Kapitalizmin Çevresel Bunalımı-Teknoloji Tek Yanıt Mı?

John Bellamy Foster

Gelişmiş kapitalist ekonomilerde çevre sorununa karşılık önerilen standart çözüm, teknolojinin daha “iyiliksever” bir yönde geliştirilmesinin sağlanmasıdır: enerjiyi daha verimli kullanan üretim biçimleri, aynı miktar yakıtla daha uzak mesafelere gidebilen arabalar, fosil yakıtlar yerine güneş enerjisinin kullanılması ve kaynakların geri dönüşümünün sağlanması. Nüfus artışının önlenmesi ve tüketim kalıplarının değiştirilmesi gibi diğer çevresel reformlar da sık sık savunuluyor.
Ancak “teknolojinin sihirli mermisi”, düzenli bir şekilde işleyen kapitalizm aygıtına etki etmeden çevre sorununa bir çözüm bulmaktan aciz. Küresel ısınmaya ilişkin 1997 Kyoto Protokolü’nün, gaz yayılımlarını sınırlama amacı, sadece bu davranışı güçlendirmiş, ve birleşik devletlerdeki bir çok çevreci avukatı (Al Gore ve seçim propagandası dahil olmak üzere) enerji verimliliğine ilişkin teknolojik gelişmenin çevresel bozulmadan kaçış yolundaki en önemli adım olduğunu savunmaya teşvik etmiştir.
Teknolojik değişimin çevresel bozulmayı azaltmasının iki yolu vardır. Birincisi, çıktı birimi başına düşen materyal ve enerji kullanımını düşürebilir, ikincisi de bugünkü teknolojiyi çevreye daha az zararlı teknoloji ile ikame edebilir. Ondokuzuncu yüzyıldan beri hava kalitesinde görülen artış, duman ve sülfür-dioksit yayılımının azalmasıyla meydana gelmiştir. Halihazırda kullanılan ve kullanılması düşünülen diğer tüm enerji kaynaklarının karşısında, güneş enerjisi sadece tüketilemez bir kaynak değil, aynı zamanda ekolojik açıdan da zararsızdır. Bu yüzden genel olarak çevreciler güneş enerjisine geçilmesi gerektiğini savunmaktadırlar. Bu düşünce, verimliliği, (özellikle enerjinin daha verimli kullanılmasını), ve daha zararsız üretim yöntemlerinin kullanılmasını sağlayacak bir teknolojik ilerlemeyi teşvik ederek, en önemli kirleticileri devre dışı bırakmayı öngörmüştür.
Bu noktada, “enerjinin daha verimli bir şekilde kullanılabilmesi” ya da “daha verimli bir enerji kaynağı” tartışması önem kazanıyor. Üretim sürecinde kullanılan girdiler ve üretim teknolojisi; kapitalist düzende çözülmesi, üstesinden gelinmesi daha zor olan sorunlar. Buna yol açan ilk neden, şu anda kullanılmakta olan üretim biçimlerinin hayal edilebilecek en kötü toksinleri doğaya yayıyor olması. Örneğin, plastik ürün ve böcek ilacı üretiminde, daha doğrusu petrokimya alanında büyüme yaşandıkça, olağanüstü zararlı sentetik kimyasalların doğaya yayılması söz konusu. Ancak bu toksin üretimi bağımlılığına karşı gelişebilecek her türlü girişim, kapitalizm tarafından – ancak devrimci bir hareketin üstesinden gelebileceği – güçlü bir dirençle karşılaşıyor.
Geçmişte, çevreciler “üç dünya”nın sorunlarını karşılaştırmak için ünlü “çevresel bozulma” formülünü kullanırlardı. (nüfus x bolluk x teknoloji = çevresel bozulma). Üçüncü dünya’nın çevre sorunları bu bakış açısıyla genel olarak teknoloji ve bolluktan değil, nüfus artışından kaynaklanıyordu. Sovyet bloğunun çevre sorunları da genel olarak nüfus yahut bolluktan değil, enerji verimliliği düşük, çıktı başına kullanılan enerji ve girdi miktarının yüksek olduğu teknoloji kullanımından kaynaklanan çevresel bozulmalardı. Oysa batıda yaşanan çevre sorunu teknoloji ya da nüfus artışından değil, bolluk ve bunun çevre üzerinde yarattığı yükten kaynaklanıyordu. Bu paragrafta yer alan “bolluk” kavramı daha çok lüks tüketim kalıpları ve “zenginlik” anlamında kullanılıyor. Zengin kapitalist ülkeler, sahip oldukları teknolojinin hem bolluk (burada, tüketim ve anamal artışı) düzeyini artırabilecek, hem de çevreye yararlı gelişmeleri sağlayabilecek güce sahip olduğu düşüncesindeydiler. Peki yeni teknolojilerin gerçekten de ekonomiye olumsuz etkide bulunmaksızın (hatta olumlu etkide bulunarak) çevreyi bozulmaktan alıkoyması olası mı?
Jevons Paradoksu
Bu soruya cevap verebilmek için ekolojik iktisatçıların “Jevons Paradoksu” dedikleri “döngü”ye bakmak yararlı olacaktır. marjinal faydaya yaslanan öznel değer kuramı ile, çağdaş yeni-klasik iktisadi çözümlemenin öncülerinden biri olarak bilinen William Stanley Jevons (1835-1882), önce “Kömür Sorunu” adlı çalışmayla ulusal üne kavuşmuştur. Jevons, Britanya’nın endüstriyel gelişiminin kömüre dayalı bir ekonomi olduğunu, ve kömür tüketimiyle birlikte madenlerin daha derin kazılması zorunluluğu, ve ardından gelecek olan kömür ederindeki artışın ekonomik durağanlığa yol açacağını iddia ediyordu.
Jevons, Malthus’un buğday üzerine kurguladığı kuramı alarak, buğdayın yerine kömürü koyuyor. Malthus’a göre, buğday diğer bir deyişle besin aritmetik (a+b+c+d) olarak artarken nüfus geometrik (axbxcxd) olarak artıyordu. Jevons ayni mantıkla, “kömür, bu önermedeki buğdayın yerine geçirilebilir” diyor. Kömür tüketimi aritmetik olarak artarken, tutarı ve dolayısıyla ücreti, geometrik olarak artacaktır, bu da ekonomik durağanlığa neden olacaktır. Jevons, teknolojinin de, diğer enerji kaynaklarının da bu sorunu çözemeyeceğini iddia etmiştir. Oysa bir süre sonra yanıldığı ortaya çıkmış, petrol ve hidroelektrik enerjisi kömürün yerine geçmiştir. Keynes, Jevons’un görüşünü “abartılı ve zorlama” bulsa da “Kömür Sorunu” nun yedinci bölümünde ele alınan bir görüş, ekolojik iktisatçıların beğenisini kazanmıştır. Buna göre herhangi bir doğal kaynağın verimliliğindeki artış ona olan talebi azaltmaz, aksine artırır. Çünkü verimlilikteki artış, üretimi de artıracaktır.
Teknoloji ve Birikim
Mesela Maden eritme ocaklarında kullanılan kömür miktarı azalırsa, kâr artar. Yeni anamal bu alana yönelir. Demir külçelerinin ederi düşer. Eder düşerse, ham demire talep artar. Azalan tüketimi karşılamak için, eritme ocakları daha fazla üretir. (Ekleyelim: daha fazla üretmek için daha fazla kömür gerekir.) Bu durumu açıklayan başka bir örnek, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşanmıştır. 1970’lerde yakıtı daha verimli kullanan otomobillerin ortaya çıkışı yakıta olan talebi azaltmamış, insanları otomobil kullanmaya güdüleyerek otomobil miktarının ve yakıta olan talebin artmasına neden olmuştur. Aynı şekilde, buzdolabı teknolojisindeki gelişmeler, buzdolabına olan talebi artırmıştır.
Adam Smith’ten beri başlıca iktisatçılar, kapitalizmin doğrudan zenginliği, dolaylı olarak da toplumsal ihtiyaçları karşıladığını kabul / iddia ederler. Ancak birinci hedef sürekli olarak ikincisini bastırmakta, kendisini üste çıkarmaktadır. Kapitalistler etkinliklerini yiyecek, giyecek vb. gibi genel ihtiyaçlara göre değil, kâr artırımına göre düzenlemektedirler. Kullanım değeri, değişim değerine bağımlı hâle gelmiş, insanlara ve dünyaya zararlı olan gösteriş tüketimine adanmış durumdadır.
Anamal birikimine ilişkin şu haklı kaygı, kapitalizmi diğer tüm toplumsal sistemlerden -sürdürülemezliğini de ortaya koyarak – ayırır. “Durağan kapitalizm”, Schumpeter’in tespitiyle “contradictio in adjecto”dur. Rekabet, üretim modellerini kâr artırımı ve kârın sürdürülmesi yolunda bir değişime yönlendirmektedir. Schumpeter, “Kapitalizm, Sosyalizm ve Demokrasi” kitabında kapitalizmin eğilimini “yaratıcı yıkım” şeklinde nitelendirir. Buna göre kapitalizm daha yeni ve etkili üretim ve dağıtım modellerini geliştirirken, aynı zamanda eski üretim ve dağıtım modellerini de yıkmaktadır. Bu şiddetli ve ısrarcı biriktirme sürecinde, sistem kendi yoluna çıkan her türlü engeli aşmak için çabalar, ve toplumsal ihtiyaçlar ve doğal gereklilikler anamal birikimiyle çeliştiği sürece, kapitalizmin aşması gereken engellerden başka bir şey değildirler.
Kapitalizmin gelişmesi, hammadde ve enerji kullanımının artmasıyla birlikte çevre sorununda hızlı bir artış gözlemlenmiştir. Worldwatch Institute’un “Dünyanın durumu-1999” adlı çalışmasında bu durum “Tarihin Hızlanması” olarak nitelendirilmiş, gezegendeki çevresel yapının hızlı bir şekilde dönüşmekte olduğu ve ekosistemin yıkıma uğradığı vurgulanmıştır.
Dünyanın yenileme kapasitesinin artan talebi karşılamaya gücünün yetmeyeceği açık. Dolayısıyla, sorunu çözmenin tek yolu bu talebin azalmasını sağlamak. Bu azalmanın sağlanması için de üç yol mevcut: nüfus artışının durdurulması, hatta nüfusta azalmanın sağlanması; teknolojik gelişim; ve daha uzun vadeli sosyo-ekonomik projeler. Özellikle teknolojik gelişim ve sosyo-ekonomik düzenlemeler daha önemli bir noktada duruyor.
Kyoto Protokolü
Karbondioksit gibi gazların yayılımlarının 2008 – 2012 yılları arasında 1990 yılına oranla %5.2 azaltılmasını öngören Kyoto Protokolü, tehlikeli gazların atmosfere yayılmasının çok kısa bir zamanda yaratacağı zincirleme tepkiler ve bu tepkilerin yol açacağı küresel çevre felaketlerine karşın, zengin kapitalist ülkelerin şiddetli direnişiyle karşılaştı. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri, protokolü onaylamadı, hatta o dönemde başkan olan Bill Clinton öneriyi Senato’ya sunma gereği bile duymadı. Karbondioksit yayılımlarının hangi orana kadar düşürülmesi gerektiğine ve alınır-satılır permi uygulamasının rolüne ilişkin şiddetli tartışmalar ise hâla devam ediyor.
Kyoto Protokolü’nün asıl konusu yukarıda adı geçen gazların atmosferdeki miktarının azaltılması(doğal seviyenin üstüne çıkmasının, artmasının engellenmesi) dır. Ancak 1990 seviyesinin %5 altında da olsa devam edecek olan yayılımın, görülen azalmaya karşın aslında atmosferdeki tehlikeli gazların azalması anlamına gelmediğini, daha az yayılım da olsa atmosferde önemli oranda tehlikeli gaz miktarının bulunacağını dikkate almak gerekir.
Karbondioksit yayılımının çoğunlukla teknolojik bir sorun olduğu kabul edilir. Enerji verimliliğinde gelecekte yaşanması olası gelişimin, karbondioksit oranını artırmaksızın üretim oranını yükselteceği umuluyor. OPEC ülkelerinin 1973’teki petrol bunalımının ardından gelen on yıl boyunca bütün gelişmiş kapitalist ülkeler yüksek petrol ederleriyle karşılaştılar, enerji tüketimlerini GSYİH oranına çektiler ve petrolü daha verimli kullanan, daha küçük otomobiller ürettiler. (Jevons paradoksunu anımsayınız) Petrol oranlarında düşme yaşandığı zaman ise, oran bir kez daha yükseldi.
Üretim ve Dağıtımın Toplumsal Yapısı
Bir önceki paragrafın giriş cümlesine dönersek, bu sorunu salt teknolojik bir sorun olarak kabul etmek ya da petrolün verimliliğine bağlamak yetersiz ve hatta yanlış olacaktır. Örnek olarak taşımacılığı alırsak, toplu taşımacılık politikalarının etkin bir şekilde uygulamaya geçirilmesi ile birlikte özel otomobillerin yarattığı karbondioksit yayılımının önüne geçileceği, ve (trafikteki rahatlamayla birlikte) daha hızlı ulaşımın sağlanabileceği öngörülüyordu. Oysa taşımacılıktaki bu rahatlama, gelişmiş kapitalist ülkelerde daha otomobil-bağımlı bir sisteme yol açmış, anamalın kâr artırımı eğilimini beslemiştir. Toplu taşımanın rahatlığı kent merkezi – banliyö ayrımını ve evlerin daha sakin yerlere taşınmasını, işyerlerinin ise bir arada bulunmasını kolaylaştırıcı etki yaparken merkez-banliyö ayrımı da otomobil kullanımını artıran bir sistemi doğurmuştur. Otomobil kullanımındaki artış sadece otomobil endüstrisindeki artış anlamına gelmez, cam, lastik, çelik sanayi, paralı otoyollar, vs. gibi pek çok alanda kâr getirici işlev üstlenir. (Bu konuda ayrıntılı örnekler ve bilgi için bkz: Paul Sweezy, Cars and Cities, Monthly Review, vol. 23, no. 11, Nisan 1972)
Özet olarak, otomobil kullanımı kent yapısını nasıl değiştiriyorsa, yeni kentlerde de ulaşım için artık yürümek yetersiz kalacak ve otomobile gereksinim duyulacaktır. Otomobil alındığı zaman ise artık ulaşım konusunda bireysel bir çözümümüz olduğuna göre, evimizi daha uzağa taşımanın sakıncası yoktur. Bu ikilemin sonunu tahmin etmek zor değil.
Cam endüstrisinden plastik endüstrisine kadar uzanan “Otomobil-endüstrisi” bileşkesi, bugün petrole duyduğumuz bağımlılığın merkezinde bulunuyor ve karbondioksit yayılımının en önemli kaynaklarından birini teşkil ediyor. Körfez Savaşı sırasında Başkan Bush’un kendi yurttaşlarına hitaben yaptığı bir konuşmada sarf ettiği ” bu savaşın amacı, yaşam tarzımızı korumaktır” sözünde, herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu: Petrol. Jevons kömürün İngiliz endüstrisindeki önemli ve birincil konumundan söz ediyordu. Bugünse çağımızın endüstriyel sisteminde kömürün yerini petrol almış durumda.
Karbondioksit yayılımlarının azaltılması tartışması sırasında kapitalist sınıf ikiye bölünmüş durumdaydı. ABD’deki yönetici sınıfın önemli bir bölümü daha verimli bir teknolojiyi öngörüyordu. Toplu taşımayı öngören bir sistem değil, ama aynı miktardaki yakıtla daha uzun yol katedebilen araçlar, ve hatta bu araçlarda kullanılabilecek daha az zararlı yakıtlar. Üretimin temel yapısında bir değişiklik olmadığı sürece anamal birikimine yararlı olacak bu tip düzenlemeler kapitalist sınıf tarafından kabul edilebilirdi. Ancak bu görüş otomobil üreticilerinden pek taraftar bulamadı. Çünkü daha uzun yolları az miktarda yakıtla katedebilecek araçlar, küçük motorları ve küçük araçları gerekli kılıyordu, oysa otomobil üreticilerinin asıl kâr getiren üretimleri büyük araçlardı. Spor otomobiller ve güçlü motorlar, daha fazla kazandırıyordu. Henry Ford II’nin ünlü sözünü anımsamakta yarar var: “Küçük otomobiller küçük kârlar getirir.” Petrolün sağladığı çıkarlar, talebin azaltılmasına ilişkin çalışmaları anlamsız kılıyordu.
Bu dönemde sağlanan gelişim açısından kullanılması mümkün olmasına rağmen güneş enerjisi alternatif olarak değerlendirilmedi, çünkü kapitalistlere önemli bir getirisi yoktu. Kapitalizmde, anamalın çıkarlarına uymayan enerji kaynaklarının desteklenmesi beklenemezdi. (Buna ilişkin ayrıntılı açıklama, Daniel E. Berman ve John T. O’Connor tarafından yazılan “Who Owns the Sun?”, “Güneşin Sahibi Kim?” adlı kitaptan okunabilir.)
Kendi çıkarlarının gerektirdiği üretim / dağıtım modellerini destekleyen kapitalizm, aynı şekilde ihtiyaçlarımızı da belirlemekte. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki “otomobil sevdası”, üzerinde çok durulan bir konu olmuştur. Ama söz konusu “sevda”, aslında sadece az sayıda seçenekten biri olarak tercih edilmek durumunda. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bugünkü kent yapısı ve mimarisi zaten başka bir şeyi seçmeyi neredeyse imkansız kılıyor. Yaşamak ve çalışmak istiyorsak, bunu seçmek durumundayız. Sonuç olarak otomobil, sadece cep telefonu ve diğer cihazların yardımıyla biraz daha “katlanılabilir” hale getirilmiş bir “hapishane”.
Böylesi bir sistemde sürdürülebilir kalkınmanın esas bağımlı olduğu nokta, teknolojinin daha verimli ve daha az zararlı hale getirilmesinin mümkün olup olmadığı. Ancak teknolojide ve onu kullanma tarzımızda böylesi bir değişiklik, basit düzenlemelerle değil, ancak sistemde köklü bir değişiklik yapmakla mümkün. Anamal birikimi düzeninin, esaslı unsurlarında köklü bir değişiklik yapılması gerekli, çünkü sorunu yaratan unsur teknoloji değil, toplumsal yapının (sosyo-ekonomik sistemin) kendisi. Doğayla daha bütünleşik, toplumun genel ihtiyaçlarını karşılama yolunda bir üretim sistemi olanaksız değil, sadece şu andaki toplumsal ilişkilerin yapısı bu yolu tıkıyor.
Kapitalizmin Çevresel Bunalımının Geri Döndürülemezliği
Yukarıda anılan çelişkilerin çözümü, görüldüğü gibi kendi içinde bir “döngü”yle olanaksız hale geliyor. Örneğin “otomobiller ve kent politikaları” konusundaki sorunlara belki hafifletici birkaç düzeltme yapmak mümkündür, ancak toplumsal yapının esaslı bir şekilde değişmesi söz konusu olmadıkça bugünkü kent yapılarının ve toplumsal yapıya / çevreye olan etkilerinin (ya da üretim ve dağıtım yapısının) çözülmesi de mümkün değil.
Marx’a göre, kapitalist toplum doğası gereği, ortaya çıktığı zamandan beri kent ve kır, insan ve dünya arasında bir metabolik yarılma meydana getirmiştir. Bu yarılma, şu anda Marx’ın öngöremeyeceği ve hayal edemeyeceği bir boyuta ulaşmış durumda. Küresel kapitalist sistem, geri döndürülemeyecek bir çevresel bunalıma yol açmıştır, ve toplumsal ilişkilerin tümden değişmesini sağlamaksızın bu bunalımdan kurtulmak olanaksızdır.
Jevons, bahsettiği paradoksa ilişkin bir çözüm sunamamıştı. Ama İngiltere’nin önünde iki yol vardı. Ya elindeki kaynakları hızlı bir şekilde kullanacak, ya da daha ağır hareket edecekti. Jevons’un önerisi şuydu: “Eğer bugünkü zenginliğimizi tam olarak ve kısa zamanda kullanırsak gelecekte kaynak sıkıntısı yaşayabiliriz. Ama aslında bu sorunun tam olarak çözülmesi de mümkün değil. Bu noktada, karşımızda iki seçenek var. Kısa vadede daha çok kazandıracak üretim, ya da daha uzun zamana yayılmış ama zenginlikten uzak vasat üretim.” İngiltere’nin tercihi belliydi. Gelecek kuşakların sorunlar, gelecek kuşakların çözümlerine bırakıldı.
Jevons paradoksu, bugün için de geçerliliğini koruyor. Günümüzde kullanılan teknoloji (ya da ,üretim yapısı), doğayla çelişmeksizin / doğaya zarar vermeksizin ekonomik büyümenin sağlanmasına imkan tanımıyor. Bizim yapmamız gereken, ya Jevons’un önerilerine kulak vermek, ya da onun hiç bahsetmediği başka bir alternatife yönelerek üretim modellerini sosyalizmin gösterdiği yöne – toplumun sahibi olduğu ve kâra değil toplumsal ihtiyaçlara yönelen, sosyo-ekolojik sürdürülebilirlik için kaçınılmaz olan yöne – doğru değiştirmek.
Bu yazıyı, Paul Sweezy’nin bir önermesiyle bitirmek daha anlamlı olacaktır. ” Bir enerji devrimi elbette gerekli ve olanaklıdır, bu devrimse ancak gücü sermayeden# geri alan ve asıl ait olduğu yere, toplumun ellerine veren daha kapsamlı bir devrim hareketinin bir parçası olarak gündeme gelebilir.”
*: Bu yazı, Hitotsubashi Üniveristesi’nde 2-3 Aralık 2000 tarihinde düzenlenen “Yirminci Yüzyıl, Rüyalar ve Gerçekler” sempozyumunda John Bellamy Foster tarafından yapılan sunumdan kısaltılarak Türkçeye çevrilmiştir. Orijinal metne, http://www.monthlyreview.org/ adresinden ulaşılabilir.
#:Yazıda kullanılan bazı terimler, çokça bilinen ve aslında yabancı dilde olan halleriyle değil, Türkçe’de kullanılan (ve henüz yayılmaya başlayan) halleriyle yer almaktadır. (Örn: emisyon: yayılım, sermaye: anamal, kriz: bunalım) Bununla birlikte, bazı kavramlar anlaşılmasının daha kolay olması amacıyla yaygın olarak kullanılan biçimleriyle kullanılmıştır. (ekoloji, paradoks, otomobil vb.) Genel olarak “sermaye” yerine “anamal” kullanmakla birlikte, son paragraftaki yapıda “sermaye” sözcüğünün kullanılmasını daha uygun gördüğüm için bu sözcüğü seçtim.

Özetleyen ve Çeviren: Barbaros Ulutaş

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: