NÜKLEER ENERJİ ve TÜRKİYE *

Yrd. Doç. Dr. Nuri Ersoy

ATILIM: Nükleer santrallerin tarihsel-teknolojik gelişimi nasıl değerlendirilebilir? Bugünkü durumda enerji politikaları bakımından nükleer santraller nerede duruyor? Nükleer santraller küresel ve bölgesel politikaların, enerji krizlerinin ortasında nasıl tartışılabilir?

NURİ ERSOY: Herşeyden önce nükleer santrallerin Amerika’da ve İngiltere’de yeniden gündeme gelmesini, dünya konjonktürü içine oturtmak lazım. Bugün petrol fiyatlarında önemli bir artış söz konusu ve Ortadoğu’da enerji kaynaklarının, petrol kaynaklarının bölüşümü için, daha doğrusu Amerika tarafından gasp edilmesi için ciddi bir savaş yürütülüyor. Amerika Irak’ı işgal etmiş durumda. Buna rağmen güvenlik sağlanamadığı, daha doğrusu Amerika’nın istediği düzen kurulamadığı için petrol fiyatları artmaya devam ediyor. Irak dünyadaki 3. büyük petrol rezervine sahip ve ABD burada kesinlikle hakimiyet kurmak istiyor. 1979’daki İran İslam Devrimi’nden beri, İran ABD’nin elinden çıkmış durumda. Ve ABD’nin denetiminde Suudi Arabistan petrolleri var sadece. Suudi Arabistan’daki dost Suudi rejimi, kraliyet, ABD’ye güvenli bir petrol arzı sağlıyor. Ama Irak’taki petrolün kontrolü Amerika için tarihi bir öneme sahip. Fakat burada kesin bir hakimiyet kuramadığı için petrol fiyatları yükseliyor. Şu anda petrol fiyatları 75 dolar civarında. Ve Bush yönetimi kısa vadede güvenli bir petrol arzı sağlayamayacağını görüyor; ABD’nin kendi petrol rezervleri de tükenmek üzere. Bu nedenle nükleer santrallere doğru bir yöneliş söz konusu ve ABD ile İngiltere’de nükleer santrallere ilişkin araştırmalar yapılması için ciddi bir ödenek ayrılmış durumda. Bunun yanı sıra belli nükleer santrallerin de kurulması gündeme gelmiş durumda. Ingiltere’de parlamentonun bir alt komisyonunun nükleer santrallerin yapımına onay vermediğini biliyoruz, Blair hükümeti ciddi bir şekilde bastırdığı halde, böyle bir onay parlamentodan geçmiş durumda değil. ABD’de durum daha farklı, ABD’de başkan ve yönetim bu konuda demokratik denetimden daha uzak bir biçimde politika geliştirebiliyor. Tabi bunu nükleer santrallerin yeniden gündeme gelmesini farklı bir kılıf içerisinde sunmaya çalışıyorlar, nükleer enerjinin temiz enerji olduğunu ve Kyoto protokolü çerçevesinde karbon emisyonlarının sınırlandırılması için fosil yakıtlardan nükleer enerjiye doğru bir kayış olması gerektiğini söylüyorlar. Uydurdukları kılıf da bu, ama arka planda yatan ABD’nin petrol yatakları üzerinde denetim sağlayamamış olması ya da kısa dönemde sağlayabileceği konusunda ciddi işaretlerin olmaması.

Peki, Türkiye açısından durum nasıl ortaya konulabilir? Nükleer enerji Türkiye’nin enerji politikaları içerisinde neden tartışılmaya başlandı? Nükleer santraller Türkiye için neden bir seçenek olarak dayatılıyor?

Türkiye için nükleer enerjiyi tartışmak için başlanması gereken nokta bence Türkiye’nin enerji politikası. Enerjide Özal döneminden beri ciddi bir deregülasyon var, özel sektör enerji yatırımlarına ciddi bir şekilde girmiş durumda. Özellikle Rusya ile yapılan doğalgaz anlaşmaları belli bir miktar doğalgaz alımını garanti altına aldığından elektrik üretimi için kullanılan termik santraller büyük ölçüde doğalgaz ile işletiliyor bugün. Ve doğalgaz fiyatının anlaşmalarla Türkiye’nin aleyhine çok yüksek bir fiyat olarak belirlendiği biliniyor. Rusya Ukrayna’ya doğalgaz vermeyi kestiğinde Ukrayna’ya hangi fiyattan doğalgaz verdiği ortaya çıktı. Türkiye’ye hangi fiyattan doğalgaz verdiği belliydi. Uluslararası piyasaların çok üzerinde bir bir fiyat anlaşması yapılmış ve belli bir alım garantisi verilmişti. Ve Türkiye elektrik üretimi açısından dünyada doğalgaza en çok bağımlı ülke haline getirilmişti.

Şimdi nükleer seçenek, bu bağımlılığı azaltmak için bir çare olarak öne sürülüyor. Bir yandan da geçen ay içerisinde ciddi bir elektrik sıkıntısı ortaya çıktığı ve otoprodüktörler artık elektrik üretiminin maliyetini karşılamadığı gibi bir iddiayı dile getirdiler. Bir yandan da kamuoyuna “Türkiye ciddi bir enerji darboğazına giriyor” gibi bir hava veriliyor ve böylece nükleer enerji için bir zemin hazırlanmaya çalışılıyor. Bu ciddi bir propaganda faaliyeti, ciddi bir propaganda kampanyası aslında.

Türkiye’nin nükleer enerjiye ihtiyacı olduğu, nükleer enerjinin Türkiye’yi dışa bağımlılıktan kurtaracağı gibi bir söylem geliştirilmeye çalışılıyor. Türkiye’nin ciddi bir enerji krizinin eşiğinde bulunduğu halka empoze edilmeye çalışılıyor. Bunlara çok kuşkuyla yaklaşmak lazım.

Bir kere Türkiye’nin enerji gelişimine ilişkin projeksiyonlar çok farklı. Özel sektörün, TÜSİAD’ın yaptığı projeksiyonlar farklı, Devlet Planlama Teşkilatı’nın yaptığı projeksiyonlar farklı, Elektrik Mühendisleri Odası’nın ciddi bir araştırması var: Aslında Türkiye’de enerji nakil hatlarındaki kaybın yüzde 25 seviyesinde olduğu, enerji nakil hatları yenilenmediği için bu kaybın sürekli arttığı ve enerji nakil hatlarının yenilenmesi için ciddi bir yatırım yapılırsa, nükleer enerjiden beklenenden çok daha fazla enerji açığının kapatılabileceği bir araştırma ile ortaya kondu. Bu yatırımı yapmak yerine, elektrik dağıtım şebekesini yenilemek yerine, nükleer santral yapmayı tercih ediyorlar. Ve nükleer santraller, kesinlikle dışa bağımlılığı azaltmayacak, tam tersine dışa bağımlılığı daha da arttıran bir teknoloji. Bu, yakıt açısından, atıkların bertaraf edilmesi ve teknoloji transferi açısından Türkiye’yi tamamen dışa bağımlı hale getirecek.

Nükleer santraller hakkında ezilenlerin bilgileri sınırlı. Bu propaganda faaliyetlerinin ötesine geçebilmek içinse nükleer enerji hakkında doğru bilgiye sahip olmak gerekiyor. Konuya duyarlı bir bilim insanı olarak bu konuda neler söyleyebilirsiniz?

Nükleer santraller aslında Batı ülkelerinde yani Avrupa ve Amerika’da 1970’lerin sonundan beri yavaş yavaş terk edilmeye başlanan bir enerji biçimi. İsveç gibi, Almanya gibi ülkelerde referandumlar yapılıyor ve nükleer enerji santralleri süreç içerisinde tasfiye ediliyor. Şu anda inşa edilmekte olan nükleer santrallere bakacak olursak, birinci dünya ülkesi olarak adlandırılabilecek ülkeler arasında bir tek Finlandiya’da bir nükleer santralin inşası devam ediyor. Geri kalanların hepsi üçüncü dünya ülkelerinde. Dolayısıyla aslında geri ve çok zararlı bir teknoloji. Uzun süredir nükleer santral yapan firmalar sipariş alamıyorlardı. Çin’in, Hindistan’ın enerji gereksinimlerini karşılamak için nükleer enerji yatırımları olduğu biliniyor, Malezya’nın yatırımları biliniyor.

Batılı ülkelerde terk edilmeye başlanmasının temel nedenlerinden biri, ekonomik aslında. Nükleer enerji ekonomik bir seçenek değil. İkincisi, nükleer atıkların bertaraf edilmesi ya da güvenli bir şekilde depolanması için kalıcı bir çözüm bulunmuş değil. Şu anda nükleer atıklar, nükleer santrallerin çevresindeki geçici depolama tesislerinde saklanıyor ve bir tek ABD’nin Yuka Dağı’nda bir kalıcı depolama tesisi inşa ettiği biliniyor. Onun dışında nükleer atıklara bir çözüm bulunmuş değil. Ve bunların geçici depolama tesislerinde ya da kalıcı depolama tesislerinde tutulmasının belli bir maliyeti var ve bunun elli bin yıl, yüz bin yıl böyle devam etmesi gerekiyor. Her sene bu maliyet ödeniyor. Bu maliyeti ya da bir kaza sonucunda oluşan (Çernobil ya da Three Mile Island) maliyeti, nükleer santrallerin maliyetine eklediğiniz zaman bu maliyetin korkunç boyutlara ulaştığı görülüyor. Yani ekonomik olmaması nükleer enerjinin terk edilmesinde en önemli neden.

Üçüncü dünya ülkelerine hep geri kalmış teknolojilerin transfer edildiğini biliyoruz. Türkiye’ye de transfer edilmek isteniyor. Türkiye de buna çok istekli görünüyor. Aslında Türkiye’deki planlamacıların nükleer enerjinin geri ve bağımlı bir enerji biçimi olduğunu bilmediklerini zannetmiyorum. Bunun altında yatan başka nedenler var. Başka nedenler, nükleer güç olma isteğine ilişkin nedenler. Bir nükleer santral sahibi olmanın getireceği ekstra faydalar.

Nükleer enerji ve santraller konusunda ya da bir bütün olarak enerji politikaları konusunda siyasal iktidarın, Türkiye’de enerji üretim alanında, enerji alanında çalışmalar, araştırmalar yapan bilim insanlarının, demokratik kitle örgütlerinin tavırları ayrı ayrı nasıl değerlendirilebilir?

Şimdi, siyasal iktidarın tavrından bahsettiğimizde öncelikle şunu söylemeliyiz: biliyorsunuz Türkiye’de bir görünür iktidar var bir de görünmez iktidar var. Bu noktada görünmez iktidarın tavrı da önemli. Elimizde bu konuda kesin bilgiler yok. Yalnız buzdağının görünen kısmı ya da medyaya yansıyan kısmı diyebileceğimiz noktalar var. Türkiye nükleer gücü, bir nükleer silah geliştirme gücüne sahip olmak için istiyor olabilir. Özellikle Ortadoğu’nun konjonktürünü göz önünde bulundurursanız, İran’ın bu potansiyele sahip olduğu yani istediği zaman bir nükleer silah geliştirebileceği bugün uluslararası uzmanlar tarafından kabul ediliyor. Ortadoğu’daki karışıklık malum. Türkiye’nin de askeri planlamacılar, şunu söylüyorlar, eğer İran bir nükleer silah geliştirirse, Türkiye ile İran arasında güç dengeleri bakımından bir asimetri oluşur. Asimetri lafı tehlikeli bir laf. Neden? Askeri bir mantıkla düşünürseniz, asimetriyi dengelemek için sizin de nükleer silah geliştirmeniz gerekir. Güçler dengesi oluşsun diye, soğuk savaşın mantığı ile. Şimdi bu noktada Türkiye’nin nükleer silah geliştirmek için ciddi güdüleri olduğunu tahmin edebiliriz, ön görebiliriz. Amerika ile de belli bir yol ayrımına gidebilir Türkiye, çünkü Amerika’nın Ortadoğu’daki politikalarını onaylamıyor gibi görünüyor.

Türkiye şu anda NATO’nun nükleer şemsiyesi altında. Türkiye’de İncirlik Üssü’nde nükleer silahlar var. Ama bu dengeler, her an bozulabilir. Nükleer silah geliştirme isteği Ortadoğu’daki dengelerle ilgili bir durum. Ve nükleer silah geliştirmek için illa da nükleer santrale sahip olmak gerekmiyor belki, bir araştırma reaktöründe de nükleer silah üretmek için gerekli malzeme üretilebilir, çoğaltılabilir ancak, bazı nükleer reaktör tipleri de nükleer silah geliştirilmesine olanak sağlıyor. Şimdi, iptal edilen Akkuyu nükleer santrali projesine baktığımız zaman özellikle bir nükleer santral tipinin ön plana çıktığı görülüyor. Bu da Kanada’dan CANDU tipi nükleer reaktör. O zaman biliyorsunuz, DSP, MHP ve ANAP koalisyonu vardı. Ve burda özellikle MHP kanadının nükleer silah geliştirmeye el verdiği için CANDU tipi nükleer reaktörden yana görüş bildirdiğini biliyoruz, bunlar gazetelere de yansıdı. Yani bu yeni ihalede de seçilecek nükleer reaktör tipi bir ölçüde Türkiye’nin nükleer silahlara ilişkin yönelimini az çok açığa çıkartacak demektir.

Demokratik kitle örgütlerine gelecek olursak, bunların, yani militarizme karşı mücadele eden demokratik kitle örgütlerinin nükleer enerjiye de karşı olmaları gerekir. Nükleer enerji ile nükleer silahlar Siyam ikizleri gibidir. Yani bir madalyonun birbirinden çok da ayrılamayacak olan iki yüzüdür. ABD bunu gayet iyi anlar mesela. O nedenle İran’ın barışçıl olduğunu iddia ettiği nükleer enerji programına müdahale etmek istiyor. O nedenle Kuzey Kore’nin nükleer programına müdahale etmek istedi.

Demokratik kitle örgütlerinin bence bu açılardan, yani hem çevreye zararlı olduğu için, hem Türkiye’nin dışa bağımlılığını artıracağı için, hem de Türkiye’nin militarist yönelimlerine katkı sunacağı için, yani üç temel sebepten nükleer santrallere karşı çıkması gerekir.

Bilim insanları da bölünmüş durumdalar. Bazıları bu gerçeklerin farkına varıp bir tavır alıyorlar nükleer santrallere karşı. Bazıları, özellikle nükleer mühendisler, atom fizikçileri, yani nükleer reaktör kurulduğunda orada kendine iş ve araştırma olanağı yaratılacağını düşünenler destekliyor. Bu çok yanlış bir tavır, çünkü, nükleer santrallarin belki nükleer araştırmaları geliştireceği doğru. Ancak, bunun toplumsal ve siyasi boyutlarını göz ardı ederek yalnızca bilim ve teknoloji için nükleer reaktörlerin desteklenmesini çok yanlış buluyorum ben. Bilim insanlarının bunda ciddi bir sorumluluğu var, yalnızca kendi kariyerlerini düşünmenin ötesine geçmeleri gerekiyor bu noktada. Ama sevindirici yan şu ki, örneğin ben TMMOB üyesiyim, Birliğe bağlı odaların aşağı yukarı tümü nükleer enerjiye karşı. Bunun yanısıra Sinopbizim gibi yerel inisiyatifler de var. Aslında öğretim üyelerini kapsayan demokratik kitle örgütlerinin de bir tavır geliştirmesi gerekiyor bence bu konuda. Ama o cephede herhangi bir hareket yok.

Enerji politikaları konusunda Türkiye için ve aslında küresel çapta seçeneklerimiz neler olabilir? Bu konuda talepler nasıl tanımlanabilir?

Nükleer enerjiye hayır diyoruz. Onun karşısında bir alternatif sunmamız gerekir. Iki alternatif önerebilirim. Bunlar üzerine tartışılabilir, bunlar sadece bilim insanlarının tartışacağı konular değil. Birincisi yeni bir toplum tahayyülü. Daha az enerji ile iş görebilen, hayatta kalabilen, ekonomik aktivitelerini yürütebilen bir toplum. Bu toplumun kurulması tabi bugünden yarına olabilecek bir şey değil. İkincisi de alternatif enerji kaynaklarının değerlendirilmesi. Türkiye’de nükleer reaktörlere harcanan paranın alternatif enerji kaynaklarının geliştirilmesi için araştırma geliştirme faaliyetlerine harcanması. Böyle bir harcama yapılırsa, bilim insanları için de çok daha geniş bir araştırma olanağı ve alanı yaratılmış olur. Bilim insanlarının kendi çıkarlarını düşünüyorlarsa kaynakların bu tip alanlara yönlendirilmesini tartışmaları gerekir. Güneş enerjisi gibi, rüzgar enerjisi gibi, jeotermal enerji gibi, biyokütle gibi çevreye duyarlı temiz enerji kaynaklarının değerlendirilmesi ve bu konuda araştırma geliştirme faaliyetlerinin desteklenmesi. Alternatifler bunlar.

Onun dışında enerji nakil hatlarının yenilenmesi gibi bir talepte bulunulabilir. Demokratik kitle örgütlerinin böyle bir talebinin olması lazım. Enerjinin daha verimli kullanılması konusunda düzenlemeler talep edilebilir. Yani, günümüz toplumu enerji aç bir toplum, en sivri örneği de ABD. Burada insanlar, 4000-5000 cc’lik motorlara sahip arabalar kullanıyor, tam bir enerji israfı ve Amerika’da bilim kurgu filmlerindeki gibi korkunç bir organizasyon ve enerji tüketimi var ama yaşam kalitesi çok düşük. Daha çok enerji tüketmek yaşam kalitesini artırmıyor, tam tersine düşürüyor, yaşadığımız atmosfer kirleniyor, şehirlerde özel araç kullanımı nedeni ile yoğun bir şekilde egsoz soluyoruz, saatler trafikte harcanıyor. Tüm bunları düşündüğümüz zaman aslında, daha farklı bir toplum, enerjiyi daha az tüketen ama nitelikli tüketen bir toplum tahayyül etmek gerekiyor. Yani gündelik politikalar geliştirirken aslında kısa vadede enerji kullanımına ve alternatif enerjilere ilişkin öneriler getirmemiz, uzun vadede daha farklı bir toplumun nasıl olabileceği konusunda tahayyüllerde bulunmamız gerekiyor.

 

* ATILIM gazetesinin Boğaziçi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makina Mühendisliği bölümü öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Nuri Ersoy ile yaptığı röportaj.
25 Temmuz 2006

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: