BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ: ABD’NİN HEGEMONYA ARAYIŞI

Haluk Gerger

Amerikan tarihinde, 11 Eylül sonrası saldırılganlıkta görüldüğü ölçüde, değerler boyutunu bu denli ihmal edip de sadece askeri zora bel bağlayan bir yöneliş pek görülmemişti. Askeri alandaki rakipsiz üstünlük, ideolojik-politik tek merkezlilik avantajı, içerde şoven militarizmi besleyen tepkiler, küreselleşme sürecinin yarattığı varsayılan global değerler standartlaşmasına duyulan güven ve Soğuk Savaşı kazanmada Reagan’ın güç politikasının belirleyici olduğuna duyulan inanç gibi faktörlerin yarattığı fırsat algılamasıyla imparatorluk ihtiraslarına gem vuramayan bir ekibin öncülüğünde salt şiddetin gücüne dayalı strateji Bush yönetimince yürürlüğe konuldu. Bu stratejinin doğal bir başka parçasıysa, geleneksel ittifaklardan koparılmış bir tekyanlılığı içermesiydi. Artık Batı Avrupa’lı müttefiklerle ya da Birleşmiş Milletler gibi uluslararası kuruluşlarla işbirliği en alt düzeye indirilecek ya da hatta gerektiğinde askıya alınabilecekti. En fazla, ihtiyaç duyulduğunda, tetikçilerle iş yapılacaktı.
Bu arada, uluslararası normların (bunların, uluslararası kurumlar gibi, büyük ölçüde emperyalist sermayenin ihtiyaç ve çıkarlarına göre oluşturulduklarına bakılmaksızın) görüntüde olsun gözetilmesinden de, kaçınılmaz olarak, vazgeçilecekti. Uluslararası ilişkilerde ve devlet davranışlarındaki norm-güç kullanım dengesinde ibre kesinlikle ve büyük oranda güçten yana kaydırılacaktı. Daha 1990 yılında, muhafazakar yönelişin ideologlarından bir yazar “Legalitenin Tehlikeleri” başlıklı makalesinde şöyle yazıyordu:
“Öyle zamanlar olabilir ki, Birleşik Devletler çıkarlarını, bir uluslararası oydaşma olmaksızın da savunmak durumunda kalabilir. Böyle bir durumda, uluslararası hukuk takıntısı Amerika’yı rehin alabilir.”
Bu eğilim zamanla liberalleri de anaforuna aldı. New York Times yazarı Thomas Friedman güce tapınmayı, 2000 yılında yayımlanan The Lexus and the Olive Tree başlıklı kitabında, genel olarak kapitalizmin, özel olarak da küreselleşmenin özünü açığa çıkaran bir netlikle ifade etti:
“Pazarın gizli eli, gizli bir yumruk olmaksızın asla çalışamaz. McDonalds, F-15 jetlerinin yapımcısı McDonell Douglas olmadan gelişemez. Dünyayı Silikon Vadisi teknolojileri için güvenli yapan gizli yumruğun adı, ABD Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Donanması ve Deniz Piyadeleridir.”
Bu strateji, sonunda, Irak’ta teste tabi tutuldu. Amaç, hiç kuşkusuz, Irak’la sınırlı değildi; oradaki işgal sadece bir başlangıç olarak düşünülmekteydi. “Başlangıç”ın genel ilkelerini, daha 1997 yılında, aralarında Dick Chaney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Steve Forbes, Francis Fukuyama ve W. Bush’un kardeşi Jeb Bush’un da bulunduğu bir gurup tarafından yazılan raporda bulmak mümkün:
“20. yüzyıl sona ererken, Birleşik Devletler dünyanın en önde gelen gücü durumundadır. Batı’yı Soğuk Savaş’ta zafere ulaştırdıktan sonra Amerika hem bir fırsat ve hem de bir meydan okumayla karşıkarşıyadır: Birleşik Devletler, geçmiş yılların kazanımlarının üzerinde yükselme vizyonuna sahip midir? Birleşik Devletler, Amerikan ilke ve çıkarları açısından elverişli bir yeni yüzyıl biçimlendirme azmine sahip midir?
“[İhtiyacımız], güçlü ve bugünün ve geleceğin sorunlarını karşılamaya hazır bir askeriye; dışarda Amerikan ilkelerini cesaret ve bilinçle geliştiren bir dış politika; ve Birleşik Devletler’in global sorumluluklarını kabul eden bir ulusal önderliktir.
“Elbette, Birleşik Devletler gücünü nasıl kullanacağı konusunda ihtiyatlı olmalıdır. Ama global önderliğin sorumluluklarının kullanılmasıyla ilgili bedellerden kolayca kaçınamayız. Amerika, Avrupa, Asya ve Ortadoğu’da barış ve güvenliğin devamının sağlanmasında yasamsal bir role sahiptir. Sorumluluklarımızdan kaçınırsak, temel çıkarlarımıza tehditleri davet etmiş oluruz. 20. yüzyıl tarihi, bize, koşulları, kriz çıkmadan önce şekillendirmenin ve tehditleri de tehlikeye dönüşmeden karşılamanın önemli olduğunu öğretmiş olmalıdır. Geçen yüzyılın tarihi, Amerikan liderliği davasını sahiplenmemizi bize öğretmiş olmalıdır.”
Rapora göre, Irak ya da Saddam rejimi ise, stratejik yönelimin, Körfez’e sarkmanın ve petrolü artık doğrudan Amerikan askeri varlığıyla ve belki de özelleştirerek ele geçirmenin bahanesini ve sıçrama tahtasını oluşturmaktadır:
“Gerçekten de, Birleşik Devletler on yıllardır Körfez bölgesel güvenliğinde daha kalıcı bir rol oynama imkanlarını aramıştır. Irak’ta halen çözülmemiş ihtilaf, şimdilik bir mazeret yaratıyorsa da, bölgede büyük bir Amerikan askeri varlığı bulundurma ihtiyacı, Saddam Hüseyin rejimi meselesini aşmaktadır.”
Irak işgal edilirken bunun sadece bir başlangıç olacağı, ilk ağızda hedefin Suriye, İran olduğu ve hemen ardından da Suudi Arabistan ile Körfez’in düşürülmesinin geleceği herkesin bildiği bir sır olarak yaygın biçimde dillendirilmekteydi.
Baba Bush, 1991’de, “artık Vietnam Sendromunu Arabistan çollerine gömdük” derken bu yeni saldırganlığın kapılarının açıldığını belirtiyordu. Oğul Bush ve ekibi gerisini getirecekti.
Ne var ki, Irak’taki direniş denklemi kökten etkiledi ve değiştirdi. Salt zor ve şiddet, emperyalist terör, sadece bütün dünyada daha baştan yığınsal ve aktif biçimde yerilmekle kalmadı, sadece ABD içinde gittikçe artan sert bir muhalefet ve toplumsal kutuplaşma yaratmadı, esas olarak, Irak’ta anladığı dilden bir yanıtla da karşılaştı, askeri olarak açıkça yenilgiye uğratıldı. Bu, bütün Ortadoğu’da, yani ilk hedef bölgedeki özgüveni ve direniş kararlılığını da yükseltti.
Irak’taki direniş ve askeri basarıları o denli beklenmedik ve o denli etkiliydi ki, Vietnam’da uzun yıllar içinde, 58 bin kayıp ve içerde büyük ekonomik/toplumsal çöküşle gelen “Sendrom”, Irak’ta daha işgalin ilk yılı dolmadan ve kayıplar yüzlerle ifade edilirken ortaya çıktı.
Washington Post gazetesinin 29 Kasım 2004 tarihli nüshasında Brian Gifford, ölen Amerikan askeri sayısı 1200’ü, yaralıların sayısı da 10 bini aşmışken yazdığı yazıda Amerikan ordusunun Irak’ta içinde bulunduğu durumun Vietnam’dan da kötü olduğunu yazdı. Gifford’un bildirdiğine göre, dönemlerin asker sayılıranına göre hesaplandığında, Amerikan Silahlı Kuvvetleri Irak’ta, İkinci Dünya Savaşı’yla karşılaştırıldığında günlük ölüm oranına göre 4.8 kat daha fazla kayıp vermektedir. Bu oran, Vietnam’a göre de 0.25 daha fazladır.
Bu noktada, bütün burnubüyük saldıraganlık cüretine karşın ABD’nin onu çok zorlayan yapısal sorun ve zaaflarından da kısaca sözetmek gerekmektedir. Dünya nüfusunun ?4’ünü oluşturan ABD, gücünün bir göstergesi olarak, dünya enerji pastasının %25-30’unu tüketmektedir ama, zaaflarının bir kanıtı olacak biçimde, dünya hapisane nüfusunun da %25’ini barındırmaktadır. Kendi parasıyla borçlanma lüksüne sahiptir ama dünyanın da en borçlu ülkesidir. Dünyanın en fazla sermaye çeken ülkesidir bir yandan, ama öte yandan da, 500 milyar dolarlara kadar yükselmiş bütçe açıkları ve 600 milyar dolara yükselmiş ticaret açığıyla da, çarklarını çevirebilmek için her gün 1.5 milyar dolarlık bir sermaye transferine de gereksinim duymaktadır bu ülke. Resmi rakamlara göre yaklaşık 40, bazı tahminlere göre de 80 milyon insanın yoksulluk sınırının altında yaşadığı bir zenginlik ülkesidir aynı zamanda ABD. ABD, dünyada vatandaşlarını en fazla idam eden, çocukları ve zihinsel özürlüleri en fazla infaz eden ülkeler arasında da en üstlerdedir. Silahla işlenen cinayetlerde de birinciliği kimselere kaptırmamaktadır. Onmilyonalarca insanın, uyuşturucu, alkol, kronik işsizlik ve şiddetle örülmüş yasam koşullarında çu®u†uldüğü bir ®uya ülkesidir burası. Artık bütün dünya ülkelerinin toplamından daha fazla askeri harcama yapar duruma gelmiştir ama bu gücünü arttırmaktan ziyade zaaflarını derinleştirmeye yaramaktadır. Dünyaya kültürünü, hayat tarzını yaymakta büyük etkiye sahiptir ama aynı zamanda bugün dünyanın en nefret edilen ülkesi konumundadır da.
Bu koşullar altında, ABD’nin Irak’taki durumu “batağa düşmek” olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır. Şayet işgalci , işgal ettiği yeri denetim altında tutamıyor, “kabul edilebilir” kayıplarla işgali sürdüremiyor ve kendi çıkışının “makul” imkanlarını yaratamıyor, yani bir biçimde yenilgi sayılamayacak bir geri çekilmeyi başaramıyorsa, batağa saplanmış demektir. ABD o durumdadır ki, son seçimlerde görüldüğü gibi muhalefet (Kerry) de bir “çıkış” imkanına, ya da aynı anlama gelmek üzere, işgali sürdürmekten başka bir seçeneğe, sahip olmadığını itiraf etmek zorunda kalmıştır. Süreklileşme zorunda kalan bir işgalse, tanımı gereği, bataklık anlamına gelmektedir. Körfez Savaşı sırasında da görevde olan Baba Bush’un şahin dışişleri bakanlarından James Baker, bu yılın başında Rice Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, kalıcılaşmış bir işgalin hem içerde, hem dışarda olumsuz sonuçlar doğuracağını söylemek zorunda kalmıştır. “Bataklık” da tam budur işte: İşgal sürdürülemnez olur, sorunları ağırlaştırır, dolayısıyla görüntüde olsun biran önce çıkmak gerekir ama başarılamaz. Sonrası, kendi cenderesi içinde kıvranmak, debelendikçe batmak ve sonunda da boğulmak…
ABD’de üstelik egemen çevrelerde ve bilhassa da CIA içinde ve askeri çevrelerde çatlak sesler çıkmakta, homurdanmalar daha yükselmekte, çaresizlik ve askeri başarısızlıktan şikayetler artmaktadır. ABD’nin Irak’ta sadece moral ya da politik olmayan, çok ciddi bir askeri boyutu da bulunan yenilgisini bir abartma olarak görme ve kabul etmeme eğilimindekilere en iyi yanıtla kanıtı doğrudan Amerikan Genelkurmay Başkanı Richard Myers, üstelik Amerikan Senato’sunda vermiştir. General Myers, Senato’da 12 Mayıs 2004’de yaptığı konuşmada aynen şöyle demiştir:
“Irak’ta askeri olarak bir yenilgi söz konusu olamaz. Aynı zamanda Irak’ta askeri olarak kazanmak da mümkün değil. Bu süreç uluslararasılaştırılmalıdır. Birleşmiş Milletler yönetim rolünü oynamak zorundadır. Bana göre sonunda kazanmamızın tek yolu budur.”
Bu konuşmadan 5 gün sonra, Carnegie Vakfı’nın üst düzey mensupları olan Joseph Cirinciona ve Anatol Lieven ise, Amerika’nın içinde bulunduğu durumu şöyle belirtiyorlar:
“Amerika’nın Irak’taki konumu sürdürülemez durumdadır. ABD, Necef ve Felluce’yi yerle bir etmek için yeterli kaba askeri güce sahiptir, ama aynı zamanda anlamıştır ki, sadece Irak’taki girişimini değil, bütün Ortadoğu’daki konumunu berhava etmeksizin bu gücü kullanamaz.
Bu askeri yenilginin üzerine -içeride yarattığı yankılar bir yana -Malezya’dan Fas’a kadar bütün Müslümanların öfkesini körükleyen Ebu Garib hapishanesinin ahlaki yenilgisi de eklendi. 1974 yılında, Başkan Richard Nixon, popülaritesinin en düşük olduğu dönemde teselliyi buyur edilip ağırlandığı Mısır ziyaretinde bulmuştu. Bugün dünyada Başkan George W. Bush’un ziyaret edebileceği tek bir Arap başkenti yoktur.
Bu iki yenilginin sonucu olarak, Amerika’nın diğer Müslüman devletlere karşı askeri güç kullanacağı yönündeki tehditlerinin de boş olduğu açıktır. Kullanılamayacağı ispatlanmış bir güç, gerçek bir güç değildir. Amerikan Ordusunun halihazırdaki bu zayıflığının açığa çıkması ABD’nin sadece Irak’a değil bir bütün olarak Ortadoğu’ya yönelik stratejisinin köklü bir şekilde yeniden değerlendirilmesini zorunlu kılıyor.
Şayet ABD, Irak’ı yeniden istikrarlı bir hale getirecek ve kendisinin er geç gerçekleşecek olan geri çekilmesini kolaylaştıracak bir bölgesel koalisyon düşünüyorsa, bunun için bir ön adım gereklidir. Washington’un Irak’ı uzun vadede bir Amerikan Askeri Üssü olarak kullanma yönündeki niyetini kesinlikle terk etmesi gerekmektedir. Etkin bir uluslararası barış gücü tesis edilir edilmez güçlerini çekeceğini kabullenmelidir.
Bu, ABD’nin, sayısı 2000’i bulan çalışanıyla dünyanın en büyüğü olması kararlaştırılmış Bağdat Büyükelçiliği’nde dramatik bir küçültmeyle başlatılmalıdır. Büyükelçi John Negroponte, 1980’lerde Honduras’ta merkezi kontrgerilla programını yürüttüğü gibi, ABD’nin Ortadoğu’ya yönelik rejim karşıtı operasyonlarını Bağdat’tan yürütmek üzere teçhizatlandırılmamalıdır.”
Şimdi bu noktada okurun dikkatini hem General’in, hem de sivil ideologların söylediklerindeki bir başka ortak noktaya çekmek ve bunu Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile ilintilendirmek gerekmektedir. General Myers yukarıdaki konuşmasında sürecin “uluslararasılaştırılması”ndan, Birleşmiş Milletler’in devreye girmesinden sözederken, Cirinciona ve Lieven köklü stratejik değişikliğini gündeme getiriyorlar ve “bölgesel koalisyon”dan, “etkin bir uluslararası barış gücü tesis”inden sözediyorlar.
Aynı günlerde, 10 Mayıs 2004 tarihinde Sebastian Mallaby, önerilen strateji değişikliğini ve “uluslararasılaşma”yı açıklığa kavuşturuyordu:
“… Bush’un ekibi, güvenliğin, uygarlık değerlerini çevre ülkelere yaymaya bağlı olduğu yönündeki emperyalist bakışa yönelmiş durumda. Emperyalizm doğru teşhisi koydu -çöken devletler, kaos ve yoksulluk bizleri tehdit etmektedir- ancak yanlış reçeteyle: tek başına müdahale. Amerika’nın demokratik ve eşitlikçi ideallerinin zaferi Bush’un çıplak Amerikan Emperyalizmi’ni dünyanın geri kalan kısmında istenmez kılıyor; yumuşak gücümüz sert gücümüzü sınırlandırıyor.
Gerekli olan şey, uluslararası kurumlar tarafından meşrulaştırılmış ve bir noktaya kadar onlar tarafından yürütülen yeni tarz bir emperyalizmdir. Bir dahaki sefer, Irak gibi bir başka yere girdiğimiz zaman, tartışılmaz bir uluslararası yetkiye sahip ve beynelmilel ulus inşa etme uzmanlarının desteğini arkamıza almış olduğumuzdan emin olmamız gerekiyor. Bu da yeni bir tartışmaya ihtiyacımız olduğunu gösteriyor: Enternasyonalist emperyalizm daha iyi uluslararası kurumlar olmaksızın iş göremez.
Bu kısa sürecek bir tartışma olmayacaktır elbette. Ancak en azından önleyici savaşları meşrulaştıracak ve vetoya tutsak olmayacak bir imkana ihtiyacımız var: BM Güvenlik Konseyi’nde, Rusya ve Fransa gibi aktörlere herşeyi engellme gücü vermeyen ama yine de önemli söz hakkı tanıyacak bir ağırlıklı oy mekanizmasına sahip olmalı. Ve ulus yapıcı (nation–building) uzmanları birararada toplayacak uluslararası bir kuruma ihtiyacımız var. Mali bir kriz ortaya çıktığında Uluslararası Para Fonu var. Bir güvenlik krizi ulusal inşayı gerektirdiğinde de Uluslararası Yeniden İnşa Fonuna ihtiyacımız olacaktır.”
Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk anlamı da burada ortaya çıkmaktadır. BOP, bir yanıyla, ABD’nin içine düştüğü çıkmazdan kurtulabilmek için başta Batı Avrupa’lı müttefikleri ve NATO olmak üzere başka ülkeleri ve BM gibi uluslararası kuruluşları bir biçimde devreye sokma girişimidir. Burada elbette, esas olarak, söz ve yetki sahibi ortaklar yerine daha çok “kestaneleri ateşten alacak” uyduların yaratılması amaçlanmaktadır ama işgal harekatının başında müttefiklerini, BM’yi, dünyayı dinlemeyeceğini, gerekirse tek başına Irak’a gireceğini küstah bir dille açıklayan ve bunu da yapan bir ülkenin siyasetindeki değişikliği de not etmek gerekir. Ne denli taktik mülahazalarla ve içtenliksiz bir biçimde yapılırsa yapılsın, BOP Amerikan emperyalizmi açısından kuşkusuz bir geri çekilmeyi ifade etmektedir ve bunun temel nedeni de Irak Direnişi karşısındaki çok yönlü yenilgilerdir.
BOP’un ve sonraki gelişmelerin temsil ettiği geri çekilme, ABD açısından, esas olarak NATO dolayımıyla Batı Avrupa’yı ve lojistik destek görevleriyle sınırlandırılmış olarak da BM’nin devreye girmesine sarı ışık yakılması biçiminde ortaya çıkmaktadır. ABD, Avrupa emperyalizminin kendisine yönelttiği temel eleştiri olan “tekyanlılık”tan bir tür “emperyalist ortaklık” projesine dönüş yaptığını gösteriyor BOP ile. Bunun taktik bir yaklaşım, bir aldatmaca, bir samimiyetsizlik örneği olduğu düşünülse de, BOP, ABD önderliğinde bir tür emperyalistlerarası işbirliğini öngörüyor gerçekten de.
BM’nin (Irak içinde gerçekleşmeyen) lojistik destek ve “incir yaprağı” işlevini biryana bırakırsak, sözkonusu ortaklığın NATO dolayımıyla yapılmaya çalışılması zorun plandaki stratejik öneminin değişmediğini gösteriyor.
NATO, ABD’nin Sovyetler Birliği’ni kuşatma ve boğma stratejisinin bir ürünü ve kılıcıydı bir bakıma. Öte yanıyla da, mazlum halklar dünyasındaki “ulusal kurtuluşcu” devletleşmeyi denetim altına almanın bir aracıydı. ABD, her iki amaç için de Ortadoğu’da ve Asya’da da bölgesel NATO’lar kurmayı ve bunların Amerikan emir-komutası içinde organik bir saldırı aygıtı olarak kullanmayı hedefliyordu.
Önce, Sovyetler Birliği bir “demir ve çelikten bir mengene” içine sıkıştırılacak, militer paktların cenderesinde öğütülecekti. “Kuşatma” (Containment) stratejisinin esin kaynağı ABD’li diplomat Kennan, her bakımdan tecrite alınacak ve dolayısıyla da doğal yaşam imkanlarından mahrum bırakılacak Sovyetler Birliği’nin, bir de, “Parti’nin birliği ve verimi ortadan kaldırılırsa” “bir gecede ulusal toplumların en güçlüsünden en zayıf ve zavallısına dönüştür”ülebileceğini yazıyordu. Amaç, Sovyetler Birliği içindeki “çürüyüş tohumları”nı harekete geçirmekti. Bunun için Avrupa’daki NATO’ya “Ortadoğu NATO”suyla “Asya NATO”sunun da eklemlenmesi gerekmekteydi.
Bu askeri paktlar zinciri büyük Asya’yı da kuşatmış olacaktı. İşin bu boyutunu daha o zaman Scott Nearing görmüştü:
“ABD askeri liderlerinin gördüğü biçimiyle resim şudur. Asya, Türkiye ve Arabistan’dan Formaza’ya, Filipinlere, Okinowa, Japonya ve Aleusian’a değin çembere alınacak ve Pakistan’da yeni açılacak olanlar da dahil ABD’nin hava üsleri tehdidi altında yaşayacak ve ABD’de eğitilmiş, ekipmanı ABD tarafından sağlanmış; Türkiye, Pakistan, Hindi Çini, Formaza, Kore ve Filipinler’de kurulacak ordularla Asyalılar, Asyalılara karşı savaşacaktı. Asya denizleri, Süveyş’ten Boğazlar yoluyla Çin Denizi ve Uzak Pasifik’e Amerikan donanmasınca denetlenecek, Hint ve Pasifik okyanusları da temel amacı Amerikan şirketlerinin petrol, kalay ve kauçuk gibi temel hammadeler üzerindeki çıkarlarını ve yatırım ve malları için kârlı pazarlarının korunması olan Amerikan militarizminin çelikten pençesi içinde tutulmuş olacaktı. Bugün, Asya’nın ekonomik bakımdan ele geçirilmesini, sömürülmesini, askeri olarak egemenlik altına alınmasını ve siyasal manipülasyonunu hedefleyen bu program ancak kısmen gerçekleşmiştir. Büyük kısmı hala kağıt üzerindedir.”
“Ortadoğu NATO”su hiç gerçekleşmedi. Asıl hedef Arap ülkelerinden sadece Irak’ın katıldığı Bağdat Paktı, anlaşmayı imzalayan hükümetin devrilmesi ve yeni yönetimin ayrılmasıyla, çok kısa sürdü. Yerine konan CENTO’da ise hiç bir Arap ülkesi temsil edilmiyordu. Avrupa ile Asya arasındaki hayati militer zincir de, İran ve Türkiye gibi tetikçilerle birbirlerine bağlanmaya çalışıldı. İşte NATO’nun 2004 Haziran’ındaki İstanbul zirvesinde NATO’nun bölgeye sızma düşü de zayıf bir biçimde gerçekleşmiş oldu. Afganistan’da bulunan NATO, artık “Irak polis gücünü eğitmek” üzere Irak’a da demir atmıştır. Bu, elbette, NATO’nun bellibaşlı Avrupa’lı üyelerinin çekinceleriyle şimdilik zayıf bir hamledir. Ayrıca, ABD’nin gücüne dayanarak ve uyum koşullarında gündeme gelen eski düş, bugün, uyumsuzluk koşullarında ve daha da önemlisi ABD’nin güçsüzlüğünden kaynaklanarak gerçekleştiriliyor. ABD’nin sıkışmışlığından yararlanarak kapısından kovuldukları bölgeye bu kez pencereden sızma fırsatını yakalayan, bu arada ABD’nin yenilgisini “sistemik felaket” olarak gören ve fakat tetikçilik de yapmak istemeyen Avrupa’lılar bu serüvende nasıl bir rol alacaklarını henüz tam olarak kestirebilmiş değiller.
Bununla birlikte, BOP ile birlikte gündeme bir Kautskiyen düşün, bir “ultra/süper emperyalizm” denemesinin sokulduğu da bellidir. Yani, yukarıda çeşitli Amerikalılardan yapılan alıntılarda sözüedilen “uluslararası emperyalizm”in BOP ile pratik işler gündemine getirildiği bellidir. Tabii bunun pek de onların sandığı kadar “yeni” olmadığı da biliniyor.
Bilindiği gibi, Alman sosyaldemokrasisinin önderlerinden Karl Kautsky, emperyalizmi, onun yolaçtığı savaşları ve silahlanmayı, “kapitalist rasyonallik” açısından zararlı bulmuş, kapitalistlerin kendi yıkımlarını getirecek bu yoldan ayrılacaklarını ummuştur. Kautsky, bu yükler karşısında, sermayenin “işbirliğine ya da ortaklığa” dayalı bir “ultra emperyalist” akılcılığı hayata geçirmesinin mümkün olduğu tezini işlemiştir. Kautsky, sermayenin bu kısırdöngüden çıkabileceğini savunmuş ve emperyalistlerin, birbirleriyle savaşmadan, dünyayı ortaklaşa yönetip sömürebilecekleri bir düzenlemeyi hayata geçirmeye muktedir olduğunu iddia etmiştir:
“Dünya savaşından sonra silahlanma yarışını sürdürmek için kapitalist sınıfın kendi bakış açısından değil, çoğu kez, kimi silahlanma çıkarları açısından bile ekonomik bir zorunluluk yoktur. Tam tersine, devletlerarası çatışmaların son derece tehdit ettiği şey, kapitalist ekonomidir. Bugün her uzak-görüşlü kapitalist kendi yoldaşlarına şöyle seslenmelidir: Dünya kapitalistleri birleşiniz!.. [S]avaştan önce bile, Balkan Savaşı´ndan bu yana hem silahlanmanın, hem de sömürgeci genişlemenin maliyetinin sermaye birikimi ve sermaye ihracının hızlı ilerlemesini tehlikeye atan, bu yüzden de, kapitalizmin kendi ekonomik temellerini tehdit eden bir düzeye ulaşmış olduğu apaçık durumuna gelmiştir…Silahlanma yarışı ve bunun sermaye piyasası üzerindeki istemleri artarak sürmeye devam ederse, savaştan sonra da durum daha iyi değil, daha kötü olacaktır. Böylelikle, emperyalizm kendi mezarını kazıyor. Kapitalizmi geliştirme aracı olmaktan, bir engel durumuna geçiyor…[K]apitalizm proletaryanın artan politik muhalefetiyle harap edilebilir, ama ekonomik bir çöküntüyle ortadan kalkması için bir neden yoktur. Tersine, emperyalizmin şimdiki politikasının sürdürülmesi böylesi bir ekonomik yıkımı, aşağı yukarı zamansız bir şekilde getirecektir…
Dev fabrikaların, dev bankaların ve milyarderlerin amansız rekabeti küçükleri yutan büyük mali güçler karteli düşüncesine yol açmıştır. Emperyalist büyük güçlerin dünya savaşından da, onlar arasındaki en güçlünün bir federasyonu sonucu dogabilir ve bu, silahlanma yarışına son verecektir.
Bu yüzden, salt ekonomik açıdan, kapitalizmin bir başka yeni evreyi, kartellerin politikasının dış politikaya aktarılmasını, bir ultra-emperyalizm evresini yasayabilmesi dışlanmış değildir.”
Lenin’in aktardığı iki ayrı yazısında ise, şöyle demektedir Kautsky:
“Sermayedeki yayılma dürtüsü emperyalizmin baskı ve şiddet yöntemleriyle değil, barışçı demokrasiyle en elverişli ölçülere ulaşabilir…
“ Bugünkü emperyalist siyasetin yerine, ulusal mali-sermayeler arasındaki savaşımın yerine uluslararası düzeyde birleşmiş mali-sermayeyle dünyanın ortaklaşa sömürüleceği yeni, ultra-emperyalist siyaset alamz mı? Kapitalizmin bu yeni aşaması her halde anlaşılır bir şeydir…”
Bu savlara Lenin’in teorik ve hayatın tarihsel-pratik yanıtları biliniyor. Bugün yanıtlamamız gereken soru, BOP’un, en azından Ortadoğu’da, Kautskyen bir düş olarak bir tür “ultra-emperyalist” ortaklığı öngörüp görmediği ve böyleyse, bunun mümkün olup olmadığıdır. Bölgede ve dünyada gelecek bir bakıma bu Projenin sonuçlarına göre biçimlenecektir.
Şimdilik, Ortadoğu’da, BOP ile, ABD, Kautsky’nin sözünü ettiği türden “en güçlüsünün önderliğinde” bir ortaklık öneriyor. G-8’lerin ve NATO’nun toplantılarındaki Amerikan tavrı bu yöndedir. Bu “ortaklık”ın, Lenin’in Kautsky’e verdiği yanıtlarda görülen türden çelişkiler, egemenlik ve tam denetim dürtüsü, hasmane rekabetle örülü olduğu da açık. Bu, hem ABD’nin, konumundan kaynaklanan doğallığı içindeki, “ortaklık” anlayışının karakterinde, hem de ötekilerin yaklaşımını belirleyen faktörlerde görülüyor. Emperyalistler arasındaki “ortaklık” ancak bu kadar bir “vizyon”la ve “rasyonellik”le gündeme gelebiliyor.
Bu durumda, iki olasılıktan sözetmek mümkün: Ya BOP ölü doğmuş olarak sessiz bir biçimde gömülecektir ya da (küresel rekabetin yıkıcılığı; hegemonik gücün pek çok alanda ve Irak’ta kan kaybetmekte oluşu; bizatihi direnişin ihraç ettiği çelişkiler; güçlü olanın tam denetim dayatma güdüsü; hasmane rekabeti kamçılayan obur iştiha ile sınırlı kaynaklar ve benzeri pek çok başka faktör gibi nedenlerle) emperyalistlerarası çelişki ve çatışkılar bölgeye de aktarılacak, istikrar yerine yeni unsurlarla beslenen kaos derinleşecektir.
ABD yöneticileri, özellikle 11 Eylül saldırılarından sonra, esas olarak, kritik Körfez bölgesine ilişkin iki önemli tesbir ve teşhiste bulundular. İlki, bölgede Amerikan desteğiyle şimdioye kadar ayakta durabilmiş ve emperyalizme önemli hizmetlerde bulunmuş rejimlerin artık arkaik, toplumsal dayanaklardan yoksun, tecrit edilmiş bir konumda oldukları yönündeydi. Bir başka ifadeyle, artık bunların ipiyle petrol kuyusuna inilemezdi. İkinci, ve daha önemli olarak da, kendi önlenemez çürümüşlükleri içinde bu rejimlerin bizatihi kendilerinin istikrarsızlık kaynağı oldukları ve yarattıkları bataklıkta sürekli muhalefet (“terörist”) ürettikleriydi. Bu, belli ölçülerde bütün Ortadoğu’yu kapsayan bir anlayışa da dönüşmekteydi. Bu durumda ABD, bölgede, sadece bir rejim ya da daha doğru bir deyişle personel değişikliğiyle yetinemezdi, bir kapsamlı toplumsal dönüşme, düzen değişikliğine ihtiyaç vardı, ABD’nin emperyal çıkarlarının yeniden sağlam dayanaklara kavuşabilmesi için. Bu dayanakların artık arkaik, tarih dışına düşmüşlerle tepeden değil, düzen ve toplumun kendisinde yaratılması, yani “organik” olmaları, dolayısıyla da bir “organik hakimiyet” tesisini olanaklı kılmaları gerekirdi.
Amerika’lı ideologlardan Richard Haas, Intervention (Müdahale) başlıklı kitabında şöyle diyor:
“Askeri güçle belli kişileri hedef almak zor…ABD’nin politik önderlikte değişiklik yapmak için [askeri] güç kullanma çabaları, Libya’da Kaddafi, Irak’ta Saddam ve Somali’de Aidid örneklerinde olduğu gibi, başarısız oldu…Güç politik değişimi nisbeten mümkün kılacak bir çerçeve yaratabilir ama, olağanüstü istihbarat ve biraz şanstan da daha fazlası olmaksızın, gücün kendi başına spesifik siyasal değişiklikleri ortaya çıkarması pek pek mümkün değildir. Böylesi değişiklik olasılığını arttırmanın tek yolu, millet inşa etme (nation-building) gibi hayli kapsamlı müdahalelerden geçer. Bu ise, önce bütün muhalefeti yok etmeyi ve sonra da bir başka toplumu temelden yeniden yapılandırmayı mümkün kılacak işgali gerektirir…[Bu süreç], tüm yerel muhalefeti yenmeyi ve silahsızlandırmayı ve meşru güç kullanımı üzerinde tekel ya da yarı-tekel hakimiyete sahip bir politik otoritenin [tesisini içerir].”
Burada söylenenler tam da ABD’nin Irak ve Ortadoğu’da yapmak istedikleridir. Söylencedeki Tanrının insanı kendi gül cemalinden yaratması gibi ABD de Ortadoğu’yu, ve giderek, insanlığı kendi hayat tarzından yeniden oluşturmak istemektedir. Ortadoğu’da istenen yeni bir insan, yeni bir toplum, millet, din, kültür inşasıdır. BOP bunun girişimidir.
Bu, aynı zamanda, Amerikan emperyalizminin “hakimiyet” yöntemine ilişkin bir ayırdedici özelliğine de uygundur. İngiliz tarihçi Hobsbawm şöyle diyor: “Ondokuzuncu yüzyıl İngiltere’sinin aksine, Amerika, devrimci bir ideolojiye dayanan bir devrimci güçtür. Devrimci Fransa ve Sovyet Rusya gibi, Amerika sadece basit bir devlet değil, aynı zamanda, dünyanın belli bir biçimde dönüşümüne adanmış bir devlettir.” Dolayısıyla da, “Amerikan emperyalizminin kurduğu bağımlılık ilişkisi önemli bir farklılık göstermektedir. ABD hakimiyetini, belirli işbirlikçi odaklardan ziyade, ya da onlara ek olarak, daha farklı bir düzeyde kurmakta ve yürütmektedir. ABD, hakimiyeti altına aldığı bir ülkede, o ülkenin düzenine içkin bir özellik kazanmakta, bir başka ifadeyle o düzenin doğrudan içsel, organik bir parçası olmaktadır. Bu haliyle de, dışsal bir unsur olmaktan ziyade, daha çok, düzen ile füzyona girmekte, toplumsal dokuya nüfuz etmekte, kurumlardan hayat tarzına, bürokrasiden kültürel iklime, toplumsal ruhi şekillenmeden seçkinlere, bilim kurumlarından medyaya, giderek, neredeyse solunan havaya, içilen suya karışarak hayatla bütünleşmekte, bir tür hamhal olmakta, düzen içinde erimektedir. Bu tür egemenlik sistemi, dolayısıyla, kolay elde edilemeyecek olan bir değerler hegemonyası üzerine kurulmakta, organik bir entegrasyonla yürütülmektedir. İçsel, organik bir unsur olarak Amerikan emperyalizmi artık görünmez eliyle “domestik” olarak hükmünü icra etmektedir.
Bu anlattığımıza en güzel örnekler, İnkinci Dünya Savaşı’ndan sonra “kıvam”a getirilen Almanya ve Japonyadır. Buralardaki kalıcı Amerikan hakimiyeti, askeri işgalle değil, “değerler hegemonyası” yoluyla “düzene sızmak”taki beceride saklıdır. Bugün bile, bu iki ülke birer “küıçük Amerika”dırlar, bütün görünür görünmez çelişkilere ve bağımsızlıklarına karşın. “Küçük Amerika karikatürü” Türkiye de iyi bir örnek oluşturmaktadır bu konuda. ABD, Türkiye’de, AB ya da tek tek Almanya, Fransa, Rusya gibi dışsal faktör değil, içkin bir unsurdur; özel hakimiyetini özel bağlarla kendine bağladığı özel odaklar aracılıgıyla olduğu kadar, hatta ondan da daha fazla “organik nüfuzu” ile sürdürmektedir. O, Türkiye’de her yerdedir, kan dolaşımındaki oksijen gibidir ve elbette “zehirini” her yana taşıyabilmekte, her organı, giderek, tüm vücudu, metobolizmayı denetimi altında tutmaktadır, onun sefil yaşamının “hayat iksiri” olabilmektedir.
Bu arada, Paul Sweezy ve Paul Baran, Harry Magdoff gibi Amerikalı Marksistlerin işaret ettikleri, Amerikan emperyalizminin “azgelişmişliği yapısallaştırıp süreklileştirdiği” tezi de, bir yanıyla, bir anlamını da bu noktada bulmaktadır. Amerikan tipi hakimiyet ancak “kurumsallaşmış” bir ezgelişmişlik bataklığında hayat bulabilmektedir.
Bu hakimiyet yapısı, ayrıca, ABD’nin hem gücü, hem de zaafı olmaktadır. Güç kaynağı olmaktadır çünkü O’nu bir dışsal müstevli olmaktan çıkartıp düzene içkin “yerli malı” yapmaktadır. Böylece, Amerikan emperyalizmi, bir yandan, hayatın her alan ve boyutunda yaygın bir varlık olarak etkisini kullanmakta, bir yandan da, yabancı olmanın yaratabileceği tepkilerden korunmakta, nihayet, kendisini yerelleştirerek yerliyi tasfiye etmektedir. Ayrıca, belirli işbirlikçi odakların ittifakına ve dolayısıyla da onların gücüyle belirli ekonomik-politik-sosyal unsurlara mahkum olmadan daha istikrarlı kılmaktadır egemenliğini ve yapısal bağımlılık ilişkilerini.”
İşte BOP, bu nedenlerle, bölgeyi küreselleşme süreçlerine ve global kapitalizme eklemlemeyi, stratejik alan olarak ele geçirmeyi, enerji kaynak ve ikmal yollarına egemen olmayı içeren, bunun için doğrudan Amerikan askeri varlığını ve işbirlikçi hükümetleri öngören ve fakat bunları aynı zamanda aşan bir projedir. Bunun içindir ki, BOP, banka ve şirket kurmak kadar, sivil toplum örgütlerini yaratmayı; polis ve ordu gücü oluşturmanın yanında üniversite ve medya yaratmayı; formel bağımlılık zincirleriyle birlikte kadın eğitim merkezlerini, okuma yazma kurslarını, yardımlaşma enstitütülerini, çocuk bakımevlerini, halk kütüphanelerini kurmayı hedefliyor. Demokratikleşme ve sivilleşme söylemleri elbette böyle bir yaklaşımın ayrılmaz unsurları olarak dilendiriliyor. Haziran 2004’teki G-8’ler toplantısı için hazırlanan bir Beyaz Saray belgesinde, “G-8 üyelerinin, bölge hükümetleri, iş alemi ve sivil toplum temsilcileriyle eşgüdüm içinde, varolan programları ‘yoğunlaştırmak ve genişletmek,’ demokrasiyi yerleştirmek, eğitimi düzeltmek, istihdam ve ekonomik büyümeyi sağlamak için” bir Destek Planı”nı açıklamakta ve BOP’un özünü ortaya koymaktadır. Bu belgede, “demokratik kurumları ve demokrasi programlarının başlatılması ve güçlendirilmesi”nden; “mikrofinans girişimiyle önümüzdeki 5 yıl içinde iki milyondan fazla üreticiye yardımyapılması”ndan; “okuma yazma seferberliği ve 2009’a kadar 100,000 yeni öğretmen kadrosu yaratılması”ndan; “özel girişimin geliştirilesi fonu”ndan; “bölgede iş atmosferinin iyileştirilmesi”nden sözediliyor.
Belgede, demokrasinin ve iyi yönetimin geliştirilmesi; bilgi toplumu yaratılması; ve ekonomik fırsatların genişletilmesi başlıkları altında, Arap ülkeleri ile Türkiye, İsrail, Pakistan ve Afganistan’dan oluşan alanı kapsadığı belirtilen bölgede zikrdilen programların bazıları şunlar:
-özgür seçimler
-parlamenterlerarası ilişkileri ve parlamenterlerin eğitim
-kadın önderler yaratmak için eğitim merkezler
-Halka hukuki yardım merkezleri-bağımsız medya girişimi
-mikrofinans
-mali korporasyon
-Büyük Ortadoğu Gelişme bankası
-ticareti geliştirme
-şefaflık, yolsuzluğu önleme
Görüldüğü gibi, günün uluslararası kapitalist birikim modeline uygun, Amerikan çıkar ve ihtiyaçlarıyla uyumlu kurum ve değerlerle tahkim edilmiş bir reform programı sunuluyor. Burada temel amaç, hiç kuşkusuz, seçkinleri, değerleri, giderek popüler kültürüyle yığınları büyük ölçüde Amerikan değerleriyle şekillenmiş küresel kapitalist tarza entegre ederek vahşi liberal kapitalizmin ahlakına karşı varolan kültürel/tarihsel direnişi yıkmaktır. Böylece, ehlileştirilmiş bir uygarlık, köleleştirilmiş bir halk, yok edilmiş bir kültürle beraber uygarlıklar çatışması da mutlu sona ermiş olacaktır. Ardından da Orta Doğu ABD’nin suretinden yeniden yaratılacaktır; halkın dünyası Amerikan yaşam biçimiyle yeniden üretilmiş olacaktır.
BOP, zor ve şiddetle örülmüş bir askeri işgal çerçevesi içinde “modernleştirme” programıdır ve kurmak istediği “değerler hegemonyası,” özünde, bir “değersizleştirme,” kültürden koparma, yozlaştırma denemesidir.
ABD, böylece de, kurulacak doğrudan kurulacak yeni düzende kendini var edecek, dışsal bir ögeden, yabancı bir devletten, düzenin içkin bir unsuruna, onun kurum ve değerlerinde yeniden üretilen bir asli parçaya dönüşecektir. Böylece de değerler hegemonyasına dayalı bir “organik hakimiyet” kurulacaktır ele geçirilen coğrafyada. Böylece de, çok yönlü bağımlılık doğrudan uysal sömürge halkları tarafından yürütülecek, gündelik yaşamda ve kurumlarda yeniden üretilecektir.
Böylesi karmaşık bir coğrafyayı, oranın kadim halklarını ve farklılıklarını, uygarlık birikimini, ABD’de belirlenmiş, standartlaştırılmış bir kültürel cendereye sokup köleleştirmenin nasıl bir toplumsal mühendislikle mümkün olacağı ayrı bir konudur. Ortadoğu’yu kendi suretinin bir karikatüründen şekillendirme çabasının kendisi bir şaka gibi görünmektedir. Daha doğrusu bu, aldığı çok yönlü darbeler ve beklenmeyen yenilgilerle ufku şaşmış, perspektifini yitirmiş bir meczupun çırpınışlarıdır bu türden zulüm içinde toplumsal rıza üretme çabaları.
Hakimiyet için güç ile rızanın bir biçimde birleştirilmesi ya da duruma göre değişik oranlarda birlikte kullanılması konusunda Makyevelli şöyle yazıyor:
“[Bir ülke elie geçirildikten sonra] Zulüm sürekli olarak uygulanmaz; hemen ardından halka iyi davranmak gerekir…[Hükümdar] Merhametli, vefalı, insancıl, ve doğru bir insan olarak gözükmek, fakat gerektiği zaman aksine davranabilecek kadar ruhsal hazırlık içinde olmalıdır…Hükümdarın gizli bozgunculara karşı en güvenli çaresi halkın nefretini çekmeketir. Çünkü isyan çıkaranlar, bozgunu yaratanlar, genellikle hükümdarın öldürülmesiyle halkın memnun kalacağını düşünürler. Bunu yapmakla halkı öfkesini Cekeceklerine inanırlarsa bu işe girişmezler…Kısaca söylemek gerekirse, bozguncu korku ve şüphe içindedir. Bu onu durdurur. Oysa hükümdarın tahtı, yasalar, dostları ve onu koruyan devleti vardır. Bütün bunlara halkın sevgisi de katılırsa hükumdara karşı komplo kuracak cesarette bir insanın bulunması imkansız hale gelir…Hükümdarlar kin yaratacak davranışları başkalarına yaptırmalı, kendileri sadece halkta iyi duygular uyandıracak işlerle uğraşmalıdirlar. Yine sonuç olarak diyorum ki hükümdar, seçkinleri korurken halkın nefretini de çekmemelidir…Korkulan bir insan olmaktansa sevilen bir insan olmak mı, yoksa sevilen bir insan olmaktansa korkulan bir insan olmak mı daha iyidir? Buna cevap olarak, hem sevilen hem de korkulan bir insan olmak gerekir derim. Fakat bu iki özelliği bir arada bulundurmak güç olduğundan birisinden vazgeçmek gerekirse korkulan bir insan olmak daha iyidir, derim…Bununla beraber hükümdar, halkı öylesine korkutmalı ki sevilmese bile nefret de uyandırmasın. Çünkü korkutmakla nefret uyandırmamak pekala bir arada bulunabilir…”
ABD’[nin BOP girişimini tam anlayabilmek için ünlü İtalyan Marxisti Gramsci’den de yardım alınabilir. “Değerler hegemonyası” üzerine Gramsci şöyle yazıyor:
“Bir toplumsal grubun baskınlığı (suprématie), ‘egemenlik’ (domination) olarak ve ‘entelektüel ve moral yönetim’ olarak, kendini iki biçimde gösterir. Bir toplumsal grup, ‘temizleme’ ya da boyun eğdirme amacını güttüğü hasım gruplar üzerinde, gereğinde silahların gücüyle de olsa, egemenliğini (buyurganlığını) uygular, ve kendine yakın ya da bağlaşık olan grupları yönetir. Bir toplumsal grup, hükümet erkliğini fethetmeden önce de yönetici olabilir ve hatta olmalıdır da (ve erkliğin kendisinin fethi için başlıca koşullardan biri işte budur); sonra, erkliği kullandığı zaman, ve onu elinde sıkı sıkıya da tutyorsa, egemen (buyurgan) grup durumuna gelir ama ‘yönetici’ (dirigeant’) grup olmayı da sürdürmelidir.”
Görüldüğü gibi, Gramsci, egemenliği, zor ile moral (kültürel)/entellektüel belirleyiciliğin, güç ile değerler hegemonyasının bir bileşeni olarak anlamaktadır. Nitekim, devleti de, politik toplumla sivil toplumun bileşeni, “zorlamayla güçlendirilmiş hegemonya” olarak tanımlamaktadır.
Kuşkusuz, Gramsci toplumsal yapı ve iktidarları irdelerken oluşturmuştur bu kavramsal çerçeveyi ama bu yaklaşımın uluslararası ilişkilere ve ABD’nin BOP ile belirginleşen hakimiyet arayışına da uygulamak mümkündür.
Bugün ABD, Irak’ta, kendi başına yeterli olmadığını gördüğü zor ve güç uygulamalarının yanına rıza üretme mekanizmalarını ( kuşkusuz Makyevelist hile ve desiselerle birlikte) da devreye sokmaya çalışıyor. Bunu da, “Amerikan (kapitalist/emperyalist Batı) değerlerinin orada bir biçimde içselleştirilmesi, yani sosyalizasyon ve en azından küreselleşme merkezlerine bağlı bir seçkinler gurubunca benimsenmesi yoluyla yapmaya çabalıyor. Bu türden bir “değerler hegemonyası”yla hakimiyetini pekiştirmek, “organik” yani nisbeten yapısal ve dolayısıyla da kalıcı hale getirmek istiyor.
ABD bunu yaparken yine Gramsciyen kavramlarla açıklayabileceğimiz iki yöntem kullanıyor. Gramsci, bir merkez katman etrafında olusan iktidar bloğunu “tarihsel blok” olarak adlandırmış, yerel güçlerin kendi hegemonyalarını kuramadan ve dolayısıyla da toplumsal katılım sağlayamadan gerçekleştirdikleri (tepeden inme) reform ve dönüşümleri de “pasif devrim” olarak tanımlamıştı. Aslında, Gramsci Saddam rejimini bu bağlamda bir “Sezarim” türünden pasif devrim rejimi olarak tanımlardı. Bugün de Irak’taki iç ve dış “koalisyon”la bir sömürgeci alt-sistem tarihsel blok yaratılmaya ve Amerikan silahlı kuvvetlerinin (ve mümkünse NATO’nun da katkılarıyla) dayatıcılığında egemen seçkinleriin birbirine zincirlenmesine dayalı bir “pasif (karşı)devrim”, yani sömürgeci köleleştirme operasyonu devreye sokulmaya çalışılıyor. Bütün bu “seçim”, demokratikleşme, sivil toplum, kadın kurtuluşu, özgür medya ve üniversite söylemlerinin ardında yatan budur.
Amerikalılar, 1975 yılında Helsinki’de imzalanan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Nihai Senedi’ndeki “insan hakları” ve “ekonomik ilişkiler” bölümlerinde yer alan sızma ve ideolojik etkileme fırsatlarının Doğu Avrupa ülkelerindeki çözülmeyi gerçekleştirmede Batı’ya büyük imkanlar yarattığını söylüyor ve BOP’u da böylesi bir ideolojik/kültürel saldırı aracı olarak görüyorlar. Uluslararası Kriz Gurubu (International Crisis Group) adlı bir kuruluşun 7 Haziran 2004 tarihli bilgi notu BOP’un bu noktaya ilişkin ideolojik özünü bir Amerikan Dışişleri Bakanlığı yetkilisinin ağzından şöyle anlatıyor:
“[Helsinki sürecinin] Sovyetler Birliği’nin parçalanıp devrilmesine önemli rol oynadığına ve Avrupa’yı birleştirmeye büyük katkı sağladığına ilişkin bir inanç var. Bu düşünce de [BOP], aynı biçimde, [İslami] aşırılığın çekiciliğini yok edecektir.”
BOP, salt şiddete dayalı saldırganlığının yıkıntıları altında kalan, Irak direnişi ve dünyadaki yalnızlığı karşısında bocalayan, insanın dünyanın en güçlüsü de olsa savaş makinası ve teknoloji karşısındaki nihai üstünlüğünü bir kez daha yasayarak gören Amerikan yönetiminin bir yöntem arayışı çırpınışının ürünü olarak, bir başka imkansızın peşinde koşması olarak ortaya çıkmıştır. Zoru besleyen ve ondan beslenme durumunda olan başka (sosyal, kültürel, ideolojik, ekonomik, vb.) araçları da kullanarak uğursuz hesalarını gerçekleştirmeye calışıyor ABD. Buna karşı nasıl bir tavır alınması konusu bu yazının konusu değil. Ama şu kesinlikle söylenebilir ki, ABD’nin döktüğü kandan oluşan bataklıkta boğulması kaçınılmazdır. İkinci Dünya Savaşı’ndan buyana şirketleri, filoları ve tetikçileriyle (Türk militarizmi/İsrail Siyonizmi/Arap İşbirlikçiliği) bölgeyi kuşatmış bulunan, bu kez, bölgenin kalbine, Bağdat’a yerleşmiştir ama aynı anda stratejik/nesnel konumlanış bakımından bölge halkları tarafından kuşatılmış hale gelmiştir. Biliyoruz ki, akrepler, etrafları, içinden çıkamadıkları bir biçimde alevle kuşatıldığında kendikendilerini sokarlar…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: