Sermaye İmparatorluğu

Ellen Meiksins Wood

Son dönemde emperyalizmin dünyanın uzun zamandır gördüğü en dramatik oyununa tanık oluyoruz. Ama hala, bazı insanlar neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamakta zorluk çekiyor. Sadece Amerika’nın emperyalist olduğunu kabul etmeyen klasik yorumcular için geçerli değil bu. Soldakilerin bir kısmının da bu önermeyle sorunları var.
Bu konuda en çarpıcı örnek, Michael Hardt ve Antonio Negri’nin Imparatorluk kitabıdır. “Bizim temel varsayımımız”, der yazarlar, “egemenliğin yeni bir biçim kazandığıdır, tek bir hükmetme mantığı altında birleşmiş bir dizi ulusal ve ulusötesi organizmadan oluşan bir biçim. Bu yeni küresel egemenlik biçimi bizim Imparatorluk dediğimiz şeydir”. İmparatorluğun başlıca belirtisi “Ulus-devletlerin gerileyen egemenliği ve ekonomik ve kültürel mübadeleleri düzenle¬mek bakımından artan aczidir” … “İmparatorluğun bu pürüzsüz mekanında iktidarın yeri yoktur – o her yerde ve hiç¬bir yerdedir. İmparatorluk, bir outopiadır, daha doğrusu bir yok-yer’ dir”. Bir başka deyişle, diğerlerini egemenliği altına almak için devlet güçlerini harekete geçiren net olarak tanımlanabilecek emperyal bir güç gibi bir şeyartık yoktur. Şimdi elimizde kalan tek şey, gayrışahsi bir mantıktır, herhangi bir gerçek emperyal güç yoğunlaşması olmaksızın dünya çapında işleyen küresel kapitalizmin mantığı.
Bu bana, ulus-devletin gün geçtikçe işlevsizleştiğini, çünkü piyasanın devletin teritoryal sınırlarının çok ötesinde ge¬nişlediğini ve dünyanın bir küresel ekonomik mantık tarafından yönetildiğini ileri süren daha geleneksel küreselleşme tezlerinden bazılarını yeniden ısıtmanın gülünç bir yolu gibi geliyor.
Yalnızca kapitalizmin bir “ekonomisi” olduğu çokça söylendi -ben de bunu sıkça söylerim-.Yalnızca kapitalizmde kendi hareket yasaları ve ilkleri olan kendine özgü bir ekonomik alandan söz edebiliriz. Yalnızca kapitalizmde sınıf sömürüsü Marx’ın tanımlamasıyla «ekonomi dışı araçlarla”, yani askeri ve siyasi baskı araçlarıyla değil, ekonomik araçlarla gerçekleşir. Bu, elbette kapitalist olmayan toplumların kendi varoluşlarının maddi koşulları ve toplumsal yeniden üretim tarafından şekillenmediği anlamına gelmez. Söylemeye çalıştığım basitçe şu; yalnızca kapitalizm saf ekonomik itkilerle (rekabet, birikim ve karın azamileştirilmesi) yönlendirilir ve burada sınıf ilişkileri bile piyasa aracılığıyla dolayımlanır.
Günümüzün küresel kapitalizminde ‘ekonomi’nin tüm diğer toplumsal ilkder ve uygulamalar üzerinde nihai bir zafer kazandığını söyleyebiliriz. Kapitalizmin itkileri tüm insan davranışlarına ve doğal çevreye sızdı; şimdi bu yasalar tüm dünyayı yönetiyor. Kapitalist ekonomi kelimenin bu iki anlamıyla da evrensd bir sistem haline geldi. Yalnızca bu da değil, sermayenin ekonomik yasaları varolan veya düşünülebilir tüm siyasal biçimlerin de sınırlarını aştı ve gittikçe artan bir biçimde siyasal düzenlemenin zincirlerinden boşanmaya başladı.
Sonuç olarak, ekonominin bu gayri şahsi operasyonlarının emperyalizm diye tanıyabildiğimiz şeyle iyiden iyiye yer değiştirmekte olduğunu söylemeye zorlanabiliriz. Yada, en azından yeni bir emperyalizmden konuşmak isteyebiliriz: ekonominin emperyalizminden. Bir açıdan bu son formülasyonun kesinlikle doğru olduğunu düşünüyorum. Eğer kapitalist tahakküm biçimine özgü bir özellik varsa, bu da tahakkümün ekonomik araçlarla kurulmasıdır. En basit örnek, kuşkusuz, kapitalist sınıf tahakkümüdür. Sermaye emeği Marx’ın “ekonomi dışı baskı” dediği şeye doğrudan başvurmaksızın da sömürebilir. Örneğin feodal lordların sömürücü ekonomik iktidarı askeri, siyasal ve yargısal türden güçlerin biraraya gelmesinden oluşur, oysa kapitalizmde, kapitalizmin kendi ekonomik itkileri, mülksüzleşmenin zorlamaları (compulsions) işçileri emeklerini ücret karşılığı satmak zorunda bırakır ve sermayenin onlar üzerinde egemenlik kurmasını olanaklı kılar. Kapitalist sömürü biçimi doğrudan zorun gücüyle değil, piyasanın ekonomik aracılığıyla işler. İşyerinde çok fazla baskı olduğunu söylemeye gerek yok, ancak kapitalist tahakkümün ayırdedici özelliği, gücün doğrudan patronlar tarafından değil, piyasa tarafından kullanılmasıdır. Bunu olanaklı kılan ise, doğrudan üreticilerin piyasaya olan bağımlılığıdır.
Kapitalizmde sınıf egemenliğinin bu özgün doğası onu diğer biçimlerden ayınro Aynı şekilde, kapitalist emperyalizm ve kapitalizm öncesi formlar arasında da benzer bir farklılaşma söz konusudur. Daha basitçe söylersek, kapitalizm öncesi emperyalizm, egemenlik altına alınan halkların emeğine ya da kaynaklarına el koymak veya ticari rotaları denetlernek amacıyla belirli bir toprak parçasını ele geçirmek için baskı gücünün doğrudan kullanımından ibaretti. Roma İmparatorluğu genellikle toprak sahibi oligarşinin çıkarları doğrultusunda toprak işgal ederdi. İspanyol imparatorluğu ise ekonomisi artan oranda sömürgelerdengetirilen altın ve gümüşe bağımlı hale geldiğinden, Güney Amerika’ da yerli emeğin sömürüsüne dayanan yeni bir oligarşi yarattı. Müslüman Arap İmparatorluğu, Venedik ya da Hollanda İmparatorluğu gibi ticari imparatorluklar ise güçlerini ticari rotaları dene¬tim altına almak ya da ticari tekel oluşturmak üzere kullandılar.
Elbette kapitalist güçlerin bu tip bir emperyalizmle derinden ilişkili olmadıklarını ileri sürmüyorum. Şimdiye kadar sıra1ad.ığım şeylerin hepsini ve daha fazlasını İngiliz İmpartorluğu zaten yapmıştı. Burada vurgulamaya çalıştığım nokta, kapitalizmin kendine özgü, daha önce hiçbir biçimde olanak dahiline girmemiş olan bir emperyal hegemonya biçimi yaratmış olması. Kapitalist sınıf sömürüsü gibi emperyalizmin bu kapitalist biçimi de doğrudan baskıdan çok ekonomik aktörlerin piyasa bağımlılığına ve emperyal gücün piyasayı maniple etme kapasitesine dayanır..
Kapitalizmin bu ayırdedici ekonomik egemenliği elbette ekonomik güç ve siyasal egemenlik arasında karmaşık bir ilişkiyi içerir. Kapitalizmin “ekonomik” sömürü biçimini ve hayatın pazarın yasaları aracılığıyla düzenlenmesi, başka hiçbir toplumsal form altında söz konusu olmayan bir biçimde “siyasal” olandan biçimsel olarak ayn bir “ekonomik” alanın buhınduğunu göstermektedir. Aynı zamanda bir zamanlar devlet yönetimi ya da komünal düzenleme ala¬nına giren pek çok toplumsal işlev de şimdilerde ekonomik alana ait hale gelmektedir. Bu özellikle üretim ve dağıtımın örgütlenmesi konusunda geçerlidir. Tüm toplumsal ilişkilerin artan biçimde metalaşması ve ekonomik itkilerin varoluşumuzun her zerresine Sızmasıyla birlikte, kapitalist ekonominin gerekleri yaşamın her alanını ve bizatihi zamanın örgütlenişini de şekillendirmektedir.
“Ekonomi”nin ortaya çıkışının ayrı bir “siyasal” alanın gelişmesi anlamını da taşıdığı doğrudur. Fakat aynı zamanda, sözünü ettiğimiz ekonomi insan hayatının büyük bir bölümünü siyaset ekseninden ayınr ve gündelik hayatın pek çok boyutunu siyasal hesap verilebilirlik alanının dışına yerleştirir. Bu esasen ekonomi ve “ekonomi dışı”nın iktidarı arasındaki kopuştan kaynaklanmaktadır. Bu sayede sermayenin ekonomik menzili kendi siyasal etki alanının çok ötesine taşabilmekte ve teritoryal egemenliğin yarattığı coğrafi sınırları aşabilmektedir.
Fakat burada, geleneksel küreselleşme kuramlarıyla birlikte Negri ve Hardt’ın kuramının da hiçbir anlam ifade etmediği bir paradoksla karşılaşıyoruz. Kapitalist el koyma biçimi doğrudan doğruya ekonomi dışı zorun gücüne bağımlı olmayabilir, ancak hala bu zorun desteğine ihtiyaç duymaktadır. Sermayenin kendisi sahip olmasa da devlet aygıtının işleyişi sırasında sermayeye sunduğu ve sermayeyi ayakta tutan destek halen nihai olarak zorun gücüyle beslenmeye ihtiyaç duymaktadır. Gerçekte sermaye tüm diğer toplumsal formlardan çok daha fazla bir biçimde dev¬letin düzeni korumasına bağımlıdır. Sermaye sınıfını tüm diğer egemen sınıflardan ayıran, doğrudan zor gücüne sahip olmamasıdır. Kapitalizm aynı zamanda, siyasal ve hukuksal bir düzene tüm diğer toplumsal formlardan daha bağımlıdır. Kapitalizm doğası gereği piyasa “yasalannın” toplumsal düzeni sürekli bir biçimde bozmakla tehdit ettiği anarşik bir sistemdir. Hatta kapitalizm yine doğası gereği tüm ekonomi dışı toplumsal bağları yıkmaya eğilimlidir. Yine de toplumsal düzenlemelerinde tüm diğer toplumsal formlann olduğundan çok daha fazla bir biçimde çok ciddi düzenlemeleri gerektiren bir istikrar ve öngörülebilirlik gerektirir. Kapitalizmin kendi yıkıcı eğilimlerine karşı ekonomidışı pratik ve kurumlara ihtiyaç duyduğunu da belirtmek gerekir. Piyasanın anarşisi ve onun insan yaşamı ve toplumsal ilişkiler üzerindeki yıkıcı etkileri; hepsinden öte kapitalist iktidarın üzerinde yükseldiği çoğunluğun mülksüzlüğü gibi olgular toptan bir toplumsal çöküşün önlenmesi için bir takım düzeltmeleri şart koşar.
Başlangıcından beri ulusdevlet kapitalizmin ihtiyaç duyduğu bu istikrar ve .öngörülebilirliği sağlamıştır. Ulusdevlet kapitalizmin mülkiyet ilişkilerini, bu ilişkilerin yarattığı sözleşme düzeni ni, karmaşık finansal işlemleri, hatta onun toplumsal uyumunu korumak için özenle hazırlanmış ve zorun gücüyle desteklenen bir hukuksal ve kurumsal çerçeve sunar. Şimdiye kadar ulusdevlet dışında hiçbir egemenlik formu bu ihtiyaçları karşılayabilecek şekilde tasarlanamamıştır. Üstelik o bu işlevleri yalnızca yerel ve ulusal sermayenin değil aynı zamanda küresel sermaye .adına da yerine getirir. Sonuç olarak söylediğim şey; sermayenin ekonomik ve siyasal momentleri arasındaki bağlantısızlığın yalnızca sermayenin ekonomik alanını genişletmesini olanaklı kılmadığı, aynı zamanda onun siyasal ihtiyaçlarına cevap verecek yerel devletlere dayanmasını gerekli kıldığıdır.
Bu karmaşık ilişki herhangi bir basit forinüle indirgenemez.
Ama bir şey çok açıktır: kapitalizmde siyasal ve ekonomik olan arasındaki ilişki,alt yapı ile üst yapı arasında cereyan eden, siyasal egemenliğin ekonomik hegemonyayla aynı şey olduğu basit ve mekanik bir ilişki değildir. Ekonomi ve siyaset arasındaki ilişki bir çatışma ilişkisidir: bir yandan, sermayenin yayılmasını olanaklı kılan şey, onun diğer hiçbir toplumsal formun yapamadığı bir biçimde, kendisini siyasal egemenlikten ayırt edebilmesidir. Diğer taraftan aynı ayırt etme süreci, sermayenin ekonomik hegemonyasının teritoryal devletler tarafından desteklenmesini de olanaklı ve zorunlu kılar.
Bizler bu çelişkinin göstergelerini daha yeni görmeye başlıyoruz. Siyasal ve ekonomik iktidar arasındaki, sermaye ve devlet arasındaki işbölümü ekonomik hegemonyanın alanıyla ulusal devletin alanının aşağı yukan aynı olduğu dönemlerde az çok yönetilebilir durumdaydı. Ancak bugün sermayenin ekonomik menziliyle siyasal iktidarın alanı arasında gittikçe büyüyen bir mesafe söz konusudur. Sermaye sınırlar arasında hareket eder ve tüm dünyaya yayılırken devlet kendi toprak sınırlan içinde kal¬maya devam ediyor. Burda söylemeye çalıştığım, devletin küresel sermayeye ayak uyduramadığı için düşüşe geçtiği değildir. Tam tersine, geleneksel küreselleşme kuramlannın (Hardt ve Negri’ninki de dahil) bu konuda son derece y.anıldıklarını düşünüyorum. Söylemeye çalıştığım şey; küresel sermayenin teritoryal dev¬letlere ihtiyaç duyduğu, küresel sermayenin siyasal biçiminin küresel bir devlet olmayıp, çok sayıda yerel devletten oluşan bir sis¬tem olduğu ve sermayenin ekonomik ve siyasal alanı arasında büyüyen boşluğun küresel kapitalizmin temel çelişkilerinden biri gibi gözüktüğüdür. Başka bir deyişle, sermayenin ekonomik ala¬nının onun siyasal tutamağından öteye geçmesini sağlayan ekonomi ve siyaset aynmı hem bir güç hem de bir zaaf oluşturur.
Küresel sermaye ile teritoryal devlet arasındaki ilişkiyi gözden geçirmeye başlamadan önce, çok genel olarak, kapitalizmin hangi özelliklerinin devleti onun ayrılmaz bir parçası yaptığını bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Bir sınıfın bir diğerinin artık emeğine el koyduğu her sınıflı toplumda, sınıf sömürüsünün birbiriyle ilişkili ama ayrı iki “momenti” vardır: artık emeğe el konması ve bunu sağlayan baskıcı iktidar. Kapitalizm öncesi toplumlarda bu ikisi az ya da çok birleşmiş durumdaydı. Kapitalizmde “ekonomik” ve “siyasal” alanın ayrışması, bu iki momentin özel girişim (ya da aynı ilkelerle hareket eden kamusal girişim) ve devletin kamusal iktidarı arasında etkili bir bölüşümü anlamına gelir. Egemen sınıf, kapitalizm öncesi sınıfların aksine, doğrudan siyasal ve askeri güçten yoksundur ve bu işi “tarafsız” görünen devlete devreder.
Bu işbölümünün iki yönü bulunmaktadır. Birincisi, daha ön¬ce de ifade ettiğim gibi, ekonomik egemenliğin siyasal iktidarı aşabilme yeteneğidir. İkinci yönü ise sermayenin kendi başına yaptığı takdirde ekonomik genişlemesini sınırlayacak olan toplumsal örgütlenmesinin gerekli koşullarını yerine getirmek için kendisine dışsal bir güce ihtiyaç duymasıdır.
Burada karşımıza şu soru çıkmaktadır: “Küresel” sermaye ulus-devletin tüm bu temel işlevlerini ya da en azından büyük bir kısmını yerine getirebilecek başka ve daha iyi araçlar bulmuş mudur? Yaşadığımız şu anın değerlendirmesi bile, başka hiçbir kurumun, hiçbir ulusötesi örgütün, toplumsal düzenin, mülkiyet ilişkilerinin, istikrarın ve sözleşme garantisinin ya da sermayenin gündelik yaşamında ihtiyaç duyduğu diğer temel koşulların zorlayıcıbir garantörü olarak ulus-devletin yerini almaya başlamadığını göstermektedir. Hatta daha da ileri giderek diyebilirim ki, sermayenin ihtiyaç duyduğu tipte bir toplumsal düzenleme, belirgin olarak tanımlanmış mekansal ve demografik sınırlar dışında olanaksızdır.
Şimdi bazıları devletin ülke sınırları içinde hala kritik önemde işlevler yerine getirdiğini kabul etse de, ölçek bakımından kü¬resel olan, yeni ve gittikçe sayıları fazlalaşan işlevler olduğunu ve bunların devletler yerine ulusötesi kurumlar tarafından yönetil¬mesi gerektiğinde ısrar edebilir. Hatta eminiz, kaçınılmaz bazızamanlama sorunları olsa bile, pazarların küresel ekonomiye ek¬lemlenmesinin devletin küreselleşmesi yönünde amansız bir bas¬kı yarattığını ileri sürebileceklerdir. Bu varsayım karşısında ileri sürdüğüm argümanların iki ayağı var: Sürekli yinelediğim gibi, küresel ekonomi ne kadar entegre olmuş olursa olsun, ekonomi dışı iktidar (baskı aygıtları) kendi alanını aşamaz, bu nedenle de küresel ekonomi bir çoklu teritoryal devletler sistemine dayanır. Ama aynı zamanda, küreselleşmenin bildiğimiz anlamda bir entegre ekonomi anlamına gelip gelmediğini de sorgulamak gerekir. Bu nedenle, önce bu noktayla ilgili düşüncelerimi sıralayıp sonra ana argümanırna geri döneceğim.
Sermaye hereketlerininEcehan Balta – A. Ekber Doğan(Praksis dergisi)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: