“Kapitalizmin Ürettiği Plastik Hapishane Her Gün Bizi Biraz Daha İçine Çekiyor”

Fuat Ercan

Küresel kapitalizmi, çok uluslu şirketlerin politikalarını gelişmekte olan ülkeler açısından değerlendirir misiniz?

Fuat Ercan: Küresel kapitalizm ve çok uluslu şirketler olguları genellikle ampirik bir dil/kavramlaştırma üzerinden analiz ediliyor. Bu tarz analizlerde, az gelişmiş ülkelerde küresel kapitalizmin ya da onun aktörü olarak çok uluslu şirketlerin etkileri iki farklı açıklama biçimine dönüşüyor; liberal yönelimli ele alışlar ve ulusalcı kalkınmacı ele alışlar. Liberal yönelimli analizlerde, küresel kapitalizm ya da dünya piyasalarına eklemlenmenin, eklenen ülkeler açısından dünya ölçeğinde var olan kaynak ve olanaklardan yararlanma olanağını sağlayacağı ifade ediliyor. Bu yaklaşımda aslında A. Smith’in uzmanlaşma ve farklılaşmanın iş bölümünü artıracağı, bunun ise taraflar için olumlu sonuçlar yaratacağı vurgusu önem kazanıyor. Bu tarz bir ele alış 1980’lerden itibaren DB, IMF, OECD gibi uluslararası kuruluşların gündemleri ile gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkelerin hayata geçirdikleri finansal ve ticarî liberalizasyon politikalarında biçimlenmiştir. Kalkınmacı ulusalcı analizler ise küresel kapitalizmi daha çok orada, dışarıda olup biten ve daha sonra kalkınmakta olan ülkeleri olumsuz yönde etkileyen bir gerçeklik olarak analiz ediyorlar. Bu tarz analizlere göre çok uluslu şirketler yabancı ya da dışarıdan gelen belirlemelerin aktörleri olarak tanımlanırken, IMF, Dünya Bankası ve bunun gibi kurumlar da bu aktörlerin ajanları olarak tanımlanıyor. Kalkınmacı ulusalcı analizler küresel kapitalizmin ulusal egemenliği ortadan kaldırdığını ve bu yüzden de büyüme ve kalkınmayı olumsuz yönde etkilediğini belirtiyorlar. Hiç kuşkusuz bu tarz bir analiz kendi içinde politik pratikleri de taşıyor. Her iki yaklaşım da ampirik ve kısa erimli analizler üzerinden gerçekleştiği için, gerçeğin gerçek doğasını yakalamada eksik/yetersiz kalıyor. Küresel kapitalizm olgusunun açıklanması için, kapitalizmi tanımlayan yapı/özne konumlarının açığa çıkartılması gerekiyor. Soruna bu açıdan yaklaştığımızda özellikle son yirmi-otuz yılda gerçekleşen değişimleri, yani küresel kapitalizmi tanımlarken sadece orada, uzakta olup biten bir olgu değil de artık kapitalizmi tanımlayan temel mekanizmanın (sermaye birikimi) ve bu mekanizmanın işleyişinin, farklı mekânlarda (gelişmiş-az gelişmiş-gelişmemiş) farklı düzeylerde işlediğini belirtmemiz gerekiyor. Küresel kapitalizmi, farklı mekânlarda işlemeye başlayan sisteme özgü mantığın/mantıkların hiyerarşik ve güç ilişkilerini içeren ağ tarzı biçimlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Burada çelişkili olan ise özellikle son yirmi-otuz yıldır iyice belirginlik kazanan kalkınma olgusunun genel ortak iyiyi işaret eden özelliği ile sermaye birikimi olgusunun tekil/bireysel olmasıdır. Bu çelişki hem liberal hem de ulusalcı kalkınmacı yaklaşımların yetersizliğinin de temel belirleyenidir.

Dünya Ticaret Örgütünün kalkınma politikalarını değerlendirir misiniz?

Fuat Ercan: DTÖ ile kalkınma arasındaki ilişkiyi yukarıda işaret ettiğim mantığı izleyerek açıklayabiliriz. Liberal analiz hiç kuşkusuz dünya ölçeğinde işleyen ticaret önündeki engellerin ve özellikle ulusal korumacı politikaların kaldırılmasını destekleyecek, talep edecektir. Liberal yaklaşımlar kalkınmaya referansla bir dil kullanmasalar bile, DTÖ’nün kalkınmayı sağlayacağını işaret ederler. Ulusal kalkınmacı yaklaşımlar ise soruna devlet merkezli bir epistemoloji ile yaklaştıkları için, DTÖ’yü siyasal anlamda ulusal egemenliği, ekonomik anlamda ulusal kalkınmayı engelleyen politikaları üreten/dayatan kurum olarak tanımlayacaklardır. DTÖ’nün temel amacı kendi belgelerinde de işaret edildiği üzere “liberalizasyonu ilerlemeci bir şekilde yükseltmek”tir. Determinizmi sadece tek yönlü ve yukarıdan aşağıya tanımlamadığımızda göreceğiz ki kapitalizmin sermaye birikim mantığının eş zamanlı olarak farklı mekânlarda gelişmesi ve daha da önemlisi gelişmesi ve ayakta kalması için ağ tarzı ilişkilere yönelmesi, üretim, para ve ticarî ilişkilerin dünya ölçeğinde saçılmasına neden olmuştur. Bu saçılma ve iç içe geçmiş ağlar biçimde örgütlenme, bireysel sermayeler için ayakta kalma çabalarını kolaylaştıran olanaklar sunmakla birlikte tarihsel, toplumsal, kültürel farklılıklar ve özellikle hukuksal düzeneklerde ortak bir dilin oluşturulamaması gibi önemli engellerle karşılaşıyor. Bu engellerin aşılması, ortak bir dilin oluşturulması gerekiyor. Özellikle de kriz döneminde gerçekleşen bireysel sermaye kayıplarına karşı farklı ölçeklerde siyasî ya da siyasî olmayan önleyici düzenlemelere ihtiyaç duyuluyor. İşte bu ihtiyaçların özellikle de merkezî bir dil üzerinden inşa edilmesi, DTÖ tarzı var oluşları yaratıyor. Merkezî bir oluşum, ama onu destekleyen dünya ölçeğindeki kompleks ilişkiler… Bu gelişme, içe yönelik sermaye birikiminin sınırlı bir mekân (ulusal devlet) üzerinden gerçekleştiği ve yaratılan zenginliğin görece daha olumlu toplumsal sonuçlara yol açtığı bir önceki dönemden önemli bir farklılaşmayı içeriyor. Bu farklılık sermaye birikiminin, bireysel sermaye sahipliğinin dünya ölçeğinde hareket yeteneği ile kalkınmanın belirli ortak mekânsal alandaki gerçekleşmesi arasındaki çelişkiyi yoğunlaştırıyor. DTÖ, bu çelişkinin yoğunlaşarak artmasına yol açan bir dizi politikayı harekete geçiriyor. Bireysel sermaye birikiminin dünya ölçeğinde gelişimi, belirli bir toplumsal ilişkiler seti ve mekânında yaratılan zenginliğin, bu ilişkilere taraf olan ve ilişkilerin gerçekleştiği mekândan muazzam akışkanlık kazanan sermaye birikiminde hareketliliğe neden oluyor. Bu yapısal belirlemenin gerçekçi analizi, artan ölçüde sınıfsal bir özellik kazanan sermaye sahipliği ya da sermaye sahipliği ile bir dizi nedenle bağlantısı olan toplumsal kesimlerle, sermaye dışında kalan toplumsal kesim ya da sınıflar arasındaki çelişkinin artmasına yol açıyor. Çelişki oldukça farklı biçimlerde kendini gösteriyor. Yoksulluk, işsizlik, eğitim, sağlık, ulaşım olanaklarından yararlanamama… Bu anlamda DTÖ’nün tarihsel ve birikimli bir süreç olarak kapitalizmi tanımlayan yapısal özelliklerin belirginleşmesinin sonucu olduğunu, kapitalizme içkin olan eşitsizliklerin yoğunlaşarak artmasına neden olan bir özellik taşıdığını belirtmemiz gerekiyor.

Kapitalizmle modernleşme arasındaki bağ kopmuş mudur?

Fuat Ercan: Kapitalizm hâlâ modernleşme vaadini taşıyor mu? Bugün yaşananları modernizmin/kapitalizmin sonuçları olarak yorumlayabiliriz. Ama kapitalizm özellikle kendini önceleyen yapısal toplumsal ilişkileri dönüştürmek üzere harekete geçtiği ilk dönemlerinde, yaratılan özne yerine; yaratan, dönüştüren özneleri koymuştur. Geleneğin modernleşmesi ya da modernleşmenin ilk aşaması olarak tanımlayacağımız bu dönem, zamanla dönüşmüştür. Faustvari bir dünyadan Kafkaesk bir dünyaya dönüşüm olarak da tanımlayacağımız bu dönüşüm, değdiği her şeyi sermaye ilişkileri içinde meta formuna dönüştüren bir varoluşa yol açmıştır. Meta formuna dönüşüm muazzam boyutlara ulaştığında ise artık yaratıcı özne/ler, sistemin basit belirleyenleri hâline gelmişlerdir. Kapitalizm plastik bir hapishaneye dönüşmüştür. Birikim, sürekli birikim mantığı sürekli hareket, temposu hızlanan bir hareket üretiyor. Sonuçta içinde yer aldığımız plastik hapishane bizleri daha bir içine alıyor. Plastik hapishane ya da küresel kapitalizm aslında muazzam bir makine. Kara delik gibi her şeyi daha bir içine alıyor ve kendi uzantısı hâline getiriyor. Öyle ki kimlik politikaları olarak işaret edilen farklılıklar, makinenin daha bir güçlenmesine neden oluyor. Gelenekselliğin modernleşmesine ilişkin erken dönem modernleşme mantığından hareket edecek olursak, dönüştüren ve bu süreç içinde güçlü özneler yaratan modernleşmenin bugünki kapitalizmle bağlantısı kopmuştur. Kapitalizm ne yazık ki bu anlamda en küçük bir potansiyeli içinde taşımıyor. Ama diğer taraftan bu olanaksızlığın bizzat kendisi yeni yaratıcı özne konumlarını açığa çıkaracak enerjiyi de yaratıyor. Yukarıda anlattığımız nedenlerden dolayı, bu yeni modernleşme ya da özne olma hâlleri/politikaları sisteme ilişkin tüm işleyişin mantığına karşı, (antisistemik) bir dil geliştirmek durumundadır. Fakat bu antisistemik dil, bu dili geliştiren öznenin kendi nesnel gerçekliği ile ilişkili olmalı, o nesnel gerçeklikten hareketle geliştirilmelidir. İşçi isen sömürüye karşı, kadınsan erkek egemen varoluşa karşı, işçi kadınsan sömürü ve erkek egemenliğine karşı, çevreciysen çevrenin talep edilmesine karşı, çevreci, kadın ve işçi isen o zaman tüm bu nesnelliklere karşı çıkışı içeren dil… Birinin diğerini içselleştirmediği, ama her birinin antisistemik bir dil içinde buluştuğu bir radikal modernleşmeci dile/politikaya ihtiyaç duymaktayız.

Politik kadrolarla sermaye sahipleri arasındaki ilişkiyi değerlendirir misiniz?

Fuat Ercan: Yukarıda işaret ettiğim gelişmeler, geç kapitalistleşen ülkelerdeki siyasî işleyişi önemli ölçüde değiştirmiştir. Özellikle ülke içinde belirli birikime ulaşan sermaye grupları, kendi varoluşlarını devam ettirmek için sermaye donanımlarını ama özellikle de üretim yapılarını farklılaştırıp bir üst aşamaya çıkarmaları gerekiyordu. Bu zorunluluk özellikle “yetersiz sermaye birikimi” ama özellikle de “döviz biçiminde sermaye ihtiyacı” biçiminde kendini açığa çıkardığı için, bireysel sermayelerin dünya ölçeğinde işleyen mekanizmaya katılmalarını gerektiriyordu. İşte bu gereklilik politik kadrolarla, sermaye sahipleri arasındaki ilişkinin önemli ölçüde farklılaşmasına neden olmuştur. Farklılaşmanın ilk kaynağı, daha önceki birikime ilişkin düzeneklerin hızla ortadan kaldırılmasıdır. Bu Birinci Kuşak Yapısal Reformlar olarak tanımlanan ve özde düzenlemelerin ortadan kaldırıldığı bir geçiş dönemiydi. Verili düzenlemelerin ortadan kaldırıldığı bu dönemde, bireysel sermayeler politik kadrolarla oldukça çeşitlenen ittifak ve ilişkilerle var olan boşlukları değerlendirmeye gittiler. Özellikle dış dünyanın baskı ve etkileriyle daha bir açık biçimde yüzleşen bireysel sermayelerin kendilerini güvence altına almalarının temel ölçütü, sahip oldukları sermaye donanımını artırmaktı. Bu yöndeki eğilimler bu ara dönemde üretim üzerinden değer yaratma yerine, daha önce yaratılan servet ve sermayelerin bölüşüm politikaları ile ama politik kadroların sağladığı destekle yoğunlaşarak artan yeniden bölüşüm politikaları ile gerçekleştirilmiştir. Yasal ve yasal olmayan mekanizmalarla kaynakların merkezîleşmesine yol açan tüm bu uygulamaların neden tarihin belirli bir döneminde ve hemen hemen tüm geç kapitalistleşen ülkelerde açığa çıktığının sorgulanması gerekir. Bu tarz bir sorgulama, sorunun yapısal/konjonktürel nedenlerini açığa çıkartacaktır. İyi-kötü politikacı, namuslu-namuslu olmayan sermaye sahipliği ayrımları üzerinden yürütülen yüzeysel ayrım, bu anlamda bir şeyleri açıklamaktan öte, bilinçli ya da genellikle bilinçli olmayan bir gizleme/kapatma işlevi görüyor. Farklılaşmanın ikinci kaynağı, küresel kapitalizmle bütünleşmenin ilerleyen aşamasında belirginlik kazanacaktır. Bu aşamada II. Kuşak Yapısal Reformlar olarak tanımlanacak bir dizi düzenleme ile yeni kurumlar yaratılacaktır. Özellikle dünya ölçeğinde işleyen sürece uygun bir dil, bir işleyişi içeren ve hâlen devam eden yasal kurumsal düzenlemeler gerçekleştiriliyor. Siyaset-ekonomi ayrımı üzerinden biçimlenen ve ekonominin siyasete üstünlüğü üzerinden oluşturulan bu dil, aynı zamanda öncelikle kitlelerin siyasete katılma tarzlarını kısıtlayacak gelişmelerin de önünü açmıştır. Kitleler biçimsel de olsa, artık kendilerinin seçtikleri ve meclise yolladıkları temsilcileri tarafından temsil edilmemeye başlanmıştır. Çünkü yaşamın oldukça önemli alanları “üst kurulların” belirlemelerine bırakılmıştır. Politikacıların önemli ölçüde karalandığı ve bunun yerine “teknokratik” yapıların oluşturulduğu bir dönemle karşı karşıyayız. Özellikle sermayenin istek ve talepleri doğrultusunda biçimlenen bu gelişmeler, siyaseti ve dolayısıyla siyasetle uğraşanları tamamen sermayenin lehinde bir dil/ideoloji içine çekmiştir. Siyaset ve politik etkinlik, poperian bir lehimci mühendisliğe indirgenmiştir. Sistemin açmazları ve tıkanıklarını çözme dışında yaratıcı ve çoğul varoluşa izin vermeyen bir politik varoluş…

Türkiye’de son dönemde yaşanan ekonomik krizlerin politik ve ideolojik uzantıları nelerdir?

Fuat Ercan: Türkiye’de özellikle kriz sonrası gelişen ortamı özellikle politik sonuçları açısından değerlendirmek için yukarıda işaret ettiğim çerçeveden hareket ederek analiz etmemiz gerekiyor. Ama bu oldukça yoğun bir çabayı gerektiriyor. Politik uzantılar derken, nesnel toplumsal çıkarların karar alma süreçleri üzerinde etkili olma, ideolojiyi ise bu tekil-nesnel çıkar grubunun kendi çıkarını “ortak”, “herkes için iyi” olarak sunması olarak tanımladığımızda, günümüzde politik düzeyde belirleyici olan farklılıkların kökeni olan nesnel konum/çıkar farklılıklarına bakmamız gerekiyor. Bu anlamda oldukça çoğul bir dünya ile karşı karşıyayız. Ama en azından bana kalırsa özellikle kriz sonrası temel belirleyici olan politik dilin üretim, ihracat, verimlilik, kalite kavramları üzerinden gerçekleştiğini görüyoruz. Oldukça olumlu çağrışımları olan bu kavramların ya da kavramlardan hareketle gerçekleştirilen uygulamaların, aslında dünya kapitalizmi ile bütünleşme sürecinde olan farklı donanımdaki sermaye gruplarının ortak talebi olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu ortak talep, talebe taraftar olan sermaye gruplarının donanım farklılıkları, ölçek farklılıkları ve faaliyet tarzlarına göre oldukça farklı biçimler alıyor. Bu nesnel farklılıklar ise farklı kültürel ideolojik biçimlerde açığa çıkıyor. Ama yine indirgemeci olmadan, bu farklılıkları dünya pazarına tamamen açılma yönelimi içinde olan ve bu yüzden küresel talep ve düzenlemeleri ısrarla talep eden bir politik varoluşla, bu politik varoluşu dile getiren ideolojik açılım gibi iki temel eğilimle karşı karşıyayız. Bu politik dil bir yandan AB’ye hızla eklemlenme, (farklı ifadelere karşılık) IMF’nin bazı taleplerini yerine getirme gibi dünya kapitalizmiyle bütünleşme yönelimci bir eğilimi içeriyor. Bu eğilim erken 1980’lerde olduğu gibi devleti tamamen güçsüz kılan bir söylem yerine, küresel kapitalizmle gerekli ilişkileri, düzenekleri, kurumları oluşturacak etkin devlet tanımından hareket ediyor. (Bu politik dili TÜSİAD ve AKP içinde ekonomiden sorunlu Devlet Bakanı Ali Babacan’ın temsil ettiğini söyleyebiliriz.) Diğer yandan yine piyasa yönelimli olan ama henüz bir aktör olarak dünya ölçeğinde işleyen sürece eklemlenecek donanımı olmayan kesimlerle karşılaşıyoruz. Bu kesimler içinde üretim, verimlilik gibi kavramlar önem kazanıyor, ama uluslararası piyasanın ezici varoluşu karşısında, ayakta kalma ve gelişme için belirli bir zaman isteği ve devletten bazı destekleyici ve koruyucu taleplerde bulunuyorlar. Bu grup oldukça heterojen bir yapıya sahip. Anadolu’da Anadolu piyasası için üretim yapan kesimlerin bir kısmı daha çok Saadet Partisi dolayında dünya piyasalarına ve AB’ye karşı, ulusalcı İslâmcı bir politik söyleme dönüşüyor. Diğer yandan AKP içinde Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun’un temsil ettiği ve TOBB’nin bir kesimi ile biçimlenen henüz ulusal düzeyde hareket eden sermayeleri tamamen koruma denmese bile kollama üzerinden bir başka eğilim var. Diğer yandan para ya da banka sermayesi ile üretken ya da ticarî sermaye ve bunların her birinin uluslararasılaşmış ya da henüz yerel düzeyde etkinlik sürdürenler arasında dil-politika farklılıkları var. Örnek olarak Ankara Ticaret Odası’nın Sinan Aygün dolayında “ithalat yönelimli büyümeye” karşı geliştirdiği dil, bu çıkar ilişkilerinin önemini açığa çıkarır nitelikte. Küresel kapitalizme eklemlenme, aynı zamanda yok olma tehlikesini de içermesi, bireysel-sermaye donanımı ve farklı işlevlerine göre sermayelerin çeşitlenen politikalar oluşturmasına neden oluyor. Politik ve ideolojik ifade bu çeşitlilik içinde biçimleniyor. Bu kesimler yapısal belirlemelere tâbiler ama görece bir hareket yeteneğine de sahipler. Nesnel koşullarının her geçen gün sürdürülemez konumda olan sermaye dışı kesimlerin kendilerini ifade edecek politik olanaklardan yoksunlar, ama bu kesimleri ifade etmeye çalışan oldukça farklı ideolojilerin olduğunu söyleyebiliriz. İslâmist antikapitalist çizgiden, milliyetçi ulusalcı ya da kalkınmacı ulusalcı gibi oldukça geniş bir yelpaze oluşmuş durumda. Bu dinamiklerden hareket ettiğimizde önümüzdeki dönemde sosyal polarizasyonun artışına bağlı olarak farklı politik temsiliyet biçimlerinin açığa çıkacağını tahmin etmek zor olmasa gerekir. Türkiye’nin kalkınma ve gelişme sürecinde STK’lar nasıl bir rol üstlenebilir? STK’larının günümüzde ve yakın gelecekte artan ölçüde önem kazanacaklarını belirtmemiz gerekiyor. Ama bu, STK’ların önemindeki artışının kalkınma yönünde olacağı anlamına gelmez. STK’ların kalkınma konusunda ne gibi işlevler üstleneceği sorusuna sağlıklı cevap vermek için, yukarıda yaptığımız açıklamalarla bağlantılı iki değişimi ve bu iki değişimin STK ile olan ilgilerini sağlıklı bir şekilde analiz etmemiz gerekiyor. İlk olarak kalkınma ile sermaye birikimi arasında gerçekleşen ve yoğunluğu artan farklılaşmaya bakmamız gerekiyor. STK’ların önem kazanmasının temel kaynaklarından biri bu farklılaşmadır. STK’lar sınırlı ulusal mekânda gerçekleşen ve sonuçları itibarıyla kalkınma kavramına atfedilecek, eşitsiz de olsa ortak iyileşmelere yol açan sürecin sona ermesinde açığa çıkan gerilimlerden besleniyor, güç kazanıyor. Bu anlamda söylendiği gibi STK’lar (XV. STK Sempozyumu Çağrı Bildirgesi’nde) “klasik liberalizmin eksikliklerinden” doğmuyor. Bu, kapitalizmin ulaştığı yeni aşamayla ilgili bir durum. Bireysel sermayelerin birikim/ayakta kalma süreçleri daha önce var olan ve toplumsal olarak yerine getirilen işlevleri özellikle kamusal alana yönelik işlevleri tahrip ettikçe, bu işlevlerin en azından toplumsal olanın yeniden üretimi için gerekli ve hatta zorunlu olanları STK tarafından üstlenilmekte. Üstlenilen işlevler oldukça farklı başlıklar altında toplanabilir ama bu işlevlerden biri kalkınma değildir. Örnek olarak eğitimin toplumsal yeniden üretim için zorunlu olduğu yönündeki kabul ile kamusal bir şekilde gerçekleştiği bir dönemden, eğitimin yarı kamusal ya da özel olduğu yönündeki ideoloji veya uygulamaların harekete geçmesi ile, toplumsalın yeniden üretimi en azından M. Friedman’ın işaret ettiği ilk ve orta eğitimin gerekliliği bile ortadan kalktığında, STK devreye girerek bu eksikliği tekil, lokal, süreklilik arz etmeyen pragmatik müdahalelerle düzenlemeye çalışıyor. Bu müdahaleler eğitim gibi kalkınma açısından özel öneme ait bir alandaki yıkım sürecini görünmez kılmakta. Özellikle Dünya Bankası çevresinde işaret edilen Küçük Hibeler Programı, STK’ların üstleneceği işlevi anlamlı bir şekilde ifade etmekte: “Küçük hibe programı savunmasız ve uç grupların toplumsal katılımını destekleyen aktiviteler için fonlar sağlayarak kalkınmayı daha kapsamlı ve eşit hâle getirmeyi amaçlar.” STK’lar ortak toplumsal sonuçları ifade eden kalkınma sorunsalı yerine, bireysel birikimlerin egemen olduğu bir yapıda açığa çıkan çelişkileri, acıları azaltmaya yönelik bir işlev görüyor. Dahası bu işlevin kendisi bir sektör olarak, yeni bir istihdam ortamı olarak hayat buluyor, kendi varoluşunun ideolojisini geliştiriyor. STK’lar diğer yandan siyasal karar alma süreçlerinin aşırı merkezîleştiği, teknokratikleştiği koşullarda, yani vatandaşa ama özellikle sermaye dışı kesimlerin nesnel/sınıfsal taleplerini ifade etme olanaklarını ortadan kaldırıldığı bu zaman diliminde, STK’lar vatandaşlara “tam zamanlı vatandaşlık” olanakları sunmakta. Bu olanak her geçen gün, sistemin temel mantığı olan piyasanın egemenliğini piyasa dışında kalan kesimleri de içine çekecek işlevler görüyor. Küresel kapitalizmin plastik hapishane tarzı varoluşun yapısal bir tarz olarak dışarıda kalanları da içeri çekmesi, küçük hücreleri de sistemin mantığına göre kodlamasını STK’lar kanalıyla gerçekleştirmekte. Sermaye birikim mantığının yapısal işleyişini eleştirel bir gözden geçirme gerçekleşmediği ölçüde, STK’ların her türlü iyi niyetli (ya da bir sektör olarak) varlığı, sistemin temel işleyişinin -Durkheimcı anlamda- derinlik kazanmasına yol açacaktır.

(Sivil Toplum Düşünce & Araştırma Dergisi)

Reklamlar

One response to this post.

  1. Selamlar,

    Son derece ilginç bilgiler içeren bir yazi. Tebrikler.

    Ne yazik ki kapitalizm sadece “plastik hapishaneler” üretmekle yetinmiyor. Türkiye ise bundan 30 yil önce ABD’nin sürüklendigi bir girdaba girmek üzere :

    Her hangi bir günde ABD hapishanelerinde yatan insan sayısı 2.2 milyon. Bir yıl içinde buradan “geçen” insan sayısı ise bunun çok üzerinde. Hapishanelerde ve bağlı tesislerde çalışan insan sayısı 750 bin. Bunun ülkeye yükü yılda 60 milyar doları aşıyor. Eldeki verilere göre üç yıla kadar eski mahkûmların %67’si yeniden tutuklanacak ve %52’si yeniden hapse mahkûm edilecek.

    Devletten mahkûm başına “kira” alan özel hapishane sahiplerinin ve mahkûmları asgarî ücretin çok altında çalıştıran tekstil ve call center firmalarının karşısında ellerini oluşturduğu bu manzara sağduyulu insanları alarma geçirdi. Amerikan Hapishanelerinde Güvenlik ve Suiistimal (araştırma) Komisyonu 8 Haziran 2006 tarihinde çok ilginç bir rapor sundu. 126 sayfalık bu raporu Türkiye’nin suç-ceza-yeni suç döngüsünden kurtulabilmesini isteyen herkesin okumasını tavsiye ederim.

    Site sorumlulularini tartismamizda görmekten mutluluk duyacagim.

    http://www.derindusunce.org/2007/03/14/kotu-insan-uretme/

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: