Rol çalan aydın tipleri…

mete_tuncay.jpg 

Mete Tuncay 

Elbette devlet merkezli, otoriter ve ideolojik zihinler toplumsal alanı tek tipleştirerek oradaki alabildiğine zengin anlamlar dünyasını ötekileştirirler. Ötekileşen her yapı merkezden itilir ve önce tanımsız, ardından da mekansız kalır.

Bir ülkede aydının tek vasfı laiklik hassasiyeti olursa, orada nasıl bir toplumsal yapı inşa edilir?

Elbette devlet merkezli, otoriter ve ideolojik zihinler toplumsal alanı tek tipleştirerek oradaki alabildiğine zengin anlamlar dünyasını ötekileştirirler. Ötekileşen her yapı merkezden itilir ve önce tanımsız, ardından da mekansız kalır.

Bu tür toplumlarda büyük dönüşümler değil büyük bunalımlar, krizler ve darbeler yaşanır. Maslahatçıların çoğaldığı ortamın temelinde duran esasında bir aydın sapmasıdır. Her şeyi laikliğe indirgemeci aydının yanılgısıdır, dini her türlü terakkiye mani görme saplantısı… Toplumsal gerçekliğin sesi olmayan aydınların başını çektiği bir sapma yaşadı Türkiye. Gerçekte aydın toplumsal vicdanın sesidir. Onların olmadığı yerde komiteci ve jakoben tipler aydın rolüne soyunurlar, rol çalarlar. Onlar sustuğunda ya da susturulduğunda, toplumun sürükleneceği mecrayı kestirmek güçleşir. Salon aydını olup da, brifinglerde emir alan, yeni roller kapan kimi aktörlerin içten ihanetleri, demokrasi mücadelemize bir büyük kırılma olarak geçti 28 Şubat süreci. Susan toplumlar tehlikelidir. İfadesizlik, iradesizliği sürüye dahil olmayı beraberinde getirir. Konuşmayan toplumlar güdüleriyle hareket ederler ve yığınlar halinde farklı mecralara kolayca yönlendirilirler. Akıllı devletler, toplumdaki dinamizmi yaşatmak için aydınlarına hür ortamlar hazırlar. Çünkü hürriyetin olmadığı yerde eleştiri ve beğeninin anlamı kaybolur. Emir komuta ilişkisi belirleyici olur. Her emir de gizliden gizliye bir isyanı körükler. Aydın şablonlara sığmaz, devletin dışında konumlanır, eleştirir, tartışır, cesaret verir topluma. Aydınlarına tahammül edemeyen, onları düşman belleyip tek ses haline getirmeye çalışan devletler, yönetimler, kural dışılığa, hukuk tanımazlığa hızla kayarlar. Mazi bu tür örneklerle doludur. Sahici eleştiriler iktidarları rasyonelleştirir. Toplumun huzuru devlet korkusundan değil, düşünce farklılığından kaçsın ki, fikirlerin çarpışmasından yeni hakikatler doğsun, toplumsal dinamizm süreklilik kazansın. Kendine has duruşu olan Mete Tunçay; susmaması gereken az sayıda sahici aydından biri. Abant Platformu son yıllarda gerçekleştirdiği Brüksel, Washington, Paris, Kahire toplantılarıyla dışa açıldı. Siz de uzun süredir platformun eş başkanısınız. Kaç yıldır platformun içindesiniz?

Yedi yıldır içindeyim.

Bu platformun neyi size cazip geliyor?

Abant’ın değeri, çeşitli ideolojik eğilimlerden insanların, demokrasi, barış, özgürlük, adalet, gelişme gibi temel değerlerde ortak oldukları bilinciyle, hep birlikte bir konuya bakmalarından ileri gelmektedir. Bu kadar ortaklık içinde insanların birbirlerini görmezlikten gelerek yaşamaktansa, biraya gelip paylaşma ve etkileşmeye açılmalarını sağladı Abant Platformu.

Yelpazeyi yeterince geniş buluyor musunuz?

Mümin ve münkir çeşitli insanlar bir araya geliyorlar, ama laik kesim bu işe yeteri kadar katılmıyor diye üzülüyorum. Türkiye’nin en temel sorunu, bütün insanlığın başına bir kanser gibi belalar açmış olan, şoven milliyetçiliktir. Bu “lâikçilik” diye sivriltilen tavrı da paylaşmıyorum. Bağnaz olmadan İslam inancına bağlı insanlarla birlikte olmayı erdemli bulurum. Farklı inanışlara sahip insanların bir araya gelip, memleket meseleleri üzerinde olabildiğince mutabakata varmaları ve bu değerlerin propagandasını yapmaları bir zorunluluk.

Siz hangi kesimdensiniz, kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?

Kendimi kültürel Müslüman olarak tanımlıyorum. Kişi laik olmaz, ya dindar olur, ya da dinsiz.

BİSMİLLAH DEYİP BAŞLARIM

İslam muhitinde büyümüş olmanın bana getirdiği birtakım şeyler var. Ben birçok şeye Bismillah diye başlarım. Kişiliğimin bir parçası olan şeylere savaş açmam manasız. Kendi hesabıma bir cenaze namazı kılınıp, kefenlenip, İslam usullerine göre gömülmekte hiçbir sakınca görmüyorum.

Mehmet Aydın ile Mete Tunçay’ın Abant Platformu’nda sergiledikleri önemli bir uyum vardı…

Yaşlarımız yakın, Mehmet Aydın çok iyi yetişmiş bir insan. Dünyayı biliyor. Ama bütün bunların üzerinde mümin bir insan. Gördük ki, birçok noktada paralel düşünüyoruz. Ama o sonradan siyasete gitti…

Mehmet Aydın’ı kaybettiğinizi mi düşünüyorsunuz?

Bana sorsaydı “siyasete gitmeyin” derdim. Ne demekse, manevi olarak duruyor Abant’ta ama madden gelemiyor. Gelmesinde herhalde kendisi açısından bir sakınca var.

Devlet entelektüellere pek yaramıyor galiba…

Entelektüeller de devlete pek yaramaz. Aydın hoca belki cumhurbaşkanı bile olabilir ama gitmeseydi, eski durduğu yerde kalsaydı sanki daha iyi olurdu. Türkiye’de aydın olmanın manası bir hayli değişti. 30 yıl önce “Müslüman aydın” tabiri bile imkansız bir şeydi. Müslüman, değişime direnen, sorgulamalara karşı çıkan insan tipi olarak görülürdü. Son yıllarda bu tablo hızla değişti. Ama bu değişime karşı bir direnç var, kendilerini topluma kabul ettirme mücadelesi veriyorlar.

Bu durum sizi rahatsız ediyor mu?

Aydın tanımının içine Müslümanların girmesini istemeyenlerin tavrından elbette rahatsızım. “Kafalarında gizli ajandaları var” türü argümanları hiçte manalı bulmuyorum. Komünizm zamanında Leningrad’da Kazan Katedrali’ni Ateizm Müzesi’ne çevirdiler. Sovyetler yıkıldıktan sonra orası yine katedrale döndürüldü. Oralarda camekânlarda, din düşmanlığı için fotoğraflar, kitaplar teşhir ediliyordu. Erken Cumhuriyet dönemlerimizde de benzer şeyler oldu. Mesela, ressamlar 1930’larda İstanbul’da doğru dürüst resim galerisi yok diye, Sultanahmet Camii’ne göz koymuşlar. Lâikçilere göre “İslamiyet tehlikeli bir şeydir; büsbütün serbest bırakılırsa, kötü yerlere varır, askerler cumhuriyet devrimlerine sahip çıksınlar” mantığı demokratik değildir. Demokrat olmak için bu tavrı bırakmak gerekir.

Türk aydını kendine sıra dışı bir misyon biçmiş durumda..

Aydının toplumda bir çeşit öncülük rolü oynaması gerektiğine inananlardanım. Aydın üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşan kişidir. İşini yapan adam aydın değildir. Aydınların toplumda yeni fikirleri ortaya atmak, tartışmak, eleştirmek gibi işlevleri olmalı. Toplumsal kurumlar arasında bileşik kaplar kanununa inanıyorum. Türkiye’nin milli geliri, adaleti, Silahlı Kuvvetler’i, üniversitesi böyleyken, aydınları da işte böyle olur.

ATATÜRK AYDIN DEĞİLDİ

Atatürk nasıl bir aydındı?

Aydın deyince daha çok düşünce planında bir şey akla geliyor. Atatürk kendinden önce bu toplumda geliştirilen fikirleri biliyordu ve bir anlamda o fikirlerin bir ürünüydü. Meşrutiyet yıllarında tartışılan şeyleri cumhuriyet yıllarında cesaret ve cüretle yürürlüğe koydu, ama bu onu aydın yapmaz.

Otuz yıl önce yazdığınız bir makalede Kemalizm’i bir tür ‘Yeni İslam’ olarak tanımlıyorsunuz. Hâlâ aynı şekilde mi okuyorsunuz?

Bu düşüncem kuvvetlenerek devam ediyor. Günümüzün Kemalistleri geçmiştekilerden çok daha dogmatik, çok daha köşeli. Dinde inançlar tartışılmaz. Kemalizm de sanki dini dogmalarmış gibi bilimi tartışılmaz hale getirdi. Burada bir çelişki var. Adnan Adıvar, 1950’de benzer şeyler söylemiş: “Şimdi yeni düşünce, eskiden İslam dogmasının tuttuğu yeri tutuyor. Bundan ötürü, Türkiye’nin düşünce tarihinde, özgür ve eleştirici bir ruhun, İslamcı ve Batıcı düşünüşler arasında sahici bir etkileşim olmasını sağladığı herhangi bir düzenin varlığına işaret etmek hâlâ olanaksızdır.”

ARKAMDA BIRAKACAĞIM BİR DİKTATÖR MANZARASI

Bugünkü sol aydınların, sol siyasetin açmazı bu dogmatik düşüncede mi aranmalı?

Türkiye’de kendilerini sol olarak tanımlayanlar Kemalizm’le hiçbir şekilde dürüstçe hesaplaşmadılar. Atatürk’ün her yaptığı doğruydu yaklaşımı yanlış. Resmi tarih çok tek yönlü. Mesela 1925’te Şeyh Sait İsyanı bahane edilerek çıkarılan Takrir -i Sükûn Kanunu bir dönüm noktası. Fethi Okyar, Serbest Fırka dönemini anlatırken yazıyor: “Mustafa Kemal bana dedi ki: Gençliğim Abdülhamit baskıcılığına karşı bir isyan hareketleriyle dolu geçti, bugün bir yere geldik, gözlerimi kapatsam arkamda bırakacağım bir diktatör manzarasıdır.” Arkamda bırakacağım diktatörlüktür diyor, yani gidişattan Atatürk de rahatsızdı… Değişme süreci içinde, bir çok yerlerde modernlik adına, modernliğin ruhuna aykırı baskılar görüldü. Siyaset biliminde “Savunmacı çağdaşlaşma” diye bir kavram da icat ettiler. Toplumdaki egemen sınıfın kendi konumlarını sürdürebilmek için toplumu değiştirmeleridir yapılan. Cumhuriyetle birlikte ortaya çıkan Türk tecrübesi de böyle görülebilir.

O yapı bugün de devam ediyor mu?

Kendi hakimiyetlerinin devam etmesi çatışması sürüyor. Aydın geleneğimizde sorunlar var, güçlü bir “lejyoner” damar yaşıyor. Yani “kiralık asker, paralı asker.”

BİZDE AYDIN DEVLETTEN YANA

Aydınlar devlet memuru gibi mi?

19. Yüzyıl’da bizim aydınlar ülke içinde çalışamadıkları için Fransa, İngiltere, İsviçre’ye gidiyorlar. Aynı dönemde oralarda Rus devrimciler de var. Rus devrimcilerin amacı çarlığı yıkmak, bizimkilerin amacı devleti kurtarmak. Türkiye’de anarşist fikir gelişmedi, herkes “bu devlet nasıl ıslah edilir” diye baktı, karşılığında da devletten sürekli bir şeyler beklendi. Devleti sorgulama geleneği yok aydınımızda. Hikmet-i hükümet denince, hemen itaatkar yurttaşlar oluyoruz.

Yakın tarih bizde ‘kurtarıcılığı’ kuva-i milliye hareketlerini besliyor mu?

Kuva-i milliye muhataralı bir terim. Gerilla hareketini çağrıştırıyor. Bugünlerde işsiz kalan emekli askerler ordu saflarında alıştıkları sloganları sivil toplum içinde örgütlemeye kalkıyorlar ki, bunun kesinlikle devlet tarafından önlenmesi gerekir. Kızılelma Koalisyonu, Kuva-i Milliyeciler falan işin karikatürü gibi… “Ulusal çıkarlar” diye sunulan şeyler aslında ulusal çıkar değil, belirli bir düşünceye ve ideolojiye bağlı insanların çıkarıdır.

Bir yazarın fikirlerinden dolayı ülkesini terk etmek zorunda kalması nasıl bir mesaj veriyor ötekilere?

O ülkenin çok aleyhinedir. Aydınların ana dili konuştukları ülkede yaşamaları çok büyük bir mutluluktur. 1980’ten sonra üniversite tasfiyesi olacağını öğrenince -daha önce yurt dışında yaşamak zorunda kalan- Niyazi Berkes’e mektup yazdım, oralarda bir iş bulabilir miyim diye. Aramız pek iyi değildi ama insani bir mektup geldi; “başınıza böyle bir şey gelirse çok üzülürüm, ama bir yolunu bulun ülkenizde kalın. Ben ülkemden çıktığım için çok pişmanım.”

Büyük değişimlerin vakti geldi

Abant son toplantısını Mısır’da yaptı. Neden Mısır?

Mısır Arap dünyasının en önemli devleti. 19. Yüzyıl’daki Osmanlı modernleşmesine Mısır birçok bakımdan önderlik etmiştir. Önyargıların aşılması gerekiyor. Tanışmanın getireceği avantajlar var. Bir de Ortadoğu’da büyük değişimlerin vakti gelmiştir.

Neler değişecek ve bu değişimler Ortadoğu’da kimlere rağmen olacak?

Ortadoğu’daki sorun siyasaldır. Sadece iç dinamiklerle ilgili değil, bu coğrafyada bir büyük bela da İsrail gerçeği. İsrail, Mısır’la birkaç kere savaştı, İsrail’in hamisi Amerika müdahale etti ve Mısır İsrail’le uzlaşmak şartıyla her yıl iki milyar dolar yardım alıyor. Mısır ekonomik ve askeri bakımından Amerikan yörüngesinde duruyor. Türkiye’nin durumu da çok farklı değil. Batı’da Türkiye İsrail ile dost kalma potansiyeline sahip ülke olarak gözüküyor.

Büyük değişimler Amerika’nın tasarladığı şekilde mi olacak?

Amerika’nın BOP diye bir projesi vardı, ama amaçlarına ne kadar ulaşabilecekleri çok şüpheli. Muhtemelen düşünülen çare aynı, bu coğrafya, Arap Birliği’ndeki 22 ülke demokratikleşmeli. Fakat bu Amerika’nın güç kullanmasıyla olamaz.

1915 OLAYLARINDA ALMAN PARMAĞI ARANMALI

Bazı ülkelerde Ermenilere soykırım yapıldığı yönünde kararların alınması çabalarını bir tarihçi olarak anlamlı buluyor musunuz?

Bir ülke parlamentosunun tarihte şu olmuştur diye karar alması sadece demagojidir. Ermenistan’ın soykırım teriminde ısrar etmesi yanlış. Konunun objektif araştırılması için siyasi durumun düzeltilmesi lazım. Öncelikle Azerbaycan’la Ermenistan barışmalı. Onları sadece Amerika ve Rusya Federasyonu uzlaşmaya zorlayabilir. Uzlaşma sonrasında Türkiye Ermenistan’ı tanımalı, ekonomik, kültürel siyasi ilişkiler kurmalı. Ardından tarihçiler oturup 1915’i konuşabilirler. Yoksa bugün dünyadaki literatür tamamıyla Türklere karşı, Ermenilerin istedikleri gibi yazılmış.

Çetin Altan bir yazısında Ermeni tehcirinde Almanların rolü olabileceğine değinmişti…

Bunu doğru dürüst kimse analiz etmedi, ama Ermeni tehciri fikrini Osmanlı’ya kuvvetle muhtemel Almanlar vermiş olabilir. Araştırmaya değer…

Yeni Şafak, 05 Mart 2007

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: