi ile Ermeni misillemelerinin yoğunlaştığı 1917-1921 dönemiyle eşit tutarak sahte bir eşzamanlı karşılıklılık imgesi yaratmakla eleştirdi. (Toplam Ermeni kayıplarının sayısı konusunda, onun tahmini bu olaylarda 600-800 bin kişinin can verdiği yolundadır.) Yerasimos hukukî “soykırım” teriminin görecelileştirilmesinden de yakınmaktadır. Hatta Uluslararası Ceza Mahkemesinin 2001 Ağustos’unda Sırp generali Radislav Krstich’i mahkûm ederken bu kavramı kullanmasını yanlış bulmaktadır. Son olarak, Yerasimos’un önerisi herhangi bir resmî müdahele olmadan bağımsız Türk tarihçilerinin tarihsel bir araştırma yapmalarıdır.

Notlar

* 21 Ocak 2005’te Paris’te Fonds d’Analyse des Societés politiques’in düzenlediği toplantıda İngilizce olarak sunulan bildirinin Türkçe çevirisidir.
1 “Doğu İlleri Ulusal Hakları Savunma Derneği’nin kuruluş amacı da (tüzüklerinin ikinci maddesi) doğu illerinde oturan tüm unsurların dinî ve siyasî haklarının serbestçe gelişmesini sağlayacak meşru girişimlerde bulunmak; o illerin Müslüman halkının tarihî ve ulusal haklarını, gerektiğinde uygar dünya önünde savunmak; doğu illerinde yapılan zalimlikler ve cinayetlerin nedenleri ile bunları yapanlar ve bunlara neden olanlare hakkında tarafsızca soruşturmalar yapıp suçluların hızla cezalandırılmasını istemek [altını ben çizdim -MT]; unsurlar arasındaki yanlış anlaşılmaların giderilmesi ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin oluşmasına çalışmak, savaş halinin doğu illerinde doğurduğu viranlık ve sefalete hükümet katında girişimlerde bulunmak yoluyla, olabildiği kadar çare bulmaktan ibaret idi.” Söylev rahmetli Bedi Yazıcı’nın sadeleştirdiği metin (İstanbul: Süryay, 1995), s.5.
2 Ulusal And’ın 7. maddesi olarak savaş suçlularına yönelik bir “Tecziye Ahitnamesi” (Cezalandırma Andı) vardı. Burada “Genel Savaşı doğuran bunalımlardan başlayarak Meclisin açılmasına kadar savaşa katılmada, savaşı yönetip yönlendirmede ve genellikle iç ve dış siyasette ‘devlet ve millete zarar veren’ bakanlar kurulu üyeleri ile onlarla işbirliği yapanlar” hakkında soruşturma açılması öngörülüyordu. Daha sonra, yalnızca “içedönük” nitelik taşıdığı gerekçesiyle bu madde metinden çıkarılmıştı. Bkz. Şerafettin Turan, Türk Devrim Tarihi II (Ankara: Bilgi Yay., 1992), s. 86.
3 Benim Ermeni Sorunu ile daha eski ilgim, 13-14 yıl önce Türkçeye çevirip yayımladığım iki kitaptan ibarettir: Cihat ve Tehcir: 1915-1916 Yazıları (İstanbul: Afa Yay., 1991) ve A.Ter Minassian’dan Ermeni Devrimci Hareketinde Milliyetçilik ve Sosyalizm 1887-1912 (İstanbul: İletişim Yay., Cep Üniversitesi 95, 1992). Bunların ilki iki ayrı yazıdan oluşmaktaydı: Hollandalı Arabist Dr.Snouck Hurgronje’nin “Kutsal Savaş Made in Germany” makalesinin çevirisiyle İttihad ve Terakki 1916 Kongresine sunulan Merkez-i Umumî raporunun çevrimyazısı. İkinci kitabın sonuna da, ben 1908’de kurulmaya çalışılan “Ermeni Meşrutiyetperver ve Hukuk-u Avam Fırkası”nın beyanname ve programının çevrimyazısını eklemiştim.
4 Neredeyse bundan otuz yıl önce, Albay “Kasap” Osman’la ilgili bir çalışma yaparken, 4 Mart 1915 tarihli bir Kanun-u Muvakkat metni görmüştüm. Bu yasa, Harbiye Nezareti’nin, hapishanelerdeki mahkûm ve mevkuflardan, haklarındaki hükmü ya da koğuşturmayı erteleyerek ve sadıkane hizmet ederlerse af edileceklerini vaad ederek asker almasını olanaklı kılıyordu. [“Ankara İstiklâl Mahkemesinde Bir Heyet-i Fesadiye Davası ve Kuva-yı Milliye,” Birikim Sayı 33 (Kasım 1977)] Bunlar, genellikle kuva-yı tedibiye (cezalandırma) birliklerinde kullanılmıştır. Ben o vakte kadar böyle şeylerin Hollywood filmlerinin fantezileri olduğunu sanıyor ve bu uygulamanın hayli evrensel olduğunu ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlıların başlattığı böyle feci bir uygulamanın Millî Mücadelede de devam ettiğini bilmiyordum. Osman Bey bir belgede, 101 seneye mahkûm katilleri subay, 15 yıllıkları çavuş, 5 yıllıkları da nefer olarak atadığını açıklamıştır. Geçici yasanın tarihine bakarak, Ermeni Kıyımında bu birliklerin de, Balkan muhacirleri, Çerkez çeteleri ve yerel Kürt eşkiyalarının yanısıra kullanıldıklarını tahmin edebiliriz.

* Post Scriptum: Benim bu konuşmayı yaptığım 21 Ocak 2005 günü, Princeton’dan Prof.Dr. Şükrü Hanioğlu, Zaman gazetesinde çıkan “İşi tarihçilere mi bırakmalı?” başlıklı yazısında, “Mevcut meseleyi halledecek taraflar, iki tarafın tarihçileri değil siyasetçileridir” görüşünü savunuyor. Aynı fikirde olmamıza sevindim.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: