Ali Şeriati’nin Hayat ve Düşüncesine Toplu Bir Bakış

Dr.Mustafa YILMAZ

Tarihin büyük insanlara ihtiyacı yoktur. Fakat şair deyişiyle “tarih denilen o tamahkâr tüccarı” büyük insanlar vareder. O insanlar, inançlı olmayı, dostlara sahip olmaktan daha çok severler. Özgürlüğün haram ve özgürlüğe duyulan aşkın tehlikeli olduğu ülkelerde ve zamanlarda onlar kendilerini özgürlüğe adayanlardır. Kimdir bu insanlar? Utanç dolu hayatın kirlettiği kimsesizlerin boğazında düğümlenmiş feryat, söylenmemiş şarkı, sır, geceyi ararken hayat gecesinin avucuna düşmüş şebnemler, isimsiz, namsız, şansız, ölüm güneşinin doğuş arzusunda hayat gecesinin avucuna düşmüş şebnemler. Hep patika yollar boyunca uzanmış şebnemler. Düşüncenin doruklarına tırmanılan patika kenarlarında! Böyle diyordu Marx, düşüncenin doruklarına ancak patikalardan tırmanılır.

İnsan dövüştükçe büyür, diyor bir başkası. Bir başkası da, bir kez dövüşmüş olanlar için savaşın artık hiçbir zaman bitmeyeceğini bilmezdim diyor.

Kelimelere muhtacız. Ne kadar izin ve imkan verirlerse o kadar anlatabiliyoruz. Anlatabilme gücümüz ne kadarsa kelimeler o kadar işimize yarıyor. Ne kadar anlayabiliyorsak o kadar anlatabiliyoruz yada yazabiliyoruz.

Yargı büyük iş, büyük yük. Gerçekten büyük bir adamın karşısındayız. “bütün dünya bir araya gelse dahi benim gerçekten inanmadığım bir tek kelimeyi söylediğimi ispat edemez” diyen, kaderi bir mum gibi “yanmak, alevlenmek, ağlamak, erimek, konuşmamak, durmak, yok olmak, körler meclisini kendi ateşiyle aydınlatmak, gözyaşları ve yakıcı alevler yağmuru altında varlığının derinliklerinden cahillerin yüzüne bir tebessüm kondurmak, halk yığınları arasında yalnız kalmak, her toplantının ışığı olmak, geceleri uyumamak, gündüzlerden korkmak, her an eksilmek, gözyaşı tırnağıyla varlığını tırmalamak, damla damla erimek” olan bir adam.

“O, horlamış, ezilmiş bir toplumda; bir bilgisizlik çağında; bir umursamazlık çölünde [daha doğrusu, gerçeği umursamayan, inkâr eden çağımızda], bilmenin ve ilgisiz kalmamanın, artık ‘yiğitçe düşünmek’ sayılmadığını biliyordu. Artık aydın olmak, makam-mevki ihtirası beslemekle bir tutuluyordu. Bu da, böylelerinin ezilip horlanması için yeterli bir neden sayılıyordu. O, ne yapacağını bilmez bir halde bekleşen, şaşkın, düşmek korkusuyla adım atmaktan bile korkan, sırf korkuları yüzünden kötülüğe bulaşmayan aydınları acı bir gülümsemeyle eleştirirdi. Onun için bir seçim yapmak, ‘ilk adım atmak’ demek değildi; bütün bir hayattı ve bütün bu duraksamalar, şaşkınlıklar, şüpheler hep entelektüalizm dediğimiz çağdaş aydın köleliğinin bir sonucuydu. Son derece kısa, fakat o oranda da verimli hayatı boyunca, düşünce ve insanlığın bu eski ve tanıdık düşmanına karşı olanca gücüyle, yiğitçe savaştı.”

Kimdir bu adam? Alçak diktatörlerin esaretine alışmış ve her şeye tahammül eder hale getirilmiş bir halk için özgürlük şarkıları söyleyen bu adam kimdir? Deşt-i Kebir çölünde külleriyle dertleşerek varolan, Kaf dağından sürgün edilmiş bir anka gibi çöllerin yalnızlığında benlik felsefesi üzerine konuşan, tarih felsefesinden, İslam Bilim’den sosyolojiden, dem vuran, Ebuzer ve Ali’den bahseden bu adam kimdir? Geçmiş ve geleceği bir atlasta buluşturarak yarının tarihini okumaya çalışan bu çılgın adam kimdir? Geleceğe seslenen bu çılgın adam kim olabilir? Yenilginin kara külleri arasında kendisini mayalayan bu gür sesli savaşçı kimdir? Deşt-i Kebir çölünden havalanarak Sorbon’da kanat çırpan, bir kanadında İkbal’in duygu yükü, bir kanadında Cemaleddin’in bitmez tükenmez çabasını taşıyan, Mevlana’nın Mesnevi’sinden esintiler soluyan bu kartal hangi dağın koyaklarından seslenmektedir bize? Bu adam kimdir?

Biz kalanlara seslenirken “gidenler Hüseynî bir iş yapmıştır, kalanlarsa Zeynebî bir iş yapmalıdırlar, yapmıyorlarsa Yezidî’dirler” diyen bu adam kimdir?

Babasının “sanki Allah bunu Kızıl Kale zindanlarında bir hücreye atılsın, etrafı kitaplarla dolsun, yanına bir kül tablası ve bol miktarda sigara konsun diye yaratmış” dediği bu adam kimdir?

“Evet; bilmek, soylu bir ruha, yiğit bir yüreğe sahip olmak, yiğitçe düşünmek… bunlar, onun Ayn El-Kuzat’la* paylaştığı, büyük insanlara özgü niteliklerdi. Keskin ferasetiyle, akıbetinin de Ayn El-Kuzat’ınkine benzeyeceğini görmüştü. Bu feraset ve sezgiyle her şeyi önceden görmesi ve konuşmaktan korkmaması şaşırtıcı değildir.

Aynı zamanda, ideal olan’ı arayıp gerçekleştirmektense, mevcut olan’ı ‘normal’ ve ‘makul’ sayma alışkanlığına; insan hayatını boş ve gayesiz gören düşünceyi; bayağılıklara, kendini beğenmişliklere; sadece halkın büyük çoğunluğuna değil, tevhid dinini savunanların bir kısmına da bulaşan umursamazlığa, uyuşukluğa karşı bir direniş hareketi başlattı. Çağımıza ve toplumumuza hakim olan kötülüğe karşı sürekli mücadele etti. Toplumun kökleri kurumuştu ve bu kökler ancak her şeyi, hatta hayatı bile hiçe sayan bir davranışla, yani şehadetle sulanırsa canlanabilirdi.” [1]

“Bu biyografinin amacı, Şeriati’yi savunmak değildir, zira onun kendi ifadesiyle; bu iş, ‘mustaz’afların/ezilmişlerin işidir.’ Aksine amaç, bir düşünce adamının yaşamının daha derinlemesine tanınması imkânını oluşturmaktır.” [2]

Ali Şeriati’nin hayat hikâyesi, altı döneme ayrılabilir. Bunlar; çocukluğu, gençliği, Avrupa dönemi, İrşad’dan zindana, ev hapsi, hicret ve şehadet’tir. Bunlar arasında en hareketli ve daha belirgin olanı ise İrşad Dönemi’dir,* zira bu dönem onun kitleler üzerinde en fazla etki uyandıran ve tebliğinin doruğa ulaştığı dönemdir. [3]

Ali Şeraitî, 23 Kasım 1933’de doğar. Daha çocukluğundan itibaren, yalnız hayatını nasıl biçimlendireceğini düşünmekle kalmamış, omuzlarında büyük bir sorumluluğun ağırlığını hissetmiştir. O, bu sorumluluk hissini babasına yazdığı son mektubunda şöyle anlatır: “Allah’ın inayetiyle, öyle bir yola koyuldum ki, ömrümün bir anını bile kişisel mutluluğum için harcayamam. Madem ki Allah’ın yardımı benim zayıflıklarımı telafi ediyor ve madem ki bu ömür bir gün nasıl olsa bitecektir, öyleyse ömrümü bu uğurda harcamamdan daha büyük mutluluk ne olabilir.” Bu sorumluluk, Adem’in varisi olma emanetinin sorumluluğudur. İslam’ın felsefi ve imâni temeli olduğuna inandığı verasetin. Ve bu ülkü kitaplaşır: “Adem’in Varisi Hüseyin.”

“Bütün ömrünce, yalnız kendi atalarından devraldığı emanet yükünü değil; tarih boyunca hep ezilmişler, hor görülmüşler, mahzun edilmişler tarafından taşınan, Hz. Adem’in varisi Hz. Hüseyin tarafından gün gibi aşikâr kılınan, Hz. Zeynep tarafından Şam’a, Yezid’in önüne kadar taşınan, her gün biraz daha ağırlaşarak Allah yolunda savaşanların omuzlarına çöken yükü taşıdı.” [4]

Hayatı çölde başlamış; sonunda kapsamlı bir tarihi ve toplumsal ülküye, genç kuşaklara yol gösteren bir mesaja ve çağın şiddetle ihtiyaç duyduğu ‘orta yol’a ulaşmıştı. Bilerek ve isteyerek, çağın acısını kendisi gibi hissedenlerin mukadder ve mukaddes yolunu izledi ve sonunda tarihin şehitleri ve şahitleri arasına yazıldı.

Şeriati’nin kırsal kesimde yetişmiş olması bir tesadüf değildir. Hatta o, büyük şehirlerin fitne dolu havasını beğenmeyip Deşt-i Kebir çölünün yalnızlığını seçmiştir.

Dedelerinin geleneğine uyarak, hukuk, felsefe ve edebiyat öğrenimini tamamladıktan sonra Mezinan’a dönmüştür. Şeriati atalarından kalan bütün insani ve ilmi mirası kendine mal etmiştir. Onların maneviyatının kendinde yaşamaya devam ettiğini düşünmüş ve ona yolunu aydınlatan bir ışık gibi bakmıştır.

O, kendisini kuşatan geleneksel kalıpların, çevresindeki sınırlamaların farkındaydı ve onların tutsağı olmaktansa, kendi amaçları doğrultusunda kullanmaya kararlıydı.

Daha öğrenciyken ders vermeye başladı. Fikri yönden öylesine gelişti ki, O’nun daha şimdiden çevresinin ve kuşağının dışına taştığını herkes görebiliyordu. Yetenek, elverişli bir çevre ve hepsinden öte, İslam’ın katıksız kaynaklarına duyduğu samimi inanç, düşüncede ve davranışta iffetle birleşince, yüce gayesine ulaşmak için gerekli bütün imkanlara kavuşmuş oluyordu.

Liseyi bitirdikten sonra, öğretmenliği çok sevdiği için Yüksek Öğretmen Okulu’na girdi. O sıralar, Yüksek Öğretmen Okulu, şu veya bu nedenle Üniversite’ye girmemiş gençleri öğretmenlik mesleğine hazırlayan saygıdeğer bir kuruluştu.

Üniversite’ye girmeden önce de, kitap çevirebilecek derecede iyi Fransızca ve Arapça biliyordu. O dönemde, Ebu Zer üzerine Arapça’dan, Dua üzerine de Fransızca’dan çevirdiği iki kitap, o sıralarda düşüncesinin ve bakış açısının nasıl bir alana yayıldığını çok güzel göstermektedir. Ayrıca bu çevirilere yazdığı önsözler de, bu dönemdeki İslami düşüncenin yönüne ve açıklığına güzel bir örnektir. O’na göre İslam, değişik felsefi akımlarla, Kapitalizm ve Sosyalizm arasında, herbirinin iyi yönlerine zaten sahip olan, kötü yönlerini de dışarda bırakan bir ‘orta yol’dur.

Ne var ki o sıralarda özellikle ilgisini çeken, Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar bütün İslam dünyasını saran ve bağrında yaygın, güçlü bir eylem imkanı barındıran anti-emperyalist, ideolojik akımlardır. Gerek ‘Ebu Zerr’le ilgili Kitap, gerekse Fransızca’dan çevirdiği küçük fakat değerli ‘Dua’ risalesi, O’nun dikkatini İslam’ın katıksız ve lekesiz kaynaklarına çekmiştir. Peygamber’in ve öteki din büyüklerinin hayatlarını toplumsal sorunların ışığı altında yorumlaması da, bu çalışmaların sonucudur. Bütün bunlar, gençlik üzerinde inkar edilemeyecek derecede etkili olmuştur.

Aynı zamanda, Tarih Felsefesi üzerine yazdığı eserlerle de, yazarlığa başlamış olur. Bir yandan da, Meşhed’deki İslami Hakikati Tanıtma Merkezi’nde konferanslar verir.

Şeriati’nin kişiliğini biçimlendiren ve yönünü çizen, yurt içinde ve yurt dışında gördüğü resmi öğrenimden çok, O’nun için hiç değişmeyen bir yol gösterici olan İslam’a duyduğu samimi inanç ve çocukluğunu yaşadığı çevreden edindiği öğrenme ve düşünme sevgisidir.

“Şeriati, da­ha 18 yaşında öğretmen okulundayken Mııhamıned Nahşeb öncülüğündeki, lise ve üniversite öğrencilerinin oluşturduğu bir fikir kulübüne katılır. Bu kulübün te­mel amacı, İslam’ı temel kaynaklarına [Kur’an, Sünnet, Hz, Ali’nin sözleri] dayanarak ilerici bir ‘mektep’ olarak okumak ve ülkeye giren ‘Batıcı’ fikirlerle müca­dele etmektir. Bunlar kendilerini Hodaperestane Sosyalist [Allahperest Sosyalist­ler] olarak adlandırırlar. Şeriati’nin düşünce yapısının temel esprisi de işte bu tamlamada yatmaktadır. Ancak bu hareket Batıcı sosyalistlerce ütopik olmakla suçlanırken, dindarlar tarafından da ‘sosyalizm’ gibi bir kavramın İslam İle yan yana gelebilmesi mümkün görülmediği için İslam dışı olarak nitelendirilmiştir. Oysa, Şeriati’nin Marksizm ve diğer Batı düşünceleriyle İlgili çalışmaları bir kompleksin değil, özgüvenin ürünüdür. O, hu çalışmalarını bir ‘oksidentalizm’, yani ‘Batı araştırmaları’ olarak yapmıştır. O, ne Batı’nın parlak görünüşü karşısında körleşmiş ne de kör taassupla onu görmezden gelmiştir. Şeriati, Batı’yı bilim­sel kriterlerle Müslüman ve Doğulu kalarak incelemiş kompleksiz bir aydındır.”[5]

40 yıl boyunca Meşhed’de, Müslümanların canlı ve hareketli bir toplanma yeri olan İslami Hakikati Tanıtma Merkezi de O’nun kişiliğinin oluşmasına çok olumlu katkılarda bulunmuştur. Bu merkezin temelini atanlardan, babası Muhammed Taki Şeriati kırk yıl boyunca, dini hakikati tanıtabilmek için mantıki ve ilmi yöntemlerle çaba harcamıştır. Buna karşılık, O da, konferanslar vererek, soruları cevaplandırarak, oturumlara başkanlık ederek bu Merkez’in çalışmalarına çok olumlu katkılarda bulunmuştur. Daha başlangıçtan itibaren, entellektüel gelişmenin ve inancı kökleştirmenin aracı olarak gördüğü yazmaya ve konuşmaya büyük önem vermiş, çevresindekiler de, seçkin ve güçlü kalemiyle bu çalışmalarını sürdürmesi için kendisini sürekli teşvik etmişlerdir.

Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Ebu Zer, Mevlânâ, Cemaleddin Afgâni, Muhammed İkbal ve Frantz Fanon gibi büyük dehaların Şeriati’nin üzerindeki etkisi büyüktür. Bunlardan başka babası Muhammed Taki, Louis Massignon, M.Ali Faraki (İran’lı bilim adamı ve politikacı), Jacques Berque (Fransız Arapça bilgini ve Sosyologu), kendini etkileyenler arasında sayılacak başlıca isimlerdir.

“İlk önce babası, üstad Muhammed Tâkî Şeriati, din penceresini bir iman mesabesinde ve yeni bir tarifle yüreğine ve dimağına açtı ve git gide ona derinlik bağışladı.* Daha sonra Ebu’l Hasan Furuği, Mühendis Mehdi Bazergan ve Talekani’nin düşüncelerinin etkisinde kaldı. Mitterling, Hidayet, Inessco, Kafka vb.. varlık dünyasını ‘kevir=çöl’ olarak görsün diye ‘yokluk ve abes’in acı tadını ona tattırdılar. Carl, ‘dua’yı, Pelan ve Einstein, ‘ilim ve din’ ilişkisini, Mevlânâ, Aynü’l-Kudat, Bu Said, Şeyh-i Şehid vb… ‘irfan’ı.

Eğer milli kurtuluş yolunu doğru bir şekilde açtıysa, Talekani ve Bazergan bu yolu mekteb [kitaba dönüş nidası, akıl, ilim ve özgürlük ile silahlanma] yardımıyla düzelttiler. Nahşeb, Allah’a ibadet etme ile şirk sınırını, toplum içindeki sömürenler ile sömürülenler arsındakini şekillendirdi. O zaman Cevdet es-Sahhar, Ebu Zer’i ona gösterdi; Massignon, yeni bir gidişi, İslam’ın manevi tarihini tahlil konusunda bir başka bakışı; Hallac, Selman ve Fatıma ve…; Berque, onun tarihi ve içtimai boyutunu. Gurtvitch, Max Weber’den bu yana gelen batının son toplumbiliminin son ürünlerini, ilmi ve eleştirel Marxçılığı. Sartre, Egzistansiyalizm yolunu, Haidgercilik köklerine doğru ve… *

Tüm bunları bir yana bırakırsak onun tarihsel ve inançsal öncüleri, birisi yolunu açan Seyyid Cemal’dir, bir diğeri de bu yolu genişleten ve düzelten İkbal’dir.” [6]

Şeriati, parçalanmış olan müslüman kişliğinin yirminci asırda, İkbal’de, yeniden bütünleşerek teşekkül ettiğini ve yenilendiğini düşünür. Bu bir başlangıçtır ve sürdürülmelidir. Bunun için “en büyük sorumluluğumuz olan toplumumuzun yapısını ve kendi yapımızı yeniden kurma bilinci içine girmeliyiz. İlk kez Seyyid Cemal asırların uyuttuğu bu toplumu uyandırdı, diye sorarak. İşte bu hareketin verdiği ilk meyvedir. Seyyid Cemal’in, ümmetin kurumuş çölünde serptiği tohumun ilk sonucudur İkbal. Bu ilk meyve, olgunlaşıp büyük bir önder ve bizim için yol gösterici oldu.” [7]

1956 da Meşhed’de Edebiyat Fakultesi açılmıştı. O da bir yandan öğretmenliğini ve diğer yandan da çalışmalarını sürdürmektedir. Yeni açılan Fakülte’ye ilk kaydolanların başında o gelmektedir. Burada, hocalarıyla yaptığı tartışmalar, düşünce çizgisini daha da geliştirip kökleştirir. Derslerde, öğrencilerin büyük çoğunluğu gibi sessiz ve edilgen kalmaktansa, etkin olmayı seçer. Bu yeni çalışma, düşünce, araştırma ve tartışma imkanından faydalanarak Dinler Tarihine, İslam Tarihine yönelir. Özellikle Toynbee’nin Tarih Felsefesini kuşkuyla karşılar ve O’nu pek çok açıdan eleştirir.

Herşeyden önce, gerçeği ve adaleti savunmakta gösterdiği kararlılık ve halkın hayatını etkileyen dini, toplumsal ve siyasi olaylara karşı duyduğu ilgi, onun inanç ve düşüncelerindeki bağımsızlığı göstermektedir. O sıralar her tarafı kaplayan ölümcül sessizlik içinde bile yan çizmemiştir. O, susmaya ve toplumda kurulan olumsuz dengeyi kabule hiçbir zaman yanaşmamıştır. Aynı anda iki cephede birden savaş açar. Bir yandan, kendi çevrelerinde bir örümcek ağı ören, cami ve medresenin bir köşesine çekilip, toplum içindeki her türlü entellektüel gelişmeye karşı olumsuz bir tavır takınan, kendilerini ve İslam’ın parlak hakikatını karanlık bir perde arkasına gizleyen aşırı gelenekçilere karşı; öte yandan da, yeni Skolastisizmi kendilerine sığınak yapan köksüz ve taklitçi aydınlara karşı kıyasıya savaşır. Her iki gurup da, toplumla, halk yığınlarıyla bütün bağlarını kopartmış ve çağın her türlü kokuşmuşluğuna ve çürümüşlüğüne acizane boyun eğiyorlardı.

1959’da fakülteyi birincilikle bitiren Şeriati devlet bursuyla Fransa’ya, Sorbon Üniversitesi’ne okumaya gider. Sorbon’da Toplumbilim ve Dinler Tarihi konularında doktorasını tamamlar.

Sosyoloji okuyan Şeriati edindiği bilgilerle Batı toplumlarının yapısını yakından tanır. Batılı entellektüellerin yazılarını okumuş, Frantz Fanon gibi devrimcilerin düşünceleriyle tanışmıştır. Fanon, Batı dışında yaşıyan insanların bir devrimi gerçekleştirmelerinin ancak mevcut dinlerinden vazgeçmeleriyle mümkün olabileceği kanısındaydı.

Şeriati, bu inancı bütünüyle reddeder. Şeriati, Batılı olmayan insanların Emperyalizm’e karşı mücadele verebilmelerinin olmazsa olmaz şartlarından biri olarak bu insanların kendi dinlerine ve kültürlerine dört elle sarılmalarını görmektedir.

Şeriati’ye göre “bir kimsenin kendi asli köküne dönmesinden kasıt, ırki köküne dönmesi demek değil, kültürel köküne dönmesi demekti. İslâmiyet, İranlıların İslâmiyet öncesi kültürleriyle olan bağlarını bütünüyle kesmişti. Hal böyle iken “Kökümüze tekrar geri dönelim derken, İslam öncesi kültürümüze dönelim demenin elbetteki bir mânâsı olamazdı. Dönülecek kök, İslami kök olmalıydı.”

Paris Üniversitesi’nde geçirdiği 5 yıl, hem çalışmalarına devam etmesine, hem de İran’da bulunmayan kitaplarla tanışmasına vesile oldu. Burada, değişik toplumsal ve Felsefi düşünce akımlarını doğrudan öğrenmek, Bergson, Camus, Sartre, Schwartz gibi yazar ve düşünürlerin, Gurtwitsch, Berque gibi Sosyologların ve Massignon gibi İslâmiyatçıların eserlerini aracısız okuyup incelemek imkanını buldu.

Özellikle İslam araştırmaları ve sosyoloji ilgisini çekiyordu. Öğrenim alanı olarak da bunları seçti. Çözümleyici ve eleştirel Fransız Sosyolojisi O’nu büyük ölçüde etkiledi. Bir süre devam eden bu etkiye rağmen, O’nun toplumsal görüşü, düşünceyle davranışı bir bütün kabul ediyordu. Sosyoloji’yi mutlak bir bilim olarak kabul eden Pozitivist yaklaşım da, katıksız Marksist yaklaşım da O’na pek tutarlı gelmedi. Her iki yaklaşım da ona endüstrileşmiş ülkelerin bir başka değişle 3. Dünya Ülkeleri denilen ülkelerin gerçeklerini çözümlemekte ve kavramakta yetersiz kalıyordu.

Sürekli olarak Kapitalist toplumun ve Komünist sistemin içinde bulunduğu durumda, kalkınma seviyesine aldırmaksızın, bağımsızlıklarını kazanabilmek için mücadele eden bu insanların kendi öz gerçeklerini çözümleyip açıklayabilen bir sosyoloji geliştirmeye çalıştı.

O’nun Fransa’da kaldığı yıllar, Cezayir Devrimi’nin en gürültülü dönemine rastlar. Bu dönem, yüzyılı aşkın bir süredir emperyalizmin boyunduruğu altında ezilen Müslüman bir halkın kıyasıya bir cihada, bir ölüm kalım mücadelesine giriştiği, savaşı da Fransa içlerine kadar taşıdığı bir dönemdir. Avrupa’da, değişik partiler ve gruplar, hatta bilim adamları ve sosyologlar, bu konuda, olumlu veya olumsuz değişik tavırlar takınmaktadırlar. Cezayir’in sürekli Fransa’ya bağlı kalmasını savunan Fransız Komünist Partisi’nin ve Cezayir Komünist Partisi’nin sergiledikleri tavır, son derece ibret vericidir.

Şeriati, Müslüman halkların anti-emperyalist bağımsızlık mücadelelerini kendinden ayrı görmediği için, Cezayir’de olup bitenleri yakından izlemekte, onların kaderini kendi kaderiyle birlikte düşünmektedir. Ne var ki Cezayir’de sürüp-giden kanlı devrim bambaşka bir şeydir. Köylüsüyle, dağlısıyla, bütün müslüman halk, on milyonluk bir kitle halinde, emperyalizmin en güçlü ordularından birine, 500.000 kişilik Fransa ordusuna karşı bağımsızlık savaşı vermektedir.

Cezayir Milli Kurtuluş Cephesi’nin emri üzerine, çok sayıda Müslüman öğrencinin öğrenimlerini bırakarak, Cezayir mücahidleri’nin saflarına katıldıkları da bir gerçektir. Mücadelenin bir başka yönü de, Cezayir meselesinin derinliklerine inmemizi ve onun kökenlerini anlayıp açıklamamızı sağlayan, felsefi, sosyolojik ve psikolojik çözümlemeler, bizzat mücadelenin ürettiği teori ve düşüncelerdir. Cezayir hareketinin içinde ve dışında sürdürülen bu teorik çalışmalar, değişik dillerde yayınlanmış pek çok kitap ve makalede toplanmıştır.

Özellikle Cezayir Kurtuluş Cephesi’nin sözcüsü olan El-Mücahid gazetesi, mücadelenin düşünce yönünü yansıtmakta ve çözümlemektedir. Bazı Fransız aydınları da bu çalışmalara büyük ölçüde katılmışlardır. Bunlar arasında Cezayir uyruğuna geçen psikolog Frantz Fanon’un denemeleri ve kitapları dikkat çeker. O Cezayirlilerin saflarına katılır. ‘Yeryüzünün Lanetlileri’, ‘Cezayir Devriminin 5. Yılı’, ‘Siyah Deri Beyaz Maske’ gibi pek çok eser yazar. O’nu keşfedip Avrupalılara ilk tanıtan Jean Paul Sartre’dir. Fakat O’nu tam anlamıyla ve ilk olarak Şeriati 1962’de, Avrupa’daki İran’lı öğrencilerin yayınladıkları bir dergide incelemiştir. Cezayir Devrimi’ne getirdiği derin sosyolojik çözümlemeler nedeniyle, Fanon’un ‘Yeryüzünü’nün Lanetlileri’ isimli eserini, İran’ın değişmesi için mücadele edenlere sunulmuş değerli bir armağan olarak nitelendirir Şeriati. O’nun daha önce hiç bilinmeyen belirli teorilerini geliştirip, kitaplarında ulaştığı bazı sonuçları Farsça’ya çevirerek, Fanon’un düşünce ve yaklaşım tarzının İran halk hareketine yansımasını sağlamıştır. [8]

Sorbon’da geçen yıllar yeni bir Ali Şeriati varetmiştir. Tartışmalar, etütler, araştırmalar, çeviriler, yazılar, çıkardığı ve Avrupa’da en çok okunan Farsça gazete [Özgür İran], Cezayir bağımsızlık savaşına verdiği aktif destek, Paris’te Cezayir yanlısı eylemler nedeniyle tutuklanmakar, cezaevi, Batı’yı yakından tanıma ve derinlemesine analiz… Nihayet Şeriati 1964 yılında, beş yıldır kaldığı Fransa’dan ülkesine dönmeye karar verir.

Şeriati’nin şehit edilmesi üzerine, İran’ın yarıresmi gazetelerinden Keyhan’da, onunla ilgili yayınlanan bir yazıda Paris’ten dönüşü şöyle anlatmıştır : “Şeraitî 1964 yılında, kendini her zamankinden daha çok ülkesine, halkına ve İslam dinine hizmet etmeye hazır hissetti ve karısını, iki çocuğunu alarak İran’a dönmeye karar verdi. Yanında İran toplumu için çok değerli bir hediye taşıyordu. Zira dini konularda bütünüyle yeni sayılabilecek bir yaklaşımı vardı. Bütün içtenliğiyle, gerçek İslam’ın çizdiği çerçeve içinde, dine ve millete aynı derecede zararlı olan batıl inançlara, mezhep taassubuna ve ikiyüzlülüğe karşı savaşmak kararındaydı… İran’a döndükten sonra Meşhed Üniversitesi’ne profesör tayin edildi.” [9]

Gazete her ne kadar böyle kestirmeden olayı yazmış olsa da aslında daha Türkiye-İran sınırında, karısının ve çocuklarının gözleri önünde ellerine kelepçe vurulmuş ve Kızıl Kale zindanlarına gönderilmiştir. Uzun bir süre ailesi ile dahi görüştürülmez. Hapisten çıktıktan sonra bir süre liselerde ve Yüksek Ziraat Mektebi’nde öğretmenlik yapar. Asıl olması gereken yere nihayet gelebilmiş ve Meşhed Üniversitesi Tarih Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak tayin olabilmiştir.

Kendi öğrencileri ve başka fakültelerden öğrenciler derslerini dinlemek için büyük kalabalıklar oluşturmaktadır. Üniversite yöneticileri ve öğretim görevlileri onun gördüğü bu ilgiden rahatsız olur. Şeriati bir yandan serbest ve tartışmaya dayalı aktif bir eğitim metodu uygularken, diğer yandan da tarih ve din sosyolojisi alanlarında kendince bir metod geliştirmekte ve bunları ideolojik bir fomülasyonla ifade etmektedir.

Özgürlükle bilgi arasında bir fark görmeyen Şeriati geleneksel eğitim ve yöntemlerini alaşağı etmiştir. Bunun karşısında tavır geliştiren üniversitenin skolastik kafası nihayet O’nu istifaya mecbur ederler. Bu ayrılış onun durmak nedir bilmeyen coşkun tabiatını daha da alevlendirir ve yoğun bir eylem pratiğine koyulur. Artık her gün başka bir yerde konferans ve dersler vermektedir. Toplumsal ve dini konularda yazdığı yazılar ve yaptığı incelemelerle, özellikle genç kuşaklar olmak üzere geniş halk kitleleri üzerinde etkisini giderek artırmıştır.

“O’nun tavırlarında ve davranışlarında “bilinç, iman ve amel”in sebebi olan insanlığın üç boyutu “akıl, gönül ve irade” birbiriyle uyumlu bir yapı içinde olmuşlardır. İlk bakışta, değişik ruhsal problemlere bulaşmış iddiacılar güruhuna ve kişisel hastalıklar kısımlarına karşı koyma oranında temayüz eden şey, onun sağlam, samimi insani ve kamusal karakteri idi. O, araştırma ve eğitimine, babasının “Ahlak” dersi ile birlikte başladı. Her ne kadar soğuk ve mücerred resmi ve klasik “usul” konusunda şüphe ediyorduysa da ve “nasihat” onu tatmin etmiyor ve kendisini rahatlatamıyorduysa da: “Gerçek, iyilik ve güzellik. Bu dünyada bu üçünden başka hiçbir şey araştırma ve incelemeye değmez. Birincisi düşünme ile bilim. Ikincisi ahlak ile din. Üçüncüsü de sanat ile.”

“Ondan sonra, bir diğer adım, aşk ve irfan evindeki gecelemeleri idi, ki bu da ruhsal buhranlar ve felsefi şaşkınlıklar ile başladı. Horasan sufilerinden tutun da Nihilistlerin ve Avrupa egzistansiyalistlerinin eserlerine kadar tümü, bu ıstıraplarda ve şüphelerde pay sahibi olmuştur. Son adım, bir taraftan Mevlana’nın Mesnevi’si ile yakinen kesin bilgiye ulaşmak idi, ve Ebu Zerr ve Sadr-i İslâm, diğer taraftan. Bu nihai sentez, o karmaşık tümü üzerine mührünü vurdu ve Ebu Zerr’den [onun ilk eseri] Hurr [son eserlerinden]e kadar kırmızı bir hat çizdi. Zira artık “Zülfekar’dan yontulmuş keskin ham bir mızrağa sahipti! ”

“İrfanda, her ne kadar “melamet [kınama, eleştirme] [kişinin kendini hor görüp kınaması, eleştirmesi, aşağılaması, M.Y] ve şath [tasavvufta Şeriatın zıddı olan sözler söyleme]” sınırına kadar gidiyorduysa da Şeriatın sınırını geçmemekteydi. Sloganlarda da özü kabuğa tercih ederdi. Münker olanlara “güzelliğin içeriğinin sadece güzel formunda göründüğünü” öğretirdi. Ve mü’minlere “aşk çeşmesinden abdest alıp var olan her şeye tekbir getirmelerini” öğretirdi. Daha ilginç olanı da mü’min olanın gönlü kendisini eleştirenin dimağına mâni olmamasıydı ve onun özgür ve sorgucu aklı, kendisinde duygu ve sevgiyi, dert ve sevmeyi, aşk ve imanı yok etmezdi. “Hayat nedir? Ekmek, özgürlük, kültür, iman ve sevmek… iman ve sevmek, bu ikisi yeterlidir. Ekmek mi ben hiçbir zaman aç olmadım. Özgürlük mü? Sahip olmadığım şeydir. Kültür mü? Allah’a şükür ki zenginiyim… İman mı? Yaşamım ondan başkası içinde geçmedi. Ve sevmek! Şükür ki gönlüm sonsuzca sevebilir.” [10]

Şeriati’ye göre günümüzde devam eden savaş din ile dinsizliğin savaşı değildir. Tarihin hiç bir döneminde de din dinsizlik ile savaşmamıştır. Din bilakis dine karşı bir savaş vermektedir.

“Tarih, din ile dinsizliğin, Allah’a inanıp birlemekle Allahsızlığın savaş sahnesi değildir. Geçmişte dinsiz veya dine karşı olan toplumlar, egemen güç ve sistemler olmamışlardır. İnsanların büyük ve hak peygamberleri, “müşrikler” ve “kafirler”le savaşmışlardır. Şunu unutmayalım ki, müşrikler ve kafirler bütünüyle dinlidirler. Yani dinleri vardır onların. Müşriklerin bütün peygamberlerden daha çok ilahları olmuştur.!” [11]

Fransa’dan dönüş, Meşhed Üniversitesi’nde dersler ve istifaya zorlanarak buradan ayrılması Hüseyniye-i İrşad’ın kuruluş dönemidir. İrşad, büyük çabalarla 1965’te faaliyete geçirilir.

“Şeriati’ye göre Hüseyniye-i İrşad, İran [ilim] havzeleri için bir model teşkil etmeliydi. Galiba aklında hür bir üniversite vardı. Bu üniversitede hocalar ve öğrenciler program tesbitinde, müfredata katkılarda, yöntem tavsiyesinde eşit rol oynayacaklardı. Böylesi bir eşitlik ulemâ içindeki gelenekçileri tahrik ediyordu. Gerçi ulemâ ile tüllab arasında karşılıklı sevgi ve anlayış bakımından medreselerde bir miktar “demokrasi” vardı, ama ulemâ kendilerini öğrenci karşısında “a’lem” [son derece bilgili] addetmekteydiler. O nedenle bu temel değişikliğe onların destek vermesi umulamazdı. Şeriati ile gelenekçi ulemâ arasındaki savaş, Şeriati’nin bütün konferanslarında, vaaz ve yazılarında kendini belli ediyordu. O, onlar için “bîzaman” [zaman harci] [Marxist terminolojiyle ifade edecek olursak ‘tarih dışı’ M.Y] tabirini kullanıyordu. Onlar Şeriati’ye göre bir boşlukta yürüyorlardı, burada sosyal gerçekliğin zamanla birlikte anlaşılmasına yer yoktu. Sık sık yaptığı bir teşbihte o ulemâyı, fıkıh ezberleyen içi boş, kof hortlaklara benzetiyordu. O’nun İranlı mü’minler için model aldığı kişiler, Batı emperyalizminin sert muhalifi Cemaleddin Afgâni, yirminci yüzyılda Mısır’daki reform hareketinin ardındaki güç olan Muhammed Abduh ve çağdaş müslümanı kendi kaderinin dizginlerini ele almış aktif bir insan yapmayı hedefleyen Hintli düşünür Muhammed İkbal’dir.” [12]

Bu sert eleştiriler, gelenekçi ulemânın medreselerde Şeriati karşıtı söylemler geliştirmeleri sonucunu doğurmuş ve Şeriati’nin geleneksel medrese eğitimi almadığından hareketle eğitim düzeyi eleştirilir olmuştur.

Şeriati, aynı eleştirileri Mısır’ın geleneksel ulemâsı için yapan Abduh’u çok gerilerde bırakan sert eleştiriler yapmıştır. Güçlü bir hitabet ve etkili bir kalemle gündeme getirdiği başlıca konu anti-emperyalizmdir. Afgani ile örtüştüğü nokta da işte tam burasıdır: Batı’ya saldırının nedeni İslam’ı savunmadır. Şeriati’ye göre İslam’dan uzaklaşarak Batı’ya yaklaşan ve bozulan, Batı kültürüne sığınanların acı durumlarında gelenekçi ulemânın takındığı tavrın etkisi büyüktü. Emperyalizmin başarıya ulaşmasının nedenini, muhafazakâr ulemânın İran’ın genç neslini Batı’nın kollarına atmasında aramak gerekirdi. Bu yüzden Şeriati ile ulemâ arasında kaşılıklı bir savaş başladı. Her ne kadar anti-emperyalist söylem ulemâ çevrelerinde daima kabule hazır bir söylem olsa da ortada bir garabet vardı, ulemâ açısından.

“Avrupa’da Marx okumuş, Jean Paul Sartre ile aynı sıralarda oturmuş biri vardı ve bu biri, emperyalizmin başarısını ulemânın başarısızlığı olarak gösteriyordu. Sıfatı itibariyle ulemânın sözcüsü olma vasfı yoktu. Nasıl olurdu da İmam Ali’nin, İmam Hüseyin’in, Ebu Zer’in, Hazreti Abbas’ın ve diğer Şii velilerinin ismi Sartre’ın, Frantz Fanon’un, Emile Durkheim’in, Max Weber’in ve Alexis Carrel’in isimleri yanında geçerdi? Genç bir adam ortaya çıkıyor ve İslam halifesinin seçiminde başvurulan sünni şûra usulünü, İslam demokrasisi için atılmış bir adım olarak zikrediyordu.”[13]

Bu şartlar altında bir yandan Şah rejiminin sorguları, takipleri ve uyarılarıyla boğuşmak zorunda kalan Şeriati, diğer yandan geleneksel ulemâya karşı mücadele vermek zorunda kalıyordu. Rejim onu, Şiiliğin sosyolojisi ile değil de akidesi ile uğraşması konusunda sürekli uyarıyordu. O’nun inandığı şey ise tüm bunlardan farklıydı. Akide, ne soyut bir bilgiler yığınıdır, ne de sosyoloji akideden ayrı düşünülebilir.

Kendisi bir aktivist olduğu için, yazdığı şeylerin çoğunluğu da bildiri şeklindeydi. O bir mesajı yaymak için yazıyordu. Devamlı acelesi vardı. Bir derse, programa, toplantıya, konferansa, randevuya yetişme kaygısı içindeydi. Acelesi olduğunu, yazdığı şeylerin başlığı bile anlatmaktadır: Ne Yapmalıyız? Nereden Başlayacağız? Şehadet. Protesto Dinini Beklerken. Bunlara ilaveten Cemiyet ve İmamet, Ali Şiası Safevi Şiası, İslam’ı Anlama Metodolojisi gibi tanınmış eserleri vardır. Yani kısacası o, pozitivist ve fonksiyonalist burjuva sosyolojisini reddeden bir partizandı ve Marxizm’den İran toplumunu anlamasına yardımcı olacak ne varsa alıyordu. Bir arkadaşının şu sözleri durumunu çok iyi anlatmaktadır: “Şeriati her zaman parmağını gerçeklerin üstüne koyar, soyut düşünüşten kaçınırdı. Gerçekçi ve kendini adamış bir sosyologtu.”[14]

Şeriati, kendisini dinleyenlerden şuurlu müslümanlar olmalarını ister. Örnek bir şahsiyet olarak da Hz.Ali örnekliğinin üstünlüğünü gösterip yerleştirmek arzusunu taşır. Hakiki Şii inanışı bir protesto dinidir ve bu yönüyle o Safevi Şiasından ayrılır. Safevi Şiası’na [Pehlevi Şiizmi] teslimiyet Allah’a teslimiyet değildir, laik iktidarın heva ve heveslerine tabiyettir. Ali Şiası ise buna ‘hayır’ demektedir.[15]

“Şeriati, genç kuşakların, dindar ailelerinin kapitalistçe bir hayat yaşamalarına ve Amerikan pazarı haline gelmelerine dinin en ufak bir direniş göstermemesi karşısında kendi öz kimliklerini inkar edercesine Batılı fikir akımlarına kapıldıklarım görür. Buna karşı İslam’ı bu ‘mukaddesatçı’ görünümünden ayrı, çağdaş anlamda devrimci-ilerici bir ideoloji olarak yeniden okumaya çalışan Şeriati şöyle demektedir:

Amerikan sömürüsünden daha yobaz bir sömürü, müminlerin ve pazardaki hacılarımızın içindeki sömürüdür. Mümin, mukaddesatçı, gerçekten ‘inanmış sermayedarlar’ [abdestli kapitalist] aramızda bulunmaktadır. Aynı şekilde adı da İslam’dır… İste bu sınırları ve hesapları birbirinden ayırmak gerekir. Bir­çok mukaddesatçı mü’mini, bu sınırları tayinde sınır dışı ilan edip feda etmemiz gerekse de, bunu yapmalıyız… Osman’ı yaşayan kimse Ebû Zer için göz­yaşı dökse de, bu, Şia’nın dışındadır. Muhammedî imanı olduğunu iddia edip Ebû Süfyanımsı yaşayan kimse de sınırın dışındadır. Uhud’un öteki tarafındadır. Hendek’in öteki tarafındadır. Aslında hendeği yeniden kazmak gerekir…”[16]

“Şeriati’nin protesto mesajının onu Ayetullah Humeyni’nin doğal müttefiki kılacağı düşünülebilir, fakat bu ikisi arasında bir fark vardır. Humeyni hükümete ve onun politik formüllerine açıkça muhalefet etmişti. Şeriati açık saldırılarda bulunmuş değildi, bu bakımdan Ayetullah’a benzemesi imkansızdı. Yazılarından, Şii düşünüş ve pratiğinde devrimci eylem sezdiği anlaşılmaktadır. Fakat her zaman bu inanışın devrimci karakterini, Muhammed[s], Ali[r] ve Hüseyin’in pratiği ile irtibatlandırmak mecburiyeti vardı. Tiranlığa karşı muhalefetini sembollerle gizlemek zorundaydı. Örneğin Şeriati hiçbir zaman “bu hükümeti düşürmek için” İran ordusuna davetiye çıkarmamıştır. Humeyni ise bunu yapmıştır.” [17]

“Teorik yöneliminden ve gelenekçi ulemâyı tenkidinden ayrı olarak, Ali Şeriati medreselerin eğitim sisteminde reform yapılması için tekliflerde de bulunmuştu. Eğer siyasi aktivizm tekliflerle birlikte gelmemiş olsaydı, her halde kendisine bir müfredat değişimi deneyimi için fırsat tanınmış olurdu. Fakat güttüğü politika rejimin gözünü korkuttu. Çünkü söyledikleri, netice itibarıyla sosyal nizamın değişmesini öngörüyordu. ‘İtiraz Mezhebini Beklerken’ [İntizâr-ı Mezheb-i İtirâz] adlı eserinde şu satırlara rastlıyoruz: ‘Yani intizar bir protesto dinidir ve hangi biçimde olursa olsun statükonun mutlak suretle reddedilişidir. İntizar sadece insanın sorumluluğunu inkâr etmekle kalmaz, ona kendi kaderinin, hakikatın kaderinin, insanlığın kaderinin, ağır, yakın, mantıkî ve hayati sorumluluğunu aşılar. Pozitif bir tarih felsefesi, tarihi bir determinizm olan intizar dini, neticede statükoya karşı direnme dinidir.” [18]

Böylece Hüseyniye-i İrşad dönemi oldukça hareketli ve verimli geçen Şeriati artık bir simge halini alır. O gençliğin geleneksel ulemâya karşı adeta rehberidir.

Ali Şeriati’nin Hüseyniye-i İrşad için sunduğu program son derce hırslı bir taahhüt olmasının yanında geçmişle bağlarını koparan son derece radikal bir çıkıştır. Bu nedenle ulemâ onun önerilerine sıcak bakmamış ve karşı çıkmıştır.

“Ulemâ Şeriati’nin medrese müfredatı için önerdiği reforma muarızdı, zira bu reform onların ilmini fonksiyon dışı bırakacaktı. Eğer ‘ortada buluşalım’ demiş olsalardı, Hüseyniye-i İrşad’ın havzeler [dinî eğitim merkezleri M.Y] üzerinde büyük etkisi olmuş olabilirdi.”

“Fakat Şeriati’nin gelenekçilere ‘İslam’ı tepetaklak ettiniz!’ demesi ve onları Yezid’in uşakları olmakla suçlaması, bir yaklaşmayı [tavizleşmeyi] imkansız kılıyordu. Böylece hem hükümeti, hem de muhafazakâr ulemâyı küstüren Şeriati, İslamî eğitim programının mürüvvetini göremeyecekti. Hem rejime hem de ulemânın gücüne karşı durmuş olduğu için, 1973’de tutuklandığında yanında kendisine sahip çıkacak kimseyi bulamadı.” [19]

1973 yazında verdiği derslere kayıt olmak için 6000 öğrenci başvurdu. Bu ilgi kaçınılmaz olarak kendisini sürekli izleyen SAVAK’ın dikkatini çekti.

Yazılarında mevcut rejime doğrudan saldırmıyor, zekice imâlar yapıyordu. SAVAK suç unsuru bulmak için öğrencileri sorguya çekiyordu. O’nu mürted, Marksist, Bahai olarak karalamaya çalışıyordu. *

1973 yazında Hüseyniye-i İrşad polis baskınına uğradığında Şeriati orada yoktu. Akabinde kayın biraderi Dr. Rıza Şeriat Razavi ve babası Muhammed Tâki’yi tutukladılar. Dr.Rıza kırk günlük sorgudan sonra serbest bırakılır fakat babasını, Şeriati’yi ele geçirebilmek için rehin olarak tutarlar. Bir süre kaçak yaşayan Şeriati, babasının rejim’in elinde rehin kalmasına binaen daha sonra kendisi giderek SAVAK’a teslim olur.

Bu teslimiyetle birlikte on sekiz ay, tek kişilik bir hücrede kalır. Bu dönemde gündüzleri uyuyup geceleri uyanık kalmak şeklinde bir hayat geçirir. Yanına kendisinden bilgi sızdırabilmek için bir arkadaş koyarlar ve bu kişiyle üç ay birlikte kalır. Bu dönemin en sıkıcı günleri bu üç aylık dönemdir onun için. Böylece gözlerine gece uykusu haram olmuştur. [20]

Şeriati’nin serbest bırakılması için bir çok kişi devreye girmiştir. 1975 yılında OPEC toplantısında Cezayir Cumhurbaşkanı Bumedyan Şeriati’nin serbest bırakılması için Şah’a bizzat ricada bulunur. Zira Cezayir Şeriati’yi tanımaktadır. O, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na akitif olarak katkıda bulunmuştur. Bu olaydan sonra 20 Mart 1975 tarihinde serbest bırakılır. Ancak yazmasına ve konuşmasına izin verilmez. Şah rejimi bununla da kalmaz ve Şeriati’yi rejimle işbirliği yapmış gibi göstermek ve halkın gözünden düşürmek için Keyhan gazetesinde yazılarını yayınlatır. Ancak işe yaramaz. İki yıl süreyle sürekli gizli toplantılar yapmak ve saklanmak zorunda kalan Şeriati artık bu şartlarda İran’da yaşayamayacağına karar verir ve Avrupa’ya, oradan da Amerika’ya gitmeye karar verir. O dönemde oğlu İhsan Amerika’da okumaktadır. Yurt dışına çıkış yasağı olduğu için normal olarak ülkeyi de terkedememektedir. Ali Mezinani isminde bir pasaport almayı başarır ve ülkeyi terk eder. Brüksel’e gitmek üzere Tahran’dan ayrılan Şeriati, uçağı Atina’da mola vermesiyle iner ve bir gün Atina’da kalır. Ertesi gün başka bir uçakla Brüksel’e gider. İki üç gün kalır ve oradan da Londra’ya geçer. Daha sonraları kızları ve karısı da Avrupa’ya hicret edeceklerdir. Ne yazık ki kızları son bir kez daha babalarını görebilecekken eşi bundan yoksun kalacaktır. Kızları Susen ve Sara* Londra’ya gelirler ve babalarıyla görüşürler. Geride hanımı Puran ve küçük kızları Mona kalır.

Daha önce irtibat kurdukları dostları Ali Fukuhi Bey’in kız kardeşi Nesrin Hanım’ın evine misafir olurlar. O gecenin sabahında Şeriati yattığı odanın kapısında yere sırtüstü düşmüş olarak bulunur. Burnu garip bir şekilde kararmış ve şişmiştir. Savt Hampton hastanesi acil servisine kaldırılır. Ama Şeriati daha evdeyken nabzı durmuştur. Olayla ilgili keşif yaptırma çabaları sonuç vermez. Suriye’de defnedilmesine karar verilir. Bu iş için Dr.Mustafa Çamran görevlendirilir. Çamran, Suriye yetkilileri nezdinde girişimde bulunarak Şehid Doktor’un Şam’da Hz.Zeyneb’in kabri civarında gömülebilmesi için izin almayı başarır. Şam’a gelen İranlı, Arap ve Filisitinli kalabalık bir gruba cenaze namazını İmam Musa Sadr kıldırır. Ve Şehid Doktor Şeriati artık çok sevdiği öğrencilerinden, kitaplarından ayrılarak ebedi aleme göçüp gider.

——————————————————————————–

* Ayn El-Kuzat Hamedâni: H.526/M.1132’de Bağdat’ta öldürülen İran’lı düşünce adamı.

[1] Gulam Abbas Tavassulî, İsfahan Üniversitesi Başkanı, Ali Şeriatî’nin İslam Sosyolojisi kitabına yazdığı önsözden. Bakınız: Ali Şeraiti, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, s.15-16

[2] Puran Şeraitî, Eşim Ali Şeraitî, İhtar Yayıncılık, İstanbul, 2002, s.11. [Ali Şeriatî’nin geniş hayat hikâyesi için bu kitaba veya Puran Şeraiti, Gözetim Altında Özgürlük, Eşim Ali Şeraiti, Ekin Yayınları, İstanbul, 2005, kitabına müracaat ediniz.]

* İrşad Dönemi; Hüseyniye-i İrşad’ın kurulup faaliyet gösterdiği dönemdir. Hüseyniye-i İrşad, İmam Hüseyin’in şehadeti için gözyaşı dökülen yer demektir.

Hüseyniye-i İrşad’ın kurucusu Muhammed Humayun adında bir hayırseverdir. Toprağın parasını bizzat kendisi vermiştir. Önce 1000 m² lik bir arsa için para ödemiş daha sonra Tahran’ın kuzeyinde Kulhak’ta 4000 m²lik bir alan satın alınmış ve faaliyet için tesisler yapılmıştır. Hüseyniye-i İrşad 1965 yılında faaliyete geçmiş ve kısa sürede binlerce kişinin katıldığı toplantılara sahne olmuştur. Hüseyniye-i İrşad’ın ilk yönetim kurulu üyeleri Ayetullah Mutahhari, Seyyid Hüseyin Nasr [O zaman Tahran üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı], İzzetullah Sahabi, Hüseyin Mazini ve Ali Şeriatî’dir. Şah rejimi Hüseyniye-i İrşad’ı 1973 yılında kapattığında geride kalan tek kurucu üye Ali Şeriatî’dir. Diğer kişiler daha önce çeşitli nedenlerle İrşad’dan ayrılmışlardır. Bunlar arasında da en dikkat çekeni Ayetullah Mutahhari’nin ayrılışıdır. O’na göre Şeraitî, “pahişra ruya canibe-yi siyasi fişar midad” yani [meseleyi siyasi yöne çekiyordu]. [M.Y] Bakınız: Şahruh Ahavi, İran’da Din ve Siyaset, Yöneliş Yayınları, İstanbul,1990, s.250

Ali Şeraitî, Muhammed Humayun’a yazdığı bir mektubunda Hüseyniye-i İrşad’la ilgili özlemlerini şöyle dile getiriyor: “Seyyid Cemal’in [Afgani. M.Y] arzuladığı ve arzusuna ulaşamadan öldüğü pak İslam, İkbal’in kurmak isteyip kuramadığı pak ülke, İrşad, bu yapının temel taşlarını koydu, bugünse duvarlarının yükselmesi için cihadın giderek kızıştığını görüyoruz… Nişansız ve isimsiz mücahidler her gün daha büyük fedakârlıklar gösteriyorlar, binaya bir kerpiç koymak ve bu yapıyı Kuba mescidi gibi bir an önce yükseltmek istiyorlar. Diğer mücahid ve şehitler bu mescidi tamamlamak ve mükemmel hale getirmek için gayret göstereceklerdir. Ama şehrin dışındaki bu uzak, kör ve ücra köşede, küfrün tasallutunda olan bu topraklarda sırtında taş taşıyarak binanın temeline koyan, Ammar’dı [Ammar b. Yasir. M.Y].” Ali Şeraitî, Mektuplar, Şura Yayınları, İstanbul, 1991, s.31

[3] Puran Şeraitî, Eşim Ali Şeraitî, İhtar Yayıncılık, İstanbul, 2002, s.11.

[4] Ali Şeraiti, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, s.18

[5] Ertuğrul Cesur, Ali Şeraiti [1933-77]: Allahperest-Sosyalist, İslâmiyât, İslam’ın Sol Yorumu, Cilt 5, Sayı 2, Ankara, Nisan-Haziran 2002, s.69-70

* “Maneviyatımı ilk biçimlendiren babamdır. Bana düşünme ve insan olma sanatını ilk öğreten O’dur. Annem beni sütten keser kesmez, babam bana hürriyet, asalet, safvet, sebat, iffet ve iman duyguları vermeye başladı. Beni dostlarıyla, yani kitaplarıyla o tanıştırdı. Kitaplar, okula başladığım ilk günlerden itibaren en sadık arkadaşlarım oldu. Onun bütün hayatı ve ailesi demek olan kütüphanesinde büyüdüm. Büyüdükten sonra ancak yoğun çaba harcayarak öğrenebileceğim şeyleri o bana çocukluğumda kolayca, kendiliğinden armağan etti. Babamın kütüphanesi şimdi benim paha biçilmez hatıralarla dolu bir dünyamdır. Bütün kitaplarını hatırlayabiliyorum. Benim için, mutluluk dolu, güzel ama uzak geçmişin toplamı demek olan bu şirin odayı çok seviyorum.” [Ali Şeriatî]

* Yazılım yanlışları ve anlatım bozuklukları alınan kaynağa aittir. Aynen muhafaza edilmiştir.

[6] Puran Şeraitî, Eşim Ali Şeraitî, İhtar Yayıncılık, İstanbul, 2002, s.18.

[7] Ali Şeraitî, Biz ve İkbal, Burhan Yayınları, İstanbul, 1984, s.28

[8] Ali Şeraiti, İslam Sosyolojisi Üzerine, Düşünce Yayınları, İstanbul, 1980, s.27-30

[9] A.e. s.33

[10] Puran Şeraitî, Eşim Ali Şeraitî, İhtar Yayıncılık, İstanbul, 2002, s.13-14

[11] Ali Şeraitî, Kendini Devrimci Yetiştirmek, Şura Yayınları, İstanbul, 1996, s.93 [Ayrıca bu konunun geniş incelemesi için Şeriatî’nin ‘Dine Karşı Din’ ve ‘İslam Nedir’ kitaplarına bakınız. M.Y]

[12] Şahruh Ahavi, İran’da Din ve Siyaset, Yöneliş Yayınları, İstanbul,1990, s.252

[13] A.e. s.253-254

[14] A.e. s.255

[15] Ali Şiası ile Safevi Şiası karşılaştırması için bakınız: Ali Şeriatî, Ali Şiası Safevi Şiası, Yöneliş Yayınları, İstanbul, 1990

[16] Ertuğrul Cesur, Ali Şeraiti [1933-77]: Allahperest-Sosyalist, İslâmiyât, İslam’ın Sol Yorumu, Cilt 5, Sayı 2, Ankara, Nisan-Haziran 2002, s.70

[17] Şahruh Ahavi, İran’da Din ve Siyaset, Yöneliş Yayınları, İstanbul,1990, s.259

[18] A.e. s.267

[19] A.e. s.267

* Kızı Susen’in anlattığına göre, Şeriatî’nin, Hüseyniye-i İrşad’ın kapatılmasından sonra kaçak yaşadığı günlerde, ailesi Tahran’a taşınacağı sırada evlerine gelen polisler Şeriatî’nin kitaplarının çoğunu ve Rus baskısı olan tüm kitap ve nüshaları alırlar. Çehov’un, Kiraz Bahçesi adlı eseri de bunlardan biridir. Bununla rejim kendince Şeriatî’nin komünist olduğunu ispat edecekti.

[20] Şeriatî’nin teslim olmasıyla ilgili olarak eşi Puran Şeriatî şunları anlatır: “1972 yılının Mihr ayının [İran milli takvimine göre M.Y] başlarında gecenin saat birinden sonra evimizin bahçe kapısı çalındı. Korku içinde uykudan uyandım ve ‘Kim o?’ diye sordum. Başta cevabı duymuyordum. Uykulu ve sessiz bir şekilde, ‘Kimsiniz?’ diye sordum. ‘Benim’ dedi. Daha sonra kapının arkasından Ali’nin, ‘Şaşırtıcı bir talihsizlik, eşim bile artık sesimi tanımıyor’ diyen sesini duydum. Kapıyı açtım. Ali’yi halasının oğlu Asğar Bey ile birlikte gördüm. Ali’nin yeni aldığımız eve ilk gelişiydi. Kıyafeti çok eskiydi. Düşüncesi bir şeyle meşgul gibi görünüyordu. Ben onun eve gelmesinden dolayı büyük bir memnunluk duydum. Eve dönüş sebebini söylemedi. Ertesi günün akşamı çantasını, elbisesini ve kitaplarını Hüseyniye-i İrşad’ın karşısındaki binadan getirdiler, elbiselerini yerleştirmekle uğraştığım bir esnada beni yeni bir kararına hazırlıyordu. SAVAK’a gidip teslim olmak için eve gelmişti. Kendi ayaklarıyla ve bir tek elbiseyle vilayet karakolundaki SAVAK merkezine gittiği ertesi gün sabahı ona, ‘Git yarın gel’ demişlerdi. Eve döndü. Fakat oraya gittiği ertesi gün onun tutukladılar ve tam 18 ay hapiste kaldı.” [Puran Şeraitî, Eşim Ali Şeraitî, İhtar Yayıncılık, İstanbul, 2002, s.179]

* Şeriatî kızları Susen ve Sara’ya birlikte hitap eder ve ikisinin isimlerinin ilk hecelerini birleştirerek ikisine birden Susa dermiş.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: