ESKİ İNANÇLARIN GÜNCEL YANSIMALARI

Engin Bellisan

GİRİŞ

Bu çalışma, semavi dinler denilen (kitaplı) Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık dinleri ile eski inanç sistemleri ve evrenin sırlarını inceleyen hermetizm, kabbala, epifani ve tasavvufun kaynağı olduğu ileri sürülen Eski Türk Dini ve Şamanizmin günümüzdeki etki ve yansımalarının özetidir.

I ve II. Bölümde bilimsel veriler açısından Şamanizm ve Eski Türklerde İnanç Sistemi, III. Bölümde ( bir diğerinden ayrı olmadığı varsayımıyla ) ilk iki bölümün ezoterik bir bakış açısıyla yorumu ve semavi dinler üzerindeki etkisi, IV. Bölümde ise Eski Türk İnanç Sisteminin günümüzdeki yansımaları yer almaktadır. Asıl konumuz olan IV. Bölümün iyi anlaşılabilmesi için, ilk üç bölüme yer verilmesi gerekli görülmüştür.

DİN

Din, kişinin kutsalla ilişkilerini belirleyen inançlar ve dogmalar bütünüdür. Din kişinin, alın yazgısına bağlı gördüğü üstün bir güç ya da ilkeye inancıdır ; bu inancın sonucu olan bir yaşama kuralı yaratabilecek zihinsel ve ahlaksal tutumdur. Din, bir yandan, insanların anlayamadıkları, alın yazgılarını bağlı gördükleri ve karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını üstün güçlerle açıklama eğilimlerini, bir yandan da, bu nitelikteki tasarımların, kurallar, kurumlar, törenler v.b. biçimlerde örgütlenmesini belirtir. İslam düşüncesine göre din duygusu, insanda doğuştan varolan sağduyudan kaynaklanır. İnsan, Tanrı’nın yeryüzünde varlığını gösteren kanıtlara bakarak yaratıcısını, yani Tanrı’yı bulur. Dinin gerçek kurucusu Tanrı’dır. Peygamberler, insandaki din duygusunu geliştirmekle, Tanrı’nın çeşitli yollarla onlara bildirdiği din gereklerini yaymakla görevli kişilerdir.

ESKİ DİNLER NASIL DOĞDU

Dinlerin nasıl ortaya çıktığına yanıt verebilmek için çok uzak geçmişe eğilmek gerekir. Uzak geçmiş, arkeologların ve tarih öncesini inceleyen tarihçilerin araştırmalarından ortaya çıkabilir. Diğer bir kaynak da, Taş Devri’nde hatta daha öncesinde kalmış yaşayış ve düşünüş biçimlerinin, günümüzde hala tarih öncesindekine benzer bir yaşam süren ve “ilkel” olarak nitelendirilen az sayıdaki topluluk kalıntılarıdır.

Evrimcilik yandaşları, aralarında küçük noktalarda ayrılmalarına rağmen, genel olarak ana çizgide birleşirler. Evrimcilere göre insan, düşüncenin ilk aşamasında kişisel bir tanrı tasarlayabilme yeteneğinden yoksundur: Bu cancılık dönemidir. Bu dönemde her çeşit doğa olgusunda, göktaşlarında, kayalarda, ağaçlarda, çağlayanlarda, şimşekte, hayvanlarda, kanda, ay ve güneş tutulmalarında, yaşlı adamlarda, kadınlarda, cinsel yaşamın belirli durumlarında, sara hastalığında v. b. birçok şeyde değişken ölçüde, eşit olmayan bir güçte kendini gösteren, belirsiz, korku verici, güçlü ve gizine erişilmeyecek bir “güc”e inanış vardır. Bu yavaş yavaş, irili ufaklı ruhlara inanmaya ve bir çeşit çoğulcu kişiliğe dönüşen ilkel bir panteist “tekçilik”tir. Buradan çok tanrıcılığa geçilir.

Evrimcilerin karşısında yer alan karşı evrimcilere göre ise, insanlar en ilkel dönemde bile “bir tek” iyi tanrı düşüncesini taşımışlardır; cancılık ve çok tanrıcılık, bu ilk ve özgün inancın çöküşü sonucunda ortaya çıkmıştır. Bu tezin savunulması olanaksız değildir; çünkü, ilkel toplulukların, özellikle Pigme’lerin arasında, basit ve kaba bir biçimde de olsa, tektanrıcılığın bulunduğuna ilişkin deliller vardır. Gene bazı ilkel kabilelerde görülen “Ulu Tanrı”ya inanışın da, bu tür tek tanrıcılığın kalıntısı olduğu açıktır. Fakat ilkel topluluklarda “Ulu Tanrı”, çoğunlukla geri plandadır: Ona tapılmaz, erkek ya da kadın olabilir.

Şimdi; kendisinden sonraki inanışları, dinsel düşünceleri, tek tanrılı ( semavi ) dinleri etkilediği ileri sürülen Şamanizm’i ve Eski Türklerin dinlerini, bugüne kadar yapılmış araştırmalardan elde edilen bilgiler ışığında ele alalım :

I. ŞAMANİZM VE ŞAMAN

Şamanizm, ata ruhlarına, doğa varlıklarına tapınmaya dayanan eski bir Asya dinidir. Şamanlığın ne zaman ortaya çıktığı, ne gibi değişiklikler geçirdiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, en eski Çin kaynaklarından edinilen bilgilere göre, samanlığın önce Orta Asya Türkleri arasında ortaya çıktığı, sonradan öbür Türk boyları arasında yayıldığı ve zaman içinde derli toplu bir Türk dini niteliği kazandığı kabul edilmektedir.

Tarih ve din bilimi açısından, Şamanizmin doğuşu ve kaynağı gibi, “şaman” sözcüğünün de nereden geldiği, nasıl bir anlam taşıdığı kesin olarak belirlenememiştir. Bu konuda üç farklı görüş öne sürülmektedir ;

l* Şaman kavramı, Hindistan’daki Pali dilinde “ruhlardan esinlenen kişi” anlamına gelen samana sözcüğünden türemiştir,

2* Şaman kavramının kaynağı, Sanskritçe’de “buddhacı rahip” anlamına gelen samana sözcüğüdür,

3* Şaman kavramı, Mançu dilinde “oynayan zıplayan, bir iş görürken sürekli olarak hareket eden” anlamındaki saman kavramından gelir.

Şaman, Gök-Tanrı tarafından bu göreve getirildiğine (güçlerle donatıldığına), Tanrı ile insanlar arasında aracı olduğuna, bazı tanrısal nitelikler, gizli bilgiler taşıdığına inanır.

Şaman her şeyden önce, kendi özel yöntemiyle ulaştığı “kendinden geçme” (vecd) durumunda, ruhunun göklere yükselmek, yeraltına inmek ve oralarda dolaşmak için bedeninden ayrıldığını hisseden bir “aşkınlık” (trans) ustasıdır. Bütün samanların derin sezgileri, geniş düş güçleri vardır. Derin bir coşkunluğa kapılarak kendinden geçer, bütün gökleri, yeraltı dünyasını gezdiğine, ruhların yaşayışlarını gördüğüne, bütün gizli alemleri dolaştığına inanır. Şaman vecd sırasında, ruhları egemenliği altına alarak, ölüler, doğa ruhları (cinler-periler) ve şeytanlarla ilişki kurar. Böylece ruhlar ve tanrılar dünyasıyla doğrudan ve somut ilişkilere girişen şaman, bir çok ruha sahip olur. Çoğunlukla hayvan biçiminde düşünülen söz konusu ruhlar, Sibirya halklarında ve Altay’larda ayı, kurt, geyik, tavşan, çeşitli kuşlar, (özellikle kartal), baykuş, karga suretinde görünebilirler. Ayrıca, büyük böcek, ağaç, toprak, ateş olarak ta ortaya çıkabilirler. Şaman, gerektiğinde bütün yardımcı ruhları dünyanın dört bucağında bile olsalar çağırabilir. Bu çağrıyı davul veya tefini çalarak yapar.

Şamanlık sonradan kazanılan bir görev değildir ; şaman olacak kimsenin, bir şamanın soyundan gelmesi gerekir. Şaman olmak için gerekli belirtileri taşıyan çocuk, belirli bir yaşa gelince eski bir şamanın eğitimine bırakılıp gerekli ön bilgileri edinir. Şamanın denetimi altında bir sınavdan geçtikten sonra şamanlık yetkisi alıp dinsel tören, bayram şöleni, kurban töreni, dua okuma v. b. görevlere başlar. Şaman bu görevler sırasında ; her parçası, üzerine takılan her maddesi, her şekli ayrı bir varlığın sembolü olan garip (özel ) giysiler, külahlar giyer, maske takar ve yine özel bir şekilde hazırlanmış davulunu ya da tefini çalar. Kendinden geçinceye, başka bir deyişle, tanrılarla ve ruhlarla temas sağlayıncaya kadar zıplar, sıçrar, garip sesler, hayvan sesleri çıkarır, söylenir, yalvarır, yerlerde sürünür, bazen de bayılarak düşer. Şamanın okuduğu “hayır dualar”a alkış denir, şamandan alkış alan bir kimse dileklerinin yerine geleceğine inanır.

Bu konularda en ciddi çalışmalar yapan araştırmacılar ; Orta ve Kuzey Asya topluluklarında dinsel yaşamın daha çok “şaman” çevresinde yoğunlaştığını, fakat bu durumun bütün dinsel etkinlikleri şamanın yönettiği anlamına gelmediğini, bazı yerlerde tanrılara kurban sunucuların “şaman” olmadıklarını, aile reislerinin bile bu işi yapabildiklerini, her sihirle uğraşanın “şaman” sayılmadığını, hastalara şifa vermenin samanlığın temel özelliklerinden biri olmakla birlikte, her şifa sunucunun da şaman olmadığını öne sürmektedirler.

Şamanizmde tanrılar “iyilik” ve “kötülük” tanrıları olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ruhlar da tanrılar gibi iyi ve kötü ruhlar olarak vasıflandırılırlar. Eski Türkler’de iyi ruh “Bay Ülgen”, kötü ruh “Erlik” diye adlandırılmıştır. “Bay Ülgen” aynı zamanda iyi ruhların başında bulunan, onlara emir veren bir tanrıdır.

Şamanizmde törenler de genel olarak ikiye ayrılmaktadır ; belirli günlerde yapılanlar veya önceden belirlenmemiş törenler. Bu törenlerde, çeşitli halkların inanç, gelenek ve göreneklerine göre farklılıklar olmakla birlikte mutlaka kurban adeti vardır. At ve koyun dışında kan akıtılarak sunulan kanlı kurban bilinmemektedir. Kutsal sayılan bir yere bir değere bir şey sunmak, eşya adamak, şamanın davuluna, kutsal ağaçlara bez bağlama ; çeşitli maddelerden yapılan tanrı tasvirlerine (töz, ongon, tangara, eren ) yemek sunma, ateşe içki dökme ya da atma kansız kurbandır. Kansız kurbanların bir başka biçimi de ruhlara adanıp kırlara salıverilen hayvanlardır. Samanlıkta kurbansız tören de, törensiz kurban da yoktur.

Şamanizmin bütün çeşitlerinde tanrı-doğa-insan arasında sürüp giden kopmayan bir bağlantının bulunduğu inancına rastlanır. Bu yaygın inanca göre tanrılar insanları yönetimleri altındaki ruhlarla etkilerler: Bir tanrı insana doğrudan buyruk göndermez, gerekli yasakları koymaz. Bütün tanrılar çeşitli maddelerden yapılan eşyalarla tasvir edilir. Bunlar bazı yerlerde altından, keçeden, paçavradan yapılmış olabilir.

Şamanlığın başka bir özelliği de edebiyat alanındaki etkisidir. Orta Asya halklarından Buryatlar arasında şamanlar zengin bir sözlü destan edebiyatının koruyucuları olmuşlardır. Yakutlar’da halkın kullandığı sözcük sayısı 4000’i geçmezken samanların sözcük dağarcığı 12. 000’dir.

Sonuç olarak şamanlık bir dinden çok, temel ilkesi ruhlara, cinlere, perilere emir vermek, gelecekten haber almak düşüncesi olan bir çeşit sihirdir. Eskiçağ ve Ortaçağ’daki çok yaygın olan sihirlerden farkı, onların kişisel olmalarına karşılık, şamanlığın başta Orta Asya ve Kuzey Asya halkları olmak üzere, Tunguzlar’da, Moğollar’da, Mançular’da, Laponlar’da, Eskimolar’da, Vogullar’da, Ontiyaklar’da, Samoyedler’de, Kafkaslar’da, Hindistan’da, Çin’de, Japonya’da, Endonezya’da, Malezya’da, Polinezya’da, Avustralya’da, Büyük Okyanus’un öbür adalarında, Alaska’da, Grönland ve İzlanda’da, Kuzey Amerika’da, Guyana’da, Amazon bölgesinde ve Afrika’nın birçok yerinde ( ufak tefek ayrılıklar bir yana) temel ilkeler değişmemek koşuluyla az yada çok kalabalık “cemaat’ın bulunmasıdır.

II. ESKİ TÜRKLERDE İNANÇ SİSTEMİ VE DİN

Eski Türkler’in dini, Gök-Tanrı dinidir. Gök-Tanrı düşüncesinin, toprağa yerleşmiş topluluklardan daha çok avcılık, çobanlık ya da hayvancılıkla geçinen göçebe topluluklara özgü olduğu bilindiğinden, bu inancın kökeni, Asya bozkırlarına bağlanmıştır. Türk tarihi ve kültürüyle ilgili araştırmalarıyla tanınmış bilim adamlarına göre Gök-Tanrı inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Hunlar, Tabgaçlaı, Göktürkler, Uygurlar gibi eski Türk topluluklarında inanç sisteminin başında yer alır.

Orhun yazıtlarında, Türk Tanrı inancının temelleriyle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Tonyukuk yazıtında birçok kez adı geçen Tangri ya da Tengri, daha çok “ulusal” bir tanrı niteliği taşır: Göktürkler’in Çin’den ayrılarak bağımsız bir devlet kurmaları (680-682), Tengri’nin isteğiyle gerçekleşmiş kabul edilir; Hakan’ı Türklere Tanrı vermiş, halk hakanı terk edince Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Yani Tanrı Türk ulusunun hayatı ve geleceği ile ilgilenen bir ulu varlık durumundadır.

Gök-Tanrı ( Kök-Tengri) kavramının eski Türk inanışında önemli bir yer tuttuğu konusunda daha somut örnekler de vardır: Hun Hakanı Mete (İ. Ö. 170 dolaylarında) Çin hükümdarına yazdığı bir mektupta, kendisini tahta Gök-Tanrı’nın çıkardığını bildirmiş, Gök’ün yardımıyla ve kendi askerlerinin ve atlarının çabalarıyla çevresindeki 26 devleti ve ( Gansu’dan kuzey Tibet ile batı Türkistan’a kadar uzanan bölgede ) bazı halkları yenerek Hun’laştırdığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, günümüze kalan belgelerde, devletin başına kağanı Gök’ün getirdiği belirtilmiş, devletin ve insanların yönetimi de Gök’e mal edilmiştir: Tanrı Türk’ün yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı iktidar (kut) ve kısmeti (ülüğ) değerini bilmeyenlerden geri alır. Şafak söktüren (tan üntürü) ve bitkileri oluşturan da “Ulu Tanrı”dır. O, yaşam verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrı’nın iradesine bağlıdır.

Bütün bu inanışlar, Gök-Tanrı’nın “eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varoluşuna hükmeden, cezalandıran ve ödüllendiren bir ulu varlık olduğunu” ortaya koymaktadır.

Eski Türk inanç sisteminin Gök-Tanrı dışında bir başka özelliği de Atalar Kültüdür. Ölmüş atalara saygı, onlar için kurban kesilmesi, ataerkil ailede baba egemenliğinin belirtisi sayılmaktadır. Asya Hunları’nda her yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulduğu bilinmektedir. Eski Türkler’de en büyük kurban, bozkırlı Türk’ün kutsal bir duyguyla benimsediği “at”tır. Eski Türk bölgelerinde özellikle Altay’lardaki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Atalarla ilgili kalıntıların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin sert şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır : Batı tarihçilerine göre Attila’nın ikinci Balkan seferinin nedenlerinden biri, Hun hükümdar ailesine ait mezarların Margus ( Belgrat dolaylarında, Tuna kıyısındaki kent-kale ) piskoposu tarafından açılarak soyulmasıdır. Hunlar’ın büyük bir hakaret saydıkları bu işe piskoposu sevk eden etken, eski Türkler’in erkek ölüleri silah ve değerli eşyalarıyla; ölen başbuğları altın ve gümüş koşumlu atlarıyla; kadınları da süs eşyaları ve mücevherleriyle birlikte gömmeleriydi. Bunun nedeni, Eski Türkler’in, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına ve ruhların sonsuza kadar yaşadıklarına inanmalarıydı.

Eski Türkçe’de (Göktürkçe, Uygurca) “ruh” için can anlamına gelen “tin” sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda “soluk” demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bazen “öldü” yerine “uçtu” denir, ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerlerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın ya da mezar yapısının üstüne “balbal”lar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.

Eski Türkler’de “ruh”ların insan biçiminde düşünülmesi söz konusu olmadığı için, tapınmaya ilişkin putlara da rastlanmaz. Türkler gizli güçleri olduğuna inandıkları doğa olgularına kutsallık vermekle yetinmişlerdir. Doğada gizli güçlerin bulunması inancı, Orhun yazıtlarında “yer-su” (yarsub) terimiyle yansıtılmıştır. Bu açıdan yer-su “kutsal” sözcüğüyle nitelendirilmiştir. Genellikle bu tür inançlarda maddi yaşam koşullarının, ekonomik ve toplumsal etkenlerin rol oynadığı kabul edilmektedir. Orhun yazıtlarında, Türkler’in yararına çalışan manevi güçler anlamında kullanılan yer-su sözcüğüne oldukça sık rastlanır. Eski Türkler’de kutsallık “ıduk” kavramıyla dile getirilmiş, özellikle Göktürkler’de sular, dağlar ıduk sayılmlştır. Her boyun her obanın bir kutsal dağı olmuş, bu dağ ıduk olarak benimsenmiştir.

Gök-Tanrı’ya sunulan bütün kurbanlar, adaklar ilgili dağa götürülerek orada törenle, şölenle gereği yapılmıştır. Orta Asya Türkleri arasında en yüce, en kutsal sayılan dağ “Ötüken”dir. Ötüken yalnız dağ değil aynı zamanda bir ormandır. Türkler ona büyük saygı göstermiş, adaklar sunmuş, kurbanlar kesmişlerdir. Kurban, iyi ruhların sembolü ve yerinin gökyüzünde olduğuna inanılan “Bay Ülgen” için kesilmişse başı “doğu”ya, kötü ruhların sembolü ve yeraltında olduğuna inanılan “Erlik” adına kesilmişse “batı”ya çevrilir.

Dağların yanı sıra bazı tepeler, ormanlar, sular, ateş, gök gürültüsü, ay ve güneş de kutsal sayılmıştır: Bizans elçisi Zemakhos Orta Asya’da Batı Göktürk sınırına vardığında, Türkler’in onu ve arkadaşlarını alevler üstünden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarını belirtmiştir. Hunlar döneminde güneş, ay, yıdız kültleri (daha sonra 6. – 8. yy.larda Türk toplulukları arasında değerlerini yitirmişlerdir) de rol oynamıştır; Hun hükümdarı her sabah doğan güneşe, gece de dolunaya saygısını belirtirdi. Ayrıca Gök-Tanrı’nın yanı sıra yer de büyük önem taşımıştır. Ancak, eski Türk belgelerinde geçen “yer” sözcüğüyle toprağın kastedilmediği, tanrısal gücün öğelerinden biri olarak “yer”i, tanın kültürüne bağlı topluluklardaki “toprak tanrısı” ile karıştırmamak gerektiği. Eski Türk dinine göre “yer”in de Tanrı tarafından yaratılmış olduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir.

YARADILIŞ EFSANESİ

Orta Asya Türkleri’nin yaradılış efsanesine göre, tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere Kayra Han (ya da Bay Ülgen), “kişi”yi, onun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış; “kişi”nin kendisine baş kaldırması üzerine, ona “Erlik” adını vererek ışık evreninden yeraltı atmış, yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir cins insan yaratmıştır. Orhun yazıtlarında da, Türk evrendoğum inanışı hakkında: “Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış” cümlesine rastlanmaktadır. (Uze Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri deyimiyle bir tek yüce Tanrı’nın değil, doğrudan “mavi gök”ün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle “Ulu Tanrı” kastedilseydi, “yaratanın da aynı zamanda yaratılmış olması” gibi çelişkinin söz konusu olacağını belirtmektedirler.

KIYAMET

Altaylar’da dünyanın sonlu olduğu günün birinde yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgen’le, kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir. Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce “kalkın ey ölüler” diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır. Şaman inancındaki “insanların yeniden dirilmesi” anlamına gelen “kalkancı çağ” (kalıcı çağ) budur.

TEK TANRICILIK MI?

Bugüne kadar ele geçen belgeler ve yapılan araştırmalara göre, Gökün Türk inanç sisteminde en önemli yer aldığında birleşilmiştir :

Hunlar’ın dininde, insanların yaşamını etkileyecek yüksek varlıklar ( kutsallar ) bulunması yanı sıra, bunlara dua etme, kurban verme ve törenler düzenlemeden oluşan bir kült söz konusudur; en çok Gök’ten söz edilmekte, en önemli nitelik ve görevler ona yüklenmekte, yalnızca O’nun buyruklarına uyulması gerektiği belirtilmektedir. Ancak, belgelerin eksikliğinden dolayı Gök’e tanınan bu önceliğin gerçek bir tektanrıcılık olup olmadığı aydınlatılmamıştır.

Eski Türk dini, güneş, ay, yıldızlar yerine Gök’le simgelenen “Tanrı” inancına dayanmakta, diğerleri ikinci derecede kutsal sayılmaktadır. Dolayısıyla Gök-Tanrı dini Türkler’e özgü bir inanç sistemi olduğunda birleşilmektedir. Gök-Tanrı’nın aynı zamanda yüksek ahlak özellikleri taşıdığına inanılmıştır. Araştırıcılara göre, arı bir Gök kültü bulunan Hunlar’da gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Göktürkler’de ise Gök-Tanrı bütünüyle manevi bir “güç” durumuna gelmektedir.

Gök-Tanrı dininin Türkler’e özgü bir inanç olduğu, “tanrı” (tengri) sözcüğünden anlaşılmaktadır: Bu sözcük belirli fonetik farklarla ( Başkırtça dışında ) bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra, birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür öğesidir ; Türkçe olan “Tanrı” sözcüğü en açık biçimde Çince yazılmış bir metinde Hun imparatoru Mete’nin unvanları arasında geçmektedir.

Bazı Türkologlar, eski Sümer dilinde tanrı sözcüğü ile aynı anlama gelen “dingir” sözcüğü arasındaki bağın ; günümüzden 5000 yıl kadar önce Mezopotamya’da yaşayan Sümerler’le, onlardan 2500 yıl sonra Çin’in kuzeyinde yaşayan Hunlar’ın dilindeki sözcüğün aynı kökten gelemeyeceğini ileri sürmüşlerse de; Sümerler’in Asya’dan Mezopotamya’ya göç etmiş bir halk oldukları göz önüne alındığında, “tanrı” sözcüğünün Sümer dilinde de varolma olasılığı yüksektir.

Yukarıda yer alan tüm anlatımlarla genel eğilim ; eski Türk dininin, yeri gökyüzünde olan ve cisimleşmemiş (maddeleşmemiş) bir “tek tanrı” inancına dayandığı doğrultusundadır.

ESKİ TÜRKLER VE ŞAMANLIK

İlk olarak XIII. y.y. da kullanılmış olan şaman sözcüğünün eski Türkler tarafından kullanılmadığını öncelikle belirtmek gerekir. Eski Türkler’de şaman sözcüğü yerine kam sözcüğü kullanılmıştır. Eski Türkler’in tapınaklarında dini törenleri yöneten özel görevliye “kam” denildiği, esli Çin kaynaklarından anlaşılmaktadır.

Eski Türk toplulukları arasında Samanlığa benzer bir inancın varlığını kanıtlayacak bir belge bulunmamaktadır. Altay Türkleri’nin günümüzde “şaman” anlamında kullandıkları “kam” sözcüğü, araştırmacılara göre en az 5. y.y.’dan buyana yaşamaktadır.

Uygurlar (8. – 11. y.y.) da bu konuda bir kanıta rastlanmamıştır. Uygurca’da “kam” sözcüğü “din adamı”anlamında değil, büyücü, sihirbaz anlamında kullanıldığı bilinmektedir.

Uygurca’da “şaman”, “hastalıkları gideren, acıları dindiren, çılgınlıkları, saraları yatıştıran, hastalara ilaç yapan kimse” anlamında, “otacı” diye anılmıştır. Çin kaynaklarına göre, Kırgızlar’da şamanın adı gan’dır. Altaylılar ve Uranhalar şamana kam, kamların yönettikleri törenlere de kamlama demişlerdir. Moğolca’da şamanın karşılığı ise böge’dir. Orhun yazıtlarında ve ele geçen Göktürkçe yazılı metinlerde ne “din adamı” anlamında, ne de “şaman” anlamında kam sözcüğüne rastlanmadığı gibi, hiçbir belgede şamanlıkla ilgili açıklamalara rastlanmamıştır.

Bütün bunlarla birlikte, bozkırlar alanındaki dinsel inançların samanlığa bağlanması bir gelenek (alışkanlık) haline gelmiş ve Eski Türk dininin temel niteliğini oluşturduğunda bir hemfikir (görüş birliği) oluşmuştur. Buna etken, 19. y.y.ın ikinci yarısında özellikle Rus araştırmacıların Sibirya’da yaşayan Türk kökenli halklar arasında yaptıkları incelemelerdir.

Gerçek şamanlığın eski Türk topluluklarında görülen tanrılarla ve yer-su inançlarıyla ilgisi olmadığı görülmektedir. Bazı Rus ve Türk araştırmacıları ( bu arada Ziya Gökalp ) şamanlığı, Türkler’in İslam dan önce bağlı oldukları din saymışlardır. Onlara göre günümüzdeki Yakutlar arasında varlığını sürdüren şamanlık eski Türkler’in de diniydi. Fakat daha yeni arştırmalar şamanlığın Türkler’e özgü olmayıp bütün Asya’ya yayıldığını ( Samoyedler’den Endonezya adalarına kadar ) ve Amerika kızılderili kültürlerinde de benzerlerine rastlanan bir sihir sistemi olduğunu göstermektedir. Eldeki tarih belgelerine göre birçok Asya halkında görülen samanlık Moğol istilasından sonra Türkler arasında yayılmıştır. Bundan önceki belgelerde Türk tarihinde şamanlıkla ilgili bir belge bulunmamaktadır. Bu yüzden Göktürkler’in dini samanlık değil, benzerine Çin’de ve Japonya’da rastlanan ikici ve uyumcu bir Gök-Yer dinidir.

Samanlığın eski Türk topluluklarının diniyle bir ilgisi olmamasına rağmen, arada şaşırtıcı benzerlikler bulunması doğal sayılmalıdır. Şamanlığın temel özelliği, yayıldığı bölgelerdeki halkın ruh dünyasına kolayca uyarlanabilmesidir. Şamanlıktaki vecd (kendinden geçme), ruhun tanrılarla ilişki kurması konusunda eski Türk topluluklarında, doğada varsaydıkları gizemli güçleri adamakıllı istismar etmiştir. Bu durum, özellikle atalar kültünün, kartal inancının, demirciliğin ve at kurban etmenin şamanlığa özgü bir nitelik taşımasında görülür. Böylece şamanlık eski Türkler’in inançlar sistemini yavaş yavaş işlemeyi başarmış, zaman içinde bir “din” sağlamlığına ulaşmıştır.

III. ŞAMANİZM VE ESKİ TÜRK İNANÇ SİSTEMİNE BİR ( EZOTERİK ) YAKLAŞIM VE SEMAVİ DİNLERE ETKİSİ

Tarihçi ve yazar Enver Behnan Şapolyo, ‘Tarih Boyunca Türk Tefekkürü Şamanizm Tefekkürü” adlı kitabını Şamanizm ve Türk tefekkürüne ayırmış ve Şamanizm ile Türk inanç sistemini eş kabul ederek, bu inanç sisteminin semavi dinlerdeki ( Musevilik, Hıristiyanlık, İslam ) günümüze kadar gelen oluşum ve etkilerini incelemiştir :

İNANÇLA İLGİLİ DÜŞÜNCELERİN DOĞUŞ YERİ

İlk inanç tefekkürü Asya’da yaşamakta olan insanlar arasında doğup gelişmiştir. İnsanlığın ilk ulu tefekkürü Orta Asya’da Tanrı Dağı sakinlerinde doğmuştur. Bu ülkede yaşayanlar yalnızca Türkler’di. Türkler bu ilk yurtlarına “Günortaç”, doğu kesimine “Hatay Ülkesi”, batı kesimine “Horasan İli”, kuzey kesimine de “Kıpçak Ülkesi” adını vermişlerdi. Bu ülkede doğan inanç sistemi üç merkezde kendini göstermiş ve temelleşmiştir : Birincisi Günortaç’ta “Şamanizm” ; ikincisi Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göç eden Sümerler’in inancı ; üçüncüsü ise yine göçün sonucu, Mısır’da Menfıs mevkiindeki “hermetizm” tefekkürüdür,

1. Şamanizm

Şamanizm ; evrenin yaradılış düşüncesidir. Bu ilk düşünceler Orta Asya’daki Eski Türkler tarafından ele alınarak yaradılış sırları çözülmeye çalışılmıştır. Sonunda bütün varlıkların, evreni kaplayan bir nur olduğu, bu nurun da “Hüsn-ü Mutlak” (mutlak güzellik) olduğu inancına varılmıştır.

Yaradılış Efsanesi

Kainat (evren) henüz yaratılmadığı zamanda, yukarıda gök, aşağıda yer ve canlı mahluk ta yoktu. Kainatı yaratan Hüsn-ü Mutlak bu güzelliği tecelli ettirmeyi düşündü, bu güzellikten bütün varlıklar bir anda hasıl oldu. Bunlar arasından insan, evrenin özvarlığını düşündü, bunun Nur-u Ziya olduğu sonucuna vardı. Gök alemini kaplayan “yaratıcı ve yaşatıcı”, nur-u ziyayı dünyaya hayat vermek üzere Güneş’i bahşetti, ayı da ona eş olarak yarattı. Güneş’e inananlar “Şamanizm” inanç sistemini oluşturdular. Böylece Şamanizm Türk tefekkürü olarak ortaya çıktı.

Şamanizmde güneşe gün ana denmekte ve göğü ve yeri aydınlatmaktadır. Ay ise ay ata’dır. Bunlar nur-u ziya varlığının kutsallarıdır. Şamanizmde güzelliğin timsali güneş olduğu için kutsaldır, tan yeri ağarırken ona ibadet edilir. Türkler’e göre evrende bütün varlıklar dört eşit parçaya bölünmüştür. Dört’te manevi cevher vardır; dört yön de dört renk te ( gök – kızıl – ak – kara ) kutsaldır. Şamanizmin din adamlarına “şaman” veya “kam” denir. Şamanın ayin yönetmek yanında, sihirle ilgili bazı görevleri de vardır. Şaman kırmızı külah giydiğinden “kızılbaş” “diye de anılır, kopuz, tef, davul çalar, raks eder. Şaman olmak birçok şarta ve merasime bağlıdır. Bunlar kainatın sırlarını çözen tefekküre sahiptirler. Bu tefekkür sisteminin izlerine İslamiyet te tasavvufta rastlıyoruz. Türkler Müslüman olduktan sonra Şamanizm, tasavvuf şeklinde Horasan Erenleri vasıtasıyla Anadolu’ya yayılmıştır. Horasan Erenleri’nin en büyüğü mutasavvuf Ahmet Yesevi’dir. Onu izleyenler Hz. Mevlana, Hacıbektaşı Veli, Ahi Evren Veli, Hacı Bayram Veli Mir. Bu kişiler tasavvuf yoluyla Şamanizmi Türk tarikatları bünyesinde asırlarca yaşatmış ve günümüze kadar gelmesine sebep olmuşlardır.

2. Sümer Medeniyeti ve İnanç Tefekkürü

Güneşe yani Nur-u Ziya denilen ebedi güzelliğe inanan dini sistem Şamanizm tefekkürü, M. Ö. 5000 dolaylarında Türkler’in Orta Asya’dan Mezopotamya’ya göç etmeleri sonucunda Sinear bölgesinde yerleşen Sümerler tarafından taşınmıştır. “Güneş Sistemi” olarak gelişen bu inanç sisteminde, Sümerler’in en ulu ilahı Güneş’ti.

Güneş inancı, Şamanizmden kaynaklanan ve Orta Asya’dan göç etmiş Türkler’ce oluşturulan bir inançtı. Sümer Türkleri’nin büyük bir medeniyet merkezi olan Uruk’ta yeni bir inanç gelişti : Bu yeni inanç düşüncesini Uruk’lu bir heykeltraş olan Azer’in oğlu İbrahim oluşturdu. Bu ilk tek tanrı fikridir. Bu tek tanrı tefekkürü Sümer Türkleri medeniyetinin mirasçısı olan Sami kavimlere geçti. Museviler. Hıristiyanlar ve Müslümanlar tek tanrı inancını kabul ederek üç büyük (semavi) din doğdu,

3. Mısır Medeniyeti ve İnanç Tefekkürü

Şamanizm tefekkürü Sümerler’le beraber Mısır’a yerleşen Türkler kanalıyla Hermetzim ( Hermestod ) Tefekkürünü oluşturdu. Mısır’ın deltasına yerleşen oymaklar “nom” adı ile siteler kurdular. Bunların içinde Türk oymaklarının isimlerini taşıyanlar vardır: Bunlardan birinin adı “Yuf’tur ki bu ada halen Orta Asya’nın bir çok yerinde rastlanmaktadır. Tenis şehri de “Tan” oymağının adını taşımaktadır. Nom sitelerinin devlet başlarına “sanı” denirdi. Saru eski Türkçe’de “nur” anlamındadır. Hükümdarlar güneşin nurundan unvanlarını almışlardır. Mısırlılar, güneş mabetlerine de “het saru” (nur şatosu) derlerdi. Saru Sümer dilinde “hükümdar, prens” anlamındadır. İbranice’de “şaru” kelimesi “prens” demektir. Mısırlılar’da ilk medeniyet kuranların dilleri de Ural-Altay dilinden doğmuş bir karışım olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle din, tefekkür ve ahlaka ait sözcükler Türkçe köklüdür. Mısır dini (inancı) Şamanizme pek benzemektedir: Eski Türkler’de olduğu gibi Mısır’da da güneş ve onun nuru ilahlarıdır, bu nuru kaplayan da göktür. Mısır inancında en önemli rol sahibi güneştir. Bu düşünce sistemi hermetizm olarak adlandırılan tefekkürü oluşturmuştur.

HERMETİZM ( HERMESTOD ) TEFEKKÜRÜ

M. Ö. 5000 ile 3000 yıllarında Türklerin Orta Asya’dan göçü olmuştur. Bu göçün bir kısmı Mezopotamya ‘ya yerleştikleri tarihlerde bir kısmı da Nil deltasına yönelmiştir. Tarih öncesi devir yaşanmakta olan Mısır’da birden tarih çağı başlamıştır. Mısır’ın eski tarihi incelendiğinde halkın Afrikalı, Arap ve Kafkas Ari kavimlerinden olmadığı, dilinin de Arapçayla ilgisi olmadığı anlaşılır. Mezarlardan çıkarılan mumyaların beyaz ırktan olduğu, sima, dil ve dini düşüncelerin eski Türkler’le pek benzeştiği görüldüğünden bu halkın Orta Asya’dan göç eden Türkler’den olduğu sonucu çıkmaktadır. Mısır tanrısı nur ilahıdır, güneşin timsalidir. Horus, “hor” sözcüğünden gelmekte, hor sözcüğü Türkçe’de “nar-ı beyza” anlamını taşımaktadır. Ayrıca, Mısırlılar’ın savaş ilahı “kurf’tur. Bunlar, Mısır dininin, Orta Asya kabileleri tarafından Nil vadisine getirildiğinin işaretleridir.

Mısır’ın manevi kitapları Hermes’e aittir. Hermes’in ne zaman yaşadığı kesin olarak bilinmemektedir, 42 tomar yazı yazdığı rivayeti vardır. Hermes’in oluşturduğu tefekkür, evrenin sırlarını aramaktır. Buna Hermetizm adı verilmiştir. Bu sırlara vakıf olmak isteyenler esrarengiz törenle “gizli mabede” alınır, orada eğitilir, aydınlatılırdı. Hermetizm ne bir din, ne de mezheptir. Yalnız tefekkür cemiyetidir, doğanın sırlarını araştırma yoludur. Bu yolda çalışanlar müspet bilimlerin köklerini keşfetmişlerdir : Astronomi, fizik, geometri, felsefe, ahlak ve teoloji bilimlerinin kökenine inilmiş, gelecek nesillere önderlik edilmiştir. Bu mabette yetişenler Mısır’da devlet idaresi ve firavunluk mertebesine erişmişlerdir. Hermetizm, Şamanizmin Mısır’da oluşan en gelişmiş şeklidir.

KABBELA TEFEKKÜRÜ

Şamanizmin bir tekamülü olan Hermetizm, Mısır’da kapalı bir tefekkür olarak yaşamış, sonunda Mısır’daki İbraniler vasıtasıyla Filistin’e geçerek Kabbela Tefekkürü olarak gelişmiştir. Kabbela “gelenek” anlamının taşımaktadır. Hz. Yusuf vasıtasıyla Mısır’a gelip yerleşen (M. Ö. 1650) İbraniler ( İsrailoğulları ) zamanla çoğaldılar. Mısırlılar tarafından hakir görülerek zulmedilmeye başlanan İbraniler’i, II. Ramses’in yeğeni olan (Hz. ) Musa kurtarmaya ahdetti. Musa, Kermes Mabedinde yetişmiş üstadlardandı. Hermes tefekkürünü İbraniler arasında gizlice öğretti, 70 kişi yetiştirdi. Mısır’dan ayrılan İbraniler tarafından oluşturulan bu düşünce sistemine Kabbela Tefekkürü denildi. Musa bu tefekkürünü “Zohar” adlı bir kitapta toplamıştır. Zohar “Nur Kitabı” anlamına gelmektedir. Bu kitapta yıldızlar aleminin gizleri yazılıdır, başta güneş ve ay gelmektedir. Bu da Şamanizmin hermetizmden sonraki şeklidir. Zoharda dört esas vardır : İlahi ruh, nesih (hava), su ve ateştir. Evrenin sırları, Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat’ta değil, Zohar’da yer almıştır. Zohar’ın içeriği Şamanizmin “hüsn-ü mutlak” tefekkürüne dayanmaktadır. Tevrat’a inananlar Yahudi cemaatini oluştururlar. Tevrat’ın, Yahudilerin Babil esaretinden sonra yazıldığı anlaşılmaktadır. Çünkü Tevrat’ta yer alan birçok olayın Sümerler’den alındığı anlaşılmaktadır: Tufan olayı Sümer kitaplarında aynen mevcuttur.

Hermes ve Kabbela tefekkürü Musevilik ve Hıristiyanlık dinleri içinde yer almamıştır. Dinlerin itikatları dogmatik olduğundan, düşünce hürriyeti taşıyan ve doğa olaylarını akıl yoluyla izleyen düşünce sistemleri, dinler dışında gizli-kapalı şekilde devam etmiştir. Hermetizm ve kabbela Suriye ve Anadolu’da gizli mezhepler şeklinde yaşamış, Filistin’de taşçılık yapan Kenanlılar arasında yaşatılmış, Haçlı Seferleri ile Anadolu, Suriye ve Filistin’e gelen Hıristiyanların bir kısmı, bu kapalı- gizli tefekkür ve Ahilik’le tanışmıştır. Bu yolla, eski Orta Asya dini düşüncelerini taşıyan ahiliğin, anılan temaslarla Hıristiyanlar kanalıyla Avrupa halklarına ulaşmış olduğu anlaşılmaktadır.

EPİFANİ TEFEKKÜRÜ

Mısır’da doğan Hermetizm, ünlü matematikçi Fisagor vasıtasıyla İtalya’da “Epifani Tefekkürü” adı altında vücut bulmuştur. Fisagor (M. Ö. 584) Sisam’da doğmuş, Anadolu’ya gelerek Milet sitesinde ünlü düşünürler Tales ve Aleksimender’le tanışmıştır. Bu filozoflar Aka Türkleri tarafından oluşturulan İyon Medeniyetine mensupturlar. Fisagor, Sisam hükümdarı Polikrad’ın, Mısır firavunu Amasis’e yazdığı bir mektupla Mısır’a gitmiş, Menfis şehrindeki Hermes mabedine girmiş, burada 22 yıl kalmış, mabedin mürşid-i azamlığına kadar yükselmiş, matematik eğitimini burada tamamlamıştır. Bu devrede İran hükümdarı Gambis Mısır’ı istila ederek bu medeniyeti yıkmış, Fisagor’u da esir ederek Babil’e göndermiştir. Fisagor, Sümer medeniyetinin bütün eserlerinin yaşamakta olduğu Babil’de, Baal mabedine girerek 12 yılını geçirmiştir. Hermes mabedindeki esrarlı tefekkür dereceleri Baal mabedinde de yaşıyordu. Aslında Sümer tefekkürü Şamanizm, buradan Mısır’a geçmişti. Mısır ile Sümer-Babil tefekkürünün menşei Orta Asya’ya dayanıyordu. Fisagor, bu esrarengiz mabedde de üstad olarak yaşadı. Sümer rahipleri Mısır rahiplerini kendilerinden kabul ettikleri için onlara bütün sırlarını açıkladılar. Güneş Sistemi tefekkürü burada da hakimdi. Fisagor, ayrıldığından 34 sene sonra bir hemşehrisinin yardımı ile vatanı olan Sisam’a üstün bilgilerle döndü. Sisam, İran hakimiyeti altında bulunduğundan İtalya’ya geçerek güney şehri Kroton’a yerleşti. Fisagor, Kermes ve Baal mabedlerinde edindiği bilgilerle gizli bir mabed kurdu. Bu tefekküre Epifani (Ermişler) adı verildi. Bu mabede giriş de Hermes ve Baal tefekkürlerindeki gibi özel törenlere tabi idi. Bu mabede giremeyenler, aleyhte mücadeleye giriştiler. Bir ayaklanma sonunda mabed yıkıldı, bir rivayete göre Fisagor’da mabedde yanarak öldü.

Epifani ( Ermişler ) tefekkürüne göre, evrenin merkezinde bir ateş bulunmakta ve güneş bu ateşin yansıması idi. Yer, güneşin etrafında dönerdi. Üçüncü derecedeki üyelere, yerin mihveri ve güneş etrafında döndüğü bildirilirdi. (Hermes rahipleri de gezegenlerin güneşten ayrıldıklarını ifade ederlerdi). Gökteki bütün yıldızların yaratıcı bir kuvvetten doğduğu, bütün varlıkların, büyük ruhtan (yaratıcı) zerreler taşıdığı, insan ruhunun, büyük ruhun zerresi olduğu, ölüm ile insan ruhunun tanrıya ulaşacağı, bu buluşmanın nehirlerin denizlere ulaşması gibi olduğu ve ruhun sonsuz olduğu öğretilirdi. Epifani tefekküründe üçüncü derecede, evrenin kuruluşu, geçirdiği safhalar ve ruh alemi anlatılırdı. Bütün bu bilgilerin amacı, doğmalardan kurtulmuş iyi ahlaklı insan yetiştirmekti. Aklın, bilim sayesinde hikmete varmasına çalışılırdı. En son varılacak nokta Epifanilik (ermişlik)’ti. Bu da Tasavvuftaki evliyalık mertebesidir.

Şamanizm ; Hermestod, Kabbela ve Epifani tefekkürü ile olgunlaşmıştır. Mısır (Menfıs) gizli mabedinden geçen bu tefekkür (Epifani ile) İtalya’ya, oradan da Fransa’ya ve İngiltere’ye geçmiştir. Bu tefekkür Orta Çağda uyumuş, haçlı seferleri ile yeniden uyanmıştır

TASAVVUF TEFEKKÜRÜ

Tarih boyunca insanlığın tefekkürü Şamanizm, Hermetizm, Kabbela ve Epifani olmak üzere dört devre geçirmiştir. Budizm, Konfıçyüs dini ile Musevilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık bu dört tefekkürden ilham almış fakat ayrı bir yoldan insanlığı aydınlatmışlardır. Bu dört tefekkür bütün dinlerin dışında kalmış, insanlığı akıl ve hikmet, vicdan ve güzellik duygularıyla etkilemeye çalışmışlardır. Bu tefekkürler İslam aleminde tasavvuf kisvesiyle temelleşmiştir.

Uzun ve kanlı savaşlardan sonra 10. Asırdan itibaren Müslümanlığı kabul eden Oğuz Türkleri, Şamanizm tefekkürünün yüksek tesirinden ayrılamamışlardır : İslamiyet bir dindir ve felsefesi olmaz. İslamiyet uluhiyet tanıyor, ahlak telkin ediyor ve bir hukuk müessesesi oluşturuyordu. Her din gibi o da dogmatik idi ve hür bir tefekküre meydan vermiyordu. Dinin emirlerine kayıtsız şartsız uymak imanın şartı idi. Fakat akıl ve hikmet ; insanlığı, ileriyi, yeniyi, güzeli düşünüyordu. Bu yola giren Müslümanlar İslam ın felsefesi olan “kelam”ı oluşturdular. Kelam İslami felsefedir. Bu felsefe konu olarak mezhep ve tarikatların ayrı ayrı görüşlerini incelemiştir. Dini konular ele alınarak Kur’an ve hadisler incelenmiş, ayrı yollar oluşmuştur. Bunlar mezhep olarak adlandırılır. Bu mezheplere girenler sofi olarak anılmışlardır. Arap, Hint ve İran Müslümanlarında mezhep var, tarikat yoktur. Tarikat yalnız Türkler’de doğmuştur. Türk tarikatları Şamanizmden kaynaklanır. Şamanizm, İslamiyette “tasavvuf olarak temelleşmiştir. Bütün Türk tarikatları tasavvufa dayanmaktadır. İlk mutasavvuf Ahmedi Yesevi’dir. Şamanizmi İslami akidelerle birleştirerek İslam tasavvufunun kurucusu olmuştur. Ahmedi Yesevi müritlerine “Horasan Erenleri” adı verilmiş ve bunlar, Anadolu Türkler tarafından fetholunca Anadolu’ya göç etmeye başlamışlardır. Göç edenlerin en önde gelenleri : Mevleviliği kuran Mevlana Celaleddini Rumi, Bektaşiliği ve Kızılbaşlığı kuran Hacı Bektaşi Veli, Ahiliği kuran Ahi Evran Veli’dir. Özellikle Bektaşilik’te ve Kızılbaşlık’ta Şamanizm tamamen yaşamaktadır. Ahilik te Şamanizmden doğmuştur. Haçlı Seferleri ile Anadolu’ya gelen Hıristiyanlar ahiliği incelemişlerdir

IV. ŞAMANİZMİN VE ESKİ TÜRK İNANÇLARININ GÜNÜMÜZDEKİ YANSIMALARI

Din bilimcilerin “kitaplı dinler” olarak ifade ettiği semavi dinler, eski dinlerin ve inançların etkisinden kurtulamamışlardır. Bu olgu İslam dini ve Şamanizm için de geçerlidir.

Orta Asya’da Şaman ya da Gök-Tanrı inancım taşıyan Türkler İslamiyeti kabul ederken, Müslümanlığı Arap Yarımadası’nda ortaya çıktığı şekilde değil kendi kültür ve eski inançlarıyla uyumlu olabilecek özellikleriyle birlikte benimsemişlerdir.

Tariçilere göre Türkler’le Arap İslam ordularının ilk karşılaşmaları Kafkasya üzerinden Hazar Türkleri, Horasan üzerinden de Göktürkler’le olmuştur. Müslüman Arap ordularının Orta Asya’ya yayılmak ve hakimiyet kurmak için giriştikleri savaşlar çok kanlı olmuştur. Arap orduları içindeki “bedevilere”, fethedilen yerlerde vaad edilen ganimet, Türk yurtlarında tarihin ender rastladığı vahşete ve toplu katliamlara yol açmıştır. O tarihlerde Türkler arasında en yaygın din anlayışının başında Gök-Tanrı inancı, Şamanizm, budizm yer almaktaydı. Bazı bölgelerde ve Türk topluluklarında ise Hıristiyanlık, Musevilik, çintuizm ve birçok farklı inanç ta hüküm sürmekteydi. Bu nedenle bu kadar çok sayıda ve birbirinden farklı dinlerin aynı coğrafi bölgelerde birarada kavgasız yaşaması, muhtemelen Türkler’de başlangıçtan beri varolan tolerans düşüncesinin bir ürünü veya toleransın gelişip yerleşmesine neden olmuştur. Fakat Arap ordularının, zenginliği ile bilinen Türk yurtlarına karşı başlattıkları ve ganimet vaad edilen yayılma ve bir dinin zorla kabul baskılarının doğurduğu çok kanlı savaşlar, Müslümanlığın 300-350 yıl kadar süren büyük bir direnişten sonra kabulüne yol açmıştır. Hazar Türkleri arasında Müslümanlık yerleşememiştir. 8. y.y. başlarında Hazar Hakanı Yahudiliği din olarak seçmiştir. Bu bölgede islamiyet, Hazar Devletinin yıkılışından sonra Özbek Han (1313-1340) zamanında kanlı mücadeleler sonunda yerleşmiştir.

Oğuz’ların İslamlaştırılması iki asır sürmüştür. Kıpçak Türkleri’nin İslamlaşması ise 10. y.y. başlarından 14. y.y. başlarına kadar devam etmiştir.

Çok uzun süren kanlı savaşlar sonunda kabul edilen Müslümanlığa Türkler eski inançlarını da taşıdılar. Türkler bedevi İslamı aynen benimseme yerine kendi inançlarıyla harman edip yeni bir sentez oluşturdular. Bu sentez İslamın Orta Asyalılaşması olan ve başında Hoca Ahmet Yesevi’nin bulunduğu İslamın sufi yorumudur. Sufılik yani “tasavvuf, İslamiyetin siyasal mücadelelere, hırs ve menfaate alet edilmesine tepki olarak ortaya çıkmıştır. Bu kimseler daha sonraları tıpkı Musevi, Hıristiyan ve Budist rahipler gibi kendilerini halktan ayıran giysiler “sof giymeye başladıkları için bunlara sonraları sufi adı verilmiştir. Araştırıcılara göre Türkler arasında İslamiyeti, Emevi Müslümanlığın resmi sözcüleri ve orduları yayamamışlardır. Dinin şer’i kurallarını önemsemeyen, dini sufice yorumlayan, halkın benimseyeceği biçimde ifade eden ve halkın eski inançları ile yeni dini kaynaştıran “sufiler” olmuştur.

9. ve 10. y.y. da Türkistan’ı adım adım arşınlayan dedeler, babalar, atalar ; tıpkı şaman dedeler gibi menkıbeler, nasihatler anlatan, halk üzerinde sevgi ve saygıdan kaynaklanan nüfuzları olan kimselerdi. Daha sonra bu dedeler, babalar göçlerin başında, uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu’ya ulaştılar. Bunlar Anadolu’da, dede, baba, abdal ve gazi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar : Mevlana’lar, Hacı Bektaş Veli’ler, Ahi Evran Veli’ler, Abdal Musa’lar, Sarı Saltık’lar, Taptuk Emre’ler, Yunus Emre’ler bu coşkun ırmağın Anadolu’daki kollarıdır.

DEDE – ŞAMAN

Anadolu’da dede olmanın temel koşulu dede soyundan gelmektir. Şamanlarda da durum aynı idi. Gerek dedelik gerek şamanlığın soydan gelme dinsel özelliği dışında, seçiliş şekilleriyle, kıyafetleriyle, gördükleri hizmetlerle ve kendilerine gösterilen sevgi ve saygıda, bu denli zaman aralığına rağmen aralarında şaşırtıcı benzerlikler bulunmaktadır : Dedeler de şamanlar gibi tamamen hafızaya dayalı zengin halk şiirini, nefesleri, duaları ve sözlü halk geleneğini nesilden nesile aktaran iletişim organları gibidirler. Şamanlar gibi dedelerin de hastalıkları iyileştiren olağanüstü güçleri olduğuna inanılır. Şaman kendi çocukları arasında samanlığa en çok ilgisi olanı seçer ve geleceğe dayalı gizli bilgiyi de vererek yetiştirir. Bu durum aynen Anadolu Aleviliği’nde dede yetiştirme biçimine taşınmıştır. Şaman giysisindeki özellikler Bektaşi giysilerine de yansımıştır. Şamanlar ( kamlar ), tanrılar ve koruyucu ruhlar için arak (rakı) saçı saçarlar, bu kansız kurban sayılırdı. Alevi ve Bektaşi tarikatlerinde de içilen içkiye “içki”, “rakı”, “şarap” denilmeyip, şaşmaz bir kural olarak tolu ya da dolu denilmesi ve içilen içkinin dem anlamına gelmesi benzerlik nedenlerini aydınlatmaktadır.

Türkler’in İslamiyeti kabulünden bugüne yaklaşık on asır geçmesine rağmen bugün, günlük yaşamımızdaki birçok kültürel, sosyal öğe İslamdan önceki izlerini taşımaktadır. Şimdi bunlardan bazılarını ele alalım :

İÇKİ İÇİLMESİ

Sadece düğün, tören, şölen gibi kutlamalarda değil, ayinlerde de içki içilmesi eski Türk kültüründe çok yaygındır; kutlamanın, ayinin vazgeçilmez bir parçasıdır. Şaman ayinlerindeki dinsel toplantılarda içilen kımız, şarap v. s. bugün Anadolu’da bazı dinsel içerikli toplantılarda varlığını “dem” olarak sürdürmektedir.

MEZARTAŞI

Bu adet eski Türk ve Orta Asya, Mezopotamya kültürlerinden kalmadır. Arap -İslam ülkelerinde mezar taşına rastlanmaz. Mezarlara taş dikilmesi ve onun adeta bir güzel sanat haline gelmesi İslam coğrafyasında sadece Anadolu’da vardır ve Türkler’in “Atalar Kültü”ne dayanır. Mezarlar çok temiz ve bakımlı tutulur, süslenir, çiçeklenir. Ruhun ölmezliğine inanıldığı için “ölüm” kelimesi yerine “dünya değiştirdi”, “göçtü”, “don değiştirdi”, “hakka yürüdü” gibi terimler kullanılır.

MUM YAKILMASI

Mum yakılması ve ateş yakılması da eski Türk inançlarındandır. Bunun kökeni ateşin kutsal sayıldığı döneme dayanır. Ateşe, suya, taşa, türbeye dua edilmesi buralardan medet umulması eski inançlardan kalmadır. Anadolu’da yatır, türbe, dergah, kutsal taşlar, mezar v. b. ziyaretlere giden insan sayısı bir hayli fazladır.

BEZ BAĞLANMASI, PAÇAVRA BAĞLANMASI

Halen yatırlara, bazı ağaçlara ve kutsal sayılan yerlere bez veya paçavra bağlamak, bu yolla adakta bulunmak inancı sürmektedir. Bu inanç ta eski Türkler’in şamanın davuluna bez veya paçavra bağlanması yoluyla adakta bulunmak, dilemek gibi kansız kurban sayılan inanç ve geleneklerdendir.

GÜNEŞ’E, AY’A NİYAZ

Anadolu’da orta yaşın üzerindeki insanların çoğu, güneşin ve ayın ilk görülmesi sırasında, ya da ay hilalken niyaz eder, dua ederler, kutsarlar. Bunlar İslam da yoktur. Eski Türk inancı olan Göktanrı (Kök-tengri) inancından kaynaklanmaktadır. Akarsuların, kaynakların, göllerin, bazı ağaçların kutsal sayılması onların kesilmemesi doğa inançlarından kalmadır. Eski Türklerin Yer-su (yar-sub) kutsallarıdır.

MEVLİT OKUTULMASI

Mevlit okutmak, Kur-an’ı müzikle okutmaktır. Süleyman Çelebi’nin eserleri, Kur-an’ın ayetleri, Hz. Muhammet ve Hz. Ali’nin hayatının müzikle okunması İslam da yoktur. Bu gelenek, eski Türk inançlarından kaynaklanmaktadır. Şamanlıkta müziksiz ayin yapılmazdı. Ayinde, Şaman davulu, tefi veya kopuz olmadan şaman töreni olmazdı.

KÜMBETLER

Anadolu’da yaygın mimari yapılardan biri kümbetlerdir. Bunların mimarisine dikkat edilirse, karşıdan çadıra benzemektedirler. Yani göçebe kültürü olan “çadır’ın mimariye taşınmasıdır. Bu kümbetler aynı zamanda, Gök-tanrı inancından gelen gök kubbelerdir. Göğün mimariye “gökkubbe” olarak taşınmasıdır. Renk verilirken de, kubbelerin gökyüzünü andıran kısmı mavi olur. Bunun da, İslam öncesi Gök-Tanrı inancının mimariye yansıması kabul edilmektedir.

EŞİĞİN KUTSALLIĞI

Kapıdan içeri girilirken eşiğe basılmaması da eski Türk inancından (Şamanizmden) kalma bir inanıştır (semboldür). Eşik kapıdır. Kapı ise yeni bir dünyaya açılmaktadır. Bu nedenle saygındır, kutsaldır. Anadolu, Balkanlar ve Türkistan’daki din büyüklerinin yattığı yatırlar kitleler tarafından ziyaret edilirken eşikleri niyaz edilir, o kapıdan şefaat beklenir. Anadolu’da evlenip yeni evine giren gelin, yeni evine (yeni hayata) girerken evin eşiğini niyaz edip eve öyle girer.

HALI – KİLİM DESENLERİ

Şamanın üzerine giydiği giysiye yılan, akrep, çiyan, kunduz v. s. yabani – zazarlı hayvan şekilleri çizerek onların kaçırılacağına inanılırdı. Bugün Anadolu’da Türkmen köylerinde dokunan halı, kilim gibi örgüler şaman giysilerinden aynı izleri taşımaktadır. Türkmen halı ve kilimleri üzerindeki akrep, yılan, kırkayak gibi hayvan resimleri, eski Türk inanış ve geleneklerinden kalma özelliktir. Bunun amacının zararlı olan resimdeki hayvanları kaçırmak olduğu kabul edilmektedir.

NAZAR

Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inançtır. Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bunların bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük yaptığına inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu”, “deve boncuğu”, “göz boncuğu” v.s. takılır. Nazar olgusu da eski Türk inançlarındandır. Yine, istenmeyen bir olay duyulduğunda tahtaya el ile tokmak gibi üç kere vurulması da, kötülükten korunmak, kötü ruhların duymasını önlemek amacına yönelik eski bir şaman inanışıdır.

SONUÇ

Bugüne kadar yapılmış araştırmaların ve ele geçen kanıtların noksanlığı, yetersizliği nedeniyle Eski Türk İnancı ve Şamanlık hakkında kesin bir sonuca ulaşmak, yargıya varmak tarafımızca henüz erken görülmektedir. Ancak eski Türkler’de Gök Tanrı inancının varlığı kesin görülmektedir. Şamanlığın ise, ne zaman nasıl doğup yayıldığı kesin olarak bilinmemekle beraber, Gök-Tanrı inancıyla birbirlerini karşılıklı olarak etkiledikleri anlaşılmaktadır. Bu iki konuya (I.) ve (II.) bölümlerde ayrıntılı olarak yer verilmişti. (III.) Bölümde yer alan ve tarihçi yazar Enver Behnan Şapolyo tarafından yapılan Eski Türk Dini = Şamanizm’in, göçler yoluyla diğer kıtalara yayılışı ile Hermetizm, Kabbela, Epifani tefekkürlerin, Sümer inancını ve Tasavvufu doğuruşu, bu fikirlerin Haçlı Seferleri ile Hıristiyanlığın ahilikle tanışması sonucu Avrupa’ya yayılması yorumu çok ilginçtir. Bu yorumun, yapılacak araştırmalarda göz önünde bulundurulması belki de gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışmada işlenen konuların, ilgilenenleri tarafından tamamlanmamış bir araştırma alanı olduğu görülmektedir.

Dileriz ki, ilgilenen araştırıcılar noksan belge ve bilgilere yakın bir gelecekte ulaşırlar ve tarihi aydınlatma fırsatını yakalarlar.

Engin Bellisan
08.06.2002

KAYNAKLAR

Dinler Tarihi Ansiklopedisi. Medya Ofset 1999.

Tarih Boyunca Türk Tefekkürü Şamanizm Tefekkürü. Enver Behnan Şapolyo.

Nasıl Müslüman Olduk. Erdoğan Aydın, Öteki Yayınevi 8. Baskı Mayıs 1995.

Türkler’in Müslümanlıktan Önceki Dini Şamanizm. Cemal Şener, AD Yayıncılıkl997.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: