KÜRESELLEŞME DEĞİL KÜRESELLEŞTİRME

Küresel Ekonominin Radikal Analizi

Doç. Dr Kutlu MERİH

Giriş :

Günümüzde “Küreselleşme-Globalization”   olarak anlam kazandırılmaya çalışan olgu, hem küresel işletmelerin sınır ötesi etkinliklerinin artması hem de bu sınır ötesi işlemleri çerçeveleyen hukuki ve örgütsel yapılarının değişip geleneksel normların dışına çıkması olarak düşünülebilir. İkiz kardeşi olan “Serbest Ticaret-Free Trade” gibi küreselleşme de gerçekte olgusal bir karşılığı olmayan ideolojik bir kavramdır. Bu kavram, onu çok yararlı ve durdurulamaz bir ilerleme  süreci gibi göstererek yukarda belirlenen yayılmacı süreçlere gösterilen dirençleri kırmayı amaçlamaktadır.  Küreselleşme o kadar seçkin ve ilerici görünen otoriteler tarafından savunulmaktadır ki, buna karşı çıkmak çağ dışı gerici bir görünümü benimsemek anlamına gelmektedir. Biz bu çalışmamızda kendiliğinden bir katılımı çağrıştıran “küreselleşme-Globalization” kavramına karşılık dışardan bir katılım zorlayışını çağrıştıran  “küreselleştirme-Globasimilation” kavramını tanımlyacak ve açıklayacağız.

Küresel Oluşmalar :

Serbest ticaret örneğinde olduğu gibi küreselleştirme bazı durumlarda taraflara ekonomik yararlar da sağlamaktadır gerçekte ise hem sürecin kendisi, hem de destek gördüğü ekonomik rejimler bir çok bakımdan insanlığın huzuru, refahı ve barışı için ciddi tehditler oluşturmaktadır ve her platformda karşı çıkılmalıdır. Bunu gerçekleştirmek ise son derecede güç görünmektedir. Süreci ve kavramı destekleyenler olumlu yönleri üzerinde yoğunlaşarak ve egemen güçleri de arkalarına alarak direnilemez bir momentum yaratmakta ve karşı çıkanlara utopyacı saf idealistler gözü ile bakılmaktadır. Fakat çoğunluğun çıkarları ile ters düşen bütün süreçler gibi küreselleştirme de karizmatik görünümünün arkasında sırıtan kusurları taşımaktadır. Bütün propagandalara karşılık, küresel ekonomideki gelişmeler savunulduğu ve beklenildiği gibi değildir ve dramatik krizlerle sarsılmaktadır. Bu krizlerin küreselleştirmeye direnen değil katılan ülkelerde yaşandığı görülmektedir. küreselleştirme reçeteleri, bunu benimseyen ülkelerdeki sosyal barışı bozmakta, bazı sosyal kesimlerin yıkımına neden olmakta ve vadettiği refah ve huzuru getirememektedir. gerçeklere dayanan, ideolojik tuzaklara düşmeyen sağduyulu bir tartışma küreselleştirmenin maskesini çabucak düşürmektedir.

Küreselleşme kavramı ile ilgili en güçlü tuzak, bunun yaşanmakta ve geçerli olan bir süreci yansıttığını kabul etmektir. Bu gün dünyamız politik ve ekonomik değişimler yaşanmaktadır fakat bunlar “Küreselleşme-Globalization” olarak adlandırılabilecek bir yapıda değildir. Ulusal ve demokratik yapıdaki kurum ve kuruluşlar ulusötesi otoriteleri gönüllü olarak benimseme eğiliminde değildirler fakat benimsetmek için zorlanmaktdırlar. “Bloklaşma- Unionization” sözcüğü yaşanan sürecin mekaniğini daha gerçekçi yansıtabilecek bir sözcük olarak benimsenebilir. Burada ulus devletler kendi ekonomik ve politik çıkarları için gönüllü ekonomik ve politik birlikler oluşturmaktadırlar. EU, NAFTA, EFTA benzeri birleşme çabalarıdır. Küreselleşme ise ulus-devlet otoritelerinin üzerinde bir otorite talep edebilmek için hayali olarak yaratılan, mistik bir gelişme sürecini tanımlayan hayali bir sözcüktür. Bloklaşma-Unionization yaşanan gerçek bir süreç olduğu halde Küreselleşme-Globalization böyle bir süreç değildir. Sadece böyle bir süreçten olağanüstü çıkar sağlıyacaklarını bekleyen çevreler tarafından gerçek olarak algılanabilmesi için olağanüstü bir propoganda ve aşrtlandırma mekanizması ile desteklenmektedir.

Bir İdeoloji Olarak küreselleştirme

Küreselleştirme, küresel işletmelerin ve küresel bürokrasilerin kendi küresel operasyonlarına anlam ve saygınlık kazandırmak için oluşturmaya ve yaşatmaya çalıştıkları bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Buna kardeş kavramlar “özelleştirme” ve “devleti küçültme”, “bütçeleri dengeleme”, “istikrarı sağlama” ve “serbest ticaret” tir. Küreselleştirme yandaşaları kendine özgü bir hukuk ve koruma altında olan kamusal aktiflerin özel alana geçmesini ve böylece üzerlerindeki korumaların kalkmasını arzu etmektedirler. Örneğin bir Fransız devlet işletmesi olan RENAULT oto fabrikası, özelleştiği zaman satın alınabilecek ve kapatılabilecek veya başka bir kuruluşla birleştirilebilecektir. Benzer durumlar Türk TEKEL, SEK, ET ve BALIK KURUMU, SÜMERBANK gibi kuruluşlar için de   düşünülebilir. Makineleşme ve otomasyonla üretim yapan büyük ölçekli kuruluşlarda mülkiyetin özel veya devlete ait olması katma değeri ve karlılığı etkilememektedir. Kamu kuruluşlarında yaşanan zararlar ekonomik ve işletmecilik değil politik kökenlidir ve bir çok durumda da söz konusu değilidir. Zarar ederek kapanan çok sayıda özel havacılık şirketi söz konusudur, buna karşılık bir çok devlet mülkiyetli havacılık şirketi kar etmekte ve yolcu taşımayı sürdürebilmektedir.

Serbest ticaret gibi, küreselleşme de etrafında bir karizma halesi oluşmaktadır. “Özgürlük” iyi bir şey olduğundan küreselleşme de özgürlüğün eyleme geçmiş halidir ve iyidir. Küreselleştirme uluslar ve ekeonomiler arasında dayanışma ve bütünleşme yaratır, refahı arttırır, buna karşı gelmek korumacılıktır refahı azaltır. Sınır ötesi yatırımlar ve transfer ekonomilerinin, demokratik kurumları gelişmemiş, ekonomik olarak zayıf  ülkelerde sakıncalı etkileri olacağı ve olduğu, yolsuzluklara yol açacağı ve açtığı, küreselleştirme ideologlarınca gözlerden gizlenmektedir. küreselleştirmeye karşı çıkarak “korumacılık” yapan  hükümetlerin, “küresel firma” ekonomik çıkarlarına karşı yerel birimlerin sağlık, eğitim gibi ekonomik olmayan çıkarlarını koruması gerektiğinden bahsedilmemektedir.

Bir ideoloji olarak, küreselleştirme sadece “özgürlük”, “serbest ticaret” ve “küresel kültürle bütünleşme” imajları ile tanımlanma yanında ekonomik verimlilik, kıyaslamalı üstünlük, iş bölümü, etkinlik ve verimliliğin artışı anlamını da yüklenmektedir. Bu erdemleri ve hükümetlerin bu süreci engeleyecek olanakları olmadığı varsayımı ile küreselleştirme insan iradesinin dışında bir tarih süreci olarak ileri sürülmekte ve direnişler zayıflatılmaktadır.

Küreselleştirmenin Ekonomik Başarısızlıkları :

Küresellşeme süreçleri, küresel firma ve bürokrasiler tarafından tasarımlanıp tedavüle sürüldüğünden ve onların çıkarların hizmet etmesi amaçlandığından, yapılan propoganda sadece küreselleştirmenin kaçınılmaz olduğunu değil ayrıca büyük bir başarı olduğunu da vurgulamaktadır. Bu gerçek değilidr. Ticari akışkanlığın artması etkisini bir an ihmal edersek, küreselleştirme verimlilikte, üretim ve yatırım artışında önemli düşüşler anlamına gelmektedir. Finansal pazarların gelişmesi ve yaygınlaşması, reel ekonomi ile parasal ekonomiler arasında bağlantıların kopması daha fazla risk ve daha yüksek reel faiz anlamına gelmektedir.  G-7 olarak bilinen (ABD, İng,ilter, Fransa, Italya, Almanya, Kanada, Japonya) ülkelerde ortalama reel faiz 1971-82 dönemindeki 0.4 düzeyinden 1983-94 döneminde 4.6 düzeyine yükselmiştir. Bu ise büyük kuruluşları uzun dönemli fabrika ve teknoloji yatırımları yapmak yerine, satın alma-birleşme, finansal spekülasyon yardımı ile büyüme stratejilerine sürüklemiştir. Bunun sonucu OECD ülkelerinde ortalam verimlilik artışı 1960-73 dönemindeki %3.3 düzeyinden 1973-95 döneminde %0.8 düzeyine indirgenmiştir. Gayrısafi sabit yatırımlar ise 1959-70 dönemindeki %6.1 den sonraki dönemde %3.1 e gerilemiştir.  OECD ülkelerinde yıllık GSYH 1959-70 dönemindeki %4.8 düzeyinden 1971-94 döneminde %2.8 düzeyine geriledi. Buna göre önde gelen ekonomilerin performans parametrelerinde, küreselleştirme olarak ileri sürülen süreç içinde yarıya yakın bir gerilemenin olduğu görülmektedir. Ayrıca bu ekonomilerde sinsi bir enflasyon, gerileyen reel ücretler, dış ve iç açıklarda büyüme, artan işsizlik oranları sözkonusudur. Bütün bunların başarı olarak sunulamıyacağı açıktır.

Buna karşılık bu ülkelerin üst gelir düzeyi gurupları, bu süreçte durumlarını gelştirdiler. Sınır ötesi üretim lojistik maliyetlerini azalttığı ve ücret giderlerini düşürdüğü için verimlilik düşüşlerine rağmen karlılıklar yükseldi. Transfer ekonomileri bu karlılıkların vergi olarak devlete gitmesini engellediğinden firmaların aktifleri ve firma sahiplerinin servetleri yükseldi. Görünüşte artan karlılık firmaların hisse senetlerine de değer kazandırdı. Böylece ortaya bir gelişme ve zenginleşme görünümü yayıldı. Olaya toplumların kazancı açısından bakıldığında ise, gelir eşitsizliği hem ülkeler içinde hem de ülkeler arasında belirgin bir şekilde arttı. ABD de reel verimlilik 1973-95 arasında %35 artmasına karsılık, medyan reel ücretler başlangıçtan daha düşük düzeyde idi. Gelir eşitsizliği 70 yıl öncesinin düzeyine yükseldi. Bunun yanında düşük istihdam, gizli işsizlik, yan ödemelrin kaybı ve işgücü devir oranlarında yükselmeler gözlendi. “Kalite” ve “Yalın Üretim” tekniklerinin uygulanması işten adam çıkarma ile aynı anlamı taşımaya başladı. İş güvenceleri yok oldu, işten çıkartılan lar kaybettikleri ücret düzeylerini bir daha tutturamadılar. Medyanın güçlü iş çevreleri ile akord halinde olması bu gerçeklerin algılanmasını ve politik sistemin bunlar için önlem almasını engelledi. Bu veriler Dünya Bankası, OECD ve UNDP raporlarında sık olarak görülebilmektedir.

Ülkeler arasındaki gelir uçurumu en yükse %20 ve en düşük %20 arasındaki oran 1960 lı yıllardaki 30/1 oranından 1995 de 82/1 oranına dönüştü. Üçüncü dünyadaki yaşam koşulları bir çok bakımdan kötüleşti. Bu ülkelrde kişi başına gelir son yirmi yılda 70 ülkenin üzerinde geriledi. Dünya nüfüsunun yarısı 3 Milya insan bu gün günde 2 doların altında 1.5 Milyarı ise 1 doların altında yaşamaktadır. 800 milyon insan açlık sıkıntısı çekmektedir. Üçüncü dünyada işsizlik ve eksik istihdam yaygındır. Kütleler yoksulluk ve zorluklar içinde yaşarken bir azınlık gurubu, küresel fon akışları nedeniyle zenginliğini arttırabilmektedir. İnsanlar gelişmiş ülkelre göç edebilmek için hayatları pahasına her çareyi denemektedir. Bu ülklere yabancı sermaye çekmek için bir çok kolaylık tanıdıkları halde gerekli olan sermaye bu ülkelere akmamaktadır. Türkiye için de durum aynıdır. Sağlanılan kolaylıklara karşı on yılda çekilebilen sermaye 5.5 milyar dolar iken Polnya ve Macaristan 3 yılda 40-50 milyar dolar yabancı sermayeyi çekebilmiştir. Bunun anlamı küreselleştirme dene olgunun ekonomik bir rasyoneli olmadığı ve ekonomik kazançlar ötesinde beklentileri olduğudur.

Yeni kütesel düzeni tanımlayan önemli bir olgu finansal akımların yaygınlaşması ve kolaylaşmasıdır. Bunun sonucu ise Meksika, Asya ve Rusya krizleri ile dramatik boyutlara ulaşan ekonomik çöküşlerdir. Reel ekonomiden kopmuş olan finansal akımlar ekonomik rasyonellerin dışında hareket etmekte ve basit ürküntüler önemli çöküşlere yol açmaktadır. Reel ekonomiden kopuk olan finansal aktifler verim kazanabilmek için özelleştirme ve kontrolsuzlaştırma politikalarınımuygulanmaya zorlamakta ve ekonomilerin kontrol mekanizmaları zayıflayarak potansiyel küresel kriz ve çöküntü olasılıkları artmaya başlamaktadır.

Sadece bu krizlerden yaralanabilecek ve yakasını sıyırabilecek kadar güçlü ve küresel olanlar ise gelişmeleri bir ekonomik başarı gibi gösteren ve küreselleştirme kavramının popülerlik kazanmasını sağlıyan olgulara destek vermektedir.

Demokrasilere Saldırı Olarak küreselleştirme :

Son yıllardaki küreselleştirme görünümü altındaki gelişmeler hiç bir zaman insanlar için ve insanlar tarafından demokratik olarak seçilen tercihler olmadı. Bunlar her zaman küresel işletmeler tarafından, ticari amaçlar için uygulanan, bunlar tarafından önerilen, bunlar tarafında politik sisteme zorlanan, küresel bürokrasiler ile işbirliği olanakları geliştirilen strateji ve taktikler oldu. Hükümetlerin bu süreçlere görünürde ufak fakat gizli olarak büyük katkılarda bulunduğu gözlendi. En stratejik gelişmeler kamuoyu önünde değil gizli olarak sürdürülen toplantılarla gündeme getirildi. küreselleştirme sürecini hızlandıran North American Free Trade Agreement (NAFTA) anlaşmasını geçirmek ve European Monetary Union (EMU) birliğine katılamk gibi olaylar, ilgili iş-medya çevreleri tarafından sürdürülen muazzam bir reklam ve propoganda kampanyası ile desteklendi. ABD kamu oyunun yoğun propagandalara rağmen NAFTA anlaşmasına karşı olduğu görüldü fakat anlaşma yine de kabul edildi. Avrupada da tutarlı bir çoğunluğun EURO birimine karşı olduğu görüldüğü halde, güçlü elitlerin desteği sayesinde bu para birimi yürürlüğe girebildi.

Bu demokratik görünüm arkasında sürdürülen demokrasi dışı süreç gerçekte küresellşemenin bir elit gurubunun  çıkarların ahizmet ettiğini açıkça göstermektedir. Küreselleştirme bunun dışında da demokrasileri sürekli olarak zayıflatma etkisi yaratmaktadır. Bunun bir kısmı öngörülemiyen etkilerdir. Önemli bir kısmı ise sosyal devletin kaynak ve kapasitelerinin bir ticari azınlık lehine budanması nedeniyle çoğunluğun sorun ve taleplerşne cevap veremiyecek halae gelmesidir. Küreselleştirmenin planlı ve plansız müdahaleleri bir araya geldiğinden modern demokrasileri ve sosyal devleti zayıflatacak bir saldırı görünümü kazanmaktadır.

Küresel firmaların kendi ulusal sınırları dışında üretim tesisleri kurmasının temel amacı daha düşük maliyetli işgücü kaynaklarında yararlanmaktı. Emeğin en ucuz ve işverene en az sorun çıkarttığı ülkeler Suharto’nun Endonezyası, PRI’ın Meksikası ve Komünist rejim altındaki Çindir. Bu ülkelerde sendikalar kısıtlanır ve yabancı sermaye için dost ve kolyalıklarla dolu bir ortam hazırlanır. Bu süreç ise gerçekte, yüksek katma değer yaratan gelişmiş ülkelerde yaratılan kapitalin, yüksek katma değer yaratan pazarlarda satılacak ürünler için düşük emek maliyetli ülkelere transfer edilmesidir ve bu süreçte kapital sağlıyan ve kapital alan ülke gerçekte zarar eder. Bu sürecin beklenmeyen yararı ise Taywan, Hong Kong ve Singapur gibi ülkelerin becerikli davranıp yüksek teknoloji ürün üretebilme kapasitesine ulaşabilmeleridir. Bu kapital ihraç eden ülkeler için beklenmedik bir gelişme olmuş ve ciddi sorunlar yaratmıştır. Bu sorunlar ise yüksek katma değer yaratan ekonomilerdeki pazarların yine kapital ihraç eden ülke kuruluşları tarafından bloke edilmesi ile kısmen önlenebilmiştir. Demokratik olmayan ülkelere düşük maliyet ve yüksek kazanç amacı ile yapılan yatırımlar ise demokrasilerin dolaylı olarak cezalandırılmasıdır.

Yüksek katma değer yaratan ekonomilerdeki kapitali dış ülkelere yatırma ve içerde kıtlaşan ve eksilen yatırımlar nedeniyle emek karşısında pazarlık gücü kazanma emeğin hem sosyal dokusunun hem de refahının gerilemesine yol açmaktadır. Emek bunun yanında hükümetlerin enflasyonu işsizlik pahasına önlemek amacıyla uyguladığı sıkı para ve dengeli bütçe politikaları nedeniyle de gerilemektedir. Bu politikalar ve çalışanlardan talep edilen esneklikler, küresellşetirmenin sorunlarını emek üzerine yığdığının göstergesidir. Ayrıca emeği politik olarak da zayıflatmak için küreselleştirilen ülkelerde çeşitli politikalar gündeme getirilmektedir. Bu ülkeleri enflasyon altındaki yüksek faizlerle anlamsız ve gereksiz olarak borçlandırmak ta bu politikaların başında gelmektedir. Yüksek faizle borçlanan enflasyon altındaki ekonomilerde emeğin alabileceği katma değer düşük görülmekte ve katma değer kurnaz bir mekanizma ile emekten kapitale transfer edilmektedir.

Küreselleştirme stratejistleri ve propogandacıları, gelişmiş ülkeler dahil bütün dünyada sürdürdükleri propoganda da, yetersizliği teorik ve pratik planda defalarca kanıtlanış olan pazara dayanan kaynak dağılımını yeniden gündeme getirmektedirler. Bu Neo-Liberal kuramlara göre pazar kaynakları optimal dağıtır ve hükümetler ekonomik süreçlerden çekilmelidir. Kontroledilen sektörler Deregule edilmeli, devletin sahip olduğu işletmeler özelleştirilmelidir. Bunun sonucunda katma değer artacak ve herkez refaha kavuşacaktır. Bu teori uygulandığında ekonomideki rekabet artmayıp azalmakta ve daha tekelci duruma geçen özel kuruluşlar kamu refahını azaltmak pahasına kendi karlarını arttıracak politikaları uygulamaktadır. Devletin aradan çekilmesi ile bölüşüm pazarlığı güçlü firmalar karşısında güçsüz ve örgütlenmemeiş bireyler olarak yapılmaktadır. Bunun yanında kontrolsuz büyüyen endüstrinin yarattığı dışsal disekonomiler, çürüyen sosyal değerler, kirlenen çevre, israf edilen doğal kaynaklar, sıkdüşülen ekonomik krizler, ilgilenmeye değmeyen ayrıntılar olarak sunulmaktadır. Bu entellektüel kampanya çok da başarılı olmaktadır. Bu kavram ve görüşleri destekleyen medya ve araştırma kuruluşları desteklenmekte, medayanın bizzat kendisi bu anlayıştaki iş çevreleri tarafından sahiplenilip yönnetilmekte ve karşıt görüşlerin yaşayamaması için ne mümkünse yapılmaktadır. Sonuç olarak yaşanan “serbest pazar” düşünce ve uygulamalarının serbest olmayan bir pazarda pazarlanmasıdır.

Küresel işletmeler katma değerlerini transfer mekanizmaları ile küresel finans düzenine aktardıklarından hem işçiler hem de hükümetler karşısında güç kazanmaktadır. Küresel finans sisteminde bu gün günde 1.2 Teilyon dolar gibi inanılmaz bir miktar dönmektedir. Bunun Serbest pazar ekeonomik mekanizmaları ile oluşturulması olanaksızdır. Bu demokrasileri ve hükümetleri tehdit eden ekonomik rasyoneller dılında bir güçtür. Bu gücün olumlu ve yaralı olduğunuileri sürebilemel son derece olanaksızıdr. Asya krizinde bu gücün ne kadar habis etkiler olabileceği yakından görülmüştür. Ulus devlet paralarının finansal sistemin spekülasyon yapabileceği türden bir meta olmaması gerkir. Bunun dışında uluslararası finansın olağanüstü gücü, özellikle medyayaı kullanarak büyük ve demokratik ülkelerdeki seçim sonuçlarını da etkileyebilmektedir. Finansal gücün müdahale etmeyi uygun gördüğü seçim sonuçlarını gerçek demokratik irade olarak yorumlamak oldukça güçtür. İngiltere seçimleri üzerindeki Murdoch etkisi yaygın olarak bilinen bir örnektir.

Küresel finans pazarlarının iyi biline bir olumsuz etkisi, politik opsiyonlara sınır getirmesidir. Sosyal demokratik politikalar ve sosyal devlet özlemleri, küresel firmaların yatırımları için olumsuz bir iklim yaratmaktadır. Bir ülkede yatırılmış olan yabancı kaynaklar bu tür politikalar uygulandığında hükümetleri ülkelyi terketmekle tehdit etmekte veya gerçekten terk etmektedirler. Bu ise pazar ekonomisi rasyonellerine aykırı ve demokrasiyi kısıtlayan bir olgudur. Dış kaynakalra bağımlı hale gelen ekonomiler, ekonomik rasyonel dışındaki müdahaleler nedeniyle dengelerini kaybedebilmektedirler. Finansal piyasaların döviz kurları ve faizler üzerindeki etkileri son derece yılıcı olabilmektedir. Ulusal ekonomileri finansal piyasaların taleplerine ve kaprislerine bağımlı hale getirmenin ekonominin gereği olan modern bir gelişme olarak algılanabilmesi mümkün değildir. Pazar ekonomisi kural ve uygulamalarından yola çıkarak politik ekonomi kural ve uygulamalarına varmak herhalde modern bir gelişme olmamalıdır.

Küreselleşme propogamdası altında küreselleştirme uygulamaları, küresel işletmelrin çabalarına IMF ve medya katkısı, sosyal demokrat partilerin de politikalarında revizyon yapmalarına ve sosyal hedeflerde taviz vermelerine ve ideallerinde gerilemelerine yol açmaktadır. Bu gerilem Neo-Liberalism in Yeni-Sol makyajı ile sosyal demokrat partiler tarafından da benimsenmesini ortaya koymaktadır. Böylece küreselleşme alternatifi olmayan doğal bir süreç görünümü kazanmıştır. Çalışanların ve güçsüzlerin sorunlarına cevap getirmeyen bu alternatifsiz görünüm seçmenleri demokrasilerden soğutmaya başlamış ve seçimlere katılmalarda azalmalar gözlenmiştir. Ortada rakip ve alternatif politikalar olmayınca demokrasi de boş ve gereksiz bir uygulama gibi görülmektedir.

Demokrasiler üzerindeki ulus-ötesi anlayışlara dayanan sınırlamalar yeni bir Ulus Ötesi Kuruluş (UÖK) korumacılığını sergilemektedir. Uluslararası ticari guruplar kendi çıkar ve politikalarını IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar aracılığı ile hayata geçirerek demokratik kurumların politikalarının kendi çıkarları doğrultusunda olmasını sağlamaktadırlar.

Küresel kuruluşlar olan WB ve IMF tarafından uygulanan politikalar, küresel firmaların önerdiği görüş ve uygulamalar ile tam bir uyum göstemektedir. Bu kuruluşların bütçe kısıtları ve enflasyon kontrolu uyuglamalarına verdikleri ağırlık, neoliberal ve küresel ajenda ile uyum halindedir. GATT, WTO ve NAFTA anlaşmaları da küresel yatırımcıların ve lisans sahiplerinin hak ve çıkarlarına birinci önceliği tanımaktadır. Hatta geri çekilen MAI anlaşması taslağında bu çıkarların gerketiğinden fazla ve ulusal devletleri kısıtlayacak şekilde korunduğu görülmektedir. 1980 lerin başlarında IMF ve WB, üçüncü dünyadaki borçlu ülkelerin zor durmlara düşmelerinden yararlanarak onlara durumalrını daha da zorlaştıracak Yapısal Uyum Programları (SAP) uygulatmayı başardılar. Bu programlara göre bu ülkeler birinci önceliği dış borçların ödenemesine verdiler. Böylece sıkı para ve denk bütçe uygulamalarına yöneldiler. Bu uygulamalar yoksullara ve sosyal hizmetlere gitmesi gereken fonların borç ödemelerine yönelmesine yol açtı.  Ekonomiler döviz kazanmak üzere ihracata yönlendirildiler, küresel sistemle daha fazla bağlantılı ve bağımlı hale getirildiler, sözde etkinlik ve verimlilik adına özelleştirilmeler yaygınlaştırıldı, hükümetlerin yatırım yapma  kapasiteleri azaltıldı ve ekonomiler dış finansal çevrelerin yatırımlarına muhtaç hale getirildi. IMF in bugün Asya ekonomilerinde ve Türkiye’de uyguladığı programlar da tamamen aynı kalıbı yansıtmaktadır. Buradaki tek yenilik IMf in borç ödemede zorlanan ülkelere devaluasyon önermekten vazgeçmesidir. Bu politikaların ABD ihracatçılarının zararına olduğu farkedilmiş ve bundan vazgeçilmiştir.

Yeni anlaşamaların ve IMF-Dünya Bankası uygulamalarının ikinci bir karakterisitiği, ticar olmayan kuruluşlara ve seçilmiş hükümetlere demokratik hak tanımamalarıdır. Bu haklar küresel yatırımcıların hakları karşısında ikincil olarak görülmektedir. Bunlar bir tür küresel vatandaşlat gibi görülmekte ve hakları diğer bütün hakların üzerinde olduğu savunulmakta yeni bir tür korumacılık tekniği ile de kıskançlıkla korunmaktadır. Bu haklar WTO çalışmalarında ve MAI tipi anlaşmalarda hukuki bir geçerliliğe de kavuşturulmaya çalışılmaktadır. NAFTA anlaşmasında, hükümetlerin yeni sorumluluklar üstlenmesi hakları tanınmamış, bunlerın özel işletmeler ve yeni tür vatandaşlar tarfından gerçekleştirilmesi öngörülmüştür. Bu anlaşmalarda ve daha zorlayıcı olarak Multilateral Agreement of Investment (MAI) anlaşmasında, küresel yatırımcıların karları her türlü engellemelerden masundur ve kendilerinden çevre ve sosyal sorumluluklar beklenemez. İnsanları işten atabilir, çevreyi kirletebilir, yerel kuruluşları pazardan silebilir ve çıkarlarına uygun olan durumlarda kültürleri yozlaştırabilirler. Kar etmelerını engelleyen kamusal mudahahaleler oldugunda hükümetleri dava edebilirler ve zararalarının tazminini isteyebilirler. Bu anlaşmazlıklar demokratik hukuk mekanizmaları içinde değil “Tahkim” olarak biline uluslararası kuruluşlar tarafından çözüme bağlanır.

Yeni anlaşmaların ve IMF-Dünya Bankası uygulamalarının üçüncü bir karakteristiği, bunların tutarsız bir Neo-Liberal ekonomik kuramcılığa dayanması yanında, küresel ekonomilerde yaşanan deneyimleri ve ekonominin tarihini de ısrarla yablış okumasıdır.  Daha önce belirtildiği gibi şu ana kadar verimlilikte düşüş, sosyal sorunlar ve bozulan ekonomik dengelerin zorlanması şeklinde gözlenmektedir. Küreselleşmeyi savunanların, bunun ekonomik gelişmeyi sağlıyan yol olduğu savları ekonomik tarihin sayısal gerçekleri ile de çatışmaktadır. Dünya tarihinde hiç bir ülke geçmişte veya bugün, büyük ölçekli bir kamusal koruma olmadan, genç endüstrilere subvansiyon sağlanmadan ve bunlar dışardan gelen güçlü zorlanmalara karşı korunmadan, sürdürülebilir bir ekonomik büyüme sürecine ve geri kalmış yapılardan modernleşemye geçememiştir. Bu gözlem İngiltere, ABD, Almanya, Japonya, Günet Kore ve Tayvan örneklerini de kapsamaktadır. Bu ülkelerde ekonomik kalkışa geçiş öncelerinde çeşitli kapsam ve boyutlarda olmak üzere yoğun korumacılık önlemlerinin uygulandığı gözlenmektedir. Küresel firmalar adına düzenlemeler yapan IMF, Dünya Bankası, WTO ve NAFTA gibi kuruluşlar ise, gelişmekte olan ülkelerdeki korumacılık önlemlerinin küresel ticaret lehine kaldırılmasını savunmakta bir çok durumda ise bunu zorlamaktadırlar. Bunun sonucu yerel aktiflerin, yerel pazarların ve yerel girişimlerin küresel firmaların kontoluna geçmesidir. Yerel kuruluşlar küresel firmaların temsilcisi haline dönüşmekte ve küresel firmalara bağımlı, azgelişmiş, onların politikalarına tehdit oluşturmayacak bir çalışma düzeni içinde tutulmaktadırlar.

Nasıl Karşı Çıkılır :

Özet olarak, küreselleşme olarak gündeme getirilen ve savunulan gelişmeler yeni seçilmiş otoritelerin yetkilerini, yeni bir ulus-ötesi seçkinler lehine  kısıtlayıp yok etme çabası içinde olan antidemokratik bir karşıdevrim görünümü vermektedir. Gerçekler ve tarihin gelişme momentleri ile ters düşen bu oluşum doğal olarak kendi karşıtezini de içinde taşımaktadır. Savunduğu tezler, yaşanılan gerçeklerle tutarlı olmadığı, küçük bir azınlığın çıkarlarına hizmet edip, dünyanın büyük insan kütlelerinin yaşam koşullarında bir gelişme oluşturmadığı için, çevreyi kirlettiği,  politik dengesizliklere neden olduğu için, sahip olduğu olağanüstü propaganda gücüne rağmen ayakta kalamıyacaktır. Bu süreç devam ettiği takdirde yarattığı dengesizlikler patlamalara neden olacak ve demokrasinin üstün olduğu, sıkıntı çekenlerin seslerini duyurup çözüm bulabildiği sistemler üstün gelecektir.

Bu antidemokratik ve irrasyonel saldırıya karşı çıkmak kolay görülmüyor. Bunun nedeni sadece bundan yararlananaların üstün ekonomik ve finanasal güçleri değil, görünüşte demokratik yapının kurumları ve kuruluşları içinde oluşmaları, üstün bir propaganda gücüne sahip olmaları ve başarı örneklerini bu modele dayandırmalarıdır. Biraz sağduyu ile bu tezlerin kendi kendini kanıtladığı ve gerçekleri yansıtmadığı görülebilmektedir. Buna karşılık bu tezlerin yanlış ve geçersiz olması onları gündemden düşürmemekte, propoganda gücü ile karşı ve doğru tezler gündemden silinirken, ekonomik güçle bunlara yaşam hakkı tanınmazken, bu tezler sistematik olarak gündemde tutulabilmektedir. Demokratik olarak seçilen hükümetlerin de doğal olarak güçlü kesimlerin eğilimleri doğrultusunda davranması doğru tez ve politikalar için kamusal desteğin de sağlanmasını güçleştirmektedir. Bu güçlü eğilime karşı çıkabilmek için gerçek olgu ve istatistiğe dayanan sağlam modeller oluşturulmalı ve bunlara dayanan ve “küreselleşme” görünümü altındaki “küreselleştirme” çabalarının iç yüzü ve arka planı mümkün olan her haberleşme olanağı ile kamuoyuna aktarılmalıdır. Modern teknolojiler güçlü ve etkili On-Line networklerin ve protesto guruplarının oluşmasına olanak sağlamaktadır. Bu süreç temel olarak çalışan yoksul çoğunlukların aleyhine geliştiğinden giderek güçlü bir kamuoyu “küreselleştirme” çabalarını zorlaştıracak ve hatta olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşacaktır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: