GLOBALLEŞME, BÖLGESELLEŞME, MEGA REKABET ve TÜRKİYE

Özlem ÖZKIVRAK
Araştırma Görevlisi
Dilek DİLEYİCİ
Araştırma Görevlisi
Dokuz Eylül Üniversitesi, İ.İ.B.F.

20. yüzyılın sonlarında sosyal, ekonomik, politik ve kültürel alanda dünyada esen değişim rüzgarları; devletleri, şirketleri ve bireyleri hızla etkisi altına alarak, yeni bir dünya düzeninin kurulmasına yol açmıştır. Dünya hızla değişmektedir. Eski değerler, eğilimler yerini yenilerine bırakmaktadır. Bugün hiçbir ülke bu değişimin dışında kalmak, bildiğini okumak gibi bir lükse sahip değildir. Bilgi teknolojisindeki devrim, ülkeleri birbirleriyle daha yakın ilişkiler kurmaya ve dünyadaki trendleri yakalamaya zorlamaktadır. Artık ülkeler dışa kapalı bir ekonominin günümüz dünyasında yeri olmadığını anlamışlardır. Bugün hiçbir ekonomi kendi kendine yeterli olamaz. Kendini global dünyaya açmayan bir ekonomi, değişimin gerisinde kalır ve gelişemez. Bunun bilincine varan ülkeler, ulusal ekonomilerini dünyaya açmaya; mal, emek ve sermaye hareketlerinin sınır tanımadığı dünyada bir yandan uluslararası rekabet yarışında öne geçmeye, diğer yandan rekabet güçlerini arttırmak için ekonomik işbirliğine ve bölgesel birleşmelere ağırlık vermeye başlamışlardır.

Bu çerçevede, bu çalışmada globalleşme süreci ve bölgeselleşme eğilimleri analiz edilecek, globalleşmenin zorunlu kıldığı rekabet olgusu değerlendirilecek ve bu açıdan Türkiye’nin durumu tartışılacaktır.

 I. Globalleşme, Bölgeselleşme ve Mega Rekabetin Getirdikleri

Çağımızda, dünyada yaşanan en önemli değişimlerden biri “globalleşme”dir. Globalleşme, “ülkeler arasındaki ekonomik, siyasi, sosyal ilişkilerin yaygınlaşması ve gelişmesi, ideolojik ayrımlara dayalı kutuplaşmaların çözülmesi, farklı toplumsal kültürlerin, inanç ve beklentilerin daha iyi tanınması, ülkeler arasındaki ilişkilerin yoğunlaşması gibi farklı görünen ancak birbirleriyle bağlantılı olguları içeren, bir anlamda maddi ve manevi değerlerin ve bu değerler çerçevesinde oluşmuş birikimlerin milli sınırları aşarak dünya çapında yayılması” anlamına gelmektedir. Globalleşme, siyasi, ekonomik ve sosyo-kültürel değişimleri kapsayan çok yönlü bir süreçtir. Siyasi açıdan globalleşme, devletin rolü ve görevlerinin yeniden tanımlanması şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Globalleşme sürecinde, ulus devletin hakimiyeti sarsılmış, devletin etkin ve sınırlı bir yapıya kavuşturulması gereği yoğun bir şekilde tartışılmaya başlanmıştır. Bununla birlikte, ulus-devlet halen ülke içinde gerçekleştirdiği uygulamalar, yaptığı düzenlemeler ve izlediği politikalarla ülke potansiyelini geliştirme veya israf etme konusunda belirleyici bir rol oynamakta ve bu da globalleşme süreci üzerinde etkili olmaktadır.

Sosyo-kültürel açıdan ise globalleşme; demokrasi, insan hakları, özgürlük, çevrenin korunması, uyuşturucu, terör, organize suçlarla mücadele gibi tüm insanları ilgilendiren konuların uluslar üstü düzeyde ortak bir platforma taşınmasını ifade etmektedir. Globalleşme, dünyadaki toplumları, ortak bir kültürü, Batı kültürünü benimsemeye yönlendirmektedir. Ancak farklı kültürlere sahip tüm toplumların bu kimliklerini terk ederek Batı kültürünü kabullenmelerini beklemek hayalcilik olacaktır. Her ne kadar tüm insanlığın ortak bir kültür etrafında birleşmesi, dünya genelinde tüm insanların yakınlaşmasını sağlayacak olsa da, bu konuda her toplumun kendi kültürel değerlerine sahip çıkmak ve korumak isteyeceği, kültürel globalleşmeye direnç göstereceği açıktır.

Ekonomik globalleşme ise, teknolojik devrimle birlikte, GATT, WTO ve IMF gibi uluslararası kuruluşların çabalarıyla dünya ekonomisinde sağlanan liberalleşme hareketleri, ülkelerin hızlı ve sürdürülebilir ekonomik kalkınmayı gerçekleştirmede piyasa ekonomisinin önemini kavramaları, uluslar arası firmaların sınır-ötesi satış yapma ve maliyeti düşürmek amacıyla daha ucuz kaynak sağlama istekleri gibi faktörlere bağlı olarak ortaya çıkmıştır.

20. yüzyılın sonlarında gerçekleşen teknoloji devrimi, dünya ekonomisinde başta globalleşme olmak üzere hızlı ve köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştır. Bu değişimleri değerlendirebilmek için öncelikle yaşadığımız teknoloji devriminin özelliklerini incelememiz gerekiyor. Çağımızın teknoloji devrimi öncekilerden iki açıdan ayrılmaktadır. Birincisi, dünyanın halen yaşadığı teknolojik devrimde, yeni teknolojinin hem girdisi hem de çıktısı bilgidir. Yeni teknolojiler, toplumsal hayatın her alanındaki bilgilerin işlenmesiyle ortaya çıkan yeni bilgi ve mikro elektronikteki buluşlardır. İkincisi ise bu yeni teknolojik devrim ortaya çok fazla yeni ürün çıkarmamakta, esas olarak yeni mal türlerinden ziyade üretim sürecini değiştirmektedir. Çağımızın bilişim ve iletişim devrimi, üretim, dağıtım, ulaşım ve yönetim sistemlerinin köklü bir değişimi sonucunu doğurmuştur. Bugün ekonomik globalleşme olgusunun arkasında üretim süreçlerini, çalışma koşullarını, iş organizasyonunu ve şirket yapılarını büyük ölçüde değiştiren bilgi teknolojisindeki bu büyük sıçramanın olduğu açıkça görülmektedir .

Ekonomik globalleşmenin iki boyutu vardır: Global üretim ve global finans. Ekonomik globalleşme süreci öncesinde, mal ve hizmetler ile üretim faktörleri ve teknolojinin ülkeler arasında değişimine dayanan ekonomik sistemde, ulus devletlerin iktisat politikaları, ulusal üretim ve finans sistemleri hakimdi. Ancak ekonomik globalleşme ile birlikte bir yandan üretim faaliyetinin aşamaları maliyet avantajlarına dayalı olarak çeşitli ülkelere dağılmış, diğer yandan da dünyadaki finans piyasaları Tokyo, Londra, New York gibi bir kaç finans merkezinin kararlarına bağlı hale gelmiştir.

Global pazara yönelik global üretim faaliyeti; hammadde, ara malı, emek maliyeti ve dışsal maliyetlerden oluşan üretim maliyetini minimize edecek şekilde, üretim sürecinin farklı aşamalarının farklı ülkelerde gerçekleştirilmesi esasına dayanmaktadır. Üretim alanı olarak tüm dünyayı hedefleyen çok uluslu firmaların üretim faaliyetlerini maliyetlerinde avantaj sağlayacak şekilde sınır-ötesi sabit sermaye yatırımı, sınır-ötesi iştirak, fason imalat anlaşmaları gibi değişik şekillerde uluslararası düzeye genişletmeleri üretimin globalleşmesi ile sonuçlanmıştır. Üretimin globalleşmesi ile özellikle mikro-elektronik ve motorlu taşıt üretimi gibi alanlarda global fabrikalar ortaya çıkmıştır. Böylece bir malın üretiminin değişik safhalarını oluşturan araştırma-geliştirme, parçaların hazırlanması, montajı, tamamlanması ve kalite kontrol gibi safhalar, karşılaştırmalı üstünlüğe bağlı olarak tek bir üretim hattı içinde birden çok ülkeye yayılmıştır. Diğer bir deyişle üretimin globalleşmesi ile üretim-içi ihtisaslaşma önem kazanmış; bu nedenle çok uluslu firmalar, etkinlik ve verimliliği ön plana çıkarmak ve global rekabet koşullarını kendi lehlerine çevirebilmek için sürekli yenilik yapmak ihtiyacını duymaya başlamışlardır.

Finansal faaliyetlerin globalleşmesi ise, 1950’li yıllarda başlamakla birlikte, özellikle 1980’lerde hız kazanmış, sermayenin daha düşük risk altında, daha yüksek kazanç sağlayabilme düşüncesiyle sınır-ötesi alanlara yayılması sonucu ulusal finans piyasaları hızla bütünleşmiş, aralarındaki sınırlar kalkmıştır. Global finansın temel niteliği, en güçlü ülkeler de dahil hükümetlerin siyasi kontrolleri ve uluslararası kuruluşların etkisi dışında olması ve bu nedenle istikrarsız bir yapı göstermesidir. Bu durum ise finans sisteminin kredi yaratma fonksiyonuna bağlı olarak gelecekteki üretimi kontrol etmesi ve üretim artışının da finans kesimindeki istikrara bağlı olması nedeniyle reel kesimi de istikrarsızlıklar ve krizler karşısında zayıf bırakmaktadır. 1997’de yaşanan Global Krizde olduğu gibi finans piyasasının yönetimine ilişkin siyasi otorite yetersizliği, genel olarak global ekonominin yönetimine ilişkin siyasi otorite yetersizliği ile sonuçlanmaktadır.

Teknolojik devrim ve ekonomik globalleşme sürecinin belki de en önemli sonucu, dünya ekonomisinin tüketim yönündeki değişmeleri olmuştur. Gerçekten iletişim ve ulaşım konusundaki teknolojik buluşlar ve üreticiler arasındaki büyük rekabet, toplumlara daha çok, daha ucuz, daha kaliteli ve daha çeşitli mal ve hizmet imkanı sunmuş, dünyanın her köşesindeki alıcı ve satıcıların birbirlerine kolayca ulaşabildiği bir ortamda tasarruf, erdem olma niteliğini kaybetmiş, tüketim istek ve eğilimi artmıştır. Kişilerin artan tüketim eğilimi ile üreticilerin daha fazla mal satma, daha fazla kar elde etme hedefleri birbirini besleyerek, ekonomik globalleşme sürecini hızlandırmıştır.

Ekonomik globalleşmenin, ideolojik bir yaklaşımla bakıldığında, kapitalizmin 20. yüzyılının sonlarında düştüğü bunalımı aşma çabalarını yansıttığı görülmektedir. 1929 yılında kapitalist sistemin yaşadığı şiddetli buhran, sisteme olan güveni sarsmıştır. Piyasa güçlerinin zannedildiği gibi ekonomiyi her zaman tam istihdama götürmediğinin anlaşılması bir yana, sistemin gelir dağılımındaki adaleti sağlama konusundaki bilinen eksikliği sosyal gerginliklerin artmasıyla iyice kendini hissettirmeye başlamıştır. Bilinen bir gerçektir ki, günümüzün ABD, İngiltere gibi gelişmiş kapitalist toplumları sanayileşme sürecinde halkın büyük bir kısmının yoksulluk içinde yaşamasına göz yummuştur. Piyasa sisteminin gerçek hayatta ekonomik sorunları açıklama ve çözmede yetersiz kaldığına ilişkin yoğun eleştiriler yanında giderek yükselen ve liberal ekonomiye alternatif olan sosyalizme karşı, kapitalist sistemin çözüm arayışları hız kazanmıştır.

Sonuçta esas olarak üretimdeki düşme ve işsizlik şeklinde ortaya çıkan ve giderek derinleşen 1929’daki Büyük Buhran sonrasında, tasarruf yerine tüketimin, arz yerine talebin ön plana çıktığı; ekonominin işleyişinde piyasanın görünmez eli yerine devletin görünen eline güvenildiği bir dönem başlamıştır. Sanayi devrimi ile birlikte gelişen ve güçlenen sermaye kesimi, saltanatını işgücüne kaptırmıştır. Bir yandan demokrasinin yükselişi, diğer yandan giderek bozulan gelir dağılımı ve artan yoksullukla birlikte tırmanan sosyal gerginlikler sonucunda refah devleti uygulaması ile işgücünün üretim sürecindeki ve toplumsal yaşamdaki konumunun iyileştirilmesi çabaları, sermayenin geri planda kalmasına yol açmıştır. Ve kapitalist sistem arkasına devleti alarak içine düştüğü bunalımı böylece aşmıştır, ta ki başlayan yeni bir bunalıma kadar.

Bu sefer bunalım, sermaye birikimindeki yavaşlama, kar hadlerindeki düşüklük gibi nedenlere dayalı olarak sermaye cephesinden kaynaklanmıştır. Sonuçta kapitalist sistem üzerinde, bu kez ekonominin merkezine işgücü yerine yeniden sermayenin konması, piyasa mekanizmasının tam işlerliğe kavuşturularak, görünmez elin ekonominin tek hakimi olması ve devletin ekonomik alandaki görevlerinin kural koyma, izleme ve engelleri kaldırma ile sınırlandırılması şeklindeki baskılar yoğunlaşmıştır. Diğer bir deyişle kapitalist sistemin bu bunalımı aşması, 1930’lardan önceki yapısına dönmesini gerektirmiştir. Ve, dünya ekonomisindeki değişimler de bu yönde gerçekleşmiştir.

İleri refah toplumlarının kapitalist sistemi benimsemiş olmaları, gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelerin de doğal olarak refah artışı ile kapitalizmi özdeşleştirmelerine yol açmaktadır. 1990’larda sosyalizmin yıkılışı ve kumanda ekonomisinin sonuçlarının görülmesi de bu eğilimi kuvvetlendirmiştir. 20 yıl öncesine kadar kapitalizm dünya nüfusunun yüzde 20’sini kapsamaktaydı. Oysa şimdi, dünya nüfusunun yüzde 90’ı birbirlerine açık ticaret, konvertibl para birimleri, doğrudan yabancı sermaye yatırımları ile bağlanan, özel girişimciliği temel alan liberal ekonomik sistemlere bağlıdır.

Kapitalist sistemin böylece dünya genelinde yaygınlaşması ve ülkelerin piyasalarda serbestleşme yönündeki düzenlemeleri arttırmaları, sistemin özünü oluşturan ve devamını sağlayacak olan daha fazla üretme ve daha fazla mal satarak daha çok kar elde etme amacına hizmet etmekte; dolayısıyla kapitalizm varlığını sürdürmektedir. Globalleşme olgusu da, bu anlamda, piyasa ekonomisinin dünya genelinde yaygınlaşması sürecinin bir bölümü niteliğini taşımaktadır.

Özetle; çağımızda dünya ekonomisinde yaşanan değişimin temel unsuru; evrensel düzeyde serbest piyasa ekonomisine geçişle birlikte; bütün ülkelerin dünya pazarı ile bütünleşmesi, mal-hizmet-sermaye hareketlerinin tam serbestleşmesi ile ekonomik globalleşmenin gerçekleştirilmesine yönelik eğilimlerin hız kazanmasıdır. Bu doğrultuda; dış ticaretin koruma politikalarından arındırılması, sübvansiyonlarının kaldırılması, ulusal paraların konvertibilitesinin sağlanması, devlet tekellerinin kaldırılması, kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi, mal-hizmet-sermayenin dolaşımındaki kamu müdahalelerinin kaldırılması; dolaysız yatırımlar, portföy yatırımları ve kısa vadeli sermaye hareketleri üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması hedeflenmektedir. Böylece, dünya ekonomisi; katılımcıları özel girişimciler olan, piyasalarına rekabet koşullarının hakim olduğu ve dürtüsünün kar olduğu bir alana dönüşebilecektir. Kamu müdahaleleri ortadan kalkacağı için özel girişimciler, kendi rekabet güçleri nispetinde kazanacak veya kaybedecek ve sonuçta rekabet koşulları verimliliği ve karlılığı arttıracaktır.

Tablo 1’de, ekonomik globalleşmenin boyutlarını ortaya koyabilmek amacıyla, uluslar arası ticaret ve sermaye hareketlerinde 1987-1997 arasındaki dönemde meydana gelen değişimi gösteren veriler sunulmaktadır. Görüldüğü gibi, söz konusu dönemde uluslararası dış ticaret ve sermaye hareketlerinde artış gözlenmektedir. Ülkeler, özellikle dış ticaret ve sermaye açısından globalleşme sürecine uyum göstermektedirler. Bununla birlikte hem dış ticaret hem de sermaye akışlarının GSYİH içindeki payı, gelişmiş ülkelerde dönem başında diğerlerine göre çok daha yüksektir. Söz konusu dönemde de, dış ticaret ve sermaye hareketlerinin gelişmiş ülkelerde yine diğer ülkelere göre çok daha belirgin bir oransal artış gösterdiği izlenmektedir.

 Tablo-1: Globalleşmenin Boyutları

<TBODY> 

Uluslararası Ticaret Hareketlerindeki Değişim

(Uluslararası Ticaret/GSYİH)

Uluslararası Sermaye Hareketlerindeki Değişim (Gayrisafi Doğrudan Yab.Ser.Yat./

GSYİH)

Uluslararası Sermaye Hareketlerindeki Değişim (Gayrisafi Özel Sermaye Akışı/GSYİH)

Gelir Düzeylerine Göre Ülkeler*

1987

1997

1987

1997

1987

1997

Düşük Gelirli Ülkeler

7.0

8.4

0.1

0.3

1.1

1.5

Orta Gelirli Ülkeler

10.3

18.6

0.3

1.4

2.3

3.7

Yüksek Gelirli Ülkeler

27.4

38.7

2.2

3.1

9.9

19.1

Dünya Ülkeleri

20.6

29.6

1.5

2.4

7.0

12.7

</TBODY>

* Dünya Bankası, kişi başına düşen GSMH itibariyle ülkeleri şu şekilde sınıflandırmaktadır: Kişi başına düşen GSMH’sı 785 $’ın altında olan ülkeler “düşük gelirli”, 786-9656 $ arasında olanlar “orta gelirli” ve 9656 $’ın üzerinde olan ülkeler “yüksek gelirli” ülkeler olarak kabul edilmektedir.Kaynak: World Bank, World Development Indicators, 1999, bkz. Coşkun Can Aktan-Hüseyin Şen, Globalleşme, Ekonomik Kriz ve Türkiye, Türkiye Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticileri Vakfı Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Araştırmalar Serisi, No: 1, Ankara: Kasım 1999; s. 32.

Ekonomik globalleşme sürecinde, mal ve sermaye hareketleri yanında işgücünün de dünya genelinde serbestçe dolaşımı hedeflenmektedir. Ancak bir çok ülkede yaşanan ciddi boyutlardaki işsizlik sorunu nedeniyle özellikle gelişmiş ülkelerin bu konuda katı bir tutum sergiledikleri ve vize, vb. uygulamalarla işgücünün serbest dolaşımını engelledikleri görülmektedir. Ekonomik globalleşmenin, genel olarak; yeni fikirlerin, teknolojilerin ve ürünlerin ortaya çıkması, kaynak tahsisinin iyileşmesi, dünya standartlarında etkinliği yakalamak için rekabetin artması, tüketiciler için tercih alanının genişlemesi ve uluslararası finansman imkanlarından daha uygun maliyetler karşılığında yararlanma imkanının artması şeklinde faydalar sağlayacağı kabul edilmektedir.

Bununla birlikte; globalleşme sürecinde, hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkeler açısından önem taşıyan; cevaplandırılması gereken dört temel soru vardır: Bunlardan birincisi ve belki de en önemlisi, globalleşmenin dünyada artan gelir eşitsizliğini ne yönde etkileyeceğidir. İkincisi, dünya nüfusunun beşte dördünün yaşadığı gelişmekte olan ülkelerde, globalleşmenin daha hızlı bir ekonomik kalkınmaya yol açıp açmayacağıdır. Üçüncüsü, globalleşmenin makro istikrarı sağlayıp sağlayamayacağıdır. Sonuncusu ise global ekonomide; merkezi hükümetlerin, uluslararası kuruluşların ve bölgesel birliklerin yetki ve sorumluluklarının nasıl düzenleneceğidir.

Globalleşme konusundaki en büyük tartışmalardan biri, globalleşmenin hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde gelir eşitsizliklerini arttırıp arttırmadığı hususundadır. Günümüzde dünya ekonomisine baktığımızda, dünya genelinde, özellikle ülkeler düzeyinde bazı istisnalar olmakla birlikte, genel olarak dünya ekonomisinin çok yavaş büyüdüğü; bu büyüme hızı ile tatminkar bir ücret düzeyinde yeterli istihdam sağlanamadığı ve yoksulluğun hafiflemediği görülmektedir. Aksine, işsizlik ve yoksulluk artmakta; gelir dağılımında adaletsizlik derinleşmektedir. 1980’lerden bu yana dünya nüfus piramidinin üst bölümünü oluşturan en zengin yüzde 20’lik kesimin milli gelirden aldığı pay, hemen her ülkede artmıştır ki; bu kesim gelişmekte olan ülkelerin yarısından fazlasında milli gelirin yüzde 50’den fazlasını almaktadır. Bununla birlikte milli gelirin daha büyük bir kısmı daha az sayıda kişinin elinde toplanırken, dünya ekonomisinin 1950-1973 arasında yüzde 5 olarak gerçekleşen büyüme hızının 1990’larda yüzde 3’e düşmesi, bu zenginliğin yatırıma yönelmediğini göstermektedir.

Her yerde finans kesimi sanayiinin; rantiye kesimi yatırımcıların önüne geçmektedir. Gelir dağılımında sermayenin karı artarken, emeğin geliri düşmüştür. Hem gelişmiş hem gelişmekte olan ülkelerde kar payları ücret gelirlerine göre yükselmiş; iş ve gelir güvencesi azalmış; nitelikli ve niteliksiz emek arasındaki ücret eşitsizlikleri artmıştır. Gelişmiş ülkelerde bu durum, daha yavaş bir büyüme hızı, teknolojik alandaki buluşların azalması ve daha düşük yaşam standartlarıyla sonuçlanmakta; söz konusu ülkelerde serbest ticarete ve sermaye hareketlerine karşı politik baskıların ve dolayısıyla da korumacı eğilimlerin artmasına yol açmaktadır. Buna karşın gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin yabancı sermayeye karşı liberal politikalar uygulamalarının kaynak tahsisinin etkinliğini arttıracağını ve bu suretle gelişmekte olan ülkelerde de refahın artacağını iddia etmektedirler. Ancak piyasa koşullarına göre dünyada gerçekleşen kaynak tahsisi, az gelişmişlik sorununu çözememektedir. Üstelik eskiden beri gelişmiş ülkelerin iktisat politikalarında kendi şirketlerini, üreticilerini kolladıkları bilinmektedir.

Üretimde globalleşme ve yeni uluslar arası işbölümünün sonucunda gelişmekte olan ülkelerin milli hasılaları, ihracatları ve milli hasılalarında ve ihracatlarında sınai mamullerin payı artmaktadır ancak, bu görünürdeki sanayileşmenin kalkınma ile alakası yoktur. Zira bu sanayileşme gelişmekte olan ülkelerin teknoloji üretir hale gelmelerini ve milli kurumlarının kontrolünde sermaye birikimi gerçekleştirmelerini sağlamamakta; gelişmekte olan ülkelerin ithal teknolojiye bağımlı ihracat yapısı, sağlıksız dış ödemeler bünyesi ve sık sık dışsal şoklara maruz kalan istikrarsız büyüme süreci devam etmektedir. Gelişmekte olan ülkelerin işi, artık daha zordur. Çünkü gelişme çabalarını dış dünyanın etkisine daha açık bir ortamda sürdürmek ve gelişme sürecinde eskiye oranla daha kısa bir zamanda daha fazla yol almak zorundadırlar. Bu durumda tedbirli fakat esnek bir politika izleme gereği açık olmakla birlikte; bu tür politikaların oluşturulması ve hayata geçirilmesinin güçlüğü de herkesçe bilinmektedir.

Globalleşme ile birlikte, ulus-devlet, ülke içindeki ekonomi politikalarını belirlemede sahip olduğu gücü kaybetmeye başlamıştır. Dünyadaki globalleşme eğilimleri yanında bölgeselleşme ve yerelleşme eğilimleri de devletin politika belirleme alanındaki gücünü; uluslar arası kuruluşlar, bölgesel birlikler ve yerel yönetimler ile paylaşmasını gerektirmektedir. Ulus-devlet, özellikle savunma ve ekonomi alanındaki yetki ve sorumluluklarını uluslar arası ve/veya bölgesel anlaşmalara göre yeniden tanımlamak ve bu alanlarda ülke içi politikalarını uluslar arası ve bölgesel otoritelerin kuralları doğrultusunda belirlemek durumunda kalmıştır. Bu ise, demokrasinin yükseldiği çağımızda çelişkili bir durumu işaret etmektedir. Gerçekten, bir yandan globalleşme ile tüm ülkelerde demokrasinin gelişmesi amaçlanırken, diğer yandan ülkeler kendi gelecekleriyle ilgili temel kararları alma imkanından yoksun bırakılmaktadır.

Ekonomik globalleşme sürecinde ulus devletin uğradığı güç ve yetki kaybı, özellikle gelişmekte olan ülkeler açısından daha büyük önem taşımaktadır. Bu ülkeler, dünya ekonomisi ile bütünleşme yolunda liberalleşme eğilimlerine hız vermekle birlikte, serbest piyasa ekonomisinin kural ve kurumlarının tam anlamıyla oluşmaması ve temelde yapısal nedenlerden kaynaklanan istikrarsız ekonomik ortamları nedeniyle, IMF, Dünya Bankası, WTO gibi kuruluşların belirledikleri kurallar çerçevesinde hareket etmeleri sonucu genellikle zarar görmektedirler. Uluslar arası kuruluşlar; sağlıklı bir piyasa sistemine sahip olan gelişmiş ülkelerin bile tam olarak uygulamaktan kaçındığı serbestleşme yönündeki kural ve uygulamaları, gelişmekte olan ülkelere kabul ettirmeye çalışmaktadırlar. Esasen globalleşme ile gelişmiş ülkelerde de ulus devletin ekonomi politikalarının etkinliğini bir ölçüde kaybettiği açık olmakla birlikte; uluslar arası kuruluşların kararlarında etkili olan bu ülkelerin zararı ile dünya ekonomisinde söz hakkı görece çok daha zayıf olan gelişmekte olan ülkelerin zararı kıyaslanamaz.

Sonuç olarak, gelişmekte olan ülkelerde devletin piyasa ekonomisinin tam olarak kurulup işletilmesinden makro istikrarın sağlanmasına, ekonomik kalkınmanın gerçekleştirilmesinden toplumsal refahın arttırılmasına kadar pek çok alanda temel ve yönlendirici nitelikte önemli görevleri üstlenmesi ve sağlam ekonomi politikaları ile sağlıklı bir iktisadi yapının kurulmasını mümkün kılması gerekmektedir. Ulus-devlet, gerek gelişmiş ülkelerde gerekse gelişmekte olan ülkelerde, ekonomik globalleşme ve bunun arkasındaki bilgi devrimine karşı ayakta kalacak; ancak izleyeceği maliye, para ve dış ticaret politikalarında büyük değişiklikler olacaktır.

Globalleşme ile ülkeleri, özellikle gelişmekte olan ülkeleri, olumsuz yönde etkileyen bir diğer husus, ekonomik istikrar alanında ortaya çıkmaktadır. Finans piyasalarında serbestleşme yönünde uygulamaların artması, bu piyasaların yapısında mevcut olan istikrarsızlık eğilimlerini kuvvetlendirmektedir. Yabancı sermaye hareketlerinin ve özellikle kısa vadeli ve spekülatif amaçlı sermaye giriş-çıkışlarının arttığı ve hızlandığı bir ortamda bu durum finansal krizlerin ve buna bağlı olarak ekonomik istikrarsızlıkların sorumlusu olarak görülmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde finansal piyasaların gelişimini tamamlamadan dış dünyaya açılması, spekülatif amaçlı sermaye hareketlerinin arttığı bir ortamda finansal kriz riskini de arttırmaktadır. Finans piyasaları ile ekonominin reel kesimi arasındaki organik bağlar; finans piyasalarında yaşanan krizlerin, ekonominin reel kesiminde de kriz riskini arttırmasına yol açmaktadır ki; bu ise hızla üretim düzeylerini ve üretken yatırımlarını arttırmak zorunda olan gelişmekte olan ülkeler açısından büyük önem taşımaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerin, kısa vadeli ve spekülatif amaçlı sermaye akımlarının olumsuz etkilerini bertaraf etmek; dolaysız yabancı sermaye yatırımlarını çekmek ve ülkeye gelen yabancı dolaysız sermaye yatırımlarından azami fayda sağlamak amacıyla çeşitli önlemler alması gerektiği sık sık söylenmektedir. Sadece hukuki mevzuatta yapılacak değişikliklerin, yabancı dolaysız sermaye yatırımlarını çekmek amacıyla ülkeler arası rekabetin arttığı günümüzde yeterli olmadığı; bunun yanında siyasi istikrarın sağlanmasından ekonomik istikrara, bürokratik yapıdan rekabete kadar bir çok alanda devletin yabancı müteşebbisleri ülkeye çekmek için önlemler alması gerektiği de vurgulanmaktadır. Ancak, global finans piyasasının yönetiminde yaşanan otorite boşluğu sonucunda, dünya genelinde sermaye hareketlerinin kontrol edilememesi ve yurt içi tasarrufları yetersiz olan gelişmekte olan ülkelerin kapılarını yabancı sermayeye kapatmalarının da pek mümkün olmaması yanında yabancı sermayenin gelişmiş ülkelere yönelmesi, gelişmekte olan ülkelerin işini oldukça zorlaştırmaktadır.

Dünya ekonomisinde hızlı bir değişimin yaşandığı günümüzde önem taşıyan husus; yaşanan değişimi faydalı veya sakıncalı bulmak değildir. Önemli olan dünyada bu değişimin yaşanıyor olmasıdır. Globalleşme bir tercih değil, bir gerçektir. Ülkelerin, Sanayi Devrimi ile ortaya çıkan dönüşüme kayıtsız kalmaları nasıl mümkün olmadıysa, çağımızda yaşanan teknolojik devrimin yol açtığı dönüşüme kayıtsız kalmaları da aynı şekilde mümkün gözükmemektedir. Gelişmiş ülkelerin ve uluslararası kuruluşların çabaları ve iletişim-ulaşım alanındaki teknolojik gelişmeler globalleşme olarak adlandırılan süreci başlatmıştır. Ekonomik gelişmenin kaynağı fiziki sermayeden bilgiyi işleyen ve bilgi üretebilen işgücüne dönüşmüş, bilim ve teknoloji giderek daha fazla önem kazanmış ve üretim sürecinde araştırma-geliştirme faaliyetleri verimliliğin temel belirleyicisi haline gelmiştir. Diğer yandan iletişim ve ulaşım alanında yaşanan teknolojik gelişmeler; alıcı ve satıcılar arasındaki coğrafi uzaklıkların kalkmasına ve böylece tüketim alanının genişlemesine yol açmıştır. Günümüzün gerçeği, kökleri gelişmiş ülkelerde olan sermayenin ve çok uluslu şirketlerin dünya ekonomisine hakim olması, uluslar arası ticaretin, dış yatırımların ön plana çıkması ve çokuluslu şirketler arasındaki artan rekabettir.

Mesafelerin ve zamanla ilgili sınırların kalktığı bu ortamda kaliteli, hızlı ve düşük maliyetle üretim yapan şirketler ayakta kalıyor, rekabete dayanamayanlar ise yok oluyor. Bu yeni ekonomik düzende güç, çokuluslu şirketlere geçmiş durumda; şirketler birleşiyor, devralıyor ve daha da güçlü bir konuma geçiyorlar. Ulus devletlerin söz hakkı azalıyor. Özellikle güçlü bir ekonomik yapıya sahip olmayan, siyasi ve ekonomik istikrarsızlıkların mevcut olduğu ülkelere, dünya ekonomisi ile ilgili kararların alınmasında söz hakkı düşmüyor. Ülkelerin pazarları çokuluslu ekonomik birimlerin rekabetine sahne olmakta… Neredeyse tüm ülkelerde yerli üreticiler, yatırımcılar, girişimciler arasındaki rekabet sürecine yabancılar da katılmakta ve bu süreçte ülkeler, dünya standartlarında mal, hizmet ve bilgi üreten toplumlar olmaya doğru sürüklenmektedir.

Ekonomik globalleşme olgusu, bütün milletleri aynı şekilde etkilemeyen, bazı milletlerin kontrolü altında olan bir süreç… Globalleşmenin herkese gelişme ve iyi yaşam koşulları sağlamaya yönelik bir süreç olduğu ileri sürülmekle birlikte; bugün en büyük 100 çokuluslu şirket, dünyadaki yabancı ülkelere yapılan yatırımların yüzde 20’sini denetlemekte; en zengin 447 milyarderin serveti tüm insanlığın yarısından fazlasının gelirini aşmaktadır. Aşırı sayıda artan evlilikler ve şirket satın almalarına bağlı olarak, bu güç ve zenginlik birikimi giderek artmaktadır. Globalleşme sürecinde dünya ekonomisinin gidişatını belirleyen kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışan uluslararası sermayenin sahibi çokuluslu şirketler ve finansal kurumlar olarak gözükmektedir; ancak, globalleşme sürecinin aktörleri olan çokuluslu şirketlerin ve finansal kurumların nihai olarak kontrolü birkaç gelişmiş ülkededir. Dolayısıyla, çokuluslu şirketlerin artık devletsiz hale geldiklerini ve globalleşme sürecinin tek hakimi olduklarını söylemek mümkün değildir. Kısacası, gelişmiş ülkeler dünya ekonomisini istedikleri yöne sürüklemekte ve globalleşmenin sağladığı faydalardan en büyük payı almakta, globalleşmenin yarattığı tehlikelerle mücadelede ise gelişmekte olan ve az gelişmiş ülkelere göre avantajlı olup, globalleşmenin yüklediği maliyetlerin daha küçük bir bölümünü üstlenmektedirler.

Günümüzde kendi kendini besleyen bir süreç haline gelen globalleşme yanında bölgeselleşme eğilimlerinin güçlenmesi de dikkate değer bir gelişmedir. Bu süreçte uluslararası rekabetin şiddetlenmesi ile beraber ülkeler arasında bölgesel bütünleşmelerin önemi artmıştır. Avrupa Kıtasında Avrupa Birliği (AB), Amerika Kıtasında Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması (NAFTA) ve Asya Kıtasında Asya-Pasifik Ekonomik Işbirliği (APEC) gibi bölgesel ekonomik bütünleşmeler, globalleşme eğilimleri karşısında güçlü kutuplaşma eğilimlerini yansıtmaktadır. Ülkeler, bölgeselleşme hareketleri içinde yer alarak, rekabet güçlerini arttırmaya çalışmaktadırlar.

Bilindiği gibi, bölgeselleşme yeni bir olay değildir ve siyasal, sosyal ve ekonomik bir çok nedeni vardır. Ancak, günümüzde artan rekabet bölgesel ekonomik entegrasyonların önemini daha da arttırmıştır. Bölgeselleşmeyi savunanlar; bölgeselleşmenin ticari engelleri kaldırma veya azaltma konusunda kapsamlı anlaşmaların yapılmasına olanak sağladığını ve bölgede var olan ulusal lobilerin etkinliğini azalttığını, böylece çok taraflı ticareti destekleyerek globalleşme sürecini hızlandırdığını ileri sürmektedirler. Aksi görüşte olanlar ise, bölgesel blokların büyük pazar güçleri ile içe dönük bir yapılanmaya yöneldiklerini ve dolayısıyla ekonomik globalleşmeyi geciktirdiklerini ifade etmektedirler. Günümüzde, gelişmiş ülkelerin oluşturdukları blokların, kendilerine önemli siyasi ve ekonomik güç sağladığı; bu ülkelerin, ekonomik ve sosyal sorunlarla karşılaştıkları ölçüde içlerine kapandığı, koruma siyasetlerine ağırlık verdiği ve aralarında geliştirdikleri blok içindeki ilişkileri geliştirmeye öncelik tanıdıkları görülmektedir.

Dünya böylece, bir taraftan globalleşirken bir taraftan da bölgeselleşmektedir. Hatta, bölgeselleşme globalleşmenin önüne geçmiştir. IMF, WTO, Dünya Bankası, BM gibi kuruluşlar globalleşme; AB, NAFTA, EFTA gibi bloklar ise bölgeselleşme çerçevesinde bir işbirliğini simgelemekle beraber, dünya ekonomisine yön veren esas güç, ekonomisi güçlü devletlerin oluşturdukları “özel gruplar”dır. Bunlar G-5 yani ABD, Japonya, Almanya, Fransa ve İngiltere, G-7 yani G-5 üyeleri ve Kanada, İtalya’dan meydana gelmektedir. Onlar grubu ise G-7 ülkeleri ile Belçika, İsviçre, İsveç ve Hollanda’dan oluşmaktadır.

Gelişmekte olan ülkelerin; tek başlarına yurt içi tasarrufları ile gelişmelerini tamamlayamadıkları, günümüzde dış yardımların yerini giderek dış ticaret ve uluslararası yatırımların aldığı ve sürekli ithal-ikameci sanayileşmenin ülkelerin sağlıksız gelişimiyle sonuçlandığı bilinmektedir. Sonuç olarak; gelişmekte olan ülkelerin dünyadaki değişimlerden uzak kalmaları pek mümkün ve yararlı gözükmemektedir. Bu doğrultuda dünya ekonomisi ile bütünleşmenin yolu günümüzde serbest piyasa sistemine sahip olma ve serbestleşme eğilimlerine uyum sağlama; hukuki, ekonomik ve teknolojik prosedürlerin bütünleştirilmesi ve uluslar üstü kuruluşlarca çizilen çerçevelere uyum şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Ancak; dünya ekonomisi ile bütünleşme sürecinin, globalleşme sürecinden farklı bir anlam taşıdığı açıktır. Globalleşme dünya ekonomisinin büyük bölümünü henüz kapsamamaktadır. Gelişmekte olan ülke halklarının yaklaşık yarısı 1980’lerin başından itibaren uluslararası ticaret ve sermaye akışlarında meydana gelen ve oldukça yüksek olan artışın dışında kalmışlardır. Diğer bir deyişle globalleşme süreci gelişmiş ülkelerin tekelindedir. Globalleşme ile artan dış ticaret ve dolaysız yabancı sermaye yatırımları, gelişmiş ülkelere yönelmektedir. Buna karşın, özellikle gelişme sürecinde büyük önem taşıyan dolaysız yabancı sermaye yatırımlarından buna en çok ihtiyaç duyan gelişmekte olan ülkelerin elde ettiği fayda çok sınırlı bir düzeyde kalmaktadır.

II. Globalleşme, Bölgeselleşme ve Mega Rekabet Ortamında Türkiye’nin KonumuDünya ekonomisini yönlendiren ve dünya gelirinden aslan payını alan her zaman güçlü ekonomiler olmuştur ve dünyada her alanda meydana gelen gelişmeler sadece ekonomik gücün kaynağını değiştirmektedir. Çağımızda yaşanan teknolojik devrim bilgiyi ekonomik gücün kaynağı konumuna getirmiştir. Bugün dünya ticaretinin büyük bir kısmını gerçekleştiren gelişmiş ülkeler, sermaye yoğun üretim tekniğinden bilgi yoğun üretim tekniğine geçmiş olan ülkelerdir ve ekonomik globalleşme sürecinde uluslararası büyük rekabet yarışı bu ülkeler arasında gerçekleşmektedir. Bu noktada dünya ekonomisi ile bütünleşmenin tek başına bir anlam ifade etmediği görülmektedir. Önemli olan dünya ekonomisinin belkemiğini oluşturan gelişmiş ülkelerle birlikte globalleşme sürecinde yer almak ve büyük rekabet yarışına katılabilmektir. Yarış eşitler arasında olur. Bu durumda gelişmekte olan ülkelerin yapmaları gereken şey açıktır: Uluslar arası rekabet güçlerini arttırmak.

Gelişmekte olan ülkeler için uluslararası rekabet gücünü arttırmanın, sağlıklı bir iktisadi yapıya kavuşma ve hızlı kalkınma ile mümkün olacağı açıktır. Dolayısıyla; gelişmekte olan ülkelerin rekabet gücünü arttırması, kısa vadede olmasa bile uzun dönemde toplumsal refahın artışıyla sonuçlanacaktır.

Son olarak, globalleşme sürecinin sıkıntılarını en fazla yaşayan gelişmekte olan ülkeler ve az gelişmiş ülkelerin durumlarını iyileştirmek ve dünya genelinde daha adil bir düzen sağlamak için, global ekonomide ahlaki, yasal ve ekonomik kuralların kabul edilmesi ve ekonomiyi yönetmesine kesinlikle ihtiyaç duyulduğu tartışmasız kabul edilen bir gerçektir.

Şimdi, Türkiye’nin ekonomik alanda çağın gerektirdiği atılımı gerçekleştirmesi için yapması gerekenleri belirlemek amacıyla; Türkiye ile ABD, Japonya ve çeşitli AB ülkelerinin ekonomik performanslarını karşılaştıralım. Böyle bir karşılaştırmanın iki açıdan faydalı olacağını düşünüyoruz. Şöyle ki; dünyanın iki büyük gücü ABD ve Japonya yanında, seçtiğimiz AB ülkeleri uluslararası ekonomik alanda kendini kanıtlamış, dünya ekonomisi ile bütünleşmesini tamamlamış olan ve uluslararası rekabet yarışında başı çeken ülkelerdir. Diğer yandan globalleşme kadar bölgeselleşme eğilimlerinin de arttığı günümüzde, dünyanın en önemli bölgesel bloklarından biri AB’dir ve Türkiye, AB’ye tam üye olma yolunda önemli adımlar atmakla beraber, hala bu amaca ulaşamamıştır. Böylece Türkiye ile AB ülkeleri arasında yapılacak bir karşılaştırma hem globalleşme hem de bölgeselleşme sürecinde Türkiye’nin konumu ve sorunları hakkında bilgi verecektir.

Tablo 2’de seçilen gelişmiş ülkelerle Türkiye ekonomisine ilişkin temel ekonomik göstergeler yer almaktadır. Tablodan izlenebileceği gibi, Türkiye’nin ekonomik büyüme rakamları gelişmiş ülkelerle hemen hemen aynıdır (Japonya’nın 1998’de büyüme hızının negatif olması, 1997 yılındaki Global Krizden en çok etkilenen ülkelerden biri olmasına bağlanabilir. Bu ülkenin 1996 yılında büyüme oranı %5.1’dir). Ancak, Türkiye’nin gelişmekte olan bir ülke olduğu düşünülürse bu büyüme hızının düşük olduğu açıktır. Gelişmiş ülkelerle Türkiye’nin kişi başına düşen GSYİH rakamları arasındaki muazzam fark da, bu hususu doğrulamaktadır. Türkiye’de kamu borçlarının GSYİH’daki payı ise, gelişmiş ülkelere göre oldukça düşük olmakla beraber, faiz ödemelerinin payının bu ülkelere göre çok daha yüksek bir oranda olması, borç yapımızdaki çarpıklığı göstermektedir. Kısa dönem faiz ve enflasyon oranları ile konsolide bütçe açığının GSYİH (GSMH) içindeki payı açısından da Türkiye ile bu ülkeler arasında, Türkiye aleyhine önemli farklar vardır. Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerle Türkiye arasında ekonomik istikrar, kalkınma, vb. alanlarda önemli farklılıklar söz konusudur. Tablo-2: Temel Ekonomik Göstergeler Yönünden Türkiye ile Gelişmiş Ülkelerin Karşılaştırılması (1998)

<TBODY>

Ülke Adı

Büyüme

(Reel GSYİH)

Kişi BaşınaGSYİH

(Dolar)

İşsizlik (%)

Enflasyon(%)

(TÜFE)

Kon.Büt.Açığı/GSMH

(%)

Toplam Kamu Borçları/

GSYİH

Borç Faiz Ödemesi/GSYİH

Kısa Dönem Faiz Oranları (%)

Almanya

2.2

28795.0*

9.3

1.0

61.1

3.0

3.5

İngiltere

2.2

23667.3

6.2

3.4

0.0

48.7

2.8

7.3

İsveç

2.6

26302.9*

6.5

-0.1

0.4

74.2

3.0

4.2

ABD

4.3

31381.2

4.5

1.6

0.6

56.7

3.2

4.8

Japonya

-2.8

30046.4

4.1

0.6

97.3

1.2

0.7

Türkiye

2.8

3212

6.3

84.6

-7.0

13.0*

11.7*

111.3

</TBODY>

(*) GSMH

Kaynak: OECD, Economic Outlook-66, Paris: OECD, December 1999; Uluslararası Ekonomik Göstergeler; Ankara: DPT, 1999.

1996 yılında Dünya Bankası tarafından yayınlanan “Global Ekonomik Öngörüler ve Gelişmekte olan Ekonomiler (Global Economic Prospects and the Developing Economies)” adlı raporda; uluslararası ticaret hacminin GSYİH’ya oranındaki değişim, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının GSYİH’ya oranındaki değişim, ülkelerin kredibilite durumundaki değişim gibi kriterler esas alınarak çeşitli ülkelerin “Global Ekonomik Entegrasyon” indeks değerleri tespit edilmiş ve buna göre ekonomik entegrasyon açısında ülkelerin bir sıralaması yapılmıştır. Bu sıralamaya göre Türkiye, 1980-1995 yılları arasında dünya ekonomisi ile bütünleşmede başarılı olan ülkeler arasında yer almaktadır.

Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana izlenen politikalara bakarsak, aslında 1980 öncesinde de Türkiye’nin dünyadaki ekonomik değişimlere ayak uydurma konusunda başarılı olduğunu görmekteyiz. Türkiye 1980 öncesinde dünyadaki genel eğilime bağlı olarak izlediği korumacı ve ithal-ikameci politikaları; 1980’li yıllarda yine dünyadaki değişime paralel olarak serbestleşme ve dışa açık sanayileşme modeline dönüştürmüştür. Ancak; 1980’den günümüze liberal politikalar sayesinde dünya ekonomisi ile geçmişe göre daha sıkı bağlar kuran Türkiye, ne yazık ki gelişmiş ülkeler kategorisine atlamasını sağlayacak sanayileşme hamlesini gerçekleştirememiştir.

Şimdi, halen dünyada rekabeti ölçen iki bağımsız kuruluşun Dünya Ekonomik Forumu ve Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü’nün, 1999 yılına ilişkin araştırma sonuçlarına ve Türkiye’nin uluslararası rekabet gücü açısından dünyadaki konumuna bakalım. Tablo 3’te söz konusu iki kuruluşun 1999 yılına ilişkin uluslar arası rekabet gücü sıralamaları sunulmaktadır.

Dünya Ekonomik Forumu’nun uluslararası rekabet gücünü ölçmede kullandığı başlıca kriterler; ekonomide açıklık ve serbestleşme düzeyi, devletin ekonomideki rolü, mali piyasaların gelişme düzeyi, altyapı düzeyi, teknoloji düzeyi, işgücü piyasalarının esnekliği ve sivil kurumların durumu başlıkları altında toplanmaktadır. Dünya Ekonomik Forumu’nun Global Rekabet Araştırması’na göre, rekabet edebilirlik bir ülkenin ekonomik refah ve yaşam standardını yükseltebilmesi için gerekli ekonomik güç olarak tanımlanmakta ve bir ülkenin orta vadede ne tür bir gelişme trendi içerisinde olduğunu göstermektedir. Tablo 3’te görüldüğü üzere 1999 yılında 59 ülkeyi kapsayan bu araştırmanın sonuçlarına göre, rekabet gücü en yüksek ülkeler Singapur, ABD, Hong Kong, Tayvan, Kanada, İsviçre, Lüksemburg, İngiltere, Hollanda ve İrlanda’dır. İmalat ağırlıklı üretim yapan Japonya, Kore, Malezya gibi Asya-Pasifik ülkelerinin de rekabet gücü genel olarak yüksektir. Türkiye, 1998 yılında 53 ülke arasında 40. sırada iken, 1999 yılında 59 ülke arasında 44. sırada yer almıştır.

Tablo-3: 1999 Yılı Uluslararası Rekabet Gücü Sıralaması ve Türkiye

<TBODY>

1999 YILI ULUSLARARASI REKABET GÜCÜ SIRALAMASI

IMD Sıralaması WEF Sıralaması

Derece

Ülkeler

İndeks

Puanı

Derece

Ülkeler

İndeks Puanı

1

ABD

100.00

1

Singapur

2.12

2

Singapur

86.04

2

ABD

1.58

3

Finlandiya

82.96

3

Hong Kong

1.41

4

Lüksemburg

81.20

4

Tayvan

1.38

5

Hollanda

81.06

5

Kanada

1.33

6

İsviçre

80.11

6

İsviçre

1.27

7

Hong Kong

79.67

7

Lüksemburg

1.25

8

Danimarka

77.53

8

Birleşik Krallık

1.17

9

Almanya

76.72

9

Hollanda

1.13

10

Kanada

76.47

10

İrlanda

1.11

11

İrlanda

76.36

11

Finlandiya

1.11

12

Avustralya

76.18

12

Avustralya

1.04

13

Norveç

74.38

13

Yeni Zelanda

1.01

14

İsveç

74.29

14

Japonya

1.00

15

Birleşik Krallık

74.20

15

Norveç

0.92

16

Japonya

73.92

16

Malezya

0.86

17

İzlanda

72.73

17

Danimarka

0.85

18

Tayvan

72.08

18

İzlanda

0.59

19

Avusturya

71.34

19

İsveç

0.58

20

Yeni Zelanda

71.24

20

Avusturya

0.58

21

Fransa

70.76

21

Şili

0.57

22

Belçika

70.14

22

Kore

0.46

23

İspanya

69.40

23

Fransa

0.44

24

İsrail

67.80

24

Belçika

0.39

25

Şili

66.84

25

Almanya

0.39

26

Macaristan

63.86

26

İspanya

0.37

27

Malezya

62.58

27

Portekiz

0.16

28

Portekiz

62.22

28

İsrail

0.15

29

Çin

61.02

29

Mauritius

-0.09

30

İtalya

59.98

30

Tayland

-0.10

31

Yunanistan

57.18

31

Meksika

-0.20

32

Filipinler

55.05

32

Çin

-0.27

33

Arjantin

53.76

33

Filipinler

-0.31

34

Tayland

53.27

34

Kosta Rika

-0.33

35

Brezilya

53.08

35

İtalya

-0.36

36

Meksika

52.57

36

Peru

-0.37

37

TÜRKİYE

52.31

37

Endonezya

-0.39

38

Kore

52.05

38

Macaristan

-0.39

39

Hindistan

49.95

39

Çek Cumhuriyeti

-0.40

40

Slovenya

49.88

40

Jordan

-0.51

41

Çek Cumhuriyeti

48.80

41

Yunanistan

-0.60

42

Güney Afrika Cum.

48.36

42

Arjantin

-0.65

43

Kolombiya

48.08

43

Polonya

-0.67

44

Polonya

47.80

44

Türkiye

-0.70

45

Venezüella

46.96

45

Slovakya

-0.72

46

Endonezya

41.98

46

El Salvador

-0.72

47

Rusya Federasyonu

37.78

47

Güney Afrika Cum.

-0.74

48

Vietnam

-0.85

49

Mısır

-0.86

50

Venezüella

-1.09

51

Brezilya

-1.20

52

Hindistan

-1.30

53

Ekvador

-1.34

54

Kolombiya

-1.48

55

Bolivya

-1.50

56

Bulgaristan

-1.50

57

Zimbabwe

-1.65

58

Ukrayna

-1.94

59

Rusya

-2.02

</TBODY>

Kaynak: International Institute for Management Development, World Competitiveness Yearbook, http://www.imd.ch World Economic Forum Global Competitiveness Report http:// www. World economic forum. org.

Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü’nün uluslararası rekabet gücünü ölçmede kullandığı kriterler ise, yurtiçi ekonominin genel durumu, uluslararasılaşma, kamu sektörünün yapısı ve hükümet politikaları, finans sektörünün yapısı, altyapı, yönetim, bilim ve teknoloji ile insangücü başlıkları altında toplanmaktadır. Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü’nün 1999 yılına ilişkin rekabet gücü araştırması 47 ülkeyi kapsamaktadır. Tablo 3’te görüldüğü üzere Uluslararası Yönetim Geliştirme Enstitüsü’nün Dünya Rekabet Yıllığı adlı rekabet raporu’na göre; rekabet gücü en yüksek ülkeler sırasıyla ABD, Singapur, Finlandiya, Lüksemburg, Hollanda, İsviçre, Hong Kong, Danimarka, Almanya ve Kanada’dır. Türkiye 1998 yılında 46 ülke arasında 33. sırada iken 1999 yılında 47 ülke arasında 37. sırada yer almıştır. İki araştırmanın sonuçlarına göre; genel olarak Türkiye’nin rekabet gücünün bir çok ülkeye göre düşük olduğu ve Türkiye’nin “rekabet gücü düşük ülkeler kategorisi”nde değerlendirildiği görülmektedir.

Türkiye, doğru iktisat politikaları uygulandığı zaman, yurt içinde ekonomik istikrarı sağlamada, kalkınmada başarıya ulaşabilen; dış dünya ile ilişkileri açısından ise dış pazarla ilişki kurmakta sıkıntı çekmeyen, yabancı sermaye ve yabancı sermaye ile ortaklık konularında tereddütlerini gidermiş ve işbirliği yeteneklerini geliştirmiş, rekabet gücü sıralamasında son dönemlerde Portekiz, İspanya ve İtalya’nın önüne geçebilmiş bir ülkedir. Türkiye’nin belki de en büyük sorunu, sahip olduğu potansiyeli en iyi şekilde değerlendirmemektir. Türkiye’nin bugün ekonomik alanda, ülke içindeki sorunlarını çözerek, uluslar arası rekabet gücünü arttıracak bir atılımı gerçekleştirmesi, sağlam ve etkili bir ekonomi politikası izlendiği takdirde çok da zor bir olay değildir.

Bugün, Türkiye’nin başlıca ekonomik sorunları genel olarak kalkınma hızının istenen düzeye çıkarılamaması, ekonomik istikrarsızlığın yani enflasyon ve işsizliğin ekonominin doğal dengesi haline gelmesi ve gelir dağılımının adillikten oldukça uzak olması şeklinde sayılmaktadır. Aslında hızlı bir kalkınmanın sağlanması, ekonomik istikrar ve adil gelir dağılımı tüm ülkelerin başlıca makro hedefleri olup, nihai amaç olan sosyal refah maksimizasyonunun alt unsurlardır. Konuya bu şekilde yaklaşınca Türkiye’nin ekonomik sorunları olarak belirtilecek hususlar bu amaçlara ulaşmayı engelleyen eksiklik ve aksaklıklar olacaktır. Bu eksiklik ve aksaklıklar ise başlıca; yurt içi tasarrufların düşük olması, döviz açıkları, altyapı ve üretken yatırımların azlığı, finansman sektörünün yetersizlikleri, reel sektör ve finans sektörü arasındaki kopukluk ve genel olarak ekonomideki verimlilik düşüklüğü, teknolojik gerilik, kalite-maliyet koordinasyonunun olmayışı, uzman, kaliteli işgücü yetersizliği, vb. şeklinde sıralanabilir.

Türkiye’de ekonomik sorunların ekonominin yapısal niteliklerinden kaynaklandığını, bunun ise izlenen ekonomi politikaları ile yakından ilişkili olduğu açıktır. Gerçekten Türkiye ekonomik model olarak serbest piyasa ekonomisini benimsemekle birlikte Türkiye’de serbest piyasa ekonomisi yıllardır tam olarak kurulup işletilememektedir. Özellikle rekabet, teşebbüs özgürlüğü ve arz-talep-fiyat mekanizmasına ilişkin sorunlar vardır. Dolayısıyla en başta mikro bazda ekonominin işleyişi aksamaktadır. Türkiye’de kamu kesiminin ekonomik hayattaki konumu da, serbest piyasa mekanizmasının tam olarak kurulması ve işlemesini engelleyici bir nitelik taşımaktadır. Yani Türkiye’de ekonomideki sorunların temel dayanaklarından biri kamu kesiminin ekonomideki faaliyetleri ve izlediği iktisat politikalarıdır.

Bir yandan kapsamlı ve çok sayıda devlet faaliyetinin meydana getirdiği kamu kesimi diğer yanda devletin yoğun bir şekilde kontrol ettiği, yönlendirdiği özel sektör… Devlet hem ekonominin önemli bir kısmını oluşturmakta hem de kendi dışındaki kesime müdahaleleri ile yön vermektedir. Etkin çalışmayan piyasa ve ekonomiyi istediği yöne sürükleyen devlet ikilisinden oluşan Türk ekonomisinde, bir yandan özel sektörün verimlilik sorunları, diğer yandan devletin uyguladığı ekonomi politikalarının eksiklikleri ve uzun vadeli olmaması ekonominin işleyişini aksatmakta ve bizzat ekonomik sorunların kaynağı olmaktadır.

Devletin ekonomideki payının oldukça önemli bir seviyeye ulaşması, demokratik bir sistemde siyasal sürecin işleyişi ekonominin seyrini belirleyen önemli bir etken olmasına yol açmaktadır. Bir yandan çoğulcu demokrasinin açmazları, diğer yandan devletin yapısı ve siyasal karar alma mekanizmasının nitelikleri ekonomide aktif bir role sahip kamu kesiminin faaliyetlerinin niteliğini belirlemektedir. Böylece ekonomik alanda normatif açıdan devletçe üstlenilmesi gerektiği düşünülen görev ve sorumlulukların kamu kesimince yerine getirilmesi sonucunda ortaya çıkan sonuçların arzu edilenden farklı olduğu görülebilmektedir. Gelişmekte olan ülkelerde devletin ekonomide klasik görevleri dışında bazı görevleri de üstlenmesi gereği açıktır. Ancak sorun devletin ekonomide üstleneceği görevlerin kapsamı ve sınırının belirlenmesidir.

III. Sonuç

20. yüzyılın sonlarında devletler, şirketler ve bireyler yeni bir dünya düzenini beraberinde getiren değişim rüzgarına kapılmışlardır. 21. yüzyıla geldiğimizde iletişim ve bilişim alanında ortaya çıkan teknolojik devrimin temel dayanağını ve gücünü oluşturan değişimle birlikte özellikle globalleşme olgusu dünya ekonomisinde de bir yeniden yapılanmayı gerekli kılmıştır.

Çok uluslu şirketlerin ve bunların arkasındaki güçlü ekonomilerin hakim olduğu çağımızda dünya ekonomisi, uluslararasındaki büyük bir rekabet yarışına sahne olmaktadır. Piyasa ekonomisinin dünya geneline yayıldığı ve devletin ekonomideki rolü ve payının sınırlanması yönündeki eğilimlerin arttığı günümüzde, ekonominin itici gücünü bireyler oluşturmakta ve uluslar arası rekabet yarışında ancak, bireye yatırım yapan, bilgi yoğun sanayiye dayalı, sağlıklı bir iktisadi yapıya sahip olan ülkeler yer alabilmektedir.

Türkiye de; küreselleşme, bölgeselleşme ve mega rekabetin önem kazandığı günümüzde piyasa-devlet işbirliği içinde hızlı bir ihracata dayalı-sanayileşme hamlesini gerçekleştirmek; böylece uluslararası rekabet gücünü arttırmak zorundadır. Bunun içinse, öncelikle, devlet ve piyasanın ekonomideki işlevlerinin yeniden tanımlanması gereği açıktır.

Kaynakça

Akman, Vedat (Der.), Gelecek Yüzyılın Gündemi, İstanbul: Rota Yayınları, Şubat 1999.

Aktan, Coşkun Can, Türkiye Dünyanın Neresinde? 1999, EGİAD Yayını, Ankara: Tükelmat A.Ş., 1999.

Aktan, Coşkun Can; Hüseyin Şen, Globalleşme, Ekonomik Kriz ve Türkiye, Küçük ve Orta Ölçekli İşletmeler Serbest Meslek Mensupları ve Yöneticileri Vakfı Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Araştırmalar Serisi, No: 1, Ankara: Kasım 1999.

Brahmbhatt, Milan; Uri Dadush, “Disparities in Global Integration”, Finance and Development, September 1996, ss 47-50.

DPT, Yedinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, (1996-2000) 2000 Yılı Programı, Ankara.

Drucker, Peter F., “The Global Economy and the Nation State” Foreign Affairs, Volume 76, No: 5, September/October 1997, ss. 159-171.

“Dünya Kalkınma Raporu 1997 ‘Değişen Dünyada Devlet’”, İşletme ve Finans, Yıl:12, Sayı: 137, Ağustos 1997.

Gürses, Mahmut, “Küresel Ekonomi:Şirket Yapısındaki Değişiklikler, Dış Ticarette Şirketlerin Yönlendirici İşlevleri ve Küreselleşme Sonrasında Gelir Dağılımı Üzerine”, Maliye Yazıları Dergisi, No: 128, Mayıs-Ağustos 1998, s. 55-67.

Haass, Richard N. ve Robert E. Litan, “Globalization and Its Discontents”, Foreign Affairs, May/June 1998, ss. 2-6.

International Institute for Management Development, World Competitiveness Yearbook, http://www.imd.ch.

Karluk, Rıdvan, Uluslararası Ekonomik, Mali ve Siyasi Kuruluşlar, 4. Baskı, Ankara: Turhan Kitabevi, 1998.

Kutlu, Erol, “Küreselleşme ve Etkileri”, Anadolu Üniversitesi İ.İ.B.F. Dergisi, Cilt XIV, Sayı: 1- 2, Yayın No: 1068, Eskişehir: 1998, s. 363-386.

“Küreselleşen Dünyada Ekonomik Bağımsızlık”, Egevizyon, Sayı 27, ESİAD Temmuz 99, yıl:7.

Nebioğlu, Hüsamettin, Bölgeselleşme Hareketleri Bağlamında 21. yy’da Türkiye, Ankara: DPT, Eylül 1997.

OECD, Economic Outlook-66, Paris: OECD December 1999.

Rodrik, Dani, “Sense and Nonsense in the Globalization Debate”, Foreign Policy, No: 107, Summer 1997, ss. 19-37.

Sachs, Jeffrey, “International Economics: Unlocking the Mysteries of Globalization”, Foreign Policy, No: 110, Spring 1998, ss. 97-111.

Şaylan, Gencay, Değişim Küreselleşme ve Devletin Yeni İşlevi, Ankara: İmge Kitabevi, 1995.

Ulagay, Osman, Quo Vadis? Küreselleşmenin İki Yüzü, İstanbul: Doğan Kitapçılık A.Ş., Ekim 1999.

World Economic Forum Global Competitiveness Report http:// www. World economic forum. Org.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: