Ortadoğu’da düş ve karabasan

Haluk Gerger

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin, kapitalist dünyanın yeni önderi olarak, iki temel hedefi sözkonusuydu. ABD, ilk olarak, iki paylaşım savaşıyla kendisini tüketmiş olan Avrupa kapitalizminin restorasyonunu sağlamak kararındaydı.

O dönemde, sadece mağluplar değil, Fransa ve İngiltere gibi galipler de savaşın üretici güçlerinde yarattığı yıkımın altında kalmışlardı. Ayrıca, kapitalizm, faşizm ve paylaşım (dünya) savaşlarının moral yükü altında da ezilmekteydi.

Buna karşılık, faşizme karşı mücadelede, işgal altındaki ülkelerdeki direnişte ve savaşa ilişkin konumlarıyla komünistler saygınlıklarının doruğundaydılar. Kızılordu, bir kurtarıcı güç olarak, Avrupa’nın ortasına kadar gelmişti. Dönemin Avrupa siyasal coğrafyası bu durumu doğrular nitelikteydi: Dört ülkede tek parti iktidarları vardı; İspanya ve Portekiz’de faşist partiler, Arnavutluk ve Yugoslavya’da da sosyalistler tek başlarına hükümet kurmuşlardı. Almanya işgal altındaydı ve Yunanistan’da da komünistlerle Kralcı güçler arasında iç savaş vardı. Öteki bütün ülkelerde, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg, Bulgaristan, Çekoslavakya, Macaristan, Romanya’da, komünist partiler, koalisyon ortakları olarak, hükümetteydiler.

Bu durum, kuşkusuz, kapitalizmin yaşlı Kıta’daki bunalımına işaret ediyordu.

İşte ABD’nin ilk hedefi, Avrupa’yı (ve Almanya’yı) bölme pahasına, kopartılacak her parçada kapitalizmi kurtarmak ve restorasyonu sağlamaktı. Sonunda, büyük Soğuk Savaş saldırısıyla, Kıta’nın Amerikan ordusunun bulunduğu yerlerinde, Batı Avrupa ve Batı Almanya ile batı Berlin’de komünist partiler hükümetlerden atıldılar, Marshall Planı çerçevesinde de restorasyon tamamlandı. Doğu Avrupa’da da, tek parti (komünist) iktidarları kuruldu.

ABD’nin ikinci stratejik hedefiyse, dünya çapında gelişmekte olan “sosyal devrim” sürecini kesintiye uğratmak, saptırmak, denetim altına almaktı. Bir yandan, Avrupa’da komünizmin “Doğu Avrupa’nın kurtarılmasıyla Sovyet sınırlarına püskürtülmesi” hedefleniyor, öte yandan da, sömürgeciliğin tasfiye edilmekte olduğu mazlum milletler dünyasında bağımsızlıkçı-yurtsever devletlerin kurulması sürecini kontrol altında tutmak planlanıyordu. Sermaye için “açık kapı”lar olarak düşünülen buralarda bağımsızlıkçı rejimler tehlike olarak görülüyordu.

Bu arada, paylaşımın yeniden örgütlenmesi de sözkonusuydu elbette; Amerikan sermayesi, kendilerini tüketmiş bulunan Avrupalı kapitalist-emperyalist devletlerin çekildiği alanları fethetmeye girişiyordu.

Orta Doğu, böyle bir arkaplan çerçevesinde, ABD’nin yeni ilgi odağı oldu çünkü bütün sözünü ettiğimiz hedefler açısından kritik bir yer ve öneme sahipti bölge.

1945 yılında, ABD Başkanı F. Roosevelt, Suudi Kralı ile bir antlaşma imzalayarak Amerikan şirketlerinin Suudi petrolü üzerindeki hakimiyetini başlatan adımı atmış oldu. İran’da ise, farklı bir yöntem izlendi. Roosevelt ailesinden CIA Tahran İstasyon Şefi Kim Roosevelt ile Şah’ın dostu, 1991 Körfez Savaşı ABD Ordusu Komutanı Schwarzkopf’un babası General Norman H. Schwarzkopf’un öncülüğünde, İran petrolünü millileştiren Musaddık bir darbeyle devrildi, ülkeden kaçmış olan Şah geri getirildi, askeri polislikten gelme General Schwarzkopf Savak’ı eğitti ve İran petrolü de Batılı şirketler arasında yeniden paylaştırıldı. Sonraki yirmi yıl içinde de, Ortadoğu petrolünün yüzde 65’i Amerikan şirketlerine geçti (bu oran savaş sonrasında yüzde onüç cıvarındaydı).

Şimdi sıra, Ortadoğu’yu Batı Bloku’nun Sovyetlere karşı oluşturulan askeri planlarına yamamaktaydı. Avrupa’da NATO kurulmuş ve Sovyetler Birliği’nin askeri paktlarla kuşatılması (containement) gündeme sokulmuştu. Böylece, Sovyetler Birliği içindeki “çürüme tohumları harekete geçirilecek”ti. Bu kuşatmayı, Avrupa’daki NATO (kuruluşu 1949) ile Asya’daki SEATO (kuruluşu 1954)’yu birleştirerek “Ortadoğu NATO”su tamamlayacaktı. Plan, İngiltere’nin önerdiği “Orta Doğu Komutanlığı” projesi ile başlatıldı ve ihale Türkiye’ye verildi. NATO’nun Orta Doğu’ya sızma düşü böyle gerçekleştirilecekti.

Tabii bu arada Türkiye’nin NATO’ya alınması bölgeye yönelik ilk huruç harekatı olarak düşünülmüştü. Zamanın İngiltere Dışişleri Bakanı şöyle diyordu: “Orta Doğu’nun savunulmasıyla olan ilgisi dolayısıyla, Birleşik Krallığın, bu bölgenin savunulmasında Türkiye ile işbirliği yapmakta özel menfaati vardır… Biz, Türkiye ile Batılı müttefikler arasında savunma bağlarının kuvvetlendirilmesini destekleriz… Bu konu, sadece Avrupa’yı değil, aynı zamanda, Orta Doğu’yu da ilgilendiren karmaşık bir takım askeri ve diğer sorunları ortaya çıkarmaktadır.” Türkiye Dışişleri Bakanı’nın verdiği güvence de açıktır: “ Şu noktaya işaret etmek isterim ki, Orta Şark müdafaasının gerek stratejik, gerek ekonomik bakımlardan Avrupa’nın korunması için zaruri bulunduğuna kaniiz. Bu itibarla, Türkiye, Atlantik Paktına iltihak edince, Orta Şark’ta bize düşen rolü müessir bir surette ifa ve gerekli tedbirleri müştereken ittihaz için ilgililerle derhal müzakerelere girmeğe amade olacaktır.” Artık İngiliz Dışişleri Bakanı memnundur: “Türkiye’nin Orta Doğu’nun savunmasında üzerine düşen rolü oynaması üzerinde hassasiyetle duruyoruz. Türk Hükümeti de bu görüşü paylaşmaktadır. Dünyanın bu önemli bölgesinin güvenliği için yapılan planlara Türkiye’nin katılması için gerekli çalışmaların bir an önce tamamlanmasını ümit ederim.”

Ne var ki, plan Orta Doğu’da büyük tepkiyle karşılandı. Özellikle Araplar ayaktaydı. Her yanda kitlesel gösterilerle Amerikan stratejisi protesto edilmekteydi. Sonunda, yığınların tepkisinden çekinen Arap hükümetleri Orta Doğu NATO’suna katılmayı reddettiler. Plana sadece Irak’taki işbirlikçi rejim “evet” deme cesaretini gösterdi ve 1954 yılında Bağdat Paktı kuruldu ama kısa bir süre sonra sözkonusu rejim devrildi. Bu durumda, İran, Türkiye, Pakistan ve İngiltere’nin katılımıyla CENTO kuruldu ama Arap ülkelerinin katılacağı Orta Doğu NATO’su da akamete uğramış oldu, Arap Orta Doğusu’nu emperyalist askeri saldırganlığına eklemleme hevesi Amerika’nın kursağında kaldı, NATO’nun bu biçimde Orta Doğu’ya girme düşü gerçekleştirilemedi.

Bu elbette, Batı’nın askeri güçlerinin bölgeye girme arzusundan vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. 1955 yılında “Eisenhower Doktrini” ilan edildi. Orta Doğu’yu Amerika’nın “yaşamsal çıkar alanı” ilan eden Doktrin, bölgeye bir askeri müdahale durumunda ABD’nin gerekirse askeri gücünü kullanarak buna karşı çıkacağını öngörüyordu. Ayrıca, Eisenhower Doktrini’ne göre, bölge devletlerinin birinde Amerikan dostu bir hükümetin devrilmesi de “beynelmilel komünizmin dolaylı saldırısı” kabul edilecek ve Amerikan askeri müdahalesiyle karşılanacaktı. Bir başka ifadeyle, herhengi bir bölge ülkesinde işbirlikçi bir hükümet, yerel muhalefetce demokratik yollarla olsun düşürülürse, bu, Amerikan askeri müdahalesi ile önlenecekti. Bölgede demokrasinin sınırları, Amerikancı hükümetlerin iktidarına kadar çizilmiş oldu böylece. Bu Soğuk Savaş demokrasisinin güvencesi de bizzat Amerikan silahlı kuvvetleriydi.

Tabii tetikçiler de göreve hazırdılar. İktidarın yarı-resmi sözcüsü Zafer gazetesinde şöyle denmektedir: “Eisenhower Doktrini’nin doğruluğu ve sakatlığını tarih huzurunda… Amerika’nın bu planda ve bu hesapta, Türkiye Cumhuriyeti’ne vereceği yer, mevki ve ehemmiyet tayin edecektir.” Türkiye’ye görev verilmelidir çünkü, Türkiye Başbakanı’na göre, “istikrar ve milletlerin istiklâli gayesini güden garb devletlerinin siyaseti bakımından, Türkiye, bu bölgede büyük ehemmiyet arzetmekte ve bu bakımdan gerekli vasıfları haiz bulunmaktadır.”

1958 yılında, kitlesel halk desteğine dayalı yerel demokratik muhalefet tarafından seçimlerde yenilgiye uğratılması kesinleşen gerici Devlet Başkanı Şamun’un işbirlikçi iktidarını korumak üzere Amerikan Deniz Piyadeleri Lübnan’ı işgal ettiler ve bu ülke demokrasisine NATO kılıcını vurdular. Deniz Piyadeleri, NATO üyesi Türkiye topraklarından, İncirlik Üssü’nden, Beyrut’a indirilmişlerdi. NATO, dolaylı biçimde vurmuştu bölgeyi. Bir gün sonra da, İngiliz paraşütçüleri Ürdün’e indiler ve işbirlikçi Kral Hüseyin’in despotik rejimini pekiştirdiler, “Küçük Kral”ı da CIA bordrosuna bağladılar. Bu arada anımsatmak gerekir ki, NATO ülkelerinde ve bu arada Türkiye’de de, “Gladyo”lar, “Özel Harp” birimleri kurulmuş, iç savaşlar da çoktan başlatılmıştı…

Sonuçta, Arap Orta Doğusu bütünüyle emperyalizmin stratejisi içine alınamadı. Petrol üzerindeki Amerikan hakimiyeti yanında bölgede Sovyetlerle iyi ilişkiler kuran devletler oldu, Bağlantısızlık Hareketi gelişti. Statüko da bölgenin Amerikan emperyalizmince kuşatılmasıyla kuruldu. ABD’nin 6. Filo gibi dış kuvvetleri ve içerdeki şirketlerinin yanısıra bölge, Türk militarizmi-İsrail Siyonizmi-Arap işbirlikçiliği ile kuşatıldı…

1970’li yıllarda Vietnam savaşı, iç muhalefet, dünyadaki direniş, artan Sovyet nükleer gücü ve ekonomik bunalımın etkisiyle saldırgan dış politikasında bir ölçüde geri çekilen ABD, 1980 yılında, “Carter Doktrini” ile “Eisenhower Doktrini”ni Körfez bölgesine taşıdı. Carter, 23 Ocak 1980’de Kongre’ye sunduğu “Birliğin Durumu” mesajında Basra Körfezi’ni ABD’nin yaşamsal çıkar alanı olarak tanımladı ve buranın ele geçirilmesine yönelik girişimlerin “askeri güç de dahil olmak üzere” her araç kullanılarak karşılanacağını ilan etti. Daha sonra da Reagan, bölgedeki rejimlerin değiştirilmesinin ABD tarafından önleneceğini açıklayarak bölgeye ilişkin demokrasinin Amerikan sınırlarını çizdi, Eisenhower Doktrini’nin “dolaylı saldırı” kavramını da bölgeye taşıdı.

Bu dönemde ABD bir yandan kendi “Acil Müdahale Birliği”ni ve “Merkezi Komutanlık” (CENTCOM)ını oluştururken, bir yandan da Körfez’deki bir olası çatışmada NATO’yu da devreye sokacak planlar yapmaya başladı. Şayet bir Amerikan saldırganlığına Sovyetler karşılık verirse, dönemin güç dengeleri çerçevesinde, ABD NATO’ya da ihtiyaç duyabileceğini hesaplıyor, bunun için de bir biçimde NATO’yu kendi sorumluluk alanı dışında olan bu bölgede olup bittilerle kullanmanın yollarını arıyordu. Burada, bir tetikleyici olarak (tripwire) Türkiye öne çıkmaktaydı. Bu düşünceye göre, Türkiye’deki (özellikle Doğu Anadolu’daki) üsler bir çatışma durumunda kullanılacak, daha sonra da Türkiye’nin Sovyetlerin müdahalesiyle karşılaşması durumunda da NATO’nun “yardım” maddesi gündeme getirilecek, NATO Avrupa’lı üyelerinin isteği dışında Körfez savaşına bulaştırılmış olacaktı.

Türkiye kanalıyla Amerikan emperyalizmin bölgedeki uğursuz işleyiş modeli daha 1975 yılında bir resmi belgede şöyle anlatılıyordu:

“Başka hiç bir alternatif alan [Orta Doğu’nun] herhangi bir yerrindeki Sovyet maceracılığının önünü kesmek için, kıyas edilebilir bir avantaja sahip değildir. Geçmiş yıllarda, Orta Doğu’da kullanılmak üzere Amerikan yedek stokları Adana’da depolanıyordu. İncirlik, hava operasyonları için potansiyel bir kalkış noktası ve İran Körfezi’ne giden uçaklar açısından da önemli bir transit duraklama alanıydı…1970’de Kral Hüseyin Filistinli muhalifleri bastırdığında Amerikan uçakları Adana’dan Amman’a taşındılar. [1973 savaşında] İsrail’e Doğu kıyılarımızdan muazzam bir yardım kampanyası başlattığımızda da…pasif kolaylıklar” kullanıldı. İşte şimdi Körfez’e yönelik bir macerada da, “Wohlstetter Doktrini”ne göre, Doğu Anadolu’daki üslerden hem Sovyetler’in geçiş hatlarına ve iletişim ağlarına karşı operasyonlar düzenlenecek, hem Amerikan kuvvetlerine destekler sağlanacak, Körfez’e ulaşmadaki mesafe ve süre sorunları aşılacak, hem de Türkiye kanalıyla NATO ile Körfez arasında bağ kurulmuş, NATO anlaşmasında belirtilmiş sorumluluk alanı da bir olupbittiyle genişletilmiş olacaktı. 12 Eylül sonrasında gemi azıya almış işbirlikçilerin de Türkiye’de bu tetikçilığe hazır oldukları kuşkusuzdu.

Ne var ki, bu kışkırtma da sonuç vermedi. Sovyetler Birliği’nin ortadan kalkmasıyla da stratejik denklem bütünüyle değişti.

Yeni dönemde NATO’nun Amerikan stratejisinde ikili bir algılanışı sözkonusuydu. ABD, bir yandan NATO’nun genişlemesini ve sorumluluk alanının, “terör bahanesi”ni kullanarak, artık neredeyse tüm dünyayı kapsayacak biçimde genişletilmesini savunurken, öte yandan da, NATO’nun eski kilit konumunu değiştirmeyi planlıyordu. Buna göre, NATO, emperyalist saldırganlığın, Amerikan silahlı kuvvetlerinin yetenekleri dışında kalan “tali” alanlardaki destek gücü olacak ama stratejik araç artık öncelikle ABD’nin kendi askeri gücü olacaktı. Amerika, NATO çerçevesinde her üyenin veto hakkına dayanan çoklu danışma mekanizmalarıyla dizginlenmeyecek, öteki emperyalist rakiplerinin çıkarlarını da bir ölçüde olsun gözetme sorumluluklarından arındırılmış ve doğrudan kendi askeri varlığıyla işlerlik kazanacak yeni global hegemonya saldırısında NATO’yu geri planda tutmayı yeğlemekteydi.

1991 Körfez savaşı ve son Afganistan ve Irak işgalleri tam da bu yönde atılmış adımlardı. 1991’de, Doğu Anadolu’daki bazı üslerin sınırlı kullanımı dışında, NATO devre dışıydı, “uluslararası koalisyon” meşruiyet aracıyken, NATO’nun kimi kilit ülkeleri de finansman kaynağıydı sadece. Afganistan’da da NATO, neredeyse “lojistik destek” ve “sivil inşa” aracıydı. Irak’ın işgalindeyse, NATO’nun ya da üyesi müttefiklerin esamesi dahi okunmayacaktı…

ABD’nin tavrı çok netti: Amerikan emperyalizmi bölgede doğrudan kendi askeri varlığına dayalı bir yeni düzen kuracaktı. NATO’nun Orta Doğu’ya bir biçimde nüfuz etmesi düşünden artık vazgeçilmişti, bir zamanlar bölgeyi kusatmış olan ABD, kendi kuşatmasını yine kendisi yaracak, Orta Doğu’nun kalbine fiilen tek başına yerleşecekti. Tabii bu, aynı zamanda, ABD’nin, nesnel konumlanışı itibariyle, Orta Doğu halklarınca kuşatılması sonucunu da doğuracaktı ama bu zafer sarhoşu Amerika’nın umurunda değildi…

Irak’taki direniş ve ortaya çıkan büyük fiyasko, şimdi, Büyük Orta Doğu Projesi (BOP)’ni yeniden gündeme soktu. BOP, bir yanıyla, ABD’nin bir geri adımı, bir yenilgi itirafı. Kimseyi dinlemeden tek başına hareket etmeyi ve işleri kendi askeri gücüyle halletmeyi kafasına sokmuş ve dünyaya ilan etmiş ABD, şimdi, Avrupa’yı, hatta Birleşmiş Milletleri BOP çerçevesinde bölgenin “yeniden inşası”nda yer almaya davet ediyor.

Bir başka ifadeyle, ABD, bölgede, en istemediği ve en olamayacak şeyi yapmak istiyor, bir Kautskien “Süper emperyalist” işbirliği kurmak zorunda kalıyor. Oysa, kapitalizmin dinamikleri, sermayeler ve emperyalistler arası rekabetin ekonomik, sosyal, politik yasaları, mazlumların direnişinin ihraç etmesi kesin çelişki ve çatışkılar, Kautsky’nin “ultra emperyalizmi”ni olanaksız kılıyor. Dolayısıyla, bu haliyle de BOP, bölgeye yeni çelişkilerin ve çatışmaların karmaşık kaosunun getirilmesi anlamına geliyor herşeyden önce.

BOP, bir başka yanıyla da, Orta Doğu’da yeni bir kapsamlı rejim/düzen değişikliğini öngörüyor. ABD, kendi hayat tarzından Orta Doğu’yu yeniden üretmeyi hesaplıyor, bölge’de “organik hakimiyet” kurmak istiyor. ABD, BOP ile bölgede salt bir ekonomik ya da askeri üstünlük değil, bunları aşan bir egemenlik kurmayı hedefliyor aynı zamanda. Bu, ABD’nin bölge düzeninin dışsal değil içsel, ona içkin, “organik bir unsuru” olmasını öngörüyor. Bu nedenle de, BOP belgeleri, bölgede sadece banka ya da şirketlerin düzenlenmesini değil, daha önemli olarak, sivil toplum örgütlerinin inşasını, üniversiteler kurulmasını, basın-yayın organlarının yaratılmasını hedefliyor, kültürel, ideolojik araçlara asıl önemi veriyor.

Daha önceki müttefik rejimlerin sadece güvenilir destekler olma özelliklerini yitirmiş olmaları saptamasından değil, aynı zamanda, çürümüşlükleri içinde kendisine karşı muhalefet üreten bataklıklara dönüştüğü teşhisini yapan ABD, şimdi, sadece o rejimleri daha sağlamlarıyla değiştirmeyi değil, aynı zamanda, doğrudan düzenin kendisini değiştirmeyi planlıyor. Bu, bölgeyi uluslararası ekonomiye (spekülatif küreselleşmeye) eklemlemenin, petrol ve doğal gaz kaynaklarıyla ikmal yollarının denetiminin de ötesinde; “medeniyetler çatışması”nı çözecek bir transformasyonu, bölgede yeni bir tür yaratmayı -yeni din, yeni kültür, yeni insan ve toplum inşa etmeyi- öngörüyor.

Bu arada devreye NATO da sokuluyor: ABD, projenin güvenlik altyapısının da NATO tarafından üstlenilmesini öneriyor! Kautskien düş bir başka düşle birleşiyor-NATO’nun Orta Doğu’ya girmesi düşüyle. İstanbul Toplantısı’nda bunun kararı alınacak. Türkiye, bu eski düşün gerçekleşmesinde yine bir uğursuz rolün sahibi yapılacak.

Evet, gözü dönmüş fareli köyün kavalcısı, müttefiklerini ve tetikçilerini İstanbul Zirvesi’nde bir ölümcül bataklığın dipsiz kuyusuna indirecek. Belki böylece 1950’lerden kalan eski düş gerçekleşecek ama bu emperyalizmin bir yeni karabasanı olarak ortaya çıkacak. Hem mazlumların direnişinde ve döktükleri kanda boğulacakları bir kuşatılmışlığa tutsak olacak, hem de birbirlerini yiyecekleri bir kapana kıstırılmış halde unutamayacakları bir kabusa uyanacaklar…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: