Tarikat Kapısından Darağacına …

İlhan Cem Erseven

Saz ve Darağacı: Tarikat Kapısından Darağacına Giden Yolda Pir Sultan Abdal

“Alçacıktan uçarken yaza
dokunan sessizliktir belki ahşap kanatlı
kulluğa acı tuz vuran son atlı
bir hüznün soy adıdır Pir Sultan”

Hilmi Yavuz

Anadolu ayaklanmalar tarihine baktığımızda elinde sazı, dilinde sözü, halkın mutluluğu için, “gayri çarkı tutmayan” düzene karşı inançlı, kararlı ve sevdalı bir biçimde darağacına giden bir insan yoktur sanırım Pir Sultan Abdal’dan gayri…

Kimdir Pir Sultan Abdal? Elinde sazıyla Yıldız Dağı’na dönüp halleyen, köy köy dolaşan bir sevdalı halk ozanı mı? Kendi dilince “Bu bir Rıza lokmasıdır / Yiyemezsin” diyen bir yol eri midir? Ya da 16. yüzyılda Al-i Osman ilkesinde kıtlık, baskı, zulüm ve kıyımın kol gezdiği, Nazım Hikmet’in şiirinde belirttiği gibi “Köylünün göz nurunun zeamet, alın terinin timar” olduğu, “kırık testilerin susuz” ve “su başlarında bıyık buran sipahilerin varolduğu”, Hızır Paşaların “devran” sürdüğü bir düzende yoksuldan yana tavır koyan bir halk önderi, babayiğit sesli bir devrimci midir? Neydi onu darağacına götüren aşk ve inanç? “Şah” dediği çatal kılıçlı Hz. Ali mi, yoksa “Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu / Alim ne yatarsın günlerin geldi” diye çağırdığı “kurtarıcı” bir Ali mi? Ya da Hilmi Yavuz’un yukarıdaki şiirinde de belirttiği gibi “Bir hüznün soyadı Pir Sultan” mıdır?

Bütün bu sorulara tek tek yanıt vermek bir kaç sayfalık yazıyla olası bir iş değil. Biz Pir Sultan Abdal’ı “demirden leblebinin yendiği / ateşten gömleğin giyildiği” tarikat kapısından başlayarak taa dar ağacına varan süreç içerisindeki şiirlerini incelemek ve irdelemek istiyoruz. Sanırım, bu süreçte Pir Sultan’ı bize en iyi, yine kendi şiirleri anlatacaktır.

Halk âşıklık geleneğinde bir gelenek vardır: Bade içmek… Öyle ya, halk âşıklarımız, saz ve söz yeteneklerini hep düşünde gördüğü ak sakallı bir “Hızır”ın elinden bade içerek almıştır. İşte aynı badeden Pir Sultan Abdal da içmiş olacak ki kendisi hakkında anlatılan öykücük kısaca şöyledir:

“Asıl adı Haydar’dır: Aslı Yemen’dendir, soyu da 12 İmamlara çıkar. Sivas’ın Banaz köyünde doğmuştur. Haydar 7 yaşına geldiğinde bir gün koyunları otlatmasını ister. Haydar koyunları alıp Yıldız Dağı eteklerine doğru gider. Sürüyü otlatırken yorulur. Başını bir taşa dayar ve uyuya kalır. Düşünde bir ses duyar. Bakar ki karşısında bir elinde dolu, bir elinde elma ile bir ihtiyar durmaktadır. İhtiyar doluyu uzatır önce Haydar’a ve içmesini söyler. Haydar, doluyu içer; damarlarına bir ateş yürür gibi olur bedeni. İhtiyar bu kez öteki elindeki elmayı uzatır. Haydar elmayı alırken ihtiyarın elinin içinde bir yeşil ben görür. Balkıyıp duran bir yeşil ben… O an anlar ki karşısındaki Hacı Bektaş Veli’dir. Hemen sarılıp elini öper Hünkâr’ın. Hünkâr ‘Oğlum, senin adın bundan böyle Pir Sultan olsun, adın dört bir yana yayılsın, sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Ali evladın hakkını almada Tanrı yardımcın olsun. Adını ben verdim, yaşını Tanrı versin’ der ve gözden kaybolur. O gece Haydar evine dönmez. Komşuları ertesi sabah Yıldız Dağı’nın eteğindeki çimenlikte kendinden geçmiş bir biçimde uyur halde bulurlar. Haydar’ın yüzü köpüğe kesmiştir. Anlarlar ki Haydar pir elinden ‘dolu içmiştir. Uyandırırlar ve eline bir saz verirler. Can gözü açılan Haydar, sazı alıp çalıp söylemeye başlar.”

Pirim bana ismimi bağışladı
Deftere yazıldım bir dün içinde
On iki kapılı şehre uğradım
Yedi derya geçtim bir dün içinde

Bu şiirde de belirtildiği gibi Pir Sultan Abdal, bade içtiğini vurgulamaktadır. İlk dizede düşünde gördüğü pirin Hacı Bektaş Veli’nin kendisine ad verdiğini ve böylece âşık defterine yazıldığını belirtmektedir. “… bir dün içinde” deyişleriyle bir gün önceki düş gördüğü zamanı belirtmektedir ki bu da dize kurgusu açısından ustalığını göstermektedir. Oniki kapılı şehre uğramakla da artık diğer halk âşıkları gibi bir yol eri olduğunu, bir tarikata, bir tasavvuf düşüncesine, bu da sevgi ve hoşgörünün yoğun olduğu, ama buna kavuşmak için önünde bir çok engellerin olduğunu bildiğini göstermektedir. Şiirin tümünü incelediğimizde Pir Sultan Abdal’ın artık maddi dünyanın nimetlerini bir yana bırakmaya hazır olduğunu, bunun yerine benliğini daha sonraki dönemlerde saracak olan mistik, gizemsel ve gerçek aşka girdiği anlaşılmaktadır. Henüz tarikata “kapulan”mamıştır.

Pirin elinden bade içen Pir Sultan Abdal, gitgide benliğini bulacak, maddi aşk yerine soyut bir aşkı, sevgiyi, Hakk’ı ve Şah’ını duyacaktır sazının telinde.

Pir Sultan’ım Haydar gir yola hoş ol
Erenler yoluna döş olma duş ol
Geç dünya malından sen de derviş ol
Dünyada dervişe sultan derler

Pir Sultan Abdal, artık gerçeklerin farkına varmaya başlamıştır. Kendine yol gösterenleri, akıl verenlerin öğüdünü tutmak, bu dünyada cahil ve başıboş kalmamak için bir yol göstericiye, bir mürşide bağlanmak gerektiğini söylemektedir. Pir Sultan yavaş yavaş tarikata doğru yol almaktadır. “Cihanda serseri kalmamak için” bir tarikat eğitiminden, erkân görgüsünden geçmek gerektiğinin farkındadır. Ancak bunun sonucunda en yüce makama, sultanlıkla eşdeğer dervişliğe ulaşacaktır. Ve Pir Sultan Abdal, gerçekle yüz yüzedir. Bunu şiirinde şöyle açıklamaktadır:

Uyandım gafletten açtım gözümü
Erenler payına sürdüm yüzümü
Hakk buyurdu ben söyledim sözümü
Gizlice sırlara boyan dediler

Bir başka şiirinde ise, cahillik uykusundan uyandığını, Hakk’ı ve halkı bildiğini, kendini bulduğunu ve artık cem-cemaat içinde saygın ve önemli bir yeri olduğunu şöyle belirtir:

Uyur idik uyardılar
Diriye saydılar bizi
Koyun olduk ses anladık
Sürüye saydılar bizi

Pir Sultan Abdal’ım şunda
Ulu divan sürer günde
O cihanda bu cihanda
Veliye saydılar bizi

Haydar, yani Pir Sultan köy köy dolaşmakta, cemlerde saz çalıp nefes söylemektedir. Hem benliği, hem şiirleri gittikçe olgunlaşmaktadır. Şiirlerinin her dizesinde gizil anlamlar bulunmakta. Alevilik ve Bektaşilikle ilgili eline, diline, beline, sahip olmak onun da diğer canlar gibi hiç aklından çıkarmadığı temel ilke oldu. Bu arada cemlere girip “Hak kelâmı” dinledi. Alevilik tarihini, Bektaşilik düşüncesini öğrendi, kavradı. Güzeli, çirkini, iyiyi, kötüyü, haklıyı, haksızı, zalimi, mazlumu ve binlerce çelişkiyi öğrendi. Artık can gözü açılmış, gönül gözü ile çevresine bakmaya başlamıştır. En önemlisi Haydar, artık Velilik makamına erişmiştir. Ancak o, henüz bunun fazla ayırdında değildi, ayrıca bu çileden kurtulmak için bir beklentisi de yoktu. Haydar, dergâha ve dolayısıyla halka olan hizmeti Hakk’a hizmet olarak sayıyordu.

Dergâha girişinden 7 yıl sonra Seyit Ali Sultan Dede, pirlik hırkasını Haydar’a giydirir, artık Haydar Pir Sultan Abdal’dır ve bir mürşittir. Cemlerde posta oturacak, canların sorunlarını dinleyecek, çözümler araştıracak ve nefes söyleyecek; birlik için, dirlik için, yol için, erenler, evliyalar için…

Artık Pir Sultan, canlara yol göstermekte, öğüt vermekte ve onları dostça, sevgice uyarmaktadır… Yol’un zorluğunu biliyor ve canlara şöyle sesleniyor:

Sefasına cefasına dayandım
Bu cefaya dayanmayan gelmesin
Rengine hem boyasına bayandım
Bu boyaya boyanmayan gelmesin

Rengine bayandım meyinden içtim
Nice canlar ile didâr görüştüm
Muhabbet eyleyip candan seviştim
Muhabbeti küfür sayan gelmesin

Kırklar bu meydanda gezer dediler
Evliyayı yola dizer dediler
Destini destinden üzer dediler
Nefsaniyetine uyan gelmesin

Pir Sultan Abdal, gittiği her yerde, köyde, yolda, ovada, yaylada canlara sazıyla sözüyle erkânı, yolu, töreleri öğretmekte, onları yola, birliğe çağırmaktadır.

Bildiğiniz gibi dönem 16. yüzyıldır. Pir Sultan Abdal, saz çalan bir ozan diye, herhalde dergâhın dışında olan bitenden habersiz olacak değil ya!..

O günlerde Anadolu’da kötülük kol gezmekte, zalim esen rüzgâr ölüm türküleri söylemekte, insanlar yarınlarından kuşkulu, kendilerini güvensiz hissetmenin ızdırabını çekmektedir. Yoksulun çömleği boş, varsılın ise keyfi hoş mu hoştur. Çocuklar aç, yaşlılar ilaçsızdı. Bu durumu Nazım Hikmet şöyle anlatır şiirinde:

Al Osman ülkesinde esen
Bir kısırlık çığlığı, bir ölüm türküsü rüzgâr idi,
Köylünün göz nuru zeamet
Alınteri timar idi.
Kırık testiler susuz
Su başlarında bıyık buran sipahiler var idi.
Yolcu, yollarda topraksız insanın
Ve insansız toprağın feryadını duyar idi.
Velhasıl hünkâr idi, timar idi, rüzgâr idi, ahüzar idi

Nazım’ın vurguladığı gibi Osmanlı ülkesinde bir kısırlık çığlığı esmekte, ölüm türküleri söylenmektedir. Hünkârlar iktidarlarını iyice perçinlemeye çalışmakta, köylünün göz nuru, alınteri üstüne zeametler, timarlar, haslar gelip çöreklenmekte ve bunların üstüne sipahilerle öteki yöneticiler oturmaktadır. Koskoca bir halk kitlesi yokluk, yoksulluk içinde inlemektedir. Tarlada, bahçede, yaylada, ovada çalışan emekçi, yoksul kesim, üretim ve yaratım gücü kendisinde olmasına karşın hiçbir zaman kendi ürettiği kendinin olmuyordu. Her şeyden önce bu üretim araç ve gereçlerinin gerçek sahibi olamamıştı. Bu durum karşısında çaresiz kalan ve üretici sınıf olan köylü,

Bütün malım aldın ey kanlı zalim
Şikayet ederim Hüdaya seni

demekten başka bir şey yapamıyordu. Kısaca köylüler avcının önünde geyiğe dönmüş insanlardı. Çünkü su başlarını tutan devlet, tahsildarları, asesleri ve zaptiyeleri aracılığıyla köylülerin iliklerini emiyordu. İliği emilen köylü, elinden şaştıkları bu salgından kurtulmak için çeşitli yollar arıyor ve hayıflanmaktan başka bir şey yapamıyordu:

Çıksam dağa ayısı var, kurdu var
Düze insem sıtması var, derdi var
Köye gitsem tahsildarın derdi var
Şaştım ağam bu salgının elinden

Hal ve keyfiyat böyleyken Pir Sultan Abdal ve köylülerin uğradığı baskı ve zulüm karşısında sessiz kalmıyordu. İçinde yetiştiği halkın düşüncelerini, istemlerini ve de ilençlerini çeşitli dinsel parolalarla süslüyordu.

Mehdi dedem gelse gerek
Ali divan kursa gerek
Haksızları kırsa gerek
İntikamın ala bir gün

Pir Sultan’ın işi âhtır
İntizarım güzel Şahtır
Mülkiyesi padişahtır
Mülke sahip ola bir gün

Pir Sultan Abdal’ın mücadelesine kulak verirken, O’nun içinde yaşadığı koşulların ve ortamın bir ürünü olduğunu ve kendisini biçimlendiren bir düşünce gereği her alanda Osmanlı’ya ters düştüğünü bir an için unutmamak gerekir. Ayrıca şiirlerinde geçen “Şah” ve “Mehdi” deyimlerinin, “Ali’den başlayarak haklıları haksızlardan kurtarmak için günün birinde ortaya çıkacak Mehdi’ye kadar dünyayı haksızlıktan, karanlıktan zulümden kurtaracak kurtarıcıların simgesi” olduğunu da hiç bir zaman unutmamalıyız. “Şah”, Pir Sultan Abdal’da, güzel günleri getirecek, yoksulları yoksulluktan ve Osmanlının zulmünden kurtaracak bir güçtür, bir kurtarıcıdır, güzel bir günün muştucusudur. İşte Pir Sultan Abdal, mücadelesini sürdürürken bu güce bağlanır. O, Osmanlı padişahlarını, Anadolu’yu sülük gibi emen, sömüren,yoksul halka yaşama olanağı tanımayan, yoksulun hakkını almak isteyenleri ve çıkarttığı fetvalarla Alevileri acımasızca katleden bir zorba olarak görüyordu. Olup bitenlerden Osmanlı siyasal erkini sorumlu tutuyordu.

Başka bir deyişle, Pir Sultan’ın kavgasının temelinde yeni bir toplum düzeni arayışı vardır. Onun baş düşmanları Osmanlı düzeninin siyasi gücünü elinde tutanlar, adalet dağıtıcılar, kadılar, müftüler, paşalar, valiler, en büyük din ve siyaset gücü olan Sultandır. Örneğin bunların başında kadılar ve müftüler, toplumcu halk ozanlarının olduğu gibi Pir Sultan’ın da başlıca taşlama ve yergi hedeflerinden birisi olmuştur. Çünkü, kadılar adalet dağıtmaktan uzak, üstüne üstlük haklılar kadı divanında haksız çıkmaktadır. Böylece köylünün güveneceği bir kapı gayrı kalmamıştır… Kadıların kötülüklerini, yalancılıklarını ve üç kağıtçılıklarını şöyle anlatır Pir Sultan bir şiirinde:

Koca başlı koca kadı
Sende hiç din iman var mı?
Haramı helali yedi
Sende hiç din iman var mı?

Fetva verir yalan yulan
Domuz gibi dağı dolan
Sırtına vururum palan
Senin gibi hayvan var mı?

İman eder, amel etmez
Hakk’ın buyruğuna gitmez
Kadılar yaş yere yatmaz
Hiç böyle kör şeytan var mı?

Peki bu kadıların, müftülerin yalan dolan fetvalarından, kararlarından, buna arka çıkan yöneticilerin baskısından kurtulmak için bir çare yok mudur? Mutlaka vardır. Bir kurtarıcı olacaktır. O kurtarıcı tüm kurumlarıyla bozulmuş düzeni yeniden inşa edecek ve düzeltecek, Anadolu’da ağlayan sefilleri güldürecek, ezenleri cezalandıracak, ülkeye bolluk ve huzur getirecektir…

Hep devşire gele iller
Şaha ola köle kullar
Urumda ağlayan sefiller
Şad ola güle bir gün

Çeke sancağı götüre
Şah İstanbul’a otura
Firengten yesir getire
Horasan’a sala bir gün

Devşire beyi paşayı
Zapteyle dört köşeyi
Hüsrev ede temaşayı
Ali divan kura bir gün

Ve Pir Sultan, kurtarıcı özlemini açık bir çareye dönüştürür ve şöyle seslenir:

Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi
Korular kalmadı, kara yurt oldu
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Kızılırmak bendinden boşan
Hama’dan Mardin’den Sivas’a döşen
Düldül eğerlendi Zülfikâr kuşan
Ali’m ne yatarsın günlerin geldi

Pir Sultan, kurtarıcı dediği Ali’nin Hama’dan Mardin’den Sivas’a ulaşamayacağını, gerçekte Ali’nin halkın kendi öz gücü ve inancı olduğunu biliyordu. İşte bunu bildiği için gayri zamanın gelip çattığını düşünerek:

Müminleri bir katara düzelim
Güruh güruh şu âlemi gezelim
Münkirlerin sarayını bozalım
Yıkalım bakalım nic’olsa olsun

Pir Sultan’a Hûda yardım etmez mi
Müminlerin bağında bülbül ötmez mi
Bunca yattığımız gayri yetmez mi
Kalkalım bakalım nic’olsa olsun

Ve bir başka çağrı

Gelin canlar bir olalım
Münkire kılıç çalalım
Yoksulun hakkın alalım
Tevekkeltü taalâllah

Pir Sultan Abdal, halkı başkaldırmaya ve hak almaya çağırır da Osmanlı’nın müftüsü durur mu? O da savaş açar Pir Sultan’a… Ve Pir Sultan’a “Şah” adını anmayı yasaklar, ananların öldürüleceğini bildirir. Pir Sultan Abdal bu; O, bu yola “cevr çekmek” için ateşten gömleği giydi ve sazını silah gibi kullanır oldu…

Fetva vermiş koca başlı kör müftü
Şah diyenin dilin keseyim deyü
Satır yaptırmış Allah’ın laneti
Ali’yi seveni keseyim deyü

Hakk’ı seven âşık geçmez mi candan
Korkarım Allah’tan korkum yok senden
Ferman almış Hızır Paşa Sultan’dan
Pir Sultan Abdal’ı asayım deyü

Pir Sultan Abdal’ı susturmak için Kör müftünün fetvası yetmez. Bir zamanlar Pir Sultan Abdal’ın dergâhında hizmet gören, dergâhta yetişen ve “eline, beline, diline kavi olacağına” ikrar getiren, daha sonra “büyük adam” (!) olma sevdasıyla İstanbul’a gitmek için pirinden destur alan ve yıllar sonra sırma işlemeli kaftan içinde İstanbul’dan vali olarak gelen Hızır Paşa’dan da ferman çıkardı. O Hızır’ı, Pir Sultan Abdal çok iyi tanımaktadır. Çünkü Hızır İstanbul’a giderken, “Hızır, İstanbul’a gidersin, Vali olursun, gelirsin beni asarsın”, diye de uyarmıştı. Ve:

Kadılar müftüler fetva yazarsa
İşte kement işte boynum asarsa
İşte hançer işte başım keserse
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Dönem, Osmanlı yönetiminin iyice azıya aldığı, halk üzerindeki baskı ve zulmünün doruk noktaya vardığı dönemdir. Osmanlı, Safevilerle toprak paylaşım savaşında halkın bir kesimini yanına çekebilmek için bir kısmını da feda etmekten kaçınmamaktadır. Halk kesimleri arasındaki inanç farklılıklarını körüklemekte, karşısındaki halk cephesinin birlik ruhunda hasar yaratmaktadır. Halka göz dağı vermek için, muhalefete önderlik edenleri de çeşitli yollarla katletmektedir.

İşte Pir Sultan Abdal, Hızır Paşa ile böyle bir ortamda karşı karşıya gelir. Hızır, Osmanlı’nın valisi olmaktan dolayı Pir Sultan Abdal’a göz dağı vermek istemektedir. O’nu yanına çağırır. Vali’nin karşısına çıkarılır. Hızır Paşa tehditler savurur, korkutarak onu yolundan çevirmek ister. Ama boşuna…

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir

Ben Musayım sen firavun
İkrarsız şeytani lain
Üçüncü ölmem bu, hain
Pir Sultan ölür, dirilir

Bu arada Pir Sultan’ın başlatmayı planladığı ayaklanma, kendi yandaş ve dostlarının bir kısmının kendisini bırakıp kaçmasıyla suya düşmüştür. Bu duruma çok hayıflanır ve dostlarına seslenir…

Hani benim ile lokma yiyenler
Başı canı dost yoluna koyanlar
Sen ölmeden ben ölürüm diyenler
Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz

Dostları kaça dursun, Pir Sultan yoluna devam edecektir inançla. Korkusuzca… Yılmadan…

Koyun beni Hak aşkına yanayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan
Yolumdan dönüp mahrum mu kalayım
Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Ve gittikçe Hızır Paşa’nın sabrı taşmaya başlar. Pir Sultan’ı manevi baskı altında tutmaktadır. Bunun için Pir Sultan’dan söylediklerinden ve yaptıklarından pişmanlık duyduğunu söylemesini, “Şah” sözünü ağzına almamasını, yoksa asılacağını bildirmektedir. Bu olup bitenler karşısında Pir Sultan Abdal, ipe biraz daha yaklaştığını hisseder. Hızır Paşa’nın suratına kırbaç gibi inen türküsünü söyler:

Hızır Paşa bizi berdar etmeden
Açılın kapılar Şah’a gidelim
Siyaset günleri gelip çatmadan
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Gönül çıkmak ister Şah’ın köşküne
Can boyanmak ister Ali müşküne
Pirim Ali, On İki İmam aşkına
Açılın kapılar Şah’a gidelim

Allahı seversen katip böyle yaz
Dünü gün ola Şah’a eylerim niyaz
Umarım yıkılsın şu kanlı Sivas
Katip ahvalimi Şah’a böyle yaz

Dost elinden dolu içmiş deliyim
Üstü kan köpüklü kan seliyim
Ben bir yol oğluyum, yol sefiliyim
Ben de bu yayladan Şah’a giderim

Pir Sultan Abdalın gözü yollardadır. “Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu” dediği kurtarıcı bir türlü gelmez, kendisi de gidemez, önünde birçok engeller vardır. Zalim Paşa elinden ölmeyi kabullenmez bir türlü.

Pir Sultan’ım yaratıldım kul diye
Zalim Paşa elinden mi öl diye
Dostum beni ısmarlamış gel diye
Geleceğim ama yol bozuk

Bize de Banaz’da Pir Sultan derler
Bizi de kem kişi bellemesinler
Paşa kademine tembih eylesin
Kolum çekip elim bağlamasınlar

Hüseyin Gazi Sultan binsin atına
Dayanılmaz çarh-ı felek zatına
Bizden selam söylen ev külfetine
Çıkıp ele karşı ağlamasınlar

Keçibulan’da, darağacının önündedir. Asılmadan önce Pir Sultan’ın oraya gelenler tarafından taşlatılması istenir. Herkes taş atar. Atanların arasında musahibi Ali Baba da vardır. O da gül atar… Pir Sultan Abdal’ın yüreği zedelenir bu gülden.. Ve Ali Baba’ya döner… Söyler:

Pir Sultan Abdal’ım can göğe ağmaz
Hak’tan emir olmazsa irahmet yağmaz
Şu ellerin taşı hiç bana değmez
İlle dostun gülü yaralar beni

Pir Sultan Abdal, adaletin terazisinin tam ve doğru kullanılmadığı bir sorgulamadan geçmeden asılmak istenmesi, Pir Sultan Abdal’ın ister istemez “Davasını” öte dünyaya bırakmasına neden olur… Çünkü bu dünyada ne kadılara, müftülere ne de Hızırlara güvenmiştir… Kendi talibi yol eri Hızır böyle olduktan sonra gayri kime güvenebilir ki…

Ben de şu dünyaya geldim giderim
Kalsın benim davam divana kalsın
Muhammed Alidir benim vekilim
Kalsın benim davam divana kalsın

Pir Sultan Abdal’ın sazla başlayan kavgalı başkaldırısı, yaşamı, darağacı ile sonuçlanır. Geriye acıyla yoğrulmuş bir şiir evreni kalır. Resmi tarih onu her ne kadar “Kızılbaş, asi” diye gösterse de, yandaşları yalnız bırakmaz Osmanlı’nın eline. Pir Sultan Abdal’ı besleyerek, yaşatarak alıp getirirler bugüne…

Bugün mü?… Yıl 1993… Yer Sivas… 400 yıl önce Pir Sultan Abdalı asan düşünce bugün aynı yerde nice Pir Sultan Abdalları yakıyor. Değişen ne ki?… Ama bu inanç, düşünce ve şiir kervanı düştü bir kez yola… Menzile ulaşmaya..

An gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan
sehpada Pir Sultan ölür

Atilla İlhan

Kaynakça

Battal Pehlivan: Pir Sultan Abdal. Alev Yayınları, İstanbul 1993.
Mehmet Bayrak: Pir Sultan Abdal. Yorum Yayınları, Ankara 1986.
Atilla Özkırımlı: Toplumsal Bir Başkaldırının İdeolojisi, Alevilik-Bektaşilik. Cem Yayınevi, İstanbul 1990.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: