TARİH VE BİLİM FELSEFESİ ARASINDAKİ BAĞINTILAR

Thomas S. Kuhn

“Bugün üzerinde konuşmam istenen konu; tarih ile bilim felsefesi arasındaki ilişkilerdir. Bence bunun, her şeyden çok, düşünsel olduğu kadar derin bir kişisel önemi vardır. Ben karşınızda bir bilim tarihi uygulayıcısı olarak bulunuyorum. Amerikan Felsefe Kurumunun değil, Amerikan Tarih Kurumunun bir üyesiyim. Ancak üniversitenin ilk sınıfında felsefeyle karşılaşmamdan sonraki yaklaşık on yıl için,o benim meslek dışı uğraş olarak birinci ilgi odağımdı ve gerçekten iyi yetiştirilebileceğimi sandığım tek alanı, kuramsal fiziği bırakarak onu meslek edinmeyi sık sık düşündüm. 1948 yakınlarına değin sürüp giden o yıllarda,tarih ya da bilim tarihi bende en hafif bir ilgi uyandırmamıştı. O sıralar,birçok bilim adamı ve filozof için olduğu gibi,benim için de tarihçi,geçmiş üstüne olguları toplayıp doğrulayan ve sonra onları zaman sırasına göre düzene koyan bir kimseydi. Açıktır ki, işi gücü tümdengelimsel çıkarım yapma ve köklü kuramla uğraşma olan bir kimse için olup bitenleri kayda geçirmenin bir çekiciliği bulanamazdı elbet.

Daha sonra, olup bitenlerin yazmanı olarak tarihçi görüntüsünün hem filozoflar ve hem de bilim adamlarına böyle özel bir biçimde niçin sıcak geldiğini soruşturacağım. Onun sürüp giden ve seçme çekiciliği, ne rastlantıdan ne de tarihin özyapısından ileri gelir ve işte bundan dolayı da özellikle aydınlatıcı (s:25) olabilmektedir. Ama benim şimdiki konumum özyaşamöyküsü niteliğindedir. Fizik ve felsefeden tarihe gecikmiş olarak beni çekip götüren şey; bilimin tarihsel kaynak gereçleri içinde karıştırıldığında,bilim pedagojisinde örtülü ve bilimsel yöntemin standart felsefi açıklamalarında belirgin olan bir bilimden çok farklı bir girişim gibi göründüğünün anlaşılmasıydı. Şaşkınlık içinde anladım ki,tarih, bilim felsefecisiyle ve belki de ayrıca,daha önce bulunduğu konumlar için bir örnek kaynağı olarak klasik rolünü aşan yollarda,bilgi bilimciyle ilgili olabilirdi. Diyeceğim, özellikle önemli bir problem ve derin gözlem kaynağı olabilirdi. Dolaysıyla bir tarihçi olduğum halde,en köklü ilgilerim felsefi niteliklerini de sürdürüyordu ve son yıllarda da bu ilgiler,yayınlanmış yapıtlarımda giderek artan bir biçimde açıkça kendilerini dışa vuruyordu. Demek, belli bir ölçüde,hem tarih, hem de bilim felsefesi yapmaktaydım. Elbet, dolaysıyla bunlar arasındaki bağıntı üstüne de düşünmekteydim;ama ayrıca bunu yaşıyordum da,ama bu aynı şey demeye gelmezdi. İşe karışmamın bu ikili yanı bugünkü konuya yaklaşım tarzında ister istemez yansıyacaktır. Bu bakımdan konuşmam da sıkıca birbirine bağlı olmakla birlikte,yine çok farklı iki bölüme yarılacaktır. Birincisi,iki alanı sıkı sıkıya birleştirme yolundaki her girişimde rastlanabilecek güçlükler üstüne,çoğun büsbütün kişisel bir rapordur. İkincisi, daha çok, açıkça düşünsel olan problemleri ele alır ve yakınlaştırmanın gerektirdiği büsbütün özel çabaya gerçekten değer olduğunu gösterir.

Bu ilgiler topluluğunun pek az üyesi,en azından Birleşik Devletler’de, tarih ile felsefenin birbirinden ayrılıp seçilen disiplinler olduğunun belirtilmesi gereğini duyacaktır belki. Öyleyse daha işin başında iken izin verin de, bu yoldan niçin ayrılmaları gerektiği üzerinde durmak için sebepler göstereyim. Bu çalışma alanları arasında yeni bir diyalog çok gerekli olsa da,bu disiplin-içi değil,disiplinler-arası olmalıdır. tarih ve bilim felsefesinde,Princeton Üniversitesi Programına katıldığımı bilenleriniz, böyle bir alanın olmadığı üzerinde durmamı garip karşılayabilirler. Ne var ki, Princeton’da tarihçiler ile bilim felsefecileri,birleriyle örtüşmekle birlikte yine de farklı çalışma kurları izlerler,değişik genel sınavlardan geçerler ve değişik (s: 26) bölümlerden, yani ya tarihten ya da felsefeden akademik ünvanlar kazanırlar. Bir dizayn çerçevesinde özellikle hayranlık uyandıran şey, her birinin disiplin temeline bir yıkım getirmeksizin,alanlar arasında bir diyalog için,onun kuramsal bir temel sağlamış olmasıdır.

İki alanı birleştirme girişiminin olası sonucu için “yıkma” pek güçlü bir terim değildir belki. Çünkü bunlar,bir çok temel,kurucu nitelikleriyle birbirinden ayrımlaşmaktadır;bu niteliklerin en geneli ve göze çarpanı gütmekte oldukları amaçlarıdır. Birçok tarihsel araştırmanın son ürünü olan bir anlatı,geçmişin özel durumları üstüne bir öyküdür. Kısmen, olup bitenlerin bir betimidir(filozoflar ile bilim adamları genellikle betimleme der). Ne ki bunun başarısı sadece doğruluğa değil, aynı zamanda yapıya da bağlıdır.

tarihsel anlatı betimlediği olayları akla yakın ve anlaşılır kılmalıdır. Bir anlamda, yine döneceğim buna, tarih bir açıklama girişimidir. ne var ki açıklayıcı işlevleri,belirtik genellemelere hemen hiç başvurmaksızın gerçekleşir. (Daha sonraki işleme için burada diyebilirim ki,filozoflar tarihteki kuşatıcı yasaların rolünü tartıştıklarında, örneklerini belirgin bir biçimde ekonomistlerin ve toplumbilimcilerin yapıtlarından alırlar,tarihçilerinkinden değil. tarihçilerin yazılarında yasa tarzı genellemeler bulmak olağanüstü güçtür.) Öte yandan filozof her şeyden önce belirtik genellemeleri ve de genel geçer ölçektekileri amaçlar. Doğru olsun, yanlış olsun, o öykü anlatıcısı değildir. Onun amacı, özel bir yerde ve zamanda olup bitenin anlaşılmasını sunmaktan çok, her zaman ve her yerde doğru olanı bulup getirmektir.

Sizin her biriniz de bu kaba genellemeleri eklemleyip işe yarar hale getirmek isteyecektir;kimileriniz de bunların kök ayırt etme problemleri doğuracağını kabul edecektir. Ama pek azınız bu tür ayırımların tümüyle boş olduğunu anlayacaktır; işte bundan dolayı ben onların kendilerini bırakıp sonuçlarına dönüyorum. Amaçların birbirinden ayırt edilmesini önemli kılan da bunlardır. Bilim tarihi ile bilim felsefesinin ayrı ayrı amaçları olduğunu söylemek, onları, hiç kimse aynı zamanda uygulayamaz demeye gelir. Ne var ki bu da demek değildir ki onları almaşık olarak, yani zaman zaman tarihsel problemler üstüne (s: 27) çalışarak ve bu arada da felsefi sorunlara el atarak uygulamak konusunda da büyük güçlükler vardır. Bu türden bir öngörüyü açıkça amaçlamış olduğum için bunun başarılabileceği inancına da katılıyorum. Ne var ki her yol değiştirmenin kişisel bir ayrılma, bir disiplinini,hiç bağdaşmadığı bir başkası için bırakılması olduğunu tanımak da yine önemlidir. Bir öğrenciyi aynı zamanda her ikisinde birden yetiştirmek, onu her iki disiplinden de yoksun bırakma tehlikesini doğurur. Bir filozof olma, daha başka birçok şeyle birlikte, hem problemler ve hem de onların çözümleriyle ilgili tekniklerini değerlendirilmesine yönelik,özel bir kafa düzenini gerektirir. Bunun gibi, bir tarihçi olmayı öğrenme de yine özel bir kafa yapısını isteyecektir; ama iki öğrenme deneyinin verdiği sonuç asla aynı olmayacaktır. Sanırım burada bir uzlaşma olamaz,çünkü o da ünlü Geştaltçı diyagramın ördeği ile tavşanı arasındaki uzlaşma kadar,aynı türden problemler ortaya koyacaktır. Birçok kimse,ördek ile tavşanı kolayca almaşık bir yolla görebilse de, hiçbir göz çalışması ve keskinliği,bir ördek-tavşan ortaya çıkaramaz.

Girişimler arasındaki bağıntı üstüne olan bu görüş, benim yirmi yıl önce tarihe döndüğüm zaman taşıdığım görüş değildir asla. Daha çok,bir öğretmen bir yazar olarak, bazen üzücü olan,çok daha sonraki deneyimden türemektedir. Birinci rolde, sözgelişi, geleceğin tarihçilerinin ve filozoflarının aynı klasik bilim ve felsefe yapıtlarını okuyup tartıştıkları mezuniyet seminerlerinde,birçok kez ders vermiştim. Her iki grup da bilinçliydi ve her ikisi de verilen ödevleri özenle yerine getiriyordu; ama her ikisinin de aynı metinlere bağlı kaldıklarını sanmak çoğun güçtü. Kuşkusuz her ikisi de aynı göstergelere bakıyordu;ama onları değişik bir yolla ele almak için yetiştirilmişlerdi (isterseniz programlaştırılmışlardı diyebilirsiniz). Bu yüzden,zorunlu olarak raporları,açımlamaları ve tartışmaya katkıları için temel sağlayan göstergelerin kendilerinden çok, işleme giren göstergelerdi- sözgelişi okuma notları ya da metinden alıntılardı.

Tarihçilerin gözünden büsbütün kaçan ince çözümleme ayrımları,filozoflar kendi okumaları üstüne bilgi verdiklerinde,büyük önem kazanıyordu çoğun. Sonuçta karşılaşmalar, tarihçiler için şaşmaz bir biçimde eğitici oluyordu; ama yanlışlıklar (s:28) her zaman onlarda değildi. nitekim filozoflarca üzerinde çok durulan ayrılıklar, kimi zaman özgün metinde hiç bulunamıyordu. Bilimin ya da felsefenin daha sonraki gelişimini ürünleri oluyorlardı Ve filozofların göstergeleri işledikleri sırada işe karışmaları, kanıtlamayı değiştiriyordu. Ya da yine bunun gibi,tarihçilerin bir konumu açımlamasına kulak verildiğinde,gözden kaçırdıkları eksikliklere ve tutarsızlıklara işaret ediyorlardı filozoflar. Ancak filozoflar, sonra, açımlamanın doğru olduğunu, özgün metinde de eksiklikler bulunduğunu anlayınca şaşırıyorlardı.

(Kuhn,Thomas; Asal Gerilim (1977), Çev: Yakup Şahan, Kabalcı ya (1994) s:25-29…)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: