Yakında Neler Öğreneceğiz?

A. ALTAY ÜNALTAY

Türkiye’nin bir imparatorluk bakiyesi olarak Balkanlar ve Ortadoğu’da eski Osmanlı havzası üzerinde aktif bir dışpolitik rol oynamak yerine çevresi ile ilişkilerini okyanus ötesi başkentlerden yürütmeye çalışmasının ne kadar başarılı bir dış siyaset olduğunu da öğreneceğiz. Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Balkanlar ve Yakındoğu ülkeleri ile kurduğu ittifaklar sistemini (Ortadoğu ile bunu yapamadı, çünkü o dönemde bu topraklar sömürgeydi) Türkiye’nin devam ettirerek bir “Osmanlı Milletleri” dayanışması kurmayı ve burada “prima inter pares” (eşitler içinde birinci) durumuna yükselmeyi tepmesinin sonuçlarını öğreneceğiz. Bu havzaların merkez ülkesi olarak ve gururla okyanusötesi güçlerle anlaşma masasına oturabilecek iken, soğuk savaştan sonra modası geçmiş ittifakların kanat ülkesi olmayı sürdürmesinin dışpolitik yararlarını birlikte öğreneceğiz.

Yakında Neler Öğreneceğiz?

A. ALTAY ÜNALTAY

66 Ekim 1973’te şafağa doğru Mısır komando birlikleri Süveyş Kanalı’nın İsrail işgali altındaki Doğu kıyısına geçtiler ve yanlarında getirdikleri motopompları çalıştırarak kanaldan çektikleri suyu dev kum tepelerinden oluşmuş İsrail’in ünlü Bar Lev savunma hattına püskürtmeye başladılar.

İsrail kanalın doğusuna çöl kumlarından adeta bir sıradağ yığarak aşılmaz bir hat oluşturmuştu. Tonlarca kuma top mermisi ya da uçak bombası atılsa havalanan kumlar kısa süre sonra tekrar tepelerin üzerine düşüyor, tank çıkarılmaya çalışılsa, ağır zırhlı araçlar yuvarlanan kumlarla beraber geri kayarak tepeleri aşamıyordu; yani klasik askeri usullerle aşılamaz bir hattı bu. Ama su dev kum tepelerini aşındırıp götürdü ve kısa süre sonra koca bir ordunun rahatlıkla geçebileceği bir geçit açıldı.

Buna paralel olarak Suriye birlikleri de kuzeyden saldırıya geçmişti; baskın Yom Kippur dini bayramını kutlayan İsrail’i apansız yakaladıysa da İsrail çabuk tepki verdi ve Amerikan gözlem uydularından Mısır ordusunun Sina çölündeki pozisyonunu öğrenerek kısa süre sonra onu Sina çölünde kuşattı. Baskın Arap tarafında bir kabusa dönüşmüştü.

Bunun üzerine o zamanın Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz es-Suud petrol üreticisi Arap ülkelerini toplayarak Batı’ya karşı ünlü Arap petrol ambargosunu başlattı. Batı kentlerinde benzin istasyonları önünde uzayan araba kuyrukları ve işlerine bisikletlerle gidip gelenler o dönemin TV ve gazete görüntülerinde yerini aldı. 1974’te bu baskı meyvesini verdi ve dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’ın arabuluculuğuyla bir Arap-İsrail barışı sağlandı.

Bu olayın resmi kayıtlarda geçmeyen, ancak anlatılan bir arkaplan hadisesi de şudur: Kissinger petrol ambargosunu Kral Faysal’la görüşmek üzere Riyad’a gelir; ama kralı yerinde bulamaz. Faysal çölde bir Bedevi çadırına çekilmiştir ve kimseyle görüşmek istememektedir, ancak Kissinger görüşmekte diretir ve çölde kralı bulmak üzere yola çıkar. Önce karayoluyla, daha sonra yol bittiği için hayvan sırtında yaptığı söylenilen meşakkatli bir yolculuktan sonra kan ter içinde kralın çadırına girer. Kral misafirine soğuk bir ayran getirilmesini emreder ve misafir kendine geldikten sonra görüşürler. Kissinger bunun böyle gitmeyeceğini ve Araplar ambargoda inat ederse petrol kuyularını bombalayacakları tehdidini yapar. Ancak kral kendinden emin olarak “bu sizin probleminiz,” der, “gördüğünüz gibi, biz çölde rahatız, petrol yüzünden daha da rahat etmedik, vurursanız petrol kuyruklarındaki otomobil sürücülerine derdinizi siz anlatırsınız.” Petrol kuyuları vurulmaz; ancak Kral Faysal 25 Mart 1975’te bir suikaste kurban gider.

ABD ve Batı Avrupa o dönemde birlikte İsrail’in arkasında olmalarına ve o dönemin şahlık İran’ı birliğe katılmamasına rağmen Arap ülkeleri böyle bir ambargoyu birlikte örgütlediler ve götürebildiler. Bugün büyük Avrupa ülkelerinin bir kısmı yanlarında olmasına ve İran’ı da muhtemelen bu kez ambargo cephesine katabilecek olmalarına rağmen, dahası bu kez böyle birlikte hareket için daha ciddi sebepler varken Arap ülkeleri bunun sözünü bile edecek cesaretten ve birlik duygusundan yoksundur. Niçin?

Buna 1990 körfez savaşının Arap cephesinde derin çatlaklar yaratması ve o dönemde Kuveyt’e saldıran Saddam Hüseyin’i destekleyen Yaser Arafat nedeniyle Araplar için Filistin davasının eski çekiciliğini kaybetmesi, ya da daha başka birçok şey gerekçe gösterilebilir, ama bu satırların yazarınca en önemli etken başkadır: O dönemde terazinin öbür kefesine bastıran bir Sovyetler Birliği vardı ve ABD için, ne kadar güçlü olursa olsun (o dönemde ABD dünya ticareti, dünya toplam enerji üretimi, kimi sanayi malları ve aramallarının üretimi vb. gibi ekonomik parametrelerin birçoğunda tekbaşına dünya ekonomisinin %50’den fazlasını teşkil ediyordu, ki bugün için böyle bir üstünlüğü kalmamıştır) Birleşmiş Milletler’i ve birçok dünya devletinin tutumunu hiçe sayarak saldırmak o kadar kolay değildi. Bu konularda Bush’vari bir fazlaca ısrar kolaylıkla DefCon 1’e (son aşamada nükleer alarm, kıtalar arası balistik füzelerin burunlarının yeraltı silolarından dışarıya çıkması ve atışa hazır hale gelmesi) gidecek olaylara yol açabilirdi. Dünya Barışı Birleşmiş Milletler’in görünüşte demokratik ve uygar atmosferinde değil, nükleer füzelerin ürkütücü gölgesinin sağladığı bir dehşet dengesinde korundu. Bu, insanlığın vardığı uygarlık aşaması açısından hazin bir tespittir, ama ne yazık ki gerçek budur.

Biraz daha Türkiye’ye gelelim ve o dönemden bir başka olayı hatırlayalım: 1963 yılı Aralık ayında Kıbrıs’ta ortaya çıkan gergin durum ve kanlı olaylar üzerine, Türk toplumunun güvenliğini korumak ve Rumların katliamlarının bir jenoside dönüşmesini önlemek amacıyla Türkiye, 1960 Garanti Antlaşmasına taraf devlet olarak sahip bulunduğu hakları kullanarak 1964’te Kıbrıs’a çıkarma yaparak müdahalede bulunmaya karar vermiştir. Kıbrıs’a Türk askerinin çıkması 7 Haziran için planlanmıştır. Fakat 5 Haziran’da “Johnson Mektubu” olayı patlak verir. Amerika birkaç gün önce, bu çıkarmayı önlemek için diplomatik girişimde bulunmuştur; fakat Türkiye’yi kararından caydıramayınca, Başkan Johnson Başbakan İsmet İnönü’ye 5 Haziran günü, ifadesi ağır ve tehdit dolu bir mektup gönderir. Birçok açıdan bugünkü Amerikan başkanının Türk hükümetine yönelik retoriğine benzeyen bu mektup üzerine, ihtiyatı son dakikaya kadar elden bırakmayan bir politik titizlikle davranan İsmet İnönü ünlü cevabını söyler: “Yeni bir dünya kurulur; Türkiye de orada yerini alır.”

Evet o dönemde yeni bir dünya kurulabilir ve Türkiye de orada yerini alırdı, çünkü dış politik alternatifler ABD’nin sadık ya da daha az sadık bir müttefiki olmak gibi dar bir alana sıkışmış değildi. ABD müttefiki olmaktan SSCB müttefiki olmaya kadar ve ortasında özgürlük ve bağımsızlık olan daha geniş bir yelpazede uzanıyordu. Meğer iki kutupluluk ne güzelmiş?

24 Aralık 1989’da öfkeli kitleler Romanya’nın başkenti Bükreş’in meydanlarını istila etti ve devlet başkanı Nikolay Çavuşesku’ya sadık asker ve polis birlikleriyle çatışmaya başladı. Bundan birkaç gün sonra Rumen diktatör devrildi ve kurşuna dizilerek idam edildi. O dönemde bir Türk gazetesinin ilk sayfasına şöyle bir manşet attığını hatırlıyorum: “Zalimin gözleri açık gitti.” Ve hatırladığım başka bir şey de bir dostumun bu başlığı görünce öfkesinden tepinerek söyledikleri idi. Doğu Avrupa’nın sonunu getiren bu olaylar zincirine Türkiye’de gösterilen sevince bir anlam veremiyor ve iki kutuplu bir dünya düzeninin bitmesini felaket olarak görüyordu. Ona göre barışın korunmasının yolu iki kutupluluğun devamı ve iki süpergücün dişlerine dek silahlanmasıydı. O derece silahlanmalılardı ki, kimse küçük bir olay çıkarmaktan bile korkmalı idi ya da onun tabiriyle “yüksek sesle öksürürse bir nükleer reaksiyon başlayacağından korkmalıydı”, ki barış korunabilsin. Silahlanma yarışının ve iki kutuplu dünyanın 1990’da bitişinden sonra yaşananların iyi mi kötü mü olduğu değerlendirmesini okuyucuya bırakıyoruz.

Bugün büyük bir hızla yanıbaşımızda patlayacak bir savaşa yaklaşıyoruz. Belki bu satırlar okunurken Irak bombalar altında inlemeye başlamış olacaktır. Ancak Bağdat’a düşen bombaların görüntüsü akla başka bir ülkede başka şehirlere düşen bombaları getiriyor. 1964-1975 yılları arasında Kuzey Vietnam Hükümeti ABD ile sonu gelmeyecek gibi görünen bir savaşın içindeydi. Irak gibi bu sürenin çoğunu sadece ambargo yıkımı altında değil fiili savaşın yıkımı içinde geçirdi. 1975’te savaş bittiğinde Vietnam arazisindeki Amerikan bombardımanının çapı 2. Dünya Savaşı’nda tüm kıta Avrupası’na yapılan müttefik bombardımanını geçmişti! Ve Vietnamlılar bu savaştan muzaffer çıktılar, çünkü bu süre zarfında Sovyetler Birliği’nden muazzam silah ve askeri yardımlar almışlardı ve Sovyet SAM füzeleri Amerikan B-52 bombardıman uçakları için Vietnam göklerini ciddi derecede tehlikeli hale getirdi; Amerikalılar bir müddet sonra “atılan bomba/düşen uçak” oranına baktılar ve bu harekatın “feasible” olmadığına karar verdiler.

Amerika’nın Vietnam harbini “Amerikan ailelerinin oturma odalarında kaybettiği” söylenir; çünkü savaşın dehşetini Amerikan TV kanalları günbegün Amerikalı ailelerin gözleri önüne sermiş; ekranda parçalanmış karnından dökülen kanlı organlarını çaresizce geri doldurmaya çalışırken acı çığlıklar atan Amerikan askerini gören kendi halinde aileler dehşete kapılmış ve çocuklarının bir an önce bu lanetli yerden geri dönmesi için harekete geçmişti. Ama basın ilk günden beri savaşı bu derece “canlı” nakletmedi. Uzun bir süre Vietnam adındaki uzak ülkede olan bitenler ABD kamuoyu nezdinde ikincil haberler olarak kaldı. Basın savaş meselesini “ele alana” dek Vietnam’ın acı ve uzun bir çarpışmaya dayanması gerekti, bu ise Sovyet yardımı olmadan olamazdı. Bugün Irak için ne böyle bir cesaret ne de yardım umudu var. Vietnam’daki korkunç bombardımanın çok daha azı teslim olmasına yetecek gibi görünüyor. Dahası Amerikan medyası da içerde reaksiyonu harekete geçirecek böyle hataları tekrarlamaması için kontrol altına alınmış görünüyor: 1990 Körfez Savaşı’nı CNN ve diğer Amerikan medyasının nakil şeklini hatırlayanlar bilir: Ortada bilgisayarda savaş oyununa benzeyen görüntüler ve Bağdat’tan havai fişek gösterisi nevi görüntüler vardı. Yayın üzücü sahneler açısından “sterildi”.

Evet 1970’lerde bir üçüncü dünya ülkesi bir süper gücü yenilgiye uğratabilirdi, Davut’un Calut’a karşı zaferi mümkündü. Bu nedenle süper güçler müttefiklerine karşı çok daha “dikkatli davranmak” zorundaydılar. Bunun içinde cömert askeri yardımlar, ekonomik yardımlar, müttefiklerin toprak bütünlüğünü korumak için azami dikkat sarfetme gibi şeyler vardı; her iki tarafın da özellikle üçüncü dünyada insan haklarına çok riayet ettiklerinden sözetmiyorum. Söz yardımlardan açılmışken, bazen karşı tarafın stratejik açıdan kritik önemdeki müttefikine, iyi ilişkiler kurarak yanına çekmeye çalışmak için, yardım edildiği bile oluyordu. Türkiye’nin ABD’den aldığı yardımlar açısından Amerikan müttefikleri içinde kaçıncı sırada geldiğini bilmiyorum; ama Türkiye’nin SSCB yardımı alan ülkeler içinde başta geldiği herkesin bildiği bir gerçektir! Acaba bugün bu derece itina göstermek için bir neden var mıdır? Ya da sorumuzu daha net sorarsak: ABD’nin Türkiye’yi Irak’a karşı bir askeri harekata dahil ederken yeterince cömert yardımlar yaptığından emin miyiz? Ya da bu cömert yardım sözlerinin herşey bittikten sonra tutulması için bir gerekçe var mıdır? Ya da eğer biz bu savaşa Kuzey Irak’ta Türkiye kontrolü dışında birşeyler olmasını önlemek, olayların bu nedenle dışında kalmamak için giriyorsak, herşey bittikten sonra olayların içinde tutulacağımıza dair bir güvence var mıdır? Yine soruyu daha açık sorarsak: ABD’nin herşey bittikten sonra Türkiye’nin Kuzey Irak kökenli bölücü tehditler altında kalmaması için itina göstereceğine dair bir güvence var mıdır? Sayın başbakanın sözleriyle “bunlar devlet meselesidir; duygusallık karıştırılmaz.” Sözünü tutmak ve buna değer vermek de biraz duygusalların işidir; hele süpergüç iseniz politikanızda bunun yeri olmaz. Yoksa ABD bu açıdan bir istisna mı teşkil ediyor? Yoksa Amerikan dış ilişkiler tarihine baktığımızda böyle bir ilkelilik mi görüyoruz? Evet, sorular, sorular…

Eğer siyasilerimiz yukarıdaki sorulara gönül rahatlığı ile evet diyebiliyorlarsa ne ala. Diyemiyorlarsa kimse Türkiye’nin Irak savaşına girmesinin tarafsız kalmasından daha risksiz ve iyi olduğunu iddia etmesin. Bir bilinmezi başka bir bilinmeze tercih ediyoruz. Bu tercihi yaparken müttefiki olduğumuz ABD’nin kimi basın organlarında en ağza alınmayacak galiz ifadelerle hakarete uğradığımızı, İslam Dünyası nezdinde ise Türkiye’nin ağır itibar kaybına uğradığını hesaba katmıyorum. Buna Kuveyt’in yaptığının ötesinde bir şey yapmadığımız itirazı getirilebilir; ancak Kuveyt’ten beklenen Türkiye’den beklenmez, ya da şimdiye dek öyle idi, çünkü Kuveyt küçük bir Arap devleti, Türkiye ise bir imparatorluk bakiyesidir, ya da şimdiye dek öyle idi. Eğer kimilerinin iddia ettiği gibi Türkiye ABD’nin değerli bir müttefiki idiyse bu “kendinden menkul” bir statü değildir; bu ülkenin bir imparatorluk bakiyesi olması ve o bağlamda taşıdığı dış itibar ve etki nedeniyledir. Bunu kaldırdığınızda geriye ne kaldığını da yakında öğreneceğiz.

Yakında öğreneceklerimiz bunlarla bitmiyor. Türkiye’nin bir imparatorluk bakiyesi olarak Balkanlar ve Ortadoğu’da eski Osmanlı havzası üzerinde aktif bir dışpolitik rol oynamak yerine çevresi ile ilişkilerini okyanus ötesi başkentlerden yürütmeye çalışmasının ne kadar başarılı bir dış siyaset olduğunu da öğreneceğiz.

Mustafa Kemal’in Cumhuriyet’in kuruluşundan sonra Balkanlar ve Yakındoğu ülkeleri ile kurduğu ittifaklar sistemini (Ortadoğu ile bunu yapamadı, çünkü o dönemde bu topraklar sömürgeydi) Türkiye’nin devam ettirerek bir “Osmanlı Milletleri” dayanışması kurmayı ve burada “prima inter pares” (eşitler içinde birinci) durumuna yükselmeyi tepmesinin sonuçlarını öğreneceğiz. Bu havzaların merkez ülkesi olarak ve gururla okyanusötesi güçlerle anlaşma masasına oturabilecek iken, soğuk savaştan sonra modası geçmiş ittifakların kanat ülkesi olmayı sürdürmesinin dışpolitik yararlarını birlikte öğreneceğiz.

Dış politikadan iç politikaya geçersek bu ülkenin kendi Kürt kökenli siyasal hareketlerini büyük çapta Brüksel’e terketmiş olmasının kime ne faydası olduğunu yakında öğreneceğiz. Kuzey Irak’ın Türkmenlerine önem atfederken o bölgede asıl büyük etnik unsur olan Kürtlerin bir kanadı ya da örgütüyle olsun olumlu ilişki geliştirmekten imtina etmesinin ve onlarla diyaloğu da Washington üzerinden yürütmesinin de kime ne faydası olduğunu yakında göreceğiz.

Milletin doğal parçaları olan Alevilik, Kürtlük ve başörtülülük gibi çeşitli görünüm biçimlerini benimsemek ve geliştirmek yerine muhayyel bir Türk milleti tanımının düş dünyasına sığınarak reel milletin bu unsurları ile uzak durmanın kimlere ne fayda getirdiğini yakında göreceğiz. Dikkat edilirse bu dışpolitik ve içpolitik tutum aslında birbirinin ayna yansımalarıdır.

Kısaca o kadar çok şeyi yakında öğreneceğiz ki, edineceğimiz siyasi bilgiler üç kuşağa yetecek kadar çok olacaktır. Bir şey daha: Bütün bunların faydasız olduğunu düşünmeye başladıysak değiştirmek için vakit geç değil.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: