ORTADOĞU NEREYE?

HALUK GERGER

Israil’in ardarda Filisitn ve Lübnan’da giriştiği vahşi saldırılar, merkezinde ABD bulunan stratejik planın bir parçası olarak görülmeli. Burada elbette Siyonist Devlet, sadece ABD’nin tetikçiliğini yapmıyor, kendi emellerine de hizmet eden bir çizgi izliyor. Bu iki’li arasındaki stratejik uyum zaten bu anlama geliyor.

Ortadoğu’da bu iki’linin içiçe geçmiş kısa, orta ve uzun vadeli hedeflerinin gerçekleştirilmesinin ilk hamleleri İsrail saldırıları.

Kısa vadede, her iki gücün de amacı, bölgedeki iki temel direniş odağını etkisizleştirmek, giderek, tasfiye etmek. İsrail açıswından, amaç belli: Bütün stratejisini ne idüğü belirsiz bir uydu “Filistin Oluşumu”na bağlayan ve “ulusal solcu” Fetih’i bunun aracı belleyen İsrail, şimdi, Filistin halkının bu planı akamate uğratan Intifada’sını ve Hamas’ı iktidara taşıyan demokratik iradesini tasfiye etmeye girişmiş durumda. 1982 yılında Lübnan’ı işgal eden, Beyrut’a kadar giren ve FKO’yü ülkeden çıkartan İsrail, Güney Lübnan’ı da işgal etmiş, daha sonra orada kendine bağlı bir uydu Falanjist Lübnan” oluşturmaya karar vermişti. 2000 yılında Israil bölgeden (bir iki küçük mezra dışında) çekilmek zorunda kaldı. Arap-İsrail mücadelesinde ilk kez bir Arap silahlı gücü, daha önce Arap ülkelerinin ortak silahlı kuvvetlerinin yapamadığı bir şeyi yapmış, yanilmez sanılan işgalci İsrail’i geri püskürtmüştü. Lübnan böylece işbilrikçi yerel faşist milislerden, Siyonist işgalden, Amerikan denetiminden kurtarılmış, 1957’den buyana aralıklarla sürdürülen “iç savaş” sonlandırılmıştı. Filisitnli gerillalar Lübnan’ı terketmek zorunda kalmışlar ama sonunda katliamcı ve işgalci İsrail ile Reagan’ın deniz piyadeleri de tası toprağı toplayıp Lübnan’dan kaçmak zorunda bırakılmışlardı. Lübnan’ın Arap karakteri ve Filistin davasıyla dayanışması korunmuştu. Şimdi Siyonist Devlet, yeni bir intiukam saldırısıyla birlikte yeniden Lübnan’ın su kaynaklarına, direniş odaklarına, stratejik konumuna göz dikmiş, iç savaşı yeniden tetikleyerek Falanjistlere bir İsrail “Bandustan”ı yaratmaya, bu arada Güneyi de yeniden kendi denetimi altına almaya çalışıyor. Hizbullah devre dışı bırakılınca, öteki demokratik direniş odakları da etkisizleşecek ve Lübnan yenioden Batı’nın sömürge açık pazarına dönüştürülecek, zamanla da, Suriye’ye ve Filisitin çıkarlarına karşı bir üsse dönüştürülecektir.

ABD açısından ise, kısa vadeli plan, esas olarak, Iran ve Suriye’ye dönüktür. Suriye, bir kıskaç içine alınıyor uzun zamandır. Hafız Esad, Lübnan iç savaşında kirli bir rol oynamış, solcu güçlerle Filistin gerillalarına karşı askeri harekatlarda bulunmuş, ülkede sağ ile “sol” arasındaki dengeyi (daha doğrusu sağcılar lehindeki dengesizliği) korumuş, FKÖ’nün yenilgisini sağlamıştı. İç Savaş sonrasında ABD’nin, BM’nin ve Arap Ligi’nin rızasıyla Lübnan’da istikrarı sağlamakla görevlendirilen ve askeri güçleriyle orada hakim güç durumuna gelen Suriye, Amerika, İsrail ve Lübnan’ın faşist sağcılarının palazlanmasına hizmet ettikten sonra ülkeden kovuldu. Lübnan Başbakanı Hairiri’nin öldürülmesiyle başlatılan kampanya sonunda Suriye Lübnan’dan çekilmek zorunda kaldı. Cinayet Suriye’nin üzerine yıkılmıştı ama kışkırtmanın esas olarak Suriye rejimini vurduğu da ortadaydı. Bakın, Hariri’nin öldürülmesinden çok önce, “Ortadoğu’da Amerikan Çıkarlarını Geliştirme” amacı logosunda yazılı Ortadoğu Forumu’nun Dergisi’nde (The Middle East Quarterly, Aralık 1997, c. IV, No. 4) ne yazıyordu (Bu yazı 1998 Martında Amerikan Middle East Review of International Affairs’in Dergisi’nde de-c. 2, No. 1- yayımlandı):

“Sünni Muslüman ve milyarder Başbakan Refik Hariri, genelde, politik açıdan ılımlı ve sosyal bakımdan liberal birfi olarak tanınmaktadır. Buna karşın, o ve hükümeti Lübnan’ın İslamizasyonunun katalizatörleridirler. Arap ve Müslüman dünyasındaki, özellikle de Suudi Arabistan’daki yaygın ilişki ve çıkarları, Lübnna’daki yabancı etkisini tehlikeli biçimde tek bir merkeze doğru çekmektedir. Suriye destekli politkaları. . . İslamizasyonu geliştirmektedir. Hıristiyan bölgelerinde parasızlıktan dolayı mallarını satmaktan başka caresi olmayanlardan (doğrudan ya da paravan şirketler ve üçüncü kişiler aracılığıyla) yaptğı arazi alımları Hıristiyan nüfusun aşamalı olarak fiziki tasfiyesini geliştirme sonucunu doğurmaktadır. Devlet katında yüksek ve orta kademelere yaptığı Sünni ağırlıklı atamalar, Lübnan’daki farklı cemaatler arasındaki nazik biçimde ayarlanmış geleneksel bürokratik temsiliyeti bozmuştur. Nihayet, bugünku politik düzenin içindeki ve dışındaki Hıristiyan muhalefetinin sürekli protestolarını duymazdan gelmektedir. ”

Bu suçlamaların ölümcül sonuçları kışkırttığını Lübnan’ı bilenler hemen anlayacaklardır. . .

Şimdi, Suriye Amerikan “kırk katır, kırk satır” politikasının çaresiz hedefi yapılmak istenmektedir. Hizbullah ve Hamas’tan doğrudan sorumlu tutularak Suriye rejiminden bu odaklarla, daha doğrusu Arap yığınlarıyla ve hatta kendi halkıyla bağlarını kopartması istenmektedir. Suriye rejimi, korkutulup ve sıkıştırılıp ABD-İsrail blokuyla uzlaşırsa, kendi köklerinden kopartılıp tecrit edilecek, kolay lokma yapılacak, ya da “terör”den sorumlu tutularak askeri saldırılarım “meşru” hedefi haline getirilecektir. Yani, İsrail’in son saldırıları, ABD’nin Suriye rejimini etkisizleştirmek, politik ve psikolojik baskı altında yıpratmak, giderek, istikrarsızlaştırmak amacına mükemmel biçimde hizmet etmektedir.

Bu saldırılar, ABD’nin Iran’a yönelik askeri saldırısının da aslında ilk salvolarını oluşturmaktadır. Amerikalıların da her zaman işaret ettikleri gibi, İslami direniş odakları ve halk hareketleri, aynı zamanda, İran’ın güvenlik hinterlandını da oluşturmaktadır. Amerikalı yetkililere ve uzmanlara göre, Hamas ve îzbullah gibi oluşumlar, İran’ın bölgedeki destek tabanını oluşturmaktadırlar. Bir başka ifadeyle, silahlı İslami direniş örgütlenmeleri İran rejiminin ön cephesini, savunma hattının ilk mevzilerini oluşturmaktadır. Daha da önemlisi, bunlar, İran’a yönelecek bir saldırı durumunda, Amerika karşıtı savaş cephesini İsrail’i de içerecek biçimde genişletip derinleştirme yeteneğine sahip aktörler olarak hesaba alınmaktadırlar.

Askerlik biliminin bir saldırıda belirlediği ilk koşul, düşmanın öncü savaunma hat ve mevzilerinin, topçu ateşi, özel operasyonlar ve hava saldırılarıyla askeri ve psikolojik bakımlardan yıkıma uğratılmasıdır. Bu mevziler dövülmeli, lojistik desteeklerinin altyapısı tahrip edilmeli, kısacası, askeri terimle, “yumuşatılmalı”dır. Savunma siperlerinin imhası, belli bölgelerin ele geçirilerek güvenli cephe gerisi kurulması ve hatta destek alanlarına dönüştürülmesi, saldırı savaşının ilk amaçlarıdır.

İşte İsrail şimdi bunu yapmaktadır. . .

Orta vadedeki hedefe giden yol böyle döşeniyor bugün. Yarın, önce Iran ve Suriye vurulacaktır emperyalizmin uğursuz hesaplarına göre.

ABD, her zaman, işi en az maliyetle kapatmak ister elbette. Bu açıdan da, Ortadoğu’da önce hep, eski Soğuk Savaşcı dışişleri bakanlarından John Foster Dulles’ın deyişiyle, “iç varlıklar”a (“domestic assets”) ortam sağlar. Bunun yolu da, fizik şiddeti de içeren psikolojik savaşla ülke içinde huzursuzluk, kargaşa, istikrarsızlık yaratmak ve pusuya yatırılmış yerel işbirlikçi güçler aracılıgıyla rejim değişikliğini gerçekleştirmektir. Bunun yeterli olmadığı durumlarda, devreye komşu işbirlikçi ülkeler sokulur, sabotajlar yapılır, sınır çatışmaları kışkırtılır, savaş ve müdahale zemini oluşturulur. Bu da sonuç vermezse, iş başa düşer, Amerikan Hava Kuvvetleri, özle timleri, deniz piyadeleri göreve çağrılır.

Iran’a ilişkin olarak, orta vadede, stratejik bombardıman, ambargo, azınlıkların kışkırtılması gibi yöntemler beklenmelidir. Ardından, örneğin Kuzistan gibi petrol kaynaklarının ve Arap nüfusun yoğun olarak bulunduğu bölgelerde işgal alanları oluşturulması beklenilebilir. Tam bir işgal harekatı artık sonrasının işidir. Elbette, bilgisayarlarda yapılan hesapların çoğu zaman insan unsuruna çarparak hayatta tutmadığı ayrı bir fasıldır.

Onyıllardır emperyalizmle uzlaşmaya cabalayan Suriye rejiminin cezalandırılması herhalde daha kolaydır ama ülkenin pasifikasyonunun zaman alabileceği akılda tutulmalıdır.

Sonuçta, orta vadenin savaş, kan ve gözyaşıyla örüleceği kesindir.

Uzun vadede ise, a) bölge halklarının köleleştirilmesi; b) Amerikan hayat tarzının karikatüründen bir yeni değerler sistemi, kültür, gündelik yaşam dizgesi, sivil toplum örgütleri, yeni türden medya, eğitim sistemi, reforma tabi tutulmuş İslam ile yeni seçkinlerin yaratılması, bağımlılığın doğrudan bölgeyi denetim alan yeni kompradorlarca ve hayatın doğrudan kendisi tarafından yeniden üretilmesi ve c) bölgenin bir bütün olarak küreselleşme ile Yeni Dünya Düzeni’ne tam eklemlenmesi gerçekleştirilemeye çalışılacaktır. Büyük (ya da Genişletilmiş) Ortadoğu (ve Kuzey Afrika) Projesi (BOP) tam da bu yönelimin adıdır.

Bu uzun vadeli stratejik hedefi, Pentagon’un önemli isimlerinden Prof. Thomas Barnett, Pentagon’un Yeni Haritası: 21. Yüzyılda Savaş ve Barış başlıklı kitabında (İstanbul, 2004) bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Barnett, ABD’nin asıl hedefinin, Küreselelşme’ye entegre olmamış, emperyalizt merkeze bağlanmamış “boşluk” olarak tanımladığı Ortadoğu’nun bugünkü haliyle yok edilmesini savunmaktadır:

“. . . Ortadoğu Merkeze [küreselleşme dünyasına] katılana kadar biz asla Ortadoğu’yu bırakmayacağız. . . Biz bölgeyi dönüştürmek istiyoruz. . . Biz dünyanın her tarafında savaş açmaya hazırız ancak bizim odaklandığımız asıl yer Boşluk bölgeleridir. . . Amerika Güney Batı Asya’da diğer adıyla Orta Asya’da ve İran Körfezi’nde savaşa hazırdır çünkü; bu bölgeden akan enerji küresel bağlantının korunması bakımından önemlidir. . .

”Düşman, ne bir din (İslam) ne de bir yerdir (Ortadoğu) ama bir durum yani Bağlantısızlıktır. . . Amerika, nihai hedef olarak (ultimately), terörizmi yenmek, İslam’ı kuşatmak, petrol kaynaklarını güvenceye almak ya da İsrail’i korumak için Ortadoğu’yu dönüştürmüyor. Biz bölgeyi, dış dünya ile bağlantı kopukluğunu sona erdirmek [küreselleşmeye entegre etmek] için dönüştürmek istiyoruz.

“Bush Yönetimi açıkça Saddam Hüseyin rejimini devireceğini, yalnızca onu iktidardan indirmeyeceğini, aynı zamanda Ortadoğu’yu da ‘dönüştüreceğini’ ilan etti. . . [Irak operasyonu] Basra Körfezi merkezli bir Sistem Çalkantısı yaratmak için açık bir teşebbüstü: Yürürlükteki [eski düzenin] kural dizilerini atmak, bazı şeyleri sallamak, bölgenin güvenlik sistemini dönüştürecek bir Büyük Patlamayı başlatmak ve daha ümit ettiğimiz birçok şey. Bu, diğer her şeyin bağlamı içerisinde bir savaştı. . .

“Yutulan Basra olarak adlandırdığım. . . senaryoda, bölgedeki Amerikan askeri varlığı hüküm sürmeye devam edecektir, ancak perde arkasında. Bu tıpkı Soğuk Savaş sırasında Avrupa’da olduğu gibi tek kelimeyle hayatın bir gerçeği olarak kabul edilecektir. . .

“Ortadoğu’yla dünyanın geri kalanını birbirine bağlamak yöneticileri değiştirmekle değil, bir şekilde Ortadoğu’yu sisteme dahil etmekle mümkün olur.

“Bu kesinlikle doğrudur-birimiz ölmeliyiz. Ya Merkez Boşluk’u asimile eder ya da Boşluk Merkez’i böler. . . . Ya bu kanser yayılır ya da biz onu yok ederiz. Boşluktan çıkış yok; yalnızca Boşluk’u daraltmak var. Eğer bu mücadelede başarısızlığa uğrarsak küreselleşme hiçbir zaman tam olarak küresel olmayacak ve böylece acı bir şekilde denge dışı kalmış olacaktır. . .

“Boşluk’u küçültmek sadece para ile olacak bir şey değildir, bu işleme kan dökmek de dahil olacaktır. . . Bu ordu-pazar ilişkisini anlamak demektir. . . Tabii Merkez’in (ABD dışındaki] geri kalan kısmı da politik, sosyal ve ekonomik entegrasyonu sağlamak bu geliştirilmiş güvenlik ortamına girmek zorundadır. Bu yapılmadığı takdirde Amerika’nın savaşları ekonomik kazancın ya da politik imparatorluğun olmadığı savaşlar olacaktır. . .

“Şimdi Irak bütün bölgenin kalbi için büyük bir savaş meydanı halini almaktadır. Eğer Amerika Irak’ın dünya ile bağlantısını tekrar sağlayabilirse, küreselleşme savaşında gerçek bir zafer kazanmış olacağız ve Ortadoğu’nun dönüşümü ciddi olarak başlayacaktır. . .

“Saddam Hüseyin’in yasa dışı rejimi küreselleşen dünyayla tehlikeli bir şekilde bağlantısını kesmişti—bizim kural dizilerimizden, bizim normlarımızdan ve Merkez’i karşılıklı güven bağımlılığı ile birlikte bağlayan bütün bağlardan. O, Bağlantısızlığın Şeytanı idi ve. . . ölümü hak etmektedir. . . ”

Yerine geçirilecek olan sistemin ana ekonomik parametrelerini de Amerikalı liberal gazeteci Thomas Fridedman anlatıyor (The Lexus and the Olive Tree: Understanding Globalization, New York, 2000)

. . . bir ülke aşağıdaki altın kurallara ya uymalı, ya da uymaya yöneliyor kabul edilmeli: özel sektörü, ekonomik büyümesinin öncelikli motoru yapmak, düşük bir enflasyon oranı ve fiyat istikrarını sürdürmek, devlet bürokrasisini küçültmek, mümkün olduğu ölçüde dengeli, hatta fazla veren bütçe yapmak, ithalat üzerindeki gümrük tarifelerini azaltmak ya da silmek, yabancı yatırımlara kısıtlamaları kaldırmak, kotaları ve yerli tekelleri yok etmek, ihracatı arttırmak, devlet kuruluşlarını ve mülkiyetini özelleştirmek, mali piyasalar üzerindeki kontrolleri kaldırmak, parasını konvertabl yapmak, sanayisini, borsasını, bono ve tahvil piyasasını tam yabancı mülkiyete ve yatırıma açmak, mümkün olduğu ölçüde yerel rekabeti geliştirmek üzere ekonomisini serbestleştirmek, kamu yolsuzluğunu, sübvansiyonlarını ve rüşveti engellemek, banka ve telekomünikasyon sektörlerini özel mülkiyet ve rekabete açmak, ve yurttaşlarına, rekabet içindeki farklı emeklilik alternatiflerini, yabancı sigorta ve fonları seçme olanağı vermek. . . [ve böylece bir ülkenin] politik seçeneklerinin Pepsi ya da Coca Cola arasındaki ayırıma indirgenmesi, basit damak tadı farklılıkları, yerel geleneklere uydurmak için yapılan küçük değişiklikler, şu ya da bu noktadaki kimi esnekliklerle sınırlanması ve fakat altın kurallardan önemli sapmaların asla onaylanmaması. . . ”

Liberal-demokrat gazeteciye göre, bunun yöntemi de bellidir elbette:

“Sürdürülebilir küreselleşme istikrarlı bir güç yapılanması gerektirir ve bunun için de hiçbir ülke ABD kadar gerekli olamaz. . . Gerçekten de, “Pazarın gizli eli, gizli bir yumruk olmaksızın asla çalışamaz. McDonalds, F-15 jetlerinin yapımcısı McDonell Douglas olmadan gelişemez. Dünyayı Silikon Vadisi teknolojileri için güvenli yapan gizli yumruğun adı, ABD Kara Kuvvetleri, Hava Kuvvetleri, Donanması ve Deniz Piyadeleridir. ”

Ortadoğu’da Amerikan emperyalizminin saptadığı ve Siyonist Devlet’in silah ve kanla tetikçiliğini üstlendiği stratejik planın üçüncü ortağı hiç kuşkusuz Türkiye’dir. Türkiye, ABD ile İsrail’in stratejik ortağı olduğunu, m ABD’nin bütün hedef ve değerlerini benimsediğini her fırsatta en yetkili ağızlardan seslendirmekte, devlet olarak bunları belirleyen anlaşmalara imza koymaktadır. Türkiye’nin, BOP’un ayrılmaz bir unsurunu oluşturduğunu da yine yetkili kişi ve kurtumlar her vesileyle açıklamaktadırlar. Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için bunları medyada neredeyse hergün yer alan açık örneklerine ve kanıtlarına burada girmek gereksiz.

Bu “stratejik tetikçilik ortaklığı”nda tek bir pürüz sözkonusudur. O da, güneyiyle, kuzeyiyle, doğusu ve batısıyla çok boyutlu Kürt Sorunu’dur. Türk egemenleri, ateş ve barutla kuşatılan ve köleleştirilmek istenen Ortadoğu’da, Kürtlerin yazgısı üzerindeki tasarruf hakkının da kendisine devredilmesini istemektedir. Emperyalizmin, “eti senin kemiği benim” türünden bir yaklaşımla Kürtleri kendi insaflarına terketmesi talebi ile buna, çeşitli nedenlerden dolayı, en azından şimdilik, ABD’nin yanaşmaması temel bir çelişki olarak ortada durmaktadır ve Türkiye’nin “stratejik tetikçiliği”nin önünü kesmektedir. Çuval bir kez çıkarılsa ve Kürtlerin başına geçirilse, yani tedhişci milliyetçilik gemlerinden boşaltılsa, o zaman Türk egemenlerini tutmak mümkün olmayacaktır. Kim daha çok İsrail’dir işte o zaman görülecektir Ortadoğu’nun kadim halklarınca.

Bugün Türkliye’de, seçimlerden umudunu kesmiş iki güç gerçek ve bütüncıl iktidar için savaşım vermektedirler. Sivil hükümeti oluşturan AKP’nin seçim kazanmaktan elde edebileceği iktidarın sınırları bellidir; tek parti iktidarının başları, eşlerini bile Çankaya’ya sokamamaktadırlar. Bu sınırların asılması, örneğin YÖK gibi, silahlı bürokrasi gibi temel alanların fethedilmesinin seçimn kazanmakla gerçekleştirilemeyeceği bellidir. Öteki “millici” bürokratik devlet-asker kanadında ise, seçimlerden herhangi bir umut dahi kalmamıştır.

Felç durumu dolayısıyla hem iç politikada, hem dış politikada egemenler açısından tahammül edilemeyecek boyutlara varmıştır. İktidar sorunu mutlaka belirlenecek ve dış politikadaki kararsızlık sonlandırılacaktır. Her iki sorun da organik olarak içiçe geçmiş durumdadır.

O halde, iktidar mührünü halk vermeyecekse, yetki ve imkan kimden alınacaktır. Bellidir ki, Türkiye’de mühür Süleymandadır ve Süleyman da Beyaz Saray’da mukimdir. Evvelemirde icazet oradan alınmak durumundadır. Rekabet işte tam da burada ortaya çıkmakta, Baykal’ın deyimiyle “siyasal cinayetler döneminin açılaması” olasılığına kadar uzanan bir hal almaktadır. Bu da Türkiye’yi tanıyanlar açısından elbette hiç de saşırtıcı değildir.

Ortadoğu’da bugün sonu kestirilemeyecek iki sorun vardır. Birincisi, ABD-İsrail saldırganlığının sonunun ne olacağıdır. İkincisi ise, bu ortaklığa Türkiye’nin ana partner olarak eylemli biçimde dühul edip edemeyeceğidir. Bu soruların yanıtları, Arap, Türk, Fars, Kürt, bütün Ortadoğu halklarının görünür gelecekteki yazgısını belirleyecektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: