Amerikan Terörizminin Tarihi

Canberk Birgül

Amerika Birleşik Devletleri tarihine dünyada iki tür bakış açısı vardır; bunlardan ilkine göre Amerika özgürlükler ve fırsatlar ülkesidir, hür dünyanın koruyucusu, insan haklarının şaşmaz bekçisidir. İkinci bakış açısına göre ise, Amerika üzerinde oturduğu toprakların yerlileri dahil olmak üzere tüm dünya ülkelerine acı ve kandan, sömürüden başka hiçbir şey getirmemiş olan emperyalist-terörist bir ülkedir. Elbette bunlardan farklı olarak daha ılımlı görüşler de vardır fakat bugün dünya tarihini bu iki bakış açısının sahipleri belirleyecekler, yani ezen ülkelerle ezilen ülkelerin halkları…

İşte tam da Amerikan emperyalizminin sembolü olan iki kalesine yapılan saldırılar sonucunda; birinci bakış açısına sahip olan Amerikan çıkar çevrelerinin ve dünyanın pek çok yerindeki yerli çıkar ortaklarının, ikinci bakış açısına sahip olan Üçüncü Dünya ülkelerini terörist devletler hedef ilan ederek kopardıkları terörizm yaygaralarına verilecek en güzel cevap, dünyanın bir numaralı terörist devletinin Amerika Birleşik Devletleri olduğunu, iki yüzyılı aşkın tarihinin ve muazzam teknolojik ilerlemesinin, yaşadıkları refahın, uyguladıkları terörizm sonucu olduğunu hatırlatmak olacaktır.

Kuruluş

Kızılderililerin toprakları üzerinde kurulmuş olan 13 İngiliz kolonisinin 4 Temmuz 1776’da Bağımsızlık Bildirgesi’ni imzalamasıyla bugünkü ABD’nin temelleri atılmış oldu. Fakat bu bildirgenin geçerlilik kazanması için İngilizlere zorla kabul ettirilmesi gerekiyordu ve bu da İngilizlerle yapılan iki savaşla gerçekleşti. Amerika ilk kurulduğunda bu 13 eyaletin hepsi Atlantik kıyısındaydı ve yüzölçümü 835,687 kilometrekareydi. Oysa ABD; Fransa, İspanya, Rusya ve Meksika ile yaptığı antlaşmalarla ve savaşlarla bugünkü duruma yani 9,371,786 kilometrekareye çıkardı. Yani ABD; Avrupa’dan “yeni dünyaya” akın edenlerin, kendilerini belli bir süre sonra Avrupa’dan bağımsız ilan edip, bir yandan da toprakların gerçek sahipleri olan Kızılderilileri katletmesiyle kuruldu. Bir yandan da Avrupalı diğer sömürgeci devletlerle Amerika kıtası için rekabet yürütülüyordu.

Birleşik Devletlerin kuruluş sürecinde Amerika, ilk önce İspanyolların elinde bulunan Florida’yı işgal ederek İspanya’yı burayı satmaya zorladı. İkinci adım Teksas’ın alınmasıydı; bunun içinse buraya müdahale için geçerli bir neden bulmak gerekiyordu ve bu da çok geçmeden bulundu. 1800’li yıllarda yapılan yeni icatlarla pamuk tarımı yaygınlaşmaya başlamıştı ve Amerika’nın pamuk ihracatı muazzam boyutlara ulaşmıştı. Artık yerel sanayinin durmadan artan gereksinmelerini karşılayamayan ABD batıdaki Meksika topraklarına göz dikmeye başladı. Ve batıya tekrar göç başladı; yine Kızılderililer yok edilerek toprakları gasp edildi. Fakat asıl düşman Meksika idi ve bu işgalin ne anlama geldiği sonradan anlaşıldı. Meksika İspanya’ya karşı bağımsızlığını ilan ettiğinde Teksas topraklarında; göçten dolayı Meksikalı’dan çok Kuzey Amerikalı vardı. Bu ise Teksas’ın ABD tarafından ele geçirilmesi fikrine zemin hazırlıyordu. Meksika hükümeti yeni bir anayasa çıkararak köleciliği yasakladı. Oysa Kuzey Amerikalı çiftçiler için kölelik büyük bir kazanç kaynağıydı. Hemen isyanlar ve ayaklanmalar başladı; çiftçiler ilk Teksas hükümetini oluşturdular ve hemen ABD hükümetinden askeri yardım istediler. Bu daha sonra da ABD’nin müdahalelerini meşrulaştırmak için kullanacağı etkin yöntemlerden biridir; yasadışı yollardan bir hükümet oluşturmak ve o hükümeti tanıyarak müdahalede bulunmak… Meksika, isyanı bastırmak istese de yenildi ve Teksas ABD’ye katıldı.

Bir sonraki adım Kaliforniya’nın işgali idi. Bunun içinse daha sonra pek çok Üçüncü Dünya ülkesinde kullanılacak olan bir yöntem uygulandı. Meksika ve Teksas arasında her iki tarafın da sahiplendiği bir bölgede askeri birlikler konuşlandırılarak provokasyon düzenlendi. Amerika, uğradığı saldırıları da kendi topraklarında kabul ederek Meksika’ya savaş ilan etti. Meksikalıların tüm direnişlerine rağmen Amerikalıların ilerlemesi durdurulamadı ve bugün ABD’nin eyaletleri olarak sayılan Teksas, Arizona, Yeni Meksika, Kaliforniya, Nevada, Utah ve Wyoming Meksikalılardan zorla alındı.(2 Şubat 1848) ABD tarafından ilhak edilen bu topraklarda kalan Meksikalılar bütün 20. yüzyıl boyunca sürekli politik baskıya maruz kalmışlardır. Atalarının topraklarına sahip çıkmak isteyen Meksikalılar, Amerika’nın dünyaca meşhur “adaletiyle” tanışmışlar; ırkçılık olayları, haksız cezalar ve bastırma hareketleriyle susturulmuşlardır.

Latin Amerika

Daha kuruluşunda yerlileri katlederek topraklarını kendi sınırlarına dahil eden Amerika, kendi sınır birliğini sağladıktan sonra da gözlerini Latin Amerika’ya dikmiştir. Latin Amerika ülkeleri İspanyol egemenliğine karşı 19. yüzyılda bağımsızlıklarını kazandılar fakat Avrupa ülkelerinin de bu topraklarda hâlâ gözü vardı. Ve Amerika Latin Amerika’nın sömürülmesinde rakibi olan Avrupa’yı safdışı etmeye hazırlanırken bunun ideolojik kılıfını da hazırlamıştı: Monroe Doktrini…

ABD Başkanı James Monroe 2 Aralık 1813’de Avrupa’ya bir uyarıda bulundu: “….bağımsızlıklarını ilan eden ya da elde eden ve bu bağımsızlıkları bizim tarafımızdan tanınan ülkeler için, onlara baskıyı ya da herhangi bir denetimi amaçlayan her eylemi, ABD’ye karşı düşmanca bir tutumun ifadesi olarak kabul etmek zorundayız.” Latin Amerika ülkelerinin bağımsızlıklarını “kahramanca” savunan ABD, bir yandan da bu ülkelere müdahale etmeye hazırlanıyordu. İlk önce Avrupa’dan gelen ve yüzyıllardır biriktirdikleri zenginliklerini çalan, halklarını katleden Avrupalıların yerini bu sefer de Amerika alıyordu. Latin Amerika ülkelerinin yazgıları değişmemişti; 20 yy. onlar için yine baskı, sömürü ve kanla doluydu.

Küba

Küba için Amerikan politikası, ülkeyi İspanyol egemenliğinden kurtararak bağımsızlığı sağlamak ve köleliği kaldırmak olarak gösteriliyordu. Öyle ya, özgürlükler ülkesi Amerika sadece kendi halkının değil, tüm dünya halklarının özgürlüğünü savunuyor, koruyordu. Oysa her zaman olduğu gibi Amerikan şirketlerinin asıl amacı Küba’da İspanyolların yerine geçmekti.

Bunun için kullanılacak olan yöntem yine çok dahice ve orijinaldi; Kübalı yurtseverler 1868’de İspanyol egemenliğine karşı ayaklandığında ABD onları tanımadı ve onlara bağımsız Latin Amerika ülkelerinden gelen yardımları engellemede İspanyollara yardım etti. Beklenen; Kübalı yurtseverlerle İspanyollar arasındaki savaşta iki tarafında kayıplar vererek zayıflamasıydı. Sonra da İspanyolların bir Amerikan gemisi batırdığını iddia ederek Amerika savaşa girdi ve İspanya’yı yenerek Küba’yı işgal etti. Bundan sonra Amerika tarafından Küba’ya yönetim biçimi olarak seçilen sistem diktatörlük oldu. Pek çok diktatör geldi gitti fakat Amerikan tekelleri her zaman için Küba’nın topraklarında yoksul insanları daha da yoksullaştırarak sömürmeye devam etti.

1956-1959 yılları arasında halk hareketinin bastırılabilmesi için Batista rejimi Amerikan danışmanlarla birlikte, 60 bin kişinin hayatına mal olan operasyonlar yürüttü.

Fidel Castro’nun önderlik ettiği Kübalı devrimciler 1959’da iktidara gelinceye dek bu katliamlar sürdü.

ABD, Castro’nun yurtsever yönetimi iktidara geldikten sonra Küba’yı en büyük düşmanlarından biri ve terörist devlet olarak ilan etti. Çünkü Küba’nın bağımsızlığını elde etmesi ve kendi kalkınma yolunu emperyalizmden bağımsız çizmesi ezilen dünya halklarının gözünde bir simge ve cesaret kaynağıydı. Bu yüzden ABD, 1959’dan günümüze pekçok terör olayı ve saldırılarla, ekonomik ambargolarla devrimci Küba hükümetini düşürmeye çalışmıştır.

Bu yüzlerce saldırıdan biri Havana Limanı’na silan taşıyan Fransız gemisinin 1960’da patlatılması olayıydı; 70 kişi öldü ve 200 kişi yaralandı. Bir diğeri ise paralı askerlere yaptırılan ve 150 Kübalı askerin öldüğü 1966 Domuzlar Körfezi çıkarmasıdır. Amerikan hükümetinin uyguladığı ekonomik ambargoyla yoksullaştırılmaya ve Castro’ya karşı ayaklandırılmaya çalışılan Küba halkı 1959’dan günümüze kadar tüm bu baskılara rağmen birlik olmuş ve ülkenin bağımsızlığını 2000’li yıllara taşıyabilmiştir.

Filipinler

1898’de İspanyollara karşı savaşan Filipinliler İspanyolları yendikleri zaman ilerlemeleri Amerikalılar tarafından durduruldu. Filipinlilerin başında bulunan ulusal kahraman Emilio Aquinaldo Amerikalıların Filipinlere bağımsızlığını vererek ülkeyi kendi sömürgesine dönüştürmeye çalıştığını anlayarak silahlarını ABD’ye karşı çevirdi. 1901’de ABD bu 15 bin silahlı direnişçiyi yenemeyince bir tuzak kurarak anlaşmaya gitti ve bu anlaşma sırasında 15 bin Filipinli katledildi. Aynı katliam bir dahaki sefere 1906’da gerçekleştirildi. 1898-1910 arasında Amerikan deniz piyadeleri 600.000 Filipinliyi katletti.

Amerika’nın Filipinlerdeki çıkarı başta tarım ürünlerindeydi ve bunları kensi ülkesine akıtıyordu. Amerikalı çıkar çevrelerinin tarih anlayışına göre Amerika Filipinler’e 1946’da bağımsızlığını verdi. Oysa durum tam tersiydi. Amerika’nın Filipinler’deki askeri üsleri olduğu gibi duruyordu ve yenilerini de kurma hakkı vardı. Amerikan askerleri Filipin mahkemelerinde yargılanamıyordu ve Filipin ekonomisinin can damarları olan tüm sektörler Amerikan şirketlerinin ellerindeydi. Amerikalıların bağımsızlık anlayışları buydu… Daha sonraları Vietnam’ı bombalayacak olan B-52 Amerikan uçakları da Filipinler’deki Amerikan üslerinden kaldırıldı.

Haiti

Haiti adasının batı kısmında Haiti Devleti, doğu kısmında ise Dominik Cumhuriyeti bulunuyordu. Dünyanın beyazlara karşı verilen ilk başarılı zenci köle ayaklanmasıyla 1 Ocak 1804’te Haiti bağımsızlığını ilan etti. Ancak sömürgecilik ada halkını rahat bırakmadı. Savaş ve müdahalelerin arkası kesilmedi. Ülke, ekonomik olarak sürekli ABD, Fransa ve Almanya arasında gidip geldi; bazen bir ülke gümrüklerin denetimini alıyordu bazen de öbürü… Fakat 1915’te Amerika kendisini Yeni Dünya’nın dostu ve koruyucusu ilan etti! Büyük “koruyucu” Amerika, Haiti hükümetine gümrüklerinin denetimini kendisine bırakması için ısrar etti ve reddedilince de silahlı müdaheleyle tehdit etti. 1915’de ABD yanlısı başkan, politik tutukluları kurşuna dizince halk ayaklandı ve başkanı öldürdü. ABD için bu olay bulunmaz fırsattı; “düzeni” tekrar sağlamak amacıyla Amerikan askerleri adayı işgal etti. İlk iş gümrüklerin ele geçirilmesi ve yabancıların toprak almasını engelleyen anayasanın kaldırılmasıydı. Böylece Amerikan şirketleri latifundalarını burada da kurdular. Fakat Amerika o kadar ileri gitti ki, halkı angaryaya koşmaya zorladı. Ve halk ellerinde sadece sopalarla yankilere saldırdı. Amerikan askerleri “sadece” kendilerini korumak için ateş açtı ve 3500 kişiyi öldürdü. Bunların dışında ayaklananlarsa Amerikan plantasyonlarında kürek cezasına çarptırıldılar!

1934’de Amerikan askerleri Haiti’yi terketti fakat artık ekonomi tamamen Amerikan tekellerinin elindeydi. Hükümetler ise tamamen ordunun belirlemesiyle Amerikan yanlılarından oluşuyordu. 1963’de bir halk ayaklanması vahşice bastırıldı ve binlerce kişi öldürüldü. 1957’den, 1971’e kadar bağımsızlık için savaşan 26.000 Haitili, CIA’nın başrolünü oynadığını operasyonlarla ve katliamlarla öldürüldü.

Panama

Amerika Meksika’nın topraklarını işgal ettiğinde Pasifik Okyanusu’nun kıyılarına ulaşmıştı. 1870’li yılların başında ABD Dışişleri Bakanlığı, parlamentoya Panama’da bir kanal inşaatı projesiyle geldi fakat bu teklifi hükümet reddetti. Bunun üzerine bu kanal inşaatı projesinin Avrupalılara verilmesi tehlikesi başgösterdi ve Dışişleri Bakanlığı projeyi tekrar parlamentoya sundu ve onaylandı.

Kanalın hangi ülkenin topraklarında yapılacağı sorunu neredeyse savaş çıkarıyordu ama sonunda sorun halledildi. Kanal çalışmaları 1879’da başladı ve 1914’de bitti. Bu dönem içerisinde 28.000 kişi kanal kazma çalışmalarında öldü!

Panama devletinin kuruluşu bile Amerikan emperyalizmin komplo ve müdaheleleri sonucudur. ABD, Kolombiya sınırları içindeki Panama kanalının kontrolü için bölgede kukla bir ülke kurmaya karar verdi. Kolombiya senatosu kanalı yapma ve işletme yetkisini ABD’ye devreden antlaşmayı onaylamayı reddedince, ABD bölgedeki birliklerini Panama isyancıları adı altında isyan ettirdi ve kukla Panama hükümetini tanıdı. Böylelikle 1903’te Panama devleti kurulmuş oldu. Ancak bu, Panama üzerinde Amerikan baskısının biteceği anlamına gelmez.

Kanalın işletilmesi ve tarafsızlığının denetlenmesi ‘özgürlüklerin koruyucusu’ ABD’ye kaldı. 1964 yılında Panamalı öğrenciler Amerikan karşıtı bir ayaklanma örgütlediler ve Amerikan deniz piyadeleri tarafından katledildiler.

Amerika; hakimiyetindeki Panama Kanalı’nda bulunan Fort Gulick’te, Latin Amerika ülkelerindeki iç direniş ve ulusal bağımsızlık hareketleriyle mücadele amacıyla kontrgerillaların eğitildiği bir CIA okulu açtı. Ve burada eğitilen paralı askerler 20 yy. boyunca Latin Amerika’da Amerika’nın çıkarları doğrultusunda katliamlarda kullanıldı. Bu kontrgerilla eğitim merkezi daha sonra pek çok Üçüncü Dünya ülkesi tarafından teşhir edilse de hâlâ faaliyetini yürütmektedir.

Nikaragua

1894 yılında Nikaragua’da iktidar Amerika’yla iyi anlaşan liberallerin elindeydi. Fakat ABD kanal konusunda Panama’da karar kılınca ABD’ye sırtlarını döndüler ve Amerikan şirketlerinin Nikaragua’nın maden ve orman zenginliklerini sömürmelerinin önüne engel koydular. Bu şirketlerden birinin ortağı da Amerikan Dışişleri Bakanı idi. Ve Amerika’nın, Nikaragua’daki müdahaleler dönemi başlamış oldu. Nikaragua devlet başkanı kanun dışı ilan edilerek istifa etmeye zorlandı, yerine geçirilen bir kukla hükümetle de Amerikan şirketleri kaybettikleri hakları geri aldılar. Ek olarak da gümrüklerin denetimini ellerine geçirdiler.

1926 yılında dünyanın çok kısa sürede adını duyacağı biri; Cesar Augusto Sandini Amerika’ya ve yerli işbirlikçilerine karşı gerilla oluşturdu ve dağlık bölgelerde konuşlanarak mücadeleye başladı. Birkaç ay içerisinde Amerika’ya büyük darbeler indirmeyi başardı. Amerika ise karşılık olarak gerillayı destekleyen sivil halkı uçaklarla bombaladı ve katletti. Sandino pek çok savaşa girdi ve hep galip gelmeyi başardı; artık bütün Latin Amerika ülkelerinden Amerika ile mücadele amacıyla pek çok insan Sandino’ya katılmaya geliyorlardı. Ve sonunda çok büyük kayıplar veren ve bu kayıplar yüzünden kendi iç kamuoyunda tepkiler alan Amerika 1933’te Nikaragua’dan çekildi.

Amerika ülke topraklarından çıkarıldıktan sonra hükümetle anlaşmaya giden Sandino evine döndü. Başkanın evine yemeğe çağrıldığı bir akşam, çıkışta Amerikan ajanları onu pusuda bekliyordu ve Sandino kurşuna dizilerek öldürüldü. Aynı akşam Sandino’nun gerillaları kuşatılarak 300 erkek, kadın ve çocuk katledildi. Bu olayları kitlesel infazlar izledi. Amerikan emperyalizmi, yıllar boyunca Nikaragua’da diktatörleri destekledi çünkü onlar Amerika’nın emperyalist politikalarına sadık bir şekilde hizmet ediyorlardı. 1979 yılında Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesi tüm cephelerden saldırarak diktatörlüğü yıktı ve Amerikan emperyalizmini ülkesinden kovdu. 1981’den beri Pentagon, Nikaragua’nın demokratik gelişimini durdurmak ve başa kendisine sadık bir diktatör getirmek için uğraşıyor.

El Salvador

Bütün diğer Latin Amerika ülkeleri gibi El Salvador’da Orta Amerika Ülkeleri Organizasyonu’na üyedir ve bilindiği üzere ABD bu organizasyon aracılığı ile bu ülkeleri denetlemekte ve sömürmektedir. Amerikalılar tarafından eğitilen askerlerden oluşan ve başlarında Amerikan subayları bulunan bu küçük ulusların ordularının tek bir işlevi vardı; çıkan iç ayaklanmaları bastırmak ve Amerika’nın düzenini sürdürmek…

1931-1944 yılları arasında Salvador’daki diktatörlüğe karşı ayaklananlar Pentagon tarafından beslenen bu küçük ordularca bastırıldılar. Amerika ise dünyaya ‘Bolşevik isyanın’ bastırılmış olduğunu duyuruyordu. Amerika’ya karşı ayaklanan ve okuma yazma dahi bilmeyen ama açlığın ne olduğunu çok iyi bilen bu yerlilere, müdahaleyi meşrulaştırmak için Bolşevik deniliyordu!

1977 yılına gelindiğinde, seçimlerde hileli oyla başa gelen hükümeti tanımayan halk geniş çaplı protestolara başladı ve hükümetin bu ayaklanmaya yanıtı sert oldu; CIA’nın eğittiği kontrgerillalar uyguladıkları terörle yüzlerce kişiyi katlettiler. 1979 yılında Amerikan yanlısı bir askeri darbe gerçekleştirildi ve baskılar tırmandı. Her gün yurtseverlerden, devrimcilerden biri öldürülüyor ya da ‘kayboluyordu’. Uygulanan tüm bu teröre rağmen IMF ve Amerika cuntaya mali yardımlarda bulunuyordu. 1979’dan 1984’e kadar Amerika milyonlarca dolar vererek cuntayı destekledi ve bu sırada başlarında Amerikalı danışmanların bulunan ordular toplam 70.000 El Salvadorlu’yu öldürdü.

Kolombiya

Kolombiya’dan Amerikan şirketleri muz ve şeker ihraç ediyorlardı. Ayrıca kahve ihracatı tekelleri vardı ve petrol arazileri üzerinde egemendiler. Amerikan şirketleri bu ülkeye yaptıkları her 1 dolar yatırım için yılda 4 dolar kâr elde ediyorlardı ve bu tatlı düzeni ne pahasına olursa olsun korumakta kararlıydılar. Bunun için plantasyonlarda çalışan işçilerin hoşnutsuzluğunu bastırmak için 1928’de binden fazla işçiyi öldürdüler. 1950 yılında CIA, Kolombiya başkanını öldürerek yerine kendilerine sadık bir başkan getirdi. Ülkeyi tam bir terör havası sardı ve tam 30.000 kişi öldürüldü. Bu olaylar üzerine Amerikan tekelleri Kolombiya’nın başına yeni bir diktatör getirdiler.

1948’den 1957’ye kadarki Amerikan yanlısı diktatörlükler zamanında 300.000 Kolombiyalı katledildi. 1957 ve 1963 arasında ise 21.357 kişi öldürüldü. Tüm bu katliamlar ise her zaman olduğu gibi Amerikan şirketlerinin kârlarının korunması uğruna yapıldı.

Brezilya

Latin Amerika’nın en büyük ülkesi olan Brezilya, 1964 yılından bu yana Güney Amerika’da ABD’nin jandarması rolündedir. 1964 yılına kadar iktidarda olan demokrat hükümetler, pek çok Amerikan şirketini ulusallaştırmıştı ve sosyalist ülkelerle ilişkileri geliştirmeye başlamıştı. Fakat Pentagon buna izin veremezdi… 1964 yılında bir darbeyle yönetimi eline alan Amerika, ulusallaştırılmış sanayileri kendi şirketlerine geri verdi ve iktidarı kendisine sadık bir şekilde hizmet edecek olan bir diktatörün eline verdi. Halk ise oluşturulan terör timleriyle baskı altına alındı ve susturulmaya çalışıldı. Yalnız 1964’ten 1970’e kadar ‘ölüm filosu’ adlı Amerikan destekli terör örgütü 2 binden fazla kişiyi öldürdü. 1970’lerden sonra iktidara gelen tüm başkanlar Amerika’nın sadık hizmetkarlarıydılar ve Amerikan ‘danışmanlar’ tarafından oluşturulan 450.000 kişilik Latin Amerika baskı araçlarının en büyüğü ile korunuyorlardı. 1971 yılında Uruguay’da solun seçimleri kazanma şansı ortaya çkınca, Brezilya ABD’den gelen direktifler doğrultusunda 3. ordusunu Uruguay sınırına yığdı. Amaç, Uruguay solunun seçimlerini engellemekti.

1970’li yıllarda sadece General Motors’un yıllık geliri Brezilya’nın geçici bütçesinin on katına eşitti ve Brezilya’dan halkın emeği çalınarak kuzeye emiliyordu. Her gün ortalama 1000 çocuğun öldüğü Brezilya ekonomisinden Amerikalı şirketler; utanmaz bir biçimde ‘Brezilya mucizesi’ olarak bahsediyorlardı.

Bolivya

Bolivya diğer Latin Amerika ülkelerine kıyasla Amerikan terörüyle çok daha erken tanıştı. Sadece Amerikan şirketlerinin çıkarları doğrultusunda ülke üç savaş geçirdi; 1884 yılında Şili’yle, 1899 yılından 1903’e kadar Brezilya’yla ve 1932 yılından 1935’e kadar Paraguay’la… Son savaş Standart Oil Co. ve Royal Dutch Co. şirketleri arasındaki rekabetin sonucu olarak çıktı. Tüm bu savaşlarda Bolivya onbinlerce insanını ve topraklarının çok büyük bir kısmını kaybetti. İktidara demokratik cephe geldikten sonra ülke demokratikleşme yolunda ufak da olsa bazı adımlar atmaya başladı fakat cephenin ömrü kısa oldu ve onu bir diktatörlük takip etti. Ülke tam bir kısırdöngüye girmişti; bir diktatörlüğü bir başkası izliyordu ve baskılar sürüyordu. 1947 yılından 1952’ye 30.000 kişi CIA’nın denetimindeki terör örgütlerince öldürüldü. 1952’de tekrar demokratik cephe iktidara geldi ve Amerikan şirketlerini ulusallaştırmaya başladı fakat yine darbeyle devrildi; dolayısıyla ulusallaştırılan yerler geri verildi. 1967 yılında oldukça güçlenmiş bulunan partizan gruplarına başında Amerikalıların bulunduğu Bolivya ordusu bir saldırı başlattı ve partizanları katletti. Bu saldırıda ayrıca ‘Che’de yakalanarak öldürüldü.

Bolivya’da her yıl hatta bir yıldan bile az zamanda darbeler oluyordu. 1 Kasım 1979’da yeni bir hükümet darbesi oldu ve bu darbe Bolivya’nın 154 yılık tarihindeki 158. darbe idi! Tüm bu darbelerle Amerikan emperyalizmi ülkedeki düzeni sağlanmaya çalışılıyordu. 1980’li yıllarla birlikte emperyalizm daha sonra pek çok Üçüncü Dünya ülkesinin de başına açacağı uyuşturucu belasını Bolivya’nın başına sardı. Bolivya’daki uyuşturucu ticareti Amerika’nın ülkenin içişlerine müdahale etmesine meşruluk sağlıyordu. Uyuşturucuyla mücadele amacıyla bir ‘Amerikan birliği’ Bolivya’da çalışıyordu ve bu birlik Bolivya’da ‘işi bitene’ dek kalacaktı!

Şili

20. yüzyılın başında, Amerikalı şirketler Şili’de büyük bir kâr kaynağı keşfettiler; bakır yatakları. Öyle büyük kârlar söz konusuydu ki 1928 yılıyla 1970 arasında Amerikan şirketleri 30 milyon dolarlık yatırımları için 400 milyon dolarlık bir kâr gerçekleştirdiler. Ve ABD işte bu muazzam sömürü mekanizmasını kaybetmemek için Şili’de herşeyi yapmıştır. 1970 yılında seçimlerde Halk Eylemi cephesinde toplanan demokratik güçler topluluğu, oylarını Salvador Allende’ye vermişlerdir ve Allende seçimleri kazanmıştır.

1971 yılında Allende hükümeti ülkenin esas doğal zenginliklerini ulusallaştırdı ve büyük toprak mülkiyetlerini ortadan kaldırdı. Yapılan bu reformlar doğal olarak Amerikan tekellerinin kârlarının önünü kesti ve onlarda Allende’nin önünü kesmeye çalıştılar. Bunu ise bankalarına kredilerini reddettirerek, madenlerdeki teknik personelin görevlerini terketmelerini sağlayarak ya da ABD’den gelen malların ve yedek parçaların teslimini durdurarak gerçekleştirmeye çalıştılar. Önünü kesemeyeceklerini anladıkları zaman CIA devreye girdi ve hükümeti devirmenin planları yapılmaya başlandı. Halkı Allende hükümetine ayaklandırmak için tüccarlar büyük çapta tüketim mallarını saklıyorlardı ve bu da karaborsanın doğmasına neden oluyordu. Gerici gazeteler paramiliter faşist örgütleri silahlı ayaklanmaya teşvik ediyordu.

Tüm bu iç tehditler Allende hükümetini oyalarken CIA ise orduyu satın alıyordu.Ve sonunda 11 Eylül 1973’te gerçekleştirilen darbeyle hükümetin yasal başkanı Allende katledilerek dünyanın en ünlü diktatörlerinden Augusto Pinochet iktidara oturdu. Böylece Amerika Şili’de, toplumsal gelişmenin önünü tıkayabildi ve kamulaştırılan madenleri geri alabidi. Darbe sırasında 30.000’in üzerinde insan katledildi. İlerki yıllarda tüm dünya ülkeleri Şili’deki diktatörlüğü insan hakları ihlallerinden dolayı kınarken, Amerika bu diktatöre yıllar boyunca askeri ve mali yardımlarda bulundu. Karşılığında ise Şili’nin ulusal şirketleri Amerikan şirketlerine pazarlanıyordu. Pinochet Amerika’ya herşeyiyle sadık bir uşak olarak hizmet etti; karşılığını ise kasalarına akıtılan paralarla fazlasıyla aldı. Bugün Şili halkı Pinochet’yi diktatörlüğü sırasında Şili’ye verdiği zararlardan ve katledilen, kaybedilen insanlardan dolayı yargılamak istiyor. Oysa Pinochet gibi diktatörler büyük satranç tahtasında sadece birer piyonlar…

Arjantin

1949 yılında Arjantin büyük bir ekonomik krizin içinde bulunuyordu ve Peronist hükümet milliyetçi tutumunu bırakmak zorunda kalarak ABD’den borç para istedi. Amerikan şirketleriyle yapılan bir dizi anlaşmalarla ulusal şirketler Amerikalılara satılmaya başlandı. Amerikan tekelleri yavaş yavaş ülkenin tüm madenlerini denetlemeye başladılar. Karşılığında da hükümetteki subaylara şirketlerin yönetim kurullarında iyi para kazandıran koltuklar veriliyordu. İşte bu karşılıklı çıkar yoluyla Amerikan şirketleri Arjantin’den milyarca dolar kâr elde ettiler. Tüm bu sömürü kendisini devalüasyonla göstermeye başladı ve bu sefer Amerikalılar ulusal şirketleri daha ucuza kapatmaya başladılar.

1966 yılında Rockefeller’in Arjantin’i ziyaretinin arefesinde halk ayaklandı ve Rockefeller grubuna ait 14 ticaret evini yaktı, pek çok yer de bombalandı. Bu ayaklanmalar ise kanlı bir şekilde bastırıldı. 1973 yılında başkanlık görevini Juan Peron üstlendi. Dış politikayı demokratikleştirmek amacıyla sosyalist devletlere kapıları açan Juan Peron, darbede kaçan 70.000 Şilili’yi ülkesine kabul etti ve ABD’nin Küba’ya uyguladığı ambargoyu deldi. Juan Peron’un izlediği bu çizgi sonucunda 1976’da Amerika’nın desteğiyle sağcı generaller iktidara el koydular ve onları ilk tanıyan ülkede ABD oldu. Bu darbede 1300 kişi yaşamını yitirdi, darbeden sonra 1980’e kadarsa binlerce insan terör eylemleriyle öldürüldü, toplam 30.000 insansa ‘kayıp’ edildi.

İngilizlerle çıkan adalar krizinden ve yapılan savaştan sonra Arjantin’deki diktatörlük 30 Ekim 1983’te yıkıldı. Fakat Arjantin ekonomisi 1973-1986 yıllarında sermayelerin ABD’ye kaçması sonucunda 30 milyar dolar kaybetti.

Yıllarca Amerika tarafından kasalarındaki paralar kuzeye pompalanan Arjantin ekonomisi, bugün tüm dünyada tükenmiş bir ekonomi olarak konuşuluyor.

Bugün Latin Amerika ülkeleri, tüm dünyada sürekli darbelerin yapılması ve geri bir ekonomik yapıdan dolayı sürekli krizlerin çıkmasıyla tanınıyor. Oysa bu darbelerin arkasındaki ismin Pentagon terörü olduğu ve ekonominin tüm gelirlerinin yıllardır Amerika’nın finans merkezlerine akıtıldığı gözardı ediliyor. Bugüne kadar Latin Amerika ülkelerinin gelişimlerinin önünü tıkayan Amerikan emperyalizmidir. Ve Amerika Birleşik Devletleri’nin Latin Amerika’daki tarihi, terörizmin ve sömürünün tarihidir; yüzbinlerce insan sırf Amerikan şirketleri daha fazla kârlar gerçekleştirebilsin diye katledilmiştir.

ASYA

1900’lü yılların başlarında dünyanın en güçlü ekonomileri arasına girmeyi başaran Amerika Birleşik Devletleri, dünya pazarından daha büyük bir pay alabilmek için atağa geçti. ABD başkanı Wilson’un açıkladığı ilkelerle ABD ileride Üçüncü Dünya ülkelerine yapacağı müdahaleleri meşrulaştırmış oluyordu. Bu ilkeler Monroe Doktrini’nin tüm dünyaya uygulanmasıydı. Artık ABD sadece Latin Amerika’da değil, tüm dünyada halkların “kendi kaderlerini tayinini” (!) savunuyordu ve bunu gerçekleştirebilmek için herşeye hazırdı! Aradan çok zaman geçmeden Asya halkları bu ilkelerin ve uygulanmasındaki Amerikan kararlılığının ne olduğunu şehirlerinde patlayan bombalarla anlayacaklardı.

Japonya

7 Aralık 1941’de Pearl Harbour limanında demirleyen Amerikan donanmasına saldırana kadar, Japonya ABD’ye karşı hiçbir savaş eylemine girişmemişti. Tam tersi, Amerika 19. yüzyıldan beri Japonya’yı Asya kıtasına sıçramada bir üs olarak görüyordu. 1853 yılında Amerikan donanması Japonlara limanlarını Amerikan gemilerine ve mallarına açması için bir ültimatom verdi. Bu anlaşma Japonlara zorla kabul ettirildi. Bu olayın Japonların milliyetçilikleri üzerinde büyük etkisi oldu. 1900’lü yıllarda Japonlar kendi emperyalist politikalarına göre yayılmaya başladılar ve İkinci Dünya Savaşı’nda Amerika’ya karşı Pearl Harbour baskınını düzenleyerek savaşa girdiler.

ABD Japonya’yla arasında olan savaşı Hiroşima ve Nagazaki’ye iki atom bombası atarak bitirdi. İlk bomba Hiroşima’ya atıldığında tarih 6 Ağustos 1945’ti. Oysa bu tarihte Japonya’nın savaş kaybetmesine kesin gözüyle bakılıyordu. Japonya’nın Avrupa’daki müttefikleri Almanya ve İtalya yenilmişlerdi. Ayrıca ABD 8 Ağustos’ta Stalin’in söz verdiği gibi Japonya’ya karşı savaşa gireceğini bilmekteydi. Bu ise savaşın kesin sonucunu getirecekti. Zaten 1945 yazı boyunca Japonya ile ABD arasında teslim görüşmeleri sürüyordu.

Fakat bunun ABD tarafından da bilinmesine rağmen, Amerika yeni geliştirdiği atom bombalarını ilk kez canlı insanlar üzerinde denemek için Japonya’ya fırlattı ve masum yüzbinlerce Japon’u öldürdü. Amerikalıların bu bombardıman üzerine dünya kamuoyundaki tepkileri azaltmak için öne sürdüğü bahanelerin herhangi bir geçerliliği yoktur. Amerika atom bombalarını atmasa da bu savaşı kazanacaktı fakat yeni silahlarıyla tüm dünya ülkelerine güç gösterisi yapamayacaktı. Böylelikle ABD hem Japonya’yı Sovyetler savaşa girmeden tek başına teslim alma ve ganimetin tümüne konma şansını elde etmiş hem de Soğuk Savaş’ın arefesinde elindeki ölüm silahını dünyaya tanıtmıştı. Ama yüzbinlerce sivilin hayatı pahasına.

Amerika İkinci Dünya Savaşı’ndan Japonya’da öldürdüğü masum insanlar üzerinden Asya’ya yayılmakta ve denetlemekte kullanacağı pek çok üs kazanarak çıktı. Bugün Japonya’da Amerika’nın 140’tan fazla üssü bulunmakta ve bu üsler esas olarak Asya’daki Üçüncü Dünya ülkelerini tehdit etmektedir.

Çin

Dünyadaki tüm emperyalist devletlerin gözlerinin üzerinde olduğu Çin, bu devletleri muazzam boyutlardaki insan kaynakları ve pazarlarıyla cezbediyordu. ABD’nin Çin’le ilk ‘temasları’ ise 1840 yılında başlamıştır.

Emperyalistler Çin’i sömürgeleştirmek ve ticari ayrıcalıklar elde edebilmek için Çin’de afyon ticaretinin serbest bırakılmasını istiyordu. Çin buna direnince çıkan uzun afyon savaşlarında Amerika İngilizlere yardım için Çin karasularına donanmalarını yolladı. Ve Çin’e bu yıllarda akan afyonun büyük miktarı ABD tarafından getirildi. Böylelikle Çin hem bir yarı sömürgeye dönüştürüldü hem de Çin halkının kalabalık yığınları afyonkeş haline getirildi.

ABD esas olarak ilk önce Çin’de İngilizlerle ve Fransızlarla aynı güçte olmak istiyordu ve bunu da 1858 yılında elde etti. 1859 yılında Pekin’in emperyalist devletler tarafından işgalinda ABD topçuları görev aldı. 1874’te ABD Tayvan’a saldırdı.

1900’de Çin’de ayaklanan anti-emperyalist Boxer isyanını ezmek amacıyla ABD diğer yedi emperyalist devlet ile işbirlğine gitti. 1904’te Amerika Japonlara Çin’i işgal etmeleri için 450 milyon dolar verdi ve aralarında yapılan anlaşmayla Japonya’ya, Çin’e saldırma izni verdi. 1927’de Amerika Çin’li devrimcilerle mücadele etmek amacıyla donanmalarıyla iki şehri bombalayarak büyük hasarlar verdi. 1937’de Japonlar Çin’e saldırdıklarında Amerika Japon ordularının silahlarını sağlıyordu.

1927-1949 yılları arasında Çin’de toprak devrimini yürüten köylüler ve Çin Komünist Partisi’ne karşı finansmanı ve silahlarını ABD’nin sağladığı kanlı bir iç savaş yürütüldü. Milyonlarca köylü ve devrimcinin katledildiği bu savaş Çan Kay Şek’in faşist rejiminin yıkılmasını engelleyemedi. 1949 yılına gelindiğinde, Amerika’nın Çin’de desteklediği adamı Çan Kay-Şek yenilerek Tayvan’a yani Amerikan korumasına kaçtı. Yerine ise Çin Halk Cumhuriyeti kuruldu.

Çan Kay-Şek Tayvan’a kaçtıktan sonra Amerika tarafından emrine verilen 16 savaş gemisini ve uçaklarını Şangay şehrini bombalamada kullandı ve binlerce insanı öldürdü. 1950 yılından 1954’e kadar Amerika 470 tane Çin gemisini ve balıkçı teknelerini batırdı; toplam 1300 balıkçıyı öldürdü.

Kore

1871 yılında ABD savaş gemileri Kore’nin üç kalesini yıkarak ve hükümeti düşürerek Japonya’nın Kore’yi işgalini desteklediler. Bu destek sayesindedir ki Japonya İkinci Dünya Savaşı’na kadar Kore’de egemenliğini sürdürdü. Kore, İkinci Dünya Savaşı sonrasında bağımsızlığını kazandı fakat Amerika’nın desteğiyle Güney Kore’de sağcılar bir hükümet ilan ettiler. Buna karşılık olarak da Kuzey Kore’de Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti kuruldu fakat ABD’nin 38. paraleldeki kışkırtmaları bitmedi. ABD’nin amacı Kore’yi Çin’e saldırmada bir tramplen olarak kullanmak idi. Bu amaçla 1950 yılında Güney Kore ve Amerikan birlikleri Kuzey Kore’ye karşı savaş açtılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin de NATO’ya girebilmek amacıyla asker yolladığı ve pek çok askerini kaybettiği bu savaşta Amerikan Birlikleri Kuzey Kore’nin direnişini kırabilmek amacıyla 2 milyon insanı katlettiler; Kuzey Kore’nin başkenti Amerikan uçaklarından atılan bombalarla yerle bir edildi.

Savaş sonrasında ABD, Güney Kore’yi Çin’e karşı bir üs olarak kullandı; askeri üslerinde toplam 40.000 Amerikan askeri vardı ve CIA tarafından eğitilmiş subayların başında bulunduğu 700.000 askerden oluşan Güney Kore ordusu Çin’i tehdit ediyordu. Aynı anda Güney Kore’nin içinde de anti-emperyalist ayaklanmalar yaşanıyordu ve bu ayaklanmalar kanlı bir şekilde bastırıldılar. İleriki yıllarda Kuzey Kore’nin tüm Kore’yi birleştirme çabalarına karşın Amerikan kuklası Güney Kore hükümeti, Kuzey Kore’ye olan düşmaca tavrını sürdürerek ABD ile birlikte deniz tatbikatları düzenledi.

Vietnam

Vietnam Demokratik Cumhuriyeti 1945 yılında Japonlara karşı ulusal direniş hareketinden sonra ilan edildi. Fakat ezilen haklara örnek olabilecek olan bu ülkeye Fransızlar hemen saldırı başlattılar ve Saygon’u işgal ettiler. Fransızlarla direnişçiler arasındaki tüm savaşlarda Amerika Fransızlara geniş destek verdi; uçaklarıyla Vietnam şehirlerini bombaladı. 1953-1954 yılları arasında ABD yardımları toplam savaş giderlerinin yüzde seksenini karşılıyordu. 1953 yılında Başkan Eisenhower bir açıklamayla Amerikan müdahalesini doğruladı ve Hindiçini’nin zengin wolfram ve kalay zenginlikleriyle ABD ekonomisi için vazgeçilmez olduğunu açıkladı. Fransızlarla Vietnam arasındaki savaş 1954’te Cenevre’de imzalanan anlaşmayla bitti. Anlaşmaya göre Vietnam kuzey ve güney olmak üzere ikiye bölündü fakat özgür seçimle bir süre sonra birleşecekti.

Vietnam’la Fransa arasındaki anlaşmayı ABD imzalamamıştı. Nitekim iki Vietnam’ın birleşmesi de gerçekleşemedi çünkü ABD Güney Vietnam’da askeri sığınak yapmaya başlamıştı. 1960’a kadar ABD 200.000 asker oluşturdu, 57 havaalanı yaptı ve 2000 ‘danışman’ atadı. Her şey Kuzey Vietnam’a saldırmak amacıyla hazırlanıyordu. 1960 yılında Güney Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi doğdu ve gerilla savaşına başladı. Bunun üzerine gerillaya destek olan köylüler toplama kamplarına götürülmeye başlandı ve bunların çoğunluğu katledildi. Amerika 1964’e kadar Güney Vietnam’a silah yığmaya devam etti. Bu modern silahların içinde napalm ve fosfor bombaları, zehirleyici gazlar ve kimyasal silahlar bulunuyordu. Amerikan askerlerinin Güney Vietnam’daki sayısı ise tüm bu silahlarla donanmış olarak 543.000 kişiydi.

1964 yılında Vietnam Demokratik Cumhuriyeti’ne ilk saldırı başladı. Kuzey Vietnam’ı dize getirebilmek amacıyla jenoside başvurulmaktan çekinilmedi. Kuzey Vietnam’da Amerikan uçaklarından atılan bombaların patlamadığı liman, köy, pirinç tarlası ve yanmayan, kuyuları zehirlenmeyen yer yoktu. Aynı anda Güney Vietnam’da da emperyalizmin uşakları köylüleri toplama kamplarında katlediyor, Vietnam’ı teslim alabilmek için herşey deneniyordu. Tüm bu saldırılar sonucunda 4.5 milyon sivil öldü ve yaralandı! 93.000 Kuzey Vietnam askeri öldürüldü. 638 bin ton bomba atıldı. Milyonlarca insan işkencelerden geçirildi. On binlerce kadının ırzına geçildi. Fakat Amerika Vietnam’da tarihinin en büyük yenilgisine uğradı ve bir daha herhangi bir Üçüncü Dünya ülkesine bu çapta geniş bir askeri operasyon yapmaktan her zaman çekindi.

Laos-Kamboçya

Laos’ta 1957 ve 1965 yılları arasında hükümetler hızla birbirinin peşi sıra gelip gitti. Sorunun kaynağı ise Pathet Leo adlı solcu bir grubun hükümete ortak olabilecek güçte bir oy potansiyeline sahip olmasıydı. CIA 1960’da Pathet Leo kuvvetlerine saldırı amacıyla, paralı askerlerden 40 bin kişilik bir ordu kurdu fakat Pathet Leo bu büyük güce direnebilecek halk desteğine sahipti. Amerika 1965’ten 1973’e kadar bu desteği yoketmek amacıyla Laos’a iki milyon tonu aşkın bomba attı. Bu İkinci Dünya Savaşı’nda tüm tarafların bile attığı bombalardan daha fazlaydı. Pentagon Laos’ta savaşını gizli bir şekilde yürüttü ve bu olaylar dünyanın pek dikkatini çekmedi. 1975 yılında ise Pathet Leo Laos’ta iktidara geldi.

Kamboçya’nın durumu ise daha trajikti; Amerikan müdahalesini haklı çıkaracak bir komünist tehdit bulunmuyordu ülkede. Kamboçya’nın başında bulunan Prens Şihanuk’un özen gösterdiği tek amacı, Vietnam savaşına bulaşmamak ve tarafsızlık politikasıydı. Fakat komünizme karşı cihada katılmadığı için 1970 yılında Pentagon kuklaları tarafından devrildi. Kamboçya ise bu olaylarla birlikta hızla savaşın içine sürüklendi. 1969’dan 1975’e kadarki dönemde Amerikan bombardımanları yüzünden 600.000 Kamboçyalı öldü. 1975 yılında ise halkın ayaklanmasıyla Kızıl Kmerler iktidara geldiler. Doğal olarak Amerika Kızıl Kmerlerden hoşlanmıyordu ve tüm dünyada Kamboçya’ya karşı bir karalama kampanyası başlatıldı. Kızıl Kmerler’in idam ettikleri insan sayısının üstüne kıtlıktan ölenler bile dahil edilerek Kamboçya terörist devlet ilan edildi oysa tek suçu Amerikan emperyalizmine boyun eğmemekti.

Endonezya

Amerika için Asya’da gelişmekte olan ulusal bağımsızlık hareketleri ve devrimler son derece tehlikeliydi. “Domino etkisi” teorisine göre Çin’den sonra bölgede başarılı olacak ikinci bir devrim tüm ülkelerin domino taşı gibi devrilmesi ve Uzak Asya’nın “kızıl düşmana” teslim olması anlamına geliyordu. Bunun anlamı emperyalizmin koskoca bir coğrafyadan kovulması demekti. Dolayısıyla domino taşlarının devrilmesi ne pahasına olursa olsun engellenmeliydi.

Amerikan emperyalizminin bu doktrin doğrultusunda Asya’daki en önemli hedeflerinden biri Endonezya’ydı. 1945’te bağımsızlığını ilan eden Endonezya’ya Hollanda bu kararı engellemek için müdahale etti. Ancak ulusal önderleri Ahmet Sukarno’nun liderliğinde 1949’da Endonezya bağımsızlığını ilan etti ve son Hollanda birlikleri başkent Jakarta’yı terketti.

Bundan sonra Sukarno iktidarı ülke içerisinde antiemperyalist ve demokratik bir siyaset yürüttü. Hollanda işletmelerine el kondu. Endonezya’nın yüz yıllardır süren plantasyon ekonomisini ve sömürge düzenini değiştirmeye yönelik adımlar atıldı.

Sukarno ülke içerisinde ilerici ve devrimci güçlerin koalisyonunu kurdu. Baş destekçilerinden biri ise Endonezya Komünist Partisi’nin (EKP) lideri Aidit’ti.

Endonezya bu yıllarda Üçüncü Dünya ülkelerinin bağımsız kalkınma olanaklarını güçlendirmek ve Asya – Afrika halaklarının birliğini güçlendirmek için kurulmuş olan Bandung Konferansı’nın fikir babalığı ve öncülüğünü yaptı.

Tüm bunlar emperyalizmin Endonezya’ya kin kusmasına yetti. Eylül 1963’te Endonezya parçalandı ve Malezya Federasyonu kuruldu. Sukarno’nun “yeni sömügeciliğin örgütü” olarak adlandırıldığı bu federasyon BM tarafından tanınca Endonezya 1965 yılında BM’yi protesto etti ve BM’den ayrıldı.

Ancak bu ABD için yeterli değildi. Endonezya ülke içinde köklü bir toprak devrimine ve değişime yönelmekteydi. Koalisyondaki yasal EKP üç milyon üyesi ve 20 milyonu bulan sempatizanı ile dünyadaki en güçlü üçüncü komünist partisi konumuna gelmişti. 30 Eylül 1965’te General Suharto Amerikan destekli bir darbe düzenledi. Darbe ülkeyi tam bir kan gölüne çevirdi.

Daha sonra CIA’nın ağzından kaçırdığı gerçek bu kan gölünün bir numaralı sorumlusunun ABD olduğunu gösterdi. Tam 800 bin yurtsever CIA tarafından hazırlanıp, Amerikan büyükelçiliği kanalıyla cuntaya verilen liste doğrultusunda katledildi.

20. yüzyılın bu en kanlı cunta yönetimi EKP’yi tamamen siyaset sahnesinden sildi. Aidit bu katliamın kurbanlarından biriydi. Sukarno 1970’e kadar göz hapsinde kaldığı evinde öldü. Suharto’nun Amerikancı diktatörlüğü on yıllarca sürdü. Eskiden Asya’da ilericiliğin kalelerinden olan Endonezya bugün halen yoksullukların ve kargaşının ülkesidir.

İran

1953 yılında İran’da iktidarda olan ilerici eğilimli ve BP’yi ulusallaştırarak emperyalizmin öfkesini üzerine çeken Musaddık; CIA’nın örgütlediği bir darbeyle devrildi. Yerine Şah Rıza Pehlevi getirildi ve hemen İran’da uluslararası petrol konsorsiyumu kurularak İran petrolleri İngilizler ve Amerikalılar arasında paylaşıldı. Fakat İran halkı Şah’a karşı ayaklandı ve Şah ülke dışına kaçtı. Yılmayan CIA, Şah yanlısı gösteriler düzenlerken bir yandan da Musaddık’ı uzaklaştırmak için Tahran sokaklarında tanklarla yüzlerce kişiyi öldürttü. Fakat bu sadece kıyımın görünen kısmıydı. Esas olarak CIA, Şah’ın askeri gücü SAVAK’ı eğitti ve SAVAK İran’da binlerce Şah karşıtını işkencelerden geçirerek öldürdü. Bu dönemde daha sonra kurulan İran komitesine göre SAVAK tarafından 3789 kişi öldürüldü ve yine bu dönemde İran’da toplam 10.000 Amerikalı ‘danışman’ vardı.

1978’lere gelindiğinde Şah’a karşı protestolar gittikçe şiddetleniyordu; doğal olarak baskılarda artıyordu. Amerika ise Şah’ı iktidarda tutabilmek için milyonlarca dolar harcıyordu. 1979 ve 1980 için imzalanan anlaşmalar 12 milyar dolar değerinde silah teslimini öngörüyordu. Fakat tüm bu çabalara rağmen binlerce mücadelecinin yaşamını feda ettiği güçlü gösteriler ve grevler sayesinde İran halkı Şah’ı ve Amerikan emperyalizmini yendi; başlarında ise Ayetullah Humeyni vardı.

İran İslam Cumhuriyeti’nin ilanından sonra ABD ülkedeki durumun dengesini bozmak, yobazlığı kışkırtmak ve suikastler örgütlemek için çabalarını sürdürdü. İran yapılan tüm askeri anlaşmaları geçersiz ilan etti ve bir bir tüm sanayileri ulusallaştırmaya başladı. 1980’li yıllarda Amerika’nın İran’da suikastlerinin artması sonucu iki ülke arasındaki gerginlik tırmandı.

Bugün; Amerika’nın 1953 darbesi ve ardından yapılan zulümler olmasaydı, İran’ı yöneten aşırı köktendinci rejimin halk desteği bulamayacağını tespitini yaparsak yanılmış olmayız.

AFRİKA

Herhalde hiçbir dünya halkı Afrika halkları kadar bahtsız değildir. Daha 18. yüzyılda hâlâ kabile düzeninden kurtulamamış olan siyah derililer, kendilerinden kat kat daha güçlü Avrupalılar tarafından köleleştirilmeye başlandılar. Bu dönemde dünyada büyük bir köle ticareti ortaya çıktı ve bu kölelerin büyük çoğunluğu Amerika kıtasına, plantasyonlarda çalıştırılmaya götürüldü. Yarısı yollarda beyazların getirdikleri hastalıklardan ve kötü koşullardan öldü, diğer yarısı da yolda ölmeyi tercih edecek kadar iğrenç çalışma koşullları altında Amerika’da… Pamuk tarımında köle emeği o kadar büyük kârlar getiriyordu ki; 18. yüzyılın sonunda kölelerin sayısı 1 milyondan azken, 1850’de 3 milyon iki yüzbine çıktı. Siyah derililer sadece bu kölelik çağında değil, kölelik kaldırıldıktan sonra ve 20. yüzyılda da ırkçılıkla ve Amerikan terörizmiyle karşı karşıya geldiler.

Afrika kıtasında kalan siyah derililer ise topraklarının beyaz adamlar tarafından vahşice alınması ve yeraltı zenginliklerinin yağmasıyla karşı karşıya kaldılar. Amerikalılar düşman kabileler arasında savaşlar çıkararak tüm taraflara silah satıyordu ve her yeni savaş Amerikan malı silahlara yeni pazarlar açıyordu…

Güney Afrika

ABD’nin sömürdüğü ve denetim altında tuttuğu her yerde güçlü bir jandarma devleti olduğu gibi Afrika’da da olmak zorundaydı ve bu rol Güney Afrika apartheid rejimine biçilmişti. Güney Afrika’da Amerika’nın birçok askeri üssü bulunmakta ve iki devlet arasında birçok askeri ve mali anlaşma yapılmış bulunmaktaydı. Tüm bu üslerin dışında Güney Afrika rejimine her yıl milyonlarca dolar silah ve mühimmat yardımı yapılmaktaydı. Bundaki tek amaç ise Afrika Ulusal Bağımsızlık hareketlerine karşı mücadele aracı olan ülkeyi yerinde tutmaktı.

Güney Afrika apartheid rejimi uzun yıllar boyunca Afrika’daki pek çok ülkeye CIA denetiminde müdahaleler gerçekleştirdi; Kongo’dan Namibya’ya, Zimbabve’ye vb… Kendi içinde ise ırkçı rejime karşı protestolarını güçlendirenlere karşı Vitkommando adlı aşırı sağ örgüt kuruldu.

Kongo-Zaire

Kongo 1960 yılında halkının büyük mücadeleleri sonucunda Belçika’dan bağımsızlığını kazandı. İlk başbakanı ise Patrice Lumumba oldu, fakat sadece iki ay iktidarda kalabildi. Lumumba, ABD ile Sovyetler arasında tarafsız bir politika izlemeye çalıştı. Fakat bu CIA’nın doğal olarak planlarına aykırıydı. Kongo’daki Amerikan işbirlikçileri ve CIA beraber bir tuzak hazırladılar. Patrice Lumumba; CIA’nın yardımıyla, hükümetin başına geçen General Joseph Mobutu’nun askerleri tarafından 1960’ta yakalandı, sorgulandı, işkencelerden geçirildi ve kafasına kurşun sıkıldı.

General Mobutu o tarihten beri Zaire’yi yönetmekte ve ülkenin maden zenginliklerini Amerikan şirketlerine peşkeş çekmekte ve tüm bunların karşılığı olarak Zaire ulusal gelirinin yüzde kırkı ona ve kiralık katillerine akmakta. Mobutu iktidara geldiğinden beri protesto eylemi yapan öğrenciler ömür boyu hapisliklere çarptırılmakta, muhalefet liderleri akıl hastanelerine atılmakta ve basın ağır bir sansür altında tutulmakta. Fakat tüm bunlara rağmen Mobutu-Pentagon evliliği tüm kârlılığıyla devam etmekte.

Angola

1975 yılında Portekiz İmparatorluğu çökünce, Afrika’daki sömürgesi Angola’da iktidar mücadelesi veren üç grup vardı. Bu üç gruptan tekini ABD’nin müttefiki Zaire destekliyordu, MPLA’yı Sovyetler Birliği destekliyordu, UNITA’yı ise ABD… 1976 yılında MPLA hareketi Angola halkı ile birlikte yönettiği mücadelenin sonunda iktidara geldi. 1977 yılında ise MPLA kendisini İşçi Partisi’ne çevirme kararını aldı ve sosyalist inşa sürecine girdi. Fakat bu durumu engellemek için CIA desteklediği sağcı grupları ayaklandırarak ülkeyi uzun bir iç savaş dönemine soktu. Dünya üzerindeki bütün büyük ülkeler Angola’nın içindeki gruplardan birini tutmuştu ve iç savaş büyük ülkelerin birbirlerine güçlerini göstermelerinin bir aracı haline dönüşmüştü. Tüm bunlara bir de 1981’de Güney Afrika birliklerinin iki cepheden birden Angola’ya saldırması eklendi. Güney Afrika’nın havacıları Angola’nın pek çok büyük şehrini yerle bir ettiler. Angola’da taraflar arasındaki savaş ve Amerikan terörü bugün de sürmekte. 1976 yılından 1993 yılına kadar 300.000 Angolalı öldü, 80 bini sakat kaldı ve tüm bunlar hiçbir yeraltı veya yerüstü zenginliği bulunmayan bir ülkede Amerikan emperyalizminin güç gösterisi için oldu.

Afrika’da tüm bunların dışında pek çok ülke birbirleriyle Amerikan emperyalizminin çıkarları doğrultusunda savaşlara giriştiler. 1960 yılında Etiyopya ile Somali arasında sınır anlaşmazlığından savaş çıktı. 1977 yılında yine bu iki ülke birbirleriyle savaştılar. Bu arada Güney Afrika Namibya’yı yasadışı bir şekilde işgal etti. İşgalin etkisiyle Namibya’da SWAPO halk örgütünün askeri ve politik etkinlikleri hızla artmaya başladı ve halkın bu mücadelesi SWAPO’nun Dünya Bağlaşık Olmayan Ülkeler Hareketi’ne tüm haklarına sahip bir üye olarak girmesiyle hızlandı. Güney Afrika’nın kullandığı tüm biyolojik silahlara ve baskılara rağmen ne SWAPO ne de Namibya Kurtuluş Ordusu ortadan kaldırılabildi. Bu sırada Güney Afrika Mozambik’i de işgal etti. 1980 yılında Mozambik’te, görevi hükümeti sarsmak olan bir CIA casusluk ağı ortaya çıkarıldı. 1984 yılında Amerika’nın ‘sadık müttefikleri’ Zaire ve Fas, Amerika’nın çıkarları doğrultusunda Çad’a müdahalede bulundular ve Batı Sahra’yı işgal ettiler…

ABD tıpkı Latin Amerika’da olduğu gibi Afrika’da da anti-emperyalist hükümetleri devirmek için para ve silah sağlamakta ve Amerikan tekellerinin çıkarlarını kollamaya hazır insanları iktidara getirmekte.

ARAP ÜLKELERİ

ABD önemli hammadde kaynaklarına sahiptir ama onları gelecek için korumayı yeğler ve işgücüne çok düşük ve gülünç ücretler ödediği gelişmekte olan ülkelerin hemen hemen tüm hammaddelerini ithal etmeyi ilke olarak benimser. 1973 yılında Arap devletleri İsrail’i tutan ülkelere petrol ihracatını azalttı ve dolayısıyla petrol fiyatları gelişmiş ülkelerde arttı. ABD bundan Avrupa ülkeleri gibi zarar görmese de Arap ülkelerini üstü kapalı bir şekilde tehdit etmekten geri durmadı.

23 Eylül 1974’te Başkan Ford saldırgan terimler kullanarak Arap ülkelerini uyardı; “…zararların büyüklüğünü kimse önceden göremez, ne de bazı ulusların insanlık yararına olan, doğal verilerini diğerleriyle paylaşmayı kabul etmemesinden doğabilecek kötü sonuçları hesaplayabilir. Gezegenimizdeki hammadde kaynaklarının eşit olmayan dağılımı nedeniyle, ülkeler savaş ve işbirliği arasında seçim yapmak zorundadır.” Amerikalılar Hint Okyanusu’nu kontrol etmek amacıyla 1949’da İngilizler’den Bahreyn Adası’ndaki hava ve deniz üssünü kullanma hakkını aldılar. Sonra da Güney Afrika’da, Umman Denizi’nde Massirah Adası’nda, aşağı Hint kıtasındaki bazı limanlarda ve Avustrulaya’ nın güneyinde destek üsleri kurdular. Tüm bu destek noktalarının ortak bir birleştirme merkezi olarak da Hint Okyanusu’nun ortasındaki Diego Garcia Adası’na yerleştiler.

O zamandan beri, ABD uçak gemileri ve füze taşıyan denizaltılar da içinde olmak üzere, ABD filolarına destek noktası hizmeti gören güçlü bir deniz üssü kuruldu. Ayrıca adaya atom bombası taşıyan uçakların gelebilmesi amacıyla çok büyük bir havaalanı yapıldı. Tüm bunlar Hint Okyanusu’nu ve Arap ülkelerini, petrol ticaretini denetlemek amacıyla yapıldı.

1956’da Süveyş Kanalı Nasr tarafından ulusallaştırıldığı zaman İngiltere ve Fransa gelişmiş savaş aletleriyle Mısır’ı topa tuttu. Arap halkları işte o zaman emperyalist sömürüden kurtulmanın ve tek bir birlik olmanın gerekliliğini anladılar. 1956’da yurtsever Araplar Suudi Arabistan petrollerini Amerikan rafinerilerine aktaran Ortadoğu’nun en uzun petrol boru hattını havaya uçurdular.

Arap dünyasında karışıklıklar 1958’de doruk noktasına ulaştı. Lübnan halkı faşist ve Amerika’nın kuklası olan hükümete karşı ayaklandı ve Lübnan Başkanı ABD’den yardım istedi. ABD’nin Lübnan’a müdahale kararı almasından birkaç saat sonra, uzun yıllar boyunca diktatörlükler tarafından yönetilen Irak halkı, Kral 2. Faysal’ı devirdi ve infaz etti. İşte tüm bu olaylar üzerine Amerikan Başkanı Eisonhower ABD’nin komünizme karşı olmak için hangi ülkeye olursa olsun müdahale etme hakkını benimsediği yeni bir doktrin ilan etti. “Komünist” denilenler de ulusalcı, anti-emperyalist politikalar izleyen Üçüncü Dünya ülkeleriydi. 1958’de İngilizler Irak’ ı bombalarken Amerikan deniz piyadeleri de anti-komünizm adına yeni doktrin uyarınca Lübnan’a çıktılar. Gerçek amaç ise Lübnan’ı ve Irak’ı petrol şirketlerinin kontrolü altına sokmak ve diğer ezilen ülkelere örnek olmalarını engellemekti.

ABD 1979 yılında Ortadoğu’daki petrol teslimatını korumak için İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan arasında bir barış anlaşması imzaladı. Bu barış anlaşmalarına ise başta Filistin Kurtuluş Örgütü olmak üzere bütün Arap devletleri protesto seslerini yükselttiler. Aynı dönemde İsrail ABD’den F-16 ve F-18 avcı uçaklarının alımını arttırdı. ABD Mısır Başkanı Sedat’a 1.5 milyar dolar kredi verdi. İsrail ise 3 milyar dolarlık kredi ve savaş malzemesi aldı. Suudi Arabistan da müttefiklerinden geri durmadı ve 1979’da ABD’den buraya bir düzine F-15 ve 300 “uzman” geldi. Amerika’dan alınan bu silahlar, tüm dünya tarafından biliniyor ki, Filistin halkına ve boyun eğmek istemeyen Arap ülkelerine karşı kullanılmak üzere alınmıştır.

Afganistan

Afganistan 1979’daki Rus işgalinden önce tıpkı diğer Üçüncü Dünya ülkelerindeki gibi Amerikan yanlısı bir diktatör tarafından yönetiliyordu. Bu diktatörlük ülkesini CIA’nın Sovyetler’i izlemek amacıyla kurduğu Amerikan radar istasyonlarına açtı. 1979’da ise Rusya Afganistan’da öldürülen danışmanlarını bahane ederek Afganistan’ı işgal etti. Sovyetler Birliği, Afgan halkının tepkisini hesaba katmadan, sözünü dinleyen işbirlikçi bir rejim kurdurmaya çalıştı. Zaten ülkesi Rusya tarafından işgal edilen Afgan halkı, işgale karşı direnirken diğer yandan Pakistan’da konuşlanmış olan ve CIA tarafından modern silahlarla donatılan gerilla grupları da işin içine girince Afganistan savaş alanına döndü ve olan yine Afgan halkına oldu. 10 yıllık savaş bittiğinde 1 milyon insan ölmüştü.

Sovyet işgali kalktıktan sonra Afganistan’da CIA’nın yetiştirdiği gerilla grupları birbirleriyle hakimiyet savaşına girişmişlerdi ve bu savaşı Talibanlar kazandı. Zamanında Amerikanlar tarafından yetiştirilen ve Ruslara karşı kullanılan Talibanlar bugün ABD karşısında durmaktadırlar. Ve en son Amerikan emperyalizminin simgesi olan yerlerin yıkılmasından sonra Amerika, Taliban Afganistanı’na müdahale hazırlığındadır.

Filistin

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 29 Kasım 1947’de biri Arap biri Yahudi olmak üzere iki ayrı devlet kurulmasına karar verdi. Bu kararın verildiği 1947’den bir yıl sonra İsrail Devleti resmen kuruldu; bu sırada İsrail Filistin’in dörtte üçünü işgal etmişti. İsrail işgali altına giren bölgelerde yaşayan Filistinlilerin sayısı altı ayda 950 binden 138 bine indirildi. Bunların büyük bölümü öldürülmüş, yerlerinden edilmiş ya da İsrail teröründen kaçmışlardır. Tüm bu süre içinde ise Amerika’nın iki milyon nüfuslu İsrail’e verdiği yardım 7 milyar dolara yakındı. Oysa aynı dönemde Marshall yardımı ile 200 milyon nüfuslu Batı Avrupa’ya verdiği yardım 13 milyar dolardı.

Amerika’nın Ortadoğu’daki politikası 40 yıldır hep aynıdır; daha fazla toprak kontrol edebilmek için İsrail’i kullanmak. ABD ile İsrail arasında her zaman politik, askeri ve ekonomik, işbirliğine dayalı bir anlaşma vardı. Camp David’de Amerikalılar ve İsrailliler arasında yapılan anlaşmalar uyarınca Amerika İsrail’e 5 milyar dolar para yardımında bulundu. İsrail ise 1980’de Kudüs’ü başkent olarak ilan etti; bu eylem Arap ve İslam uluslarına savaş ilan edilmesiyle aynı anlama geliyordu. İsrail’in yayılmacı politikası uyarınca 1981’de on yeni askeri yerleşim merkezi inşa edilmeye başlandı ve bunlarla birlikte işgal edilen topraklar üzerinde bunların toplam sayısı 84’e çıkarıldı.

1967 ve 1973 yıllarında yaşanan iki Arap-İsrail savaşında İsrail daha çok Arap ve Filistin toprağını işgal etti. Sonuç, bölge halkının vatanlarından kovulmasıydı. Bu tutumun esas amacı Arap topraklarına mümkün olduğu kadar çok sayıda Musevileri yerleştirmek ve böylece yerli nüfusun bu topraklara geri dönüşünü bir olasılıkla kolaylaştırabilecek anlaşmaların yapılmasını önlemekti.

1982 yılında 100 bin Filistinli İsrail tarafından işgal edilen topraklarda tutuklandı. Aynı yıl ABD emperyalistleri ve İsrail, Lübnan’a müdahale etti. Beyrut’u işgal eden Ariel Şaron komutası altındaki İsrail birlikleri, Hıristiyan falanjist eylemcilerle birlikte 10 binlerce sivili katletti. Bunların önemli bir bölümü Filistin’den kaçarak mülteci kamplarına sığınmış olan kadın ve çocuklardı.

1987 yılında İsrail işgali altında Batı yakası ve Gazze’de başlayan ve İsrail’in bir türlü bastıramadığı halk ayaklanması; yani dünyada bilinen adıyla “İntifada” 1988 yılında FKÖ’nün Bağımsız Filistin Devleti’nin kuruluşunu ilan etmesini kolaylaştırdı.

Bugün hâlâ İsrail adım adım Filistin ve Ortadoğu’yu işgal etme politikasını uygulamakta; baş destekçisi Amerika ise Arap dünyasının tepkisini çekmemek için ılıman bir tavır alır gibi görünürken alttan alta İsrail’e askeri yardımlarını sürdürmekte. İsrail 1991 Oslo görüşmelerinden itibaren başlayan barış sürecini Filistin’i işgal etmek ve halkı katletmek için kullanmaya devam ediyor. Ve tabii ki yanında bir numaralı destekçisi ABD yer alıyor.

Irak

Emperyalizm, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Orta Doğu’nun haritasını çizerken o günkü politik çıkarlarına göre, “böl ve yönet” anlayışıyla ufak ve güçsüz devletler oluşturdu. Amaç tamamen Orta Doğu’daki hegemonyayı korumaktı. Fakat bu çizilen haritada oluşan ülkeler petrol konusunda aynı şansa sahip değillerdi. Örneğin Ürdün’ün petrolü yokken yanıbaşındaki Irak dünyanın en önemli petrol ülkelerinden biri oldu. Ve bu durum da bölgede emperyalizm tarafından yaratılan politik istikrarsızlığı körüklüyordu. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi 1961’de İngiliz emperyalizmi askeri gücünü Körfez’den çekerken geride bir de çıbanbaşı bıraktı: Kuveyt’e bağımsızlığını verdi. Bu yıla kadar Kuveyt Irak’ın bir parçasıydı. Bu olay sonucunda Irak bir kara devleti olmak zorunda kaldı. Ekonomisi petrole bağımlı olduğu halde bir petrol limanı bile kalmıyordu. Dolayısıyla petrolünü satmak için bölgedeki rakip devletlerin topraklarının üzerinden geçirmesi gerekiyordu.

1980 yılında Irak İran’a saldırdığında, Sovyetler Birliği’nin bölgedeki en önemli müttefiğiydi. Fakat İran’ın bu savaştan galip çıkması durumunda Orta Doğu petrolleri için çok ciddi bir tehdit oluşturacaktı ve aynı zamanda “radikalizminin” Orta Doğu’ya yayılmasının önünde engel kalmayacaktı. Bu sebeplerden ötürü Amerikan emperyalizmi bu savaşta tüm güçleriyle Irak’ı destekledi.

1985-1990 yılları arasında, ABD Kongresi, toplam 1.5 milyar doları bulan Irak’a askeri malzeme yardımını onayladı. Kongre’nin bu yardımının dışında Amerikan şirketleri de Irak’a pek çok mühimmat yolladı. 1987 yılında İran, Körfez’i kapatıp Irak petrolünün çıkışını engellemek tehdidini savurunca Amerikan donanması Basra Körfezi’nde İran petrol platformlarını bombaladı. 1988 yılında da donanma tekrar bu platformları bombaladı, iki İran fırkateynini vurdu ve 6 İran savaş gemisini batırdı. Amerikan emperyalizmi 1988 yılında savaş bitene dek Irak’tan yana tavrını korudu. Dünyanın büyük çoğunluğuna göre bu uzun süren savaş sonuçsuz bitti; oysa savaş sayesinde anti-emperyalizmin ve bağımsızlıkçılığın yerini bölge ülkelerinin boğazlaşması aldı.

1990 Temmuzu’nun son haftasında Saddam Hüseyin, Kuveyt’i ve daha az ölçüde de Birleşik Arap Emirlikleri’ni, aşırı petrol üreterek fiyatları düşürmekle suçladı ve tehdit etti. Bu iki ülke; tehditin ciddiyetini görerek fiyatların yükseltilmesini kabul etti. Bu olay Orta Doğu petrolleri üzerinde yeni bir statükonun oluşabileceğini gösterdi ve Pentagon Irak’a müdahale planları yapmaya başladı. Kamuoyu desteğini ise, “uygar dünyaya petrol akışı tehlikede” ya da “petrol fiyatlarının artışı ekonomik yıkımdır” gibi söylemlerle sağlamaya çalıştı. Tam da bu sırada Irak, Kuveyt’i işgal etti ve bu yeni bir Orta Doğu krizini beraberinde getirdi. Amerika işgal olayı üzerine Irak’a havadan ve karadan savaş başlattı; bu müdahalede toplam 200 bin Iraklı öldürüldü. Savaş sonrasından günümüze kadarsa Amerika; yaptığı hava saldırılarıyla ve uyguladığı ekonomik ambargosuyla 1.5 milyon Iraklı’nın ölümüne sebep olmuştur.

Yunanistan

Yunanistan’da da her yerde olduğu gibi Amerika, gerici ve halk üzerinde büyük baskısı olan diktatörlere destek oldu.

İkinci Dünya Savaşı’yla faşizme başarıyla karşı koyarak halk tarafından desteklenen sol hareket EAM’ı (Ulusal Kurtuluş Cephesi) ezmek için kararlı olan İngiltere’nin yardımına koşmakta hiç tereddüt etmedi. Amerika’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası başlayan Soğuk Savaş döneminde dış politikası olacak olan Truman Doktrini işte Yunanistan’a bu müdahale öncesi ABD başkanı Truman tarafından dile getirildi; “Silahlı bir azınlık ya da dış baskılarla boyunduruk altına alınmaya karşı koyan özgür halkları desteklemek…”

İşte bu “iyi niyetlerle” Amerika Yunanistan’a müdahale etti. Müdahalenin kılıfı ise çoktan hazırdı. Pentagon uzmanları tarihi yine kendi çıkarları doğrultusunda baştan yazarak, 1941-1944 yıllarındaki gerillacıların Stalin’in denetimi altında, onun yayılma politikasının bir 5. kolu gibi çalışan bir takım teröristler oldukları iddiasını ortaya attı.

1945’e gelindiğinde İngiliz işgalinden önce ülkenin dörtte üçü zaten EAM güçlerince Hitler’den kurtarılmıştı. İşgalle birlikte Atina sokaklarında EAM militanları öldürülmeye başlandı. 1945’e gelindiğinde Yunan halkının gerçek temsilcisi olan EAM; Yunanistan topraklarının dörtte üçünü denetimi altında bulundurmasına rağmen terör eylemlerini ve kargaşalığı durdurmak amacıyla silah bırakarak hükümetle anlaşmaya gitti.

Fakat bu anlaşma sonrası Amerika terörü iyice tırmandırmaya başladı. ABD’nin desteklediği sağcı hükümet kendisini desteklemeyen herkesi ya öldürüyor ya da işkencelerden geçiriyordu. Böylece Yunan solunun omuzlarının üzerine istemeselerde bir iç savaş yükü yüklendi. Dünyaya ise bu olay Amerikalılar tarafından iç savaşı EAM’ın başlattığı ve kışkırttığı, dahası kuzeyden destek aldığı şeklinde duyuruldu. Oysa asıl yardım Batı’dan geldi; hatta bu yardım bile değildi, fiili müdahaleydi. Amerika, İngiltere’den sonra Yunanistan’a asker çıkardı.

İç savaş bittiğinde Yunanistan tamamen Amerikan nüfuz bölgesine alındı fakat iç savaş sonrası Yunan halkı için değişen hiçbir şey olmamıştı. Hâlâ baskı ve sömürü devam ediyordu. İşte ABD Başkanı Truman’ın “Amerika’nın desteklemesi gerekir” dediği ve “özgür halk” diye tanımladığı Yunanistan’ın hali böyleydi.

1967 Nisan’ı Yunanistan’da seçim kampanyası zamanıydı ve favori aday daha önce iktidardan CIA’nın yardımıyla uzaklaştırılan George Papandreu’ydu. Papandreu kararlı bir anti-komünistti fakat Amerika açısından bir kusuru vardı. Bağımsızlık konusunda nispeten daha duyarlıydı ve Soğuk Savaş’ta Yunanistan’ın tarafsız bir rota izleyeceğinin mesajlarını veriyordu. Seçim kampanyası başlamadan iki gün önce bir grup albay hükümeti devirdi ve askeri yönetim kurdu. Daha sonra bu askeri rejim yıkılıdığında ortaya çıktı ki iktidara el koyan bu albayların lideri CIA’nın 15 yıllık maaşlı ajanıydı. Askeri yönetim süresi boyunca sıkı yönetim sürdü ve geniş kapsamlı sansür, sistematik işkence, vahşice dayak ve hükümetin işlediği cinayetler sonucunda binlerce insan öldü. Askeri rejim devrildikten sonra cuntacılar Yunanlılar tarafından yargılandı ve ömür boyu hapse mahkum edildiler.

Ve Türkiye…

Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’de ilk olarak Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılması ve Anadolu’nun işgal edilmesi sırasında Amerikan mandacıları sayesinde gündeme geldi. Ancak böyle bir teklif Mustafa Kemal önderliğindeki yurtsever devrimci hareket tarafından reddedildi. Kurulduğu 1923 yılından yirmi beş yıl sonra bu sefer Amerika ile ilişkiler Truman Doktrini çerçevesinde Marshall yardımıyla oldu. Türkiye pek çok Üçüncü Dünya ülkesi gibi hiçbir zaman fiili Amerikan işgaliyle karşılaşmadı ama pek çok durumda işgal altındaki ülkelerden daha bağımlı kararalara imza atmak zorunda kaldı.

1950 yılında İkinci Dünya Savaşı sonrası, askeri ve ekonomik üstünlüğünü Avrupa’ya kabul ettirmiş Amerika’nın terör örgütü NATO’ya girebilmek amacıyla Türkiye Kore’ye asker yolladı ve binin üzerinde askerini yitirdi.

68’li yıllarda yükselen anti-emperyalist ilerici hareketleri bastırmak amacıyla pek çok provokasyon düzenlendi. 12 Mart 1971’de Amerikancı bir darbe gerçekleşti. 70’li yılların ortalarına doğru tekrar yükselen toplumsal muhalefet arkasında CIA’nın olduğu bilinen örgütler tarafından terörize edilerek bastırılmaya çalışıldı. 70’li yılların sonunda her gün bir devrimci katlediliyor, halkın üzerindeki terör tırmandırılıyordu. 1980’e gelindiğinde ise 12 Eylül Amerikancı cuntası iktidara el koydu. 70’li yılların ortasından 12 Eylül 1980’e kadar yaratılan terör ortamında 5000 kişi hayatını kaybetti. 12 Eylül’le birlikte 600 bin kişi tutuklandı, binlerce insan işkenceden geçirildi, 137 kişi işkenceyle öldürüldü ve 60 kişi de idam edildi.

Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşundan beri hep bir yayılmacılık ve sömürgecilik politikası olmuştur; önce Latin Amerika’da sonra tüm dünyadaki geri kalmış ülkeler Amerikan şirketleri daha fazla kâr edebilsin diye; hammaddeleri için, ucuz işgücü için, pazarı için vb… denetim altına alınmışlardır. Bu denetimi oluşturabilmek için Amerika’nın tüm ezilen halkları, terörü altında tutması gerekiyordu çünkü bu halklar sürekli bu sömürü mekanizmasına karşı ayaklanıyorlardı. Tüm bu sömürü ve baskı altındaki halkların emeği, zenginlikleri, Amerikan emperyalizmi tarafından çalınıyor, halklara ise açlıktan ve işkenceden, baskıdan başka bir şey kalmıyordu. Bugün Amerika’nın üstün teknolojisi ya da güçlü ekonomisi karşısında, ülkesinde sağladığı refah karşısında hayrete düşüp secdeye varanların unuttukları işte Amerikan emperyalizminin bu tarihidir.

Amerika’nın, üstünde kurulduğu topraklar dahil her şeyini halkları katlederek, kanlarıyla oluşturduğu tarih…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: