ERGİN YILDIZOĞLU RÖPORTAJI

Mithat Bereket: Amerika’nın dünya üzerindeki hegemonyasına bakarak ,  iki türlü değerlendirme  yapılıyor. Birinci olarak deniliyor ki, “Amerika 20 yüzyılın , bundan sonra Roma İmparatorluğu olma yolunda ,  ya da oldu, bu yolda çabalıyor, bunun için çabaları var ve bu yolda gidiyor”. Bunun bir de ikinci versiyonu var. Yine aynı hegemonyaya bakarak, davranışlarına bakarak, kendine cepheler belirlemesi, oraya buraya saldırmasına bakarak deniyor ki “hayır tam tersi, Amerika şu anda Roma  İmporotorluğu’nun çöküş döneminin  aynı hareketleri yapıyor, aynı çıktıları veriyor”.Siz nasıl  görüyorsunuz? Nasıl bakmak lazım bütün resme?

Ergin Yıldızoğlu: Bir kaç aşamadan bakmak lazım herhalde. Birincisi Roma İmparotorluğu’yla kısaca bir karşılaştırırsak eğer, Roma İmparotorluğu gittiği her yere daha üstün bir medeniyeti götürüyordu. Kendi okullarını, kendi kültürünü, en önemlisi kendi vatandaşlarını götürüyordu. Yani İngiltere’nin güneyinde Roma işgali altındaysanız çocuklarınızı Roma’ya okula gönderebilirdiler ve Romalı olurlardı onlar; siz Latince konuşurdunuz. Daha iyi bir dil o, yeni bir dile kavuşmuştunuz. Ve geldiği yerlerin coğrafyasını değiştirir, inşa ederdi. Amerika açısından şimdi yıkımla karşı karşıyayız. Daha üstün bir medeniyeti götürüp götürmediği ayrıca tartışılacak bir konu.Bu anlamda ben Roma İmparotorluğunun genişleme dönemiyle, Amerikanın  bu genişleme dönemini pek birbirine benzetemiyorum.Roma İmparotorluğunun son dönemiyle karşılaştırırsak  ise çöküş dönemini kısaca iki nedene bağlayabiliriz.Bunlardan bir tanesi  Roma İmparotorluğu çok büyük bir coğrafya içinde ekonomik, sosyal ve kültürel bir consesyus, bir mutabakat sağladı. Ve burada bir yaşam sağlamıştı ama, bunun dışında kalan bölgelerden de , o zaman barbarlar dedikleri kavimler tarafından da sürekli saldırı altındaydı; ama bu  İmparotorluk, bu konsensusu sağlayabildiği ve sınırlarını koruyabildiği müddetçe yaşadı. Daha  sonra çok fazla yayıldı. Alana, alan başına düşen Roma lejyonu miktarı azaldı ve koruyamaz hale geldi. Ama aynı zamanda kendi içinde kurduğu mutabakatıda  sürdüremez hale geldi. Yani, Roma İmparotorluğu sınırları içindeki ülkeler, bölgeler, kralıklar Roma İmparotorluğu  sınırları içinde kalmanın avantajlarını kaybetmeye başladılar, bunu görmez hale geldiler. Dolayısıyla, içerde İmparotorluğun içindeki parçaların itirazı, dışardan barbarların baskısıyla birlikte Roma imparotorluğu yavaşça çözüldü dağıldı gitti. Şimdi, peki  buradan gelerek benzetebilir miyiz? Burdan gelerek aslında zorlanırsa benzetmeler bulunabilir. Örneğin, küreselleşme dünya’yı toplayıp, derleyip toplayıp tek bir sistem altında topladı. Bu, Reagan zamanında  açıklanan bir politika ve ondan sonra da devam etti. Küreselleşme karşıtlarını barbarlar olarak düşünebiliriz. İşte, sisteme karşı bir itiraz başladı. Sistem kendi içindeki  mutabakatı sarsmaya başladı. Doğu Bloku’nun  yıkılmasıyla beraber, Transatlantik ittifakı  zayıflamaya başladı. Herkes artık kendi başına varolmak istemeye başladılar. Dolayısıyla Amerikan şemsiyesi , askeri şemsiyesi önemini kaybetmeye başladı. Bu anlamda , içerde de huzursuzluk başladı. Bu nokta demek ki içerden basınç, dışardan basınç , bu benzerlikler var .Ama, bunu  tabii çağdaşlaştırmak lazım ve Amerikan hegemonyası, yani 2 . Dünya savaşından sonra , iki  bloklu dünyada  Amerikan hegemonyası, 2. blokun yıkılmasıyla birlikte bunu bir tek kutuplu Dünya hegemonyasına çevirme arzusu. İşte, New American Century’nin yazdığı rapor,  genel savunma stratejisi, Bush  hükumetinin dış politikası bağlamında düşünebiliriz. Peki, bu mümkün mü? Burda büyük bir zorluk var, önce zamana ilişkin bir zorluk var. Amerikan ekonomisi hegemonyası kurulurken, 1950 ‘ye dönmemiz lazım ,bir savaş  galibiydi. Avrupa tamamen yıkılmıştı, Japonya tahrip edilmişti, Rusya başka bir rejimin altındaydı. Dolayısıyla, Amerika  dünyanın  hem  ekonomik olarak, hem siyasi , hem askeri, hem kültürel olarak tam anlamıyla herkesten  bir kaç boy yukarıdaydı ve hegemonya burada kuruldu. Halbuki, zaman ilerledikçe gördük ki diğer ülkeler  toparlanmaya başladı, bölgeler toparlanmaya başladılar. Almanya yükseldi, Fransa  önemli bir güç haline geldi, genelde Avrupa’nın bir güç olma projesi  gelişmeye başladı. İkincisi, Uzakdoğu’da Japonya artık önemli bir rakip haline gelmeye başladı, sonra giderek Çin  gelişti. Dolayısıyla, şimdi bir primus inter parus yani, eşitler arasında birinci durumunda olmaya geldik ki , bu artık hegemonyanın bir ayağının kaybolduğunu gösteriyor. Şimdi, hegemonya iki ayak üstünde  duruyor. Bir tanesi şiddet, bir tanesi liderliğini ve  sunduğu hizmetleri kabul ettirme. Amerika liderliğini ve hizmet sunma kapasitesini kaybetmiş durumda. Çünkü, artık Dünya ekonomisinin geri kalanına ve dünyanın kültürel ihtiyaçlarına tek cevap veren kaynak olarak gözükmüyor. Daha başka ekonomiler de var. Bu yüzden de Amerikan yönetimi içinde bir kesim dedi ki ‘öyleyse , elimizde ne var? Elimizde askeri mekanizma var. Tek rakipsiz. Hiç kimsenin bizimle rakip edemeyeceği alan budur. Öyleyse bunu  kullanalım” eğilimine girdiler. Yeni  Savunma  Stratejisi aslında buradan çıktı. Savunma Stratejisi’nden önce, 4 yıllık Savunma Planı denen , 2002, 4 Kasımında  çıkan bir belge vardır. O belgeyi de doğrudan Dick Cheney’in hazırlattığı söylenebilir. New American Century ‘in raporuna, ama, daha da geriye 1992 de Wolfowitz raporuna kadar gider. Bu yaklaşım bir imparotorluk yaklaşımı açıkça, yani, bir mutabakat aramayan ,  açıkça tüm karşısındaki ülkelerin hükümranlığının kendisine tabi olduğunu iddia eder.  Zaten, raporun içinde ilginç  şöyle bir paragraf vardır. Der ki: ‘Amerikan ordusunun yeni yapılanmasını ifade ederken, bu ordu önümüzdeki dönemde  başkomutanın , yani Amerika Devlet Başkanı’nın istediği zaman, istediği bölgelere, istediği derinlikte ve kalmak üzere girip çıkabileceği talebini yerine getiren bir ordu olacaktır’ diyerek  o zaman, dolayısıyla hiç bir bölgenin, ülkenin hükümranlığının kendisi açısından bir anlamı kalmadığını , kendi gereksinimlerine göre tanımlanabileceğini ve askeri olarak da ifal edebileceğini zaten söylüyor burada. Şimdi, peki bu askeri mekanizmaya dayanmak mümkün müdür tek başına ? Olabilir, çok güçlü bir teknolojiniz vardır, var; çok büyük bir ordunuz vardır, e bu da var. Çünkü, Amerikan ordusunun toplam  savunma harcamaları  dünyada  kendisinden sonra gelen 12 ülkenin toplam harcamaları kadar, ondan biraz daha fazla. Bu açıdan bakınca varmış gibi  gözüküyor. Ama, başka bir problem geliyor burada. O da Amerikan ekonomisinin durumu….

M.B: Onu konuşalım, yani, Amerikan ekonomisinin bir sıkıntı yaşadığı görülüyor. Dış borç, askeri harcamalar derken, aslında süper gücün ekonomisin pek de öyle süper olmadığı ortaya çıkıyor. Bu nerede patlak verir, nereye doğru götürür sizce?  Çünkü, ordan içeriye geleceğiz, iç kamuoyuna geliceğiz.

E.Y: Süper gücün ekonomisi gerçekten süper değil. Borçla dönüyor. Yani, günde 2 milyar dolar deniyordu, para girmesi gerekirdi bundan 1,5 – 2 sene önce. En son benim rastladığım 3 milyar dolar. Bu geldiği taktirde borsa ayakta durabiliyor, bu geldiği taktirde tüketici kredileri beslenebiliyor, bu geldiğinde ekonominin çarkları dönüyor, ve aynı zamanda savunma harcalamaları da karşılanabiliyor. Şöyle düşünün, çok büyük bir askeri gücünüz var ama, bunu  dışardan aldığınız parayla finanse ediyorsunuz. Peki, nereden finanse ediyorsunuz diye döndüğünüz baktığınız zaman, bunun %30 ‘ u gibi bir kısmının  Japonya, Çin üzerinden  geldiğini, geri kalan % 30 , % 40’ın Avrupa üzerinden geldiğini, ama burada  imparatorluk iddiasında olduğunuz  coğrafyalardan sizi finanse ettikleri ortaya çıkmaya başlıyor. Peki, bunu niye yapıyorlar? Bunun jeopolitik ve ekonomik bir nedeni var. Bir anlamada dünya çapında Keynezyen bir yaklaşım gibi görmek mümkün, biraz şakayla karışık bir şekilde. Amerikan ekonomisine borç veriyorlar. Amerikan ekonomisi de onların mallarını satın alıyor. Böylece bir dönüşüm yaşanıyor orada, bir devre tamamlanıyor. Bu ekonomik gereksinim. Ama, bu ara tabi Amerikan ekonomisinin dış borcu gittikçe artıyor. Dünyanın en borçlu ekonomisi haline geliyor. Toplam borçlar olağanüstü boyutlara ulaşıyor. 12 – 13 trilyona ulaştığı düşünülüyor bütün borçlar bir araya geldiğinde. Bir de bu paranın üstünde büyük bir  köpük oluşuyor, büyük bir spekülatif hareket oluşuyor, türev, türevin türevi gibi olağan üstü modeler ortaya çıkmaya başlıyor. Ve, kağıttan kaleler oluşmaya başlıyor. Ya da bizim, kendi geleneğimizden bir değişle üst üste küpler dizilmeye başlıyor. Alttakini birisi çekerse olağanüstü bir şamatayla karşı karşıya kalacağız. Kim çekebilir bunu? Burada jeopolitik gündeme geliyor.  Bu musluğun suyunu elinde tutanlar çekmeseler bile , çekecek gibi yapsalar bile borsanın sallanmaya başlaması, Amerika’nın ister istemez borsayı ve doların düşüşünü desteklemek için  faizleri yükseltmek zorunda kalması ve Amerikan ekonomisini ister istemez daralmaya zorlaması, Amerikan ekonomisi daraldığı zaman dünyanın geri kalanı  için son alıcı olarak oyundan çıkması ve derken oyunun bozulması. Ve, dolayısıyla hep birlikte demek ki alttaki küp çekilmiş oluyor böylece.

M.B: Bu küpü kim çekebilir sizce? Yani kimler? Bunu nasıl beklemek lazım? Çünkü, mesela FED yavaş yavaş faizleri arttıracak bir şekilde bir denge sağlamaya çalışıyor. Ama, bu nereye kadar devam edebilir, bir yerde hani, ucuz dolar politikasına gitmeye çalışıyorlar ama o küp ekonomik anlamda, kim oynatır onu yerinden? Ne oynatabilir?

E.Y:  Şimdi, o küpü birisi oynatabilir rahatlıkla. Örneğin, Uzakdoğu bunu çok rahatlıkla oynatabilir ama, bunun jeopolitik nedenleri var. Ona az sonra izin verirseniz değineyim. En alttaki küp , yukarıdakinin basıncıyla çatlar, dağılır ve hepsi birden çöker. O da şu, karşımızda bir saadet zinciri var. Sürekli borçlanıyorsunuz, sürekli ekonominizi canlı tutmaya çalışıyorsunuz ,enflasyon geri gelmeye başlıyor. Şimdi, böyle olduğu zaman ilginç bir soru var  ‘eğer dolarınızın değeri düşecekse ve siz bunun düşmesini istiyorsanız iki sorunla karşı karşıyasınız. Düşen dolar sizin ihracatınızı arttırmalı,  düşen dolar içerde enflasyonu körüklememeli ya da körüklüyorsa eğer artan ihracatın getirdiği yeni iş olanakları bu açığı kapatmalı. Gördük ki Amerikan ekonomisi ağırlıklı olarak servise dayalı bir ekonomi olduğu için, geçtiğimiz  dönemlerde %20 – %30  kaybettiği dönemlerde doların değer, Amerikan cari açığı  büyümeye devam etti. Böyle bir kapasitesi yok. Yani, doları daha da düşürürseniz, belki bir   noktada ihracat kıpırdayabilir. Ama,  başka bir sorun oluyor. Wall Mart efekt dedikleri bir olay var. Dolar düştükçe, Çin’den, Uzakdoğu’dan gelen malların fiyatları yükselmeye başlıyor. Bu mallar, genellikle orta sınıfın, aşağı orta sınıfın, işçi sınıfın alışveriş ettiği mallar, Wall Mart dediğimiz zinciri örneği işte, kullanılabilir bir örnek. Buradaki malların fiyatlarının yükselmesi demek, burada o zaman toplumsal konsensusla karşılaşıyorsunuz. Çünkü, kendi işçi sınıfınıza , kendi orta sınıfınıza yani, demokrasinizi ayakta tutan  ,konsensusu ayakta tutan kesimlerin ihtiyaçlarına  cevap veremez hale geliyorsunuz. Bu riski almak zor ama, diğer taraftan şöyle bir başka bıçağı atıp hemen Amerika’yla konumuzun içine bakarsak, bu riskin alınması gerektiğini söyleyen mali bir kesim var, çünkü kriz gittikçe büyüyecek ve felaket bir durum olacak. Hayır, bu riskin alınmaması gerektiğini, ekonominin başka bir şekilde yönetilmesi gerektiğini düşünen, bir iç pazara üretim yapan, sanayici ve ithalatçı kesim var. Dolayısıyla, kendi içinde de, bir taraftan ithalatçı ve iç pazar üretimi var. Bir taraftan mali piyasalar ne zaman çökecek korkusuyla bir düzenleme, yavaş bir iniş istiyorlar..Tabii, bir de bu taraftan hepsinin üstünde askeri- sanayi kompleks diye bir şey var. O da elinde bütün varolan  silahı, malzemeyi kullanacak yer arıyor. Enerji kaynaklarına el koymayı düşünüyor. Önümüzdeki  yüzyıl Amerikan yüzyılı olacağı için, bu perspektifle; dolayısıyla, Amerikan toplumu şu anda  hemen hemen bütün fay kırıklarından sallanmaya başlıyor.

M.B.: Burada tabii şu önemli,  biraz halka gelirsek, Amerikan yönetimleri içinde, bugüne kadar  halkı  kontrol altında tutmak için kullandıkları yöntem belli. Tüketme ekonomisi. ‘tüket, fazla sorgulama!, hatta bir gizli de bir baskı da var,  fazla kafayı kaldırma, sen düzene uy’ Şimdi yavaş yavaş , sanki bir uyanış başladı, sanki artık tüketim toplumu olmaktan , bununla yetinmiyor Amerika halkı. Ben mi çok iyi niyetliyim? Yoksa öyle mi görünüyor? Bunu nasıl yorumluyorsunuz?. Yani ,  yavaş yavaş, bugüne kadar da şöyle söyleyeyim, bugüne kadar hiç bir tepki gelmezdi yönetime karşı. Bugüne kadar evet eleştirilirdi ama, bu kadar yüksek sesle çıkmazdı. Şimdi, ne oldu da gerçekten halk yüksek sesle yönetimi eleştirmeye başladı

E.Y:  Valla,  kestirmeden gidersek  önce Irak oldu, sonra  Katrina oldu diye düşünmek lazım.11 Eylül oldu demeyeceğim ; çünkü 11 Eylül’e tepkiler önemliydi, 11 Eylül oldu. 11 Eylül’ün olması kendi başına, Amerikan toplumunun moralini bozacak, onu çökertecek bir olay değildi. Daha çok jeostratejik bir olay olarak görmek mümkün. Bunun arkasından bir resesyon , bir durgunluk sıkıntısı yaşandı ama, hemen savaş harcamaları devreye girdi. Ve sizin dediğiniz tüketim ekonomisi başını kaldırdı, moraller  düzeldi. Biz kılıçları çektik. Dünya’nın geri kalanına doğru demokrasi götürmeye başladığımız için. Fakat, Irak’da beklenenden başka şeyler olmaya başladı. Irak’ta “catwalk” diyorlardı yani, bir ucundan girerken bütün Iraklılar boynumuza sarılırken ,öbür taraftan çiçeklerle çıkıcaktık; olmadı. Yani, Irak’a girdi, kaldı, kilitlendi. O  büyük, hızlı savaş başarısı da aslında hikaye. Yine, bir generalle atıfla söyleyim ‘bir efsane’. Irak’a girdikten  sonra gitmek, Basra’ya Bağdat’a gitmek 3 hafta sürdü. Arada bir de durmak zorunda kaldılar. Yani, böyle bir ucundan girdik öbür ucundan çıktık da olmadı. Çölün içinden  geçerken bile durmak zorunda kaldı önemli bir süre. Her anlamda; hem askeri strateji açısından, hem alan  kontrolü açısından  bekleneni vermedi. Ama, beklenen acaba neydi diye de düşünmek lazım. Bir açıdan beklenen oranın demokratikleştirilmesi, çalışılır hale gelmesi ve dünya pazarına açık bir pazar, kullanılabilir bir ekonomik alan olarak katılmasıydı. Bu akılcı yaklaşımdı. Bir de tüm bölgeyi allak bullak  etmeye planlayan, bir anlamda Büyük İsrail projesiyle de  örtüşen. Yani,  Büyük İsrail derken İsrail’in toprakları anlamında değilde, güvenlik alanı  açısından Büyük İsrail Projesi’yle örtüşen. Yani, bölgede  hiç bir büyük devletin kalmaması projesi. Bunların hepsinin dağıtılması, ya müşteri devletlere dönüştürülmesi, ya protektalar haline gelmesi; ama İsrail’i herhangi tehdit edecek bir devlet kalmaması projesi. Şimdi 1. proje istikrara gitme eyleminde başarısız; 2. proje ise dağıtıma devam ediyor. Fakat, geldiği noktada dağıtmaya devam edip edemeyeceği konusunda 2 tane problemi var. 1-Kendi ülkesinde ciddi bir muhalefet başını kaldırdı. Dur demeye başladı. 2- Dış politika seçkinleri paniklemeye başladılar. Ve, yeni muhafazakarların karşısında geleneksel Amerikan dış politikasının sözcüleri öne çıkmaya başladı.

M.B:  Bunu biraz açalım. Nasıl, yani nasıl bir tavırla yine çıkıyorlar? Yani, neo-conların karşısına  gerçekten bir güç çıkmaya başladı mı? Bunu elle tutabiliyor musunuz? Görebiliyor musunuz?

E.Y: Bunu, epey bir süredir görebiliyoruz. Amerikan dış politikasının geleneksel yaklaşımı hegemonyacı yaklaşım. Batı’yla birlikte hareket etmek. Çünkü, bu yaklaşımın birde uzun tarihsel perspektifi de var .Bundan çok değil 250 sene önce, 300 sene önce dünyanın merkezi batıda değildi, doğudaydı. Şimdi dünyanın merkezi batıda. Eğer batıdaki ittifak çatlarsa, Dünya’nın merkezinin ne tarafa kaymakta olduğunu gösteren işaretler var. Dolayısıyla, bir uygarlık projesi açısından bir anlamı var bu ittifakın, bir de Amerika’nın gücü çok güçlü ama, herşeyi yapabilecek güçte değil. Dolayısıyla, bir konsensusun içinde hareket etmesi gerekir diyen, yaşlı omuzlar üzerindeki  akıllı başlar var. Bunu başından beri uyarıyorlar, dinletemiyorlar. Yani, önemli seslerden biri Kissinger kapı arkalarından ‘ya burada yanlış bir şeyler oluyor  galiba‘ diye konuşur. Baba Bush her fırsatta tuhaf sesler çıkarır. Dolayısıyla,  bu bir ses vardı. Fakat , Katrina’dan sonra buna başka bir ses eklendi. Amerikan Muhafazakar Parti’nin, kendi içindeki yaşlı seçkinleri ve neo-liberal eğilimli piyasayı, dünyayı ekonomik perspektiften görme eğiliminde olan ekip, ‘bir dakika bu Katrina işi ne olacak? Sen 100 milyar doları  hemen harcarım demeye  başladın. Bu nasıl muhafazakarlık? Bu bütçe nereye gidecek? Sen niye korumacı eğilimler gösteriyorsun uluslararası ticarette? Niye DOHA’ya ya da Dünya Ticaret Örgütü’ne önem vermek yerine , ikili ilişkiler öne çıkmaya başladı?  Nereye doğru gidiyoruz? Derken bir de Birde Bush’un skandallar dizisini de eklemek lazım. Bush’un çevresindeki ahbap çavuşları, teker teker skandalların içine düşmeye başladılar. İlk önce hatırlarsanız  Richard Pearl. 750 bin dolar gibi küçük bir paraymış söz konusu, işini kaybetti. Böyle bir paraya tenezzül ettiği için ya da ettiğine dair dedikodu olduğu için. Daha sonra, CIA olayı var, şimdi başsavcılığa atama olayı var. Tabiki esas dramatik olarak bence burada küpü çaken Katrina oldu. Çünkü , FEMA’nın başına Bush’un arkadaşını getirmişler zamanında. Bunun da ,  Bush’un arkadaşı olmaktan başka  herhangi bir özelliği olmadığı, Katrina krizinde hemen ortaya çıktı. Çünkü, Katrina krizinde bunlar  hem geç kaldılar, hem yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Büyük bir uygarlık krizine benzer bir durum yarattılar. O bir kere Amerikan basınının üzerine örtülü şalı gerdi. Çünkü, artık meşru bir alan var. Yani, Irak’tan dolayı Bush eleştirilmeyecek, içteki bir olaydan dolayı eleştirilecek.Ve de denecek ki; bir dakika sen hani  bu kadar paralar harcadın iç güvenliğe, acil durum örgütleri kurdun. Niye çalışmadı bu? 11 Eylül’ün üzerinden  bu kadar zaman geçti. Niye biz hala, ulusal bir kriz karşısında güvenlikli değiliz? Çünkü, Katrina, gerçi bir doğa krizi ama , herhangi bir , bu paranoyak dünyada düşünürsek , bir yerde nükleer bir şey patlarsa yine aynı durum çıkacak. O zaman siz bu işle baş edemeyeceksiniz. Ve biz yanmışız. Ne oldu bütün bu paralar? Dolayısıyla tartışma başladı arkasından.

M.B: O zaman şöyle bir tablo mu çıkıyor: Bugüne kadar bunlar vardı. Yani, mesela,  Dick Cheney ‘in şirketi aklıma geliyor, bütün  nerdeyse , Irak’taki bütün ihalelerini göz göre göre aldı. Yani, bir ülkenin başbakan yardımcısı, başka bir ülkeye  savaş açıyor. Ve burada ki bütün projeler bu başbakan yardımcısına veriliyor. Ve hiç kimse şikayet etmiyor. Bunlar gidiyordu, gidiyordu da  hani, sanki pastadan pay aldığı sürece Amerikan toplumu, ekonomi iyi gittiği sürece iyi –kötü , herkes bir şey aldığı sürece sorun yok , şimdi pastadan pay alamamaya mı başladılar, yani, insanların cebine  ve karnına, midesine giden para mı azalmaya başladı?  Ondan mı tepki başladı? Nasıl görmek lazım?

E.Y:  Şimdi, midesine giden parada zaten uzun zamandan beri bir artış yok Fakat, bir korku faktörü var. Borsa üzerinden , önemli bir para kazanılıyordu, ve bu tüketimin yükseltilmesi için kullanılıyordu. Borsa köpüğü inerken, ordan çıkan havayla  gayrimenkul piyasası körüklendi, ev piyasası bir yere kadar yükseldi. Dolayısıyla, herkes ‘mortgage’larını değiştirmeye başladı. Daha düşük faizlere değiştirip, sonra evin üzerinden yeni morgage alarak ev fiatları arttığı için, değerlendiği için, Yine tüketimlerini , yani, kendi evlerini bir anlamda para çekme deliği gibi bankalarda kullanmaya başladılar.Ama bununda sonu gelmeye başladı yavaş yavaş. Ve, Fat faizlerini ne zaman yükseltecek korkusu gelmeye  başladı.Çünkü, faizler yükselmeye başladığı zaman mortgage piyasası da aşağı inmeye başlar. Ama, sadece mortgage piyasası değil. Morgage bankalara bağlı, onlar sigorta şirketlerine bağlı, onlar hedge edilmiş  büyük fonlara bağlı.Dolayısıyla, büyük bir uluslararası  zincirin içinde çok önemli bir piyasa. Şimdi, bunu konuştukça halkın da sinirleri bozulmaya başladı. Zaten şunu da görmek mümkün, yeni iş yaratmıyor. Yeni yarattığı işler daima, daha düşük ücretli.  Yani, medyan ücret aşağı düşüyor. Burada bir gelir kaybı var.Öbür taraftan  en yüksek %1 ‘in – %2 ‘nin gelirleri, olağanüstü miktarda artıyor. Ve bunları ana akım gazetelerinde  görmek mümkün. Dolayısıyla, burada yavaş yavaş kaynayan bir huzursuzluk olduğunu söylemek mümkün. İşsizlik açısından bir korkuda var bu arada. Dışarıdan gelen ucuz  Çin mallarının tehlikesi de, tehdidi de var.Burası, bir ekonomik  huzursuzluk var ama, bence bir kaç tane  tetikleyici olay var. Irakta ölen sayısı çok fazla oldu.Beklenenin üstünde oldu…

M.B: Bu gereken tepkiyi gösterdi mi? Mesela, bu çok önemli yani, sanki bunlar hep geliyordu, bu tabutlar hep gelmeye devam ediyordu. Ama, Amerikan toplumunda  istenen, beklenen tepki gelmedi. Sonra bir anda  Cindy Sheehan adında biri çıktı. Ve , bu bir anda  tetiklendi, taştı bardak.

E.Y: Şöyle düşünebiliriz: Cindy Sheehan bir odaklayıcı mercek haline geldi. Aslında, bütün bu sıkıntılar, marjinal denen basında, yerel basında izlemek mümkün. Sadece ceset gelmiyor. Çok daha fazla binlerle, 13-14 bin, hatta bir Alman kaynağına gore 20 bine kadar ulaşan sakat var savaştan gelen. Savaştan  normal gelen, ama aklını kaçırdıkları için ne yapacaklarını bilemedikleri insanlar var. Burada, izine gelip de geri dönmeyenlerde, kaçanlarda artışlar var, zorla götürülenler var.Dolayısıyla, bu fokur fokur kaynıyordu da bir odaklaştırıcı ve herkesin kabul edebileceği, yani          “aa bak bu aslında solcudur, bu aslında  demokrattır, aa bilmem nadir”in dışında , toplumun ruhu olabilecek bir anlamda, bir asker annesi, birden bire Bush’un çifliğinin önünde boy göstermeye başlayınca, diğer asker anneleri de ortaya çıkmaya başladı.Asker anneleri hareketi vardı aslında, ama gözükmüyordu.Cindy Sheehan çok uygun bir zamanda bunu yaptı. Cesaretli bir şekilde yaptı. Bir anda bütün savaşa karşı hareket onun arkasından toparlanmaya , makineyi çalıştırmayı, makine artık bir kordine şekilde çalışmaya başladı. Bu anlamda bir mercek oldu, odaklaştırıcı bir mercek oldu diye düşünüyorum. Var olan harekete bir ivme kazandırdı ve hareketi yukarı doğru çekiyor

M.B: Peki, bunlar bastırılabilir mi?

E.Y:  Şöyle bastırılabilir,  şimdi o zaman dönüp Ortadoğu’ya bakmamız lazım, Amerika’ya değil. Suriye’yle İran’a bakmamız lazım. Fransızların ileriye doğru kaçış diye bir lafı vardır, tehlikeyle karşılaştıklarında panikleyip; şu an da ileriye doğru kaçmaya çalıştıklarına dair birtakım işaretler var. Yani, krizi bir daha bir derinleştirirsek, bir büyük savaş daha çıkarırsak burada, o zaman dönüp ülkeye , bu kadar büyük savaşta da , bu kadar ukalalık olmaz artık. Ulusal çıkar ve saire diyecekler.

M.B: Yani,  bir savaşın yaralarını sarmak için yeni bir savaş çıkarmak gibi bir şey.

E.Y: Bir savaşın yaralarını sarmaktan ziyade, bir savaşın itirazlarını susturmak için  bir savaş. Ve tabii ki iç güvenlik yasası da eğer çalıştırılırsa bununla birlikte. epeyce sesi kısmayı deneyebilirler. Ama, Amerikan toplumunun geleneksel havası, kendi mitolojisi, böyle protofaşist bir operasyona izin vermez diye düşünüyorum. Yani, zaten geçenlerde ilginç bir gelişme vardı. Newyork, Washington da en önemli  iş çevrelerinin lobileri , bir deklarasyon yayımladılar. Amerika Ticaret Odaları var, Sanayiciler Birliği var, birkaç tane daha büyük isim var. Bu iç güvenlik yasasının düzeltilmesi gerektiğini, çünkü ,iç güvenlik yasası herhangi bir  iş sırrı bırakmadı ortalıkta. Bir takım bürokratların, canları istediği gibi gelip , istedikleri mali, ticari bilgilere el koyabildiklerini, bu işin böyle olmayacağını açıkça dile getirip , kongreden bu konuda tedbir almasını isteyen bir mektup yayımladılar. Çok güçlü bir lobi. Demek ki;  itiraz, buralara kadar gelmiş durumda.Şimdi şöyle bir şey var, şimdi bir kapitalist sınıf var. Tabii ki şirin gözükmek istiyor. En karanlık yüzünü  hiç bir şekilde göstermek  istemiyor. Derken, Dick Cheney , Halliburton,   filan gibi bir takım aleni hırsızlar, sürekli bunlar hükümetin içinden başlarını kaldırıyorlar. Ve, muhafazakar parti de düşünüyor ‘ya, biz rezil olduk  yani. Tamamen bir avuç çetenin eline kalmış bir parti gibi gözüküyoruz. Halbuki biz işte şu tarihten beri gelen  muazzam bir partiyiz. Bu memlekette bizden sorulur.’ Bush hükümeti hem uluslararası konsensusu bozdu ve Amerika’yı hızla yabancılaştırıyor, yalnızlaştırıyor. Ve, tabiki müttefiklerini yabancılaştırıyor. Ama, aynı zaman da biraz geriye dönüp trust kitabına, güven kitabına bakarsak aslında, ülke içinde yüzyıllık konsensusu bozmaya başladığını görüyoruz.

M.B.:  Burada enteresan bir nokta var. Amerika’nın uluslararası alanda, özellikle Afganistan  ve Irak’ta bunu gördük. Şımarık bir çocuk mu? Yani, istediği gibi davranabildiğini, yani kendi koyduğu kuralları yine, kendisinin yıkmaya başladığının hatta uluslararası sisteme çok büyük zarar verebileceği konuşuldu, hep bunu söylediler. Aynı şeyi şimdi içeride de mi yapıyor? Bunu mu çıkartalım?

E.Y.:  Evet, içeride de yapıyor. Çünkü , içeride çok ilginç bir ittifak var. Gerçi, şimdi  onu da konuşabiliriz. Çatlamaya dair işaretler var. Neo-konservatifler ki dinle felsefeyle alakası olmayan bir damardan geliyorlar. Ve,  evanjelikler olağanüstü güçlü dini  bir damardan geliyorlar. Bunlar arasında popülist bir ittifak oluştu. Carl Rove, şimdi kafası istenen Bush’un danışmanı giderse kimse kalmayacak etrafında; Carl Rove bu ittifakı oluşturdu. Ve , partinin ana oy gücünün arkasına koydu bu ittifakı. Şimdi, bu ittifak dağılıyor. Bu ittifak bir çok nedenden dağılıyor , Bush’un davranışı Hıristiyanları tatmin  etmemeye başladı. İşte, % 30’a kadar düşmüş evanjelikler içindeki desteği. Bu ittifak dağıldığı an…  Burası küçük mülk sahibi,  aşağı orta sınıf, beyaz işçi sınıfı, yoksul bir tabaka burası, ve köylü  kısım çok yaygın . Bunlar; belki Demokrat Parti’ye gitmezler  ama,  arada çıkan 3 akımlara hem milliyetçi, hem  popülist, hem ise dışarıya gitmeyelim kendimize bakalım, hem dindar gibi akımlara , katolik ağırlıklı olan  liderliğe, alttaki akımların, siyasilerin arasına birazcık kayarsa, çok fazla değil birazcık kayarsa; çünkü ,  şu anda  çok başabaş biliyorsunuz , cumhuriyetçilerin üstünlüğü gider. Bu ittifak dağılıyor.

M.B.: Nasıl dağılıyor biraz anlatabilir misiniz?  Nelerden dolayı dağılıyor? Çünkü ,  bir ara Bush gerçekten bu ittifakın bütün  meyvelerini yemeye  başladı. Kendini mehdi zannettiği yolunda haberler bile çıktı Newsweek dergisinde. Yani,  dönüm noktası, kırılma noktası neresiydi sizce? Yine, Irak mı yoksa?

E.Y.: Şimdi , Irak değil aslında  tam olarak kırılma noktası, , kırılma noktası  bence iç politika, Bush ister istemez  iç politikada bir aklı selimi korumak zorunda. Bütün tuhaflığına rağmen .Halbuki kendisinden istenen, Bush’u oraya getirmekte, marjinde çok büyük rol oynayan kesim, olağanüstü bir basınç yaratıyor. Nerede  basınç yaratıyor? İnsan haklarının çeşitli alanlarında yaratıyor.  İşte,  Kadın hakları kısmında,  kök hücre  kullanımında , kürtaj meselesinde , eşcinsellerle ilgili tartışmalarda bunu kullanıyor; dinle devlet arasındaki diyaframın yırtılmasından yana  olan bir çok kesim. Amerikan devletinin kendi geleneğiyse direniyor buna. Ve,  bunun en çarpıcı örneği şöyle oldu, Bush tecrübesiz ama  nispeten  aklı selime yakın birisiydi, ama hakimler kuruluna atamak istediği tecrübesiz birisiydi, sağından gelen olağan üstü bir tepkiyle karşılaştı. Tam elimize geçmiş bu hakimler kurulunun insan haklarını ele geçirmek , tam burada ;çünkü orayı ele geçirdiniz mi 15 sene hükmediyorsunuz orada. Sen aradan bunu kendi arkadaşın diye çıkardın. Arkadaşı diye değil demokratlar tarafından daha kabul edilebilir diye devreye girdi. Öbürleri  dedi ki: ‘Hop , bu olmayacak şimdi’  Dolayısıyla, Bush en sağda, gözü görmemeye başladı. Parti merkezi tarafından ise , geleneksel politikaları kaybeden, izleyemeyen birisi olarak gözüküyor. Neo- liberaller “piyasa ekonomisini izleyemiyor bu, demokrat” dedi. Wall Street Journal’ın  önemli yazarları  ‘peki biz şimdi Bush’a niye muhafazakar diyecğiz?’ dediler. Hangi koşuldan dolayı? Ekonomi, çünkü muhafazakarlar küçük devlet, disiplinli bütçe, zenginlere bol miktarda para transferi, aşağıdakiler ne olursa olsun  durumu. Bunların bir kısmı oldu, ama öbür kısmı, bütçe aldı başını gitti.  Toplumsal konsensusu etkiler hale geldi, az önce konuştuğumuz gibi. Oysa, kendi altındaki çatlaklarda, bir ittifak üzerinde duruyor Bush yönetiminde o  ittifak dağılmaya başladı. Tabii skandallar da  ağızda tat  bırakmıyor; çünkü  sabahleyin  işte  kalkıp , İncil’le gününe  başladığını iddia eden bir  devlet başkanının en yakınındakiler başka ülkelere bilgi sızdırıyorlar. Bir CIA  görevlisinin adını açıklıyorlar. Bir başka yerden para işlerine karışıyor. Hırsızlık yaptı mı yapmadı mı olayı çıkmaya başlıyor. Bir dökülme söz konusu. Peki, nereden? Bu dökülmeyi biz gözleyebiliriz ama, dönüp baktığımızda, bir de bakıyoruz ki ana akım medya , bu dökülmeyi konuşmaya başladı  iki haftadır.

M.B.: Ne oldu? Ne değişti? Daha önce konuşmuyorlar mıydı?
E.Y.: Katrina değişti esas olarak. Ana akım medya bunu konuşmak istiyor aslında, fakat bunu Irak paradigması bağlamında konuşmaya çekiniyor. Çünkü, o zaman büyük bir kitle size dönüyor. Zaten olağanüstü bir nefret mesajı mektubu vs. yağmaya başlıyor, tehditler falan. Dolayısıyla, vatanseverliğiniz tehlikeye giriyor burada, Amerika’da önemli bir şey vatanseverlik. Ama, şimdi vatanseverlikten gelerek yani, bu Katrina halkının durumu. Biz 68’lerde çözmüştük bu ırk meselesini, şimdi yine nerden çıktı yeni baştan karşımıza .Oysa bu topluma ne oluyor?  gibisinde  yaklaşımlar medyaya bir şey verdi, ayrıca tabiiki bunlar satıyor, bir de böyle bir yanı var. Medya bir kan kokusu aldı. İşin aslı bu. Yani, şimdi yükselen bir kamuoyu var,  bir ortam hazır. Eğer bu ortamla beraber bizde başlarsak, ki başlayabiliriz demek ki  artık  hem satışlarımızı arttırırız, hem doğru tarafta oluruz, hem hükumet üzerinde tekrar, eski gücümüzü yeniden kazanırız . Dolayısıyla, bu anlamda başa dönersek eğer: İkinci hegemonya hamlesinin başarılı olması mümkün değil, yani tarihsel  koşullar açısından mümkün değil. İmparotorluk bir alternatif olarak gündeme geldiği zaman, imparotorluğun da askeri gücünün yeterli olmadığı, aynı Roma İmparotorluğu gibi çok fazla yayılmak zorunda kalmaya başladığı; ama daha da önemlisi bu askeri gücü taşıyacak ekonomik gücün çok kırılgan hale gelmeye başladığı, bu kırılganlığın da toplumsal konsensusa yansımaya başladığını görüyoruz.

M.B.: Şimdi, tekrar bıraktığımız noktaya dönersek, baktığımız zaman içerde ve dışarda işler kötüye gitmeye başladı. Medya da artık tersine döndü Katrina yüzünden. Peki şimdi Bush sizce ne yapacak? Bush’un bulunduğu yeri, elindeki yetkileri , makinasını düşünürseniz, elindeki o bütün manivelaları nasıl kullanacak?

E.Y: Şimdi, böyle durumlarda tarihe baktığımızda devlet adamlarının iki tür yaklaşımı oluyor. Ya da yönetici sınıfının iki tür yaklaşımı oluyor. Durumun vehametinin farkına varıyorlar. Hemen time out deyip, dış politikadan içeriye dönüyorlar ve konsensus  inşa etmeye çalışıyorlar. Ekonomi politikası demektir, yeni bir bölüşüm ilişkileri demektir, biraz rahatlatmak, azıcık reformist refleksler ve ondan sonra tekrar  dışarıya dönmektir .Bir de bir başka  hareket var ki ulusalcılık kartını daha şiddetli oynamak için  ileri doğru bir hareket yapmak ve daha  fazla  ulusalcı olmak gerektiğini gösteren bir harekette bulunmak. Geçen haftaki yazısında   Brzezinski, buna “intihara eğilimli devlet makinası” kavramını kullanıyordu. Ben, Bush’un bir ekibinin bu intihara eğilimli bir devlet makinasını çalıştırdıklarını düşünüyorum ; çünkü  İran’a yönelik söylem gittikçe tuhaf  bir hal almaya başladı. Tony Blair’in da devreye girerek bombalar oradan geliyor aslında demesi ve İran’a yönelik nükleer enerji üzerine yapılan suçlamalar giderek  mantıksız hale gelişip, dönüşüp olup olmaması önemli değil , bizim güvenip güvenmememiz önemlidir. Dolayısıyla, Saddam Hüseyin’in dejavusu durumuna gelmeye başladık, yani Saddam’a yönelik  eleştiriler buraya doğru gelmeye başladı. Dolayısıyla, o tarafa doğru bir harekat yapıp vatansever olmamanın maliyetini çok  yükseltmeye kalkmak mümkün. Ee tabi bu çok tehlikeli bir olay olacak bütün bölge açısından. İran’ın devreye girmesi, Suriye’nin bir hedef haline gelmesi, uluslararası ilişkileri çok güçlü olan bir İran’ın ordusu, mali kaynakları, daha da önemlisi dünya ekonomisi üzerinde önemli bir ipoteği var İran’ın. Yani, İran körfezi kapatırsa petrol fiyatlarının nereye gideceği belli olmaz. Gitmemesi gerekir belki kadar; ama maksadını aşar hemen 150-200  filan, bilemeyeceğimiz yerlere gider petrol fiyatları ve dünya ekonomisi altında, Amerika dahil olmak üzere herkes kalmaya başlar. Ayrıca,  füze kapasitesi İsrail’i vurabilecek durumda, denizdeki gemileri vurabilecek durumda. Dolayısıyla,  olay çok karışık zaten. Ulusal Savunma Ajanıyla CIA’nın beraber yaptıkları simülasyonlarda  savaşın tırmanmaya başlayacağını, yani İran’ı  vurdukları taktirde savaşın tırmanmaya başlayacağını, bölgeselleşmeye başlayacağını ve biraz sonra da kontrol edilemez hale geleceğinin sonuçlarını  bir kaç kere okumuştum ben,  çıkmış bu simülasyonlar yapılmış ve hiç hoş değil.

M.B: Buna göze alabilirler mi sizce?

E.Y: Şimdi her çılgınlığın karşısında bir mantık olabiliyor. Bizim açımızdan  bu çılgınca bir olay, bütün bölgeyi patlatıyor; fakat bir neo-konservatif yani yeni muhafazakar mantığın içinde bu var. Şimdi,  aslında felsefe ve teoriyle reelpolitiği fazla birleştirmek istemiyorum ama  bu teoriğin geneline bakmakta fayda var bu noktada iki tane özelliği önemli bunlardan biri soldan gelen bir damarı var bunun. Bu önemli liderlikler teorilerini, sürekli devrim tezinden önemli ölçüde etkilenmiş durumda yani bir kere vurucaksınız ve durmadan ilerlemek durumundasınız. Tarihsel bağlam, sürekli devrim tezinin ülke bağlamı tamamen farklı ama şöyle ki bunu domino teorisine çeviriyorlar. Bölgede o kadar büyük güçle, o kadar büyük şiddetle  vuracağız ki, diğer  bir değişle, elimde büyük bir çekiç olacak ki vurduğum zaman  evet sineği götürücem arada bir kaç yer de dağılır mühm değil, sonra bir tane daha vururum. Ben çünkü vurmaya devam edecek güçteyim. Dolayısıyla bu akım durmamaktan yana. Yani , Irak’a giderken şöyle bir laf vardı ‘herkes Irak’a gider , gerçek erkekler İran’a gider’ sözü vardı  neo- konservatifler arasında yani bu böyle aşırı, aslında İran’a gitmek lazımdı. Irak yumuşak hedef gibi. Bir damar hala onu işliyor ; çünkü İran’da kazanç çok büyük. Bir başka işareti daha var İran’a doğru yöneldiklerinin. Azerbaycan, Hazar Denizi kıyılarında bir üs projesi var telaffuz edilen .Ve çok önemli bir platform orası, söz platformdan açılmışken, tabii Türkiye’yi de hemen  düşünmemiz lazım. İran operasyonu gündeme geldiği zaman da önemli bir platformda Türkiye, yani İncirlik ve İskenderun  bir platform, buradan ve tabi sınırlarımız da var, bu sınırlar çok kolay sınırlar değil ama yine de kullanılabilir sınırlar. Bu anlamda bizim açımızdan korkutucu olan bu neo-konservatiflerin ileri doğru çekmeye başladıkları  zaman içine kimleri de beraber çekecekleri , bizi ne kadar çekebilecekleri , bu çekilmeyi mali olarak ,kültürel olarak taşıyabilir miyiz, taşıyamaz mıyız? Diye bir sorun var. İkinci sorunsa, bu neo- konservatiflerin sürecinde bunların aslında ne istediklerini kimse bilmiyor

M.B: Kendileri de biliyor mu acaba ?

E.Y.:  Şimdi oraya geleceğim , yani Brzezinski bir çok kez yazdı bunu, bir çok başka  yazar da vurguladı. Brzezinski’nin adını tekrar ediyorum; çünkü bu büyük sataşmalardan dolayı herkesin arkasına dizildiği bir düşünür bu. Hala ne  yaptığı,  istediği belli olmayan bir grup yönetiyor diyor. Niye belli değil? Çünkü bunlar takiyyeci. Yani şu anlamda neo-plotanist bir görüş. Dünya 3 grup insandan oluşur. Filozoflar, krallar ve diğerleri. Diğerlerine her şeyi söyleyemezsiniz ;çünkü  ‘bu bizim çıkarımıza değil’ diye harekete geçebilirler . Krallar idare etmek durumundadırlar , kafaları fazla basmaz. Onlarında gerçeğin bir kısmını bilmeleri yeter ama gerçeği esas olarak bilen filozoflar vardır. Din mekanizması aşağıdakiler için çok gereklidir, filozofların ise sadece bir hakikate, kendi amaçlarına  yani kutsal amaçlarına bir sadakatleri vardır . Başka hiçbir şeye sadakatleri yoktur. Bu yüzden Platoncu görüşten gelerek çok kolay yalan söylerler ve   yalan söylenmesi gerektiğini, aşağıdakilere yalan söylenmesi gerektiğini söylerler. Bir anlamda takiyye hakkıdır. Yani , takiyyelik de tesadüfen değil; çünkü müslümanlıkta neo-platoncu bir düşünce akımıdır, bir dindir. İkisinde de vardır bu. Savaş alanı, savaş bölgesi ve savaş amacı içindir. Ve, bunlar sürekli yalan söylüyorlar ve zaman zaman itiraf da ediyorlar. Nükleer silahlar bulunmadığı zaman Wolfowitz ‘canım o bahaneydi zaten. En kolay o geldi, onu söyledik o sırada’ deyip çıkıverdi işin içinden. Başka bir şey buluruz yarın öbür gün . O olmazsa onu veririz,  niye olmasın.

M.B: Peki, Türkiye ne yapmalı sizce? Yani, bütün bu parametreleri yan yana koyduğunuzda bir belirsizlik var, Amerika’nın  içi karşıyor,  Amerika buraya gelebilir, Bush ve adamları yeni bir ileri hedef yaratabilirler, Türkiye’yi içine çekebilirler . Türkiye nasıl davranmalı, nerede durmalı? Nelere dikkat etmeli?

E.Y:  Türkiye’nin tam nerede duracağını ben  bilemeyeceğim ama belki şuradan gelerek düşünebiliriz. Hangi basınçlarla karşı karşıya? Bir, Avrupa Birliği üzerinden gelen basınçlar var. Bu basınçlar Karadeniz’den, Karadeniz’in denetimi üzerinden, suların denetimine kadar  giden basınçlar; Amerika üzerinden gelen çok büyük bir basınç da var. Bu basınç da kendi güneybatı asya’nın kontrol edilmesi projesinde, bir anlamda buna Büyük Ortadoğu Projesi diyorlar ama, aslında Güneybatı Asya Kontrol Projesi ve Türkiye’nin iyi bir  ortak olması, gerektiği kadar askerini sağlaması, silahını sağlaması, gerektiği miktarda ceset sağlaması aslında, yani şehit sağlaması aslında. Şimdi Türkiye bu iki basıncın altında ne yazık ki baskı altında. Ekonomisi oldukça kırılgan. Ne yapabilir? Ben hep böyle durumlarda dişlerini sıkıp, bulunduğun yere sıkı sıkı yapışıp bir yere kaymamak gerekir, şu sarsıntı  hele bir geçsin, deprem olurken sarsıntı bir geçsin ama bana bulaşmasın,  biz de bulaşmayalım… ama şimdi şöyle olmuyor tabiki  iki taraftan üzerinize gelindiği zaman ‘ben size bulaşmıyorum demek olmuyor’, dolayısıyla bunu kullanabilecek, bu dış politikayı sürdürebilecek bir  çizgi gerekiyor. Yani herkesle birlikte boncukları dağıtarak, ama bir yolunu bulup hiç bir yere gitmeden, hiç bir maceraya bulaşmadan oturması ve dalganın bir üstünden geçmesini beklemek, sarsıntıda toz toprak gittikten sonra geride ne kalacak diye bakmak gerekiyor.

M.B: Fakat Amerika belli ki belli taleplerde bulunacak hükumetten. Buna karşı koymak mümkün mü?

E.Y: Buna karşı koymak zor. Ama, tamamen ters bir yerden gelerek söylersem, ‘gerçekçi ol, imkansızı iste ‘ diye bir laf vardır. İktidar kullanıldığı an, bir de bakıyorsunuz ki, bir bakmışız çalışıvermiş. İşte geçmedi  tezkere  gürültü,  patırtı, şamata… Bir şey olmadı sonunda. Sorun iktidarın kullanılmamasından kaynaklanıyor. Siz bir devletsiniz, ekonomisiniz, çok bela bir yerde duruyorsunuz, öyle kolay kolay sizi defterden silemezler. Eninde sonunda  sizinle anlaşmak durumundalar. Anlaşma  noktasına gelirken , gelmeden önce elinizdeki kartları güçlendirebilirseniz ‘iyi, peki bunlara bulaşmayalım ama bize şu kadarını yapsam yeter” ortamını  yaratmak mümkün . Bunlar diplomasinin incelikleri. Ben bunları bilmem,  anlamam ama  bulaşmamakta fayda olduğunu düşünüyorum bu kargaşaya; çünkü bu çok büyük bir dalgaya dönüşebilir, dönüşmeyebilir de. Amerikan dış politikasında, geleneksel çizgi de hakim olmaya başlayabilir. Ve dolayısıyla İran gibi bir devletle çok katlı bir dış politika , katmanlı bir dış politika yürütülerek  bir taraftan şeytan deyip, öbür taraftan işini yapmak, zaten şu anda yürütülen o. Yani, Hürmüz Boğazı’nı beraber kontrol ediyorlar. Afganistan’la beraber çalışıyorlar. Bunu yapmak ve şamataya devam etmek, ama ticari kapıları İran’a açmaya, İran’ın kapılarını açmaya çalışmak  olabilir. İran buna hazır, istiyor. “Niye üstüme geliyorsun?” Diyor, “Ben ne yapıyorum ki şimdi?”. Gerçekten de bir şey yapmıyor ama yapabilir . Bütün Şii ekseni üzerinden düşünürsek , dolayısıyla gerek de kalmayabilir buna. Dolayısıyla, beklemek lazım. Yani şu andaki hükumetin durumunu beklemek lazım. Şu andaki hükumetten gelen maceraya  katılmamakta fayda var; çünkü bu hükumetin ne tarafa gittiği belli değil. Bush  bir dahaki kongre seçimlerini böyle giderse kazanamaz. En azından önümüzdeki sene kongre seçimleri var. Kongre seçimlerini beklemek lazım.Herhangi bir taviz vermeden , herhangi bir soruya cevap vermeden kongrede dengeler ne olacak? Kongrede dengeler  demokratlardan yana dönerse herkes rahatlayacak. Demokratlar daha barışçı olduklarından değil, daha başka bir dış politika paradigmasına yazılı olduklarından beklemek lazım.

M.B: Son olarak bu “noble cause”, bu şerefli nedenden bahsetti Bush konuşmasında, özellikle bu Irak’a giden  Amerikan askerlerinin oraya şerefli bir nedenden dolayı gittiklerini söyledi. Bu artık önemini kaybediyor mu sizce? Irak anlamında, Amerikan toplumundan bakarsanız ve tabi bunu daha nasıl geliştirebiliriz?

E.Y:  Şimdi bu nasıl şerefli bir nedendir ki Amerikan ordusu bu sene başından bugüne kadar yeni asker ihtiyacının, 7 bin gerisine düştü.Yıl sonuna kadar 15 bin kişiye düşeceği açık . Büyüyeceği söyleniyor. Maaşları  ikiye katlamak zorunda kalıyor asker götürebilmek için; oraya gelen askerler  kaçıyorlar. Dolayısıyla, askerlerin ayrıca çok fazla sınıf yapısına baktığımızda, demografiye baktığımızda; genç, Latino , siyah oraya  gittiği ve para için gittiği çok besbelli. Dolayısıyla bu “noble cause” gereğinden fazla gürültü çıkaran bir fıçı gibi yani bir anlamı yok bunun. Ve Amerikan halkı da bunun anlamı olmadığını gittikçe söylemeye başlıyor. Şimdi burada öyle bir mantıksızlığa kadar yükselen bir arguman ortaya çıkmaya başladı ki, biz aslında Nazizm’e karşı mücadele ederdik, şimdi bunlara ediyoruz. Biz demokratı götürürdük şimdi Faşizmin gelmesini engelleyeceğiz. Eskiden Komünistler vardı, şimdi El Kaide var. E tutmuyor denklem. Yani  koskocaman bir Sovyet Devleti, etrafında uydularıyla beraber, nükleer silahlarıyla orda bir şey, bir de Afganistan dağlarında sakallı, küllahlı bir adam . Ve sağda-solda, arada-sırada  oraya iki tane üç tane bomba patlatan bir takım tipler. Şimdi,  nasıl bir denge bu?  Yani devlet makinasına da bir anlamda haksızlık etmek , yani bunlar devlet yıkabilecek mekanizmalar değil. Adli suçlar, bunu bir çok insan söyledi. Bunlara niye siyasi önem atfediyorsunuz ki? Siyasi önem atfediyor; çünkü çatışmalar diyalektiğinden kendisi faydalanıyor, yani imparotorluk projesini ilerletebilmek için , imparotorluğa bir hinterland lazım. O hinterlanda gitmek için haklı bir neden işte “noble cause” gerekir. 11 Eylülden sonra dil sürçtü biliyorsunuz, “Haçlı Seferleri” hemen düzeltildi. Ama olmadı, yani Irak istedikleri gibi olsaydı bu “noble cause” malını  satın alan olurdu belki ama, şimdi pek kimse bulunmaz , almak durumunda değil; çünkü gerçekten dalga geçildiğini gördüm ben. Ana akım gazetelerinde bırakın yani marjinal gazetelerini dalga geçildi bu konuşmayla. Yani  üzücü, akılsızca, işte hayal görüyor, 2001’de yaşıyor filan gibi laflarla. Dolayısıyla, bu barutu tükenen bir hükumet, enerjisi tükenen bir dış politika, zayıflayan bir toplumsal konsensus. Dolayısıyla bu gemiyi atlamamak lazım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: