Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOP)

sempozyum.jpgAlpaslan Işıklı: Konuşmacılar bakımından, genellikle zor olan bir şeyi yapmaya çalışacağım. Bazen çok karmaşık bir konu hakkında konuşmak zordur. Bazen de çok açık olan bir konu üzerinde konuşmak zordur.

Şimdi çok açık olan bir konu hakkında konuşma zorluğu içinde hissediyorum kendimi. Zor olan şu:

Bu Genişletilmiş Ortadoğu Projesi olarak nitelendirilen hususun gerçek anlamı nedir? Acaba ifade edilen nedenlerin ürünü müdür? İfade edilenlerin gerisinde, ifade edilenlerden tamamen farklı bir gerçek mi bulunmaktadır? Bu sorulara yanıt ararken, gerçekte çok açık olan bazı gerçekleri belirlemeye çalışarak konuşmamı geliştirmiş olacağım.

Şuna benzer bir durumla karşı karşıya bulunuyoruz:

Bebekleri leyleklerin getirdiği söylenir. Buna inanan pek çok çocuk vardır. Amerika’nın da Ortadoğu’ya demokrasi ve insan hakları getireceği söyleniyor. Öyle anlaşılıyor ki buna inanan ergin kişilerin sayısı da pek az değildir.

BOP ve GOP’la neyin amaçlandığı konusunda söylenenlerin gerçekle ilgisi bulunmadığını ortaya koymak bakımından yakın tarihin bazı olgularına kısaca göz atmanın yararlı olacağı kanısındayım. Ayrıca, Atatürk’ün son zamanlarda sıkça dile getirilen bazı sözlerini bu konuda öncelikle anımsamamamız yararlı olacaktır: Büyük önder, “… hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleriyle, yabancıların planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir” demektedir, 6 Mart 1922’de Meclis’te yaptığı konuşmasında. O, bu gerçeğe Samsun’a ayak basışının ardından 22 Haziran 1919’da yayınladığı Amasya Genelgesinde de parmak başmış; bu genelgede “milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı” kurtaracaktır demekle kalmamış, mücadelesinin bütün aşamalarında millet iradesinin ve milletin katılımının gereğini ve önemini özenle gözeten bir yol izlemiştir.

Konumuzu oluşturan Ortadoğu bölgesinin yakın tarihini incelediğimizde de açıkça görürüz ki bu bölgede demokratikleşme ve insan haklarını hayata geçirme yönünde sağlanan başarıların, elde edilen kazanımların hiç birisi (maalesef bunlar çok değildir) yabancıların yardımları sayesinde gerçekleşmiş değildir. Tam tersine bunlar, çoğu zaman, Batılı sömürgeci güçlere (günümüzde Amerika’ya ondan önce de özellikle İngiltere’ye) rağmen ve onlara karşı yürütülen mücadelelerin ürünü olarak sağlanmıştır. Bu durumun ilk örneği, ülkemizde demokratikleşmenin ve insan haklarının sağlanmasının vazgeçilmez temeli ve bu değerlerin gerçeklik kazanmasının önkoşulu olan Cumhuriyet’imizin kuruluşunda ve ona öngelen Kurtuluş Savaşının başarıya ulaştırılması aşamalarında görülür. Kurtuluş Savaşının Batılı emperyalist güçlere karşı kazınılan bir zaferle sonuçlanması sonucundadır ki Cumhuriyet kurulmuştur.

Bu düşüncelerimize kanıt oluşturan tarihsel gerçeklerden bir diğerini de İran’ın yakın tarihinde gözlemlemekteyiz. İran’ da 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde, halkın demokratik tercihlerinin sonucunda genellikle sosyal demokrat eğilimli olarak tanımlanan Musaddık isminde bir başbakan iş başına geçmiştir. Musaddık’ın yaptığı ilk işlerden birisi petrolleri millileştirerek halkının yararına açık hale getirmesi olmuştur. Bundan rahatsız olan anglo-amerikan sermayesinin tahrikiyle mollalarının siyaset sahnesine sürüklenmesi sağlanmış, Musaddık’ın devrilmesine ve İran’da demokrasinin son bulmasına, ardından da şahlık rejiminin kurulmasına varan bir dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Sonunda da çoğu zaman görüldüğü üzere rüzgâr ekenin fırtına biçmesi misali, mollaların başını çektiği bir darbeyle Batının desteğiyle ayakta duran şahlık rejimi devrilmiş, yerini Humeyni rejimi almıştır. Dolayısıyla, bugün Ortadoğu’ya demokrasi ve insan hakları getirme görüntüsünün arkasına sığınarak yola çıkmış olanlar, yakın geçmişte İran’da demokrasi ve insan haklarına son veren bir sürecin başlatıcısı olma sabıkasını taşımaktadırlar.

Bölgede tanık olunan bu tür gerçekleri saymakla bitirmek mümkün değildir. Afganistan’da bugün başlıca şikâyet konularından birisi olarak gündemde tutulan Taliban olgusunun ortaya çıkışı da, bu ülkede Sovyetlerin nüfuzunu kırma amacıyla Batılılar tarafından gerçekleştirilen gayretlerin sonucudur. Keza, şimdi Dünya kamuoyuna şeytanın başı gibi sundukları Saddam’ın güçlenmesi ve dişinden tırnağına kadar silahlanması da geniş ölçüde, İran’daki Batı düşmanı rejime karşı bir kama ucu oluşturma çabalarının ürünü olmuştur. Bunlara ek olarak, bölgede başlıca marifeti ülkelerinin zenginliklerini Batılı sömürgeci güçlere peşkeş çekmekten ibaret olan Ortaçağ kalıntısı hanedan rejimine dayalı ne kadar iktidar varsa, bunların hepsinin kendi halklarının demokratik tercihlerinin ürünü olmadıkları ve Batılı sömürgeci güçlerin desteğiyle ayakta durabildikleri bilinen bir gerçektir.

Yalnızca bu bölgede değil, tüm dünyada, Amerika’nın demokrasi getirmediğine, tam tersine demokratik rejimlerin tahribine varan pek çok gelişmenin, başta Amerika olmak üzere, Batılı sömürgeci güçlerin marifetinin ürünü olduğuna dair bir hayli örnek vardır. Örneğin, Şili’de demokratik yollarla işbaşına geçmiş ve halkının yararına bir icraat başlatmış olan Salvador Allende’nin iktidarına son verilmesine ve katledilmesine varan kaotik ortamın tahrik edilmesinin ve ülkedeki demokratik iktidarın yerine Pinochet’nin kanlı iktidarının kurulmasının kimin eseri olduğu, ABD kongre zabıtlarında da itiraf edilmiş olan bir gerçektir.

Bu konuda bizim ülkemizle ilgili bazı gözlemlerde bulunmak da mümkündür. Ülkemizde demokratik rejimin askıya alınması ve demokratik hak ve özgürlüklerin ciddi yaralar alması yönünde önemli birer tarih oluşturan 12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin ortam kazanmasının ve gerçekleşmesinin de, esas olarak, halkımızın demokratik tercihlerinin dışında kalan bir takım örtülü operasyonların sonucu olarak hayata geçirildiklerine dair gözlemler de eksik değildir. Bu bağlamda, Carter’a 12 Eylül darbesini haber veren CIA yetkilisi Paul Henze’nin “Bizim oğlanlar başardı” ifadesini kullanmış olması, bu konudaki bağlantıların önemini sergileyen ve dünya kamuoyuna mal olmuş ciddi bir göstergedir.

Büyük Ortadoğu Projesinin dayandırılmak istendiği bir diğer gerekçe de uluslararası terörle ve özellikle bölge bağlamında düşünüldüğünde İslami terör denilen şeyle mücadele etmek ve bölgeyi kitle imha silahlarından tecrit etmek olarak özetlenebilir. Ancak, öncelikle belirlenmesi gerekir ki böyle bir iddia ile ortaya çıkabilmek için bunu ortaya atanların önce kendilerine bakmaları gerekir. Unutmamak gerekir ki bu iddiayı ortaya atmış olanlar, yerküreyi yapay uydularıyla birlikte her an patlamaya hazır bir cephanelik haline getirmiş olanlardır. ABD, kitle imha silahlarına sahip olduğu iddiasıyla işgal ettiği Irak’ın 273 katı daha fazla askeri harcama yapmaktadır. Keza, ABD’nin askeri harcamaları, kitle imha silahlarına sahip oldukları gerekçesiyle “haydut ülke” ilan ettiği, Irak dahil, yedi ülkeninkinin toplamının 26 katından daha fazladır. (Rakamlar için bkz: S.Erdoğdu, “Savaş ve Askeri Ekonomi”, Yol-İş Dergisi, Nisan 2003) Kitle imha silahlarını ortadan kaldırma iddiasıyla yola çıkmış olanlar, BOP’un ve GOP’un gerçekte ne anlama geldiğini ilan ve teşhir etmek istercesine, Irak’ta, tarihin tanık olduğu en iğrenç ve en korkunç insanlık trajedilerinden birisini sahnelemektedirler. Irak’ı kitle imha silahlarından soyutlama iddiasıyla başlatılan işgal, sayın Hacısalihoğlu’nun okuduğu şiirde de dile getirildiği üzere, çocuk, kadın, ihtiyar demeden kitleyi imha hareketine dönüşmüş bulunmaktadır.

Bu noktada zaten çok açık olan bazı gerçekleri açıklığa kavuşturma gibi, pek de kolay olmayan bir çaba içinde bulunduğumuzu bir kere daha anımsatmak ihtiyacını duymaktayım. Irak işgalinin, istilasının gerekçesi olarak ileri sürülen iddiaların gerçeklerle ilgisinin bulunmadığı birbiri ardından ortaya çıkmaktadır. ABD yetkililerinin resmi açıklamalarıyla da kanıtlanmıştır ki Saddam’ın, ne 11 Eylül saldırılarıyla ne de Al Kaide ile bir ilişkisi vardır. Bu ülkede kitle imha silahlarının bulunduğu yolundaki iddianın gerçeklerle ilgisinin bulunmadığı, BM denetçilerinin çok önceden belirledikleri bir husus olmakla kalmamış; nihayet, bizzat ABD’nin bazı üst düzey sorumluları tarafından da itiraf edilmiş bulunmaktadır. Bu yılın Ekim ayının başında, CIA’nın baş silah denetçisi Charles Dulfer, Irak’ın elinde kitle imha silahı bulunmadığını Kongre’ye resmen rapor etmiştir. Oysa, Dulfer’a göre, Ortadoğu’da kitle imha silahlarına sahip pek çok ülke bulunmaktadır (burada özellikle İsrail’in kastedildiği açıktır) ve dünyadaki kitle imha silahlarının en çoğuna ABD sahip bulunmaktadır (Monthly Review, November 2004).

Bütün bu gerçekler ortada iken, acaba Irak’a yönelik saldırıların ve “medeniyetler çatışması” gibi kılıflarla ile örtülenmek istenen kaotik ortamın giderek derinleşmesinin gerisinde yatan gerçek nedenler ne olabilir ? Aslında, bu konudaki gerçeklerin geçmişte açıkça belirlendiği ve belgelendiği dönemler olmuştur. Ne acıdır ki bu gerçekler, “bir musibet bin nasihatten evladır” deyişinde ifadesini bulduğu üzere genellikle büyük savaş felaketlerini izleyen dönemlerde gündeme getirilmiştir ve bugün adeta hafızalar silinmiştir ve bu gerçekler unutulmuş görünmektedir.

1.Dünya Savaşı sonrasında kabul edilen Uluslararası Çalışma Örgütü Anayasasının başlangıç bölümünde “evrensel ve kalıcı bir barışın ancak sosyal adalet temelinde sağlanabileceği görüşü benimsenmiş” ve ayrıca 1941’de kabul edilerek bu Anayasaya eklenen Filadelfiya Bildirisinde “nerede olursa olsun yoksulluğun herkesin mutluluğuna yönelik bir tehdit oluşturduğu” ifade edilmişti.

19. yüzyılda egemen olan vahşi kapitalizm, yeryüzünü birbiri ardından patlak veren ve giderek derinleşen ekonomik bunalımlara ve nihayet büyük dünya savaşları felaketlerine sürüklemişti. Batı dünyası ancak 2.Dünya Savaşı sonrasında hayata geçirebildiği sosyal devlet kazanımları sonucunda, ülkemiz ise Kemalist dönemde başarılan halkçı politikalar sayesinde belli bir dönem için de olsa rahat nefes alabilmenin yollarını bulmuştu. Günümüzde ise vahşi kapitalizmin neoliberalizm adı altında ve alternatifsiz bir yolmuşçasına yeniden dayatıldığına tanık oluyoruz. Sosyal adaleti gerçekleştirmenin ve yoksulluğu önlemenin vazgeçilmez vasıtalarını oluşturan sosyal devlet kurumları ve politikaları, 70’li yıllardan bu yana derinleşen Dünya ekonomik bunalımıyla eşzamanlı olarak tırmanışa geçmiş bulunan neoliberal saldırıların başlıca hedefi haline gelmiştir. Sonuçta karşılaşılacak durumların eskisinden farklı olacağına dair hiçbir neden görünmemekte ve bu gidişin ilk belirtileri şimdiden ortaya çıkmış bulunmaktadır. Ekonomik bunalımlar gene gündemdedir; yoksulluk, işsizlik ve açlık gene kol gezmektedir; sosyal adaletsizlik dünya çapında derinleşmektedir; ırkçılık, “İslami terör” olgusu basamak yapılmak suretiyle yeni bir görünüme büründürülmüş olarak hortlatılmaktadır. Bütün bunların geçmişte varmış olduğu kaçınılmaz bir sonuç olarak, savaş felaketi kapıya dayanmıştır.

Bu koşullarda “yeni dünya düzeni”nin, gerçekte, görülmemiş ölçekte bir evrensel kaos olarak tezahürünün önlenmesi giderek olanaksızlaşmaktadır. “Medeniyetler çatışması” gibi tezler, ne denli ağırlıklı bir biçimde savunulursa savunulunsun, mevcut durumun gerçek nedenlerini ve ciddiyetini gizlemeye yetmemektedir. 19.yüzyılda hüküm süren sömürü ve adaletsizlik koşullarının yolaçtığı kitlesel tepkilere, emekçi kitlelerin başkaldırısına karşı kurulan “Kutsal İttifak”, önemli ölçüde anarşizmi önleme gerekçesinin arkasına sığınmaktaydı. Günümüzde de “İslami terör” olgusu, Bush’un ilan ettiği çağdaş “Haçlı Seferi”ni meşrulaştırmanın başlıca aracı olarak işlev görmektedir. Bu açıdan, 11 Eylül 2001 saldırıları, önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Bu noktada, ünlü Reichstag yangınını anımsamamak elde değil. O olay da Hitler’in önlemeyen yükselişi bakımından önemli bir dönüm noktası oluşturmuştu.

BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile ilgili açıklamalar, 11 Eylül saldırılarının hemen ardından gündeme geldi. BOP, daha sonra Kuzey Afrika’yı da içine alacak biçimde GOP’a (Genişletilmiş Ortadoğu Projesi) dönüştürülmüş bulunuyor. Irak işgali de 11 Eylül saldırılarından iki buçuk yıl kadar sonra, 19 Mart 2003’te başlatılmıştır.

Tarih, yok etmek istediği güçlerin gözünü kör edermiş. Başlatılmış bulunan bu istila hareketinin, Irak’la sınırlı kalmaması; giderek, sayın Eczacıbaşı’nın 8 Kasım 2004 tarihli Cumhuriyet’in ekinde yayınlanan yazısında da değindiği üzere, Çin’in muhtemel gelişmesinin sonucu olarak dünyanın yeniden çok kutuplulaşması olasılığına karşı bir strateji niteliğine bürünmesi olasılığı da vardır. Bunun anlamı, yaygınlaşan çatışmaların Çin’i de kapsamına alması, dolayısıyla, kitle imha silahlarını yok etme gerekçesiyle başlatılan bir hareketin, gezegenimizi top yekun imha etme boyutuna varmasından başka bir şey olmayabilir.

İleri sürülen savlar, ortaya çıkan gerçeklerin ışığında birbiri ardından yalanlandıkça, Irak’ın işgaliyle güdülen gerçek amacın ne olduğu sorusunun yanıtını bulmak kolaylaşmaktadır. Bu duruma bağlı olarak BOP’un da, GOP’un da gerçek anlamı ortaya çıkmaktadır.

Asıl amaç, yeni dünya düzenine egemen olan güçlerin, yeryüzüne biraz daha derinden egemen olma gereksinimlerinden bağımsız olarak açıklanamaz. Büyüyen iç çelişkilerine çözüm arayışı içinde olan bu güçler, yeryüzünün petrol kaynaklarının ve üretiminin önemli bir bölümüne sahip olan Ortadoğu’nun önemini elbette ki çok iyi bilmektedirler. Üstelik, Venezuella’da Chavez’in iktidara geçmesi gibi, petrol zengini başka bazı bölgelere ulaşmayı zorlaştırmış olan gelişmelerin, Ortadoğu’ya odaklanma arzularını büsbütün tahrik etmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Türkiye, yalnızca Ortadoğu’ya değil, topraklarında petrol barındırması dolayısıyla özel bir önem taşıyan bir diğer bölge olan Kafkasya’ya ve ayrıca Orta Asya’nın zengin yer altı kaynaklarına uzanma emelleri bakımından da vazgeçilmesi mümkün olmayan bir köprü konumundadır. Bu çok açık gerçeği, NATO genel sekreter yardımcısı Jamie Shea, 30 Haziran 2004 tarihinde Cumhuriyet’te yer alan söyleşisinde itiraftan kaçınmamıştır. Shea, “Irak’ta rol oynamaya hazırlanan ittifakın ilgili olduğu tüm bölgelerde Türkiye’nin çok önemli bir yeri bulunduğunu” belirtmekle kalmamış; İstanbul’u “ittifak faaliyetlerinin yeni merkez üssü” ilan etmiştir.

Türkiye’nin böyle bir role sürüklenmesinin, mevcut ve muhtemel çatışmaların yükünün en önemli bölümünü sırtlanmasından başka bir anlama gelmesi mümkün değildir. Bu yüke, dostluklarına şiddetle muhtaç olduğumuz bölge ülkeleriyle aramızda yeni ve derin uçurumlar açılmasının sonuçlarını da eklemek gerekir.

Türkiye’nin böyle bir rolü kabule zorlanmasının her şeye rağmen kolay olmayacağı tahmin edilebilir. Bu sonuca ulaşmak için göze alınan yöntemlerin boyutlarını kestirmek bakımından, ABD başkanının güvenlik danışmanı Condoleezze Rice’ın 7 Ağustos 2003 tarihli The Washington Post’ ta söyledikleri, üzerinde dikkatle durmaya değer niteliktedir. Rice, “Fas’tan Çin sınırına kadar 22 kadar ülkenin siyasi ve ekonomik coğrafyasının değiştirilmesi”nin amaçlandığını açıklamıştır. Türkiye de bu bölgeye dahil olduğuna göre, amaçlanan siyasi ve ekonomik coğrafya değişikliğinin, BOP veya GOP bağlamındaki rolümüzle ilgili olarak ifade ettiği anlam, bugünün ve yarının önemli bir sorunu olarak karşımızdadır.

Türkiye, 20.yüzyılın başında Atatürk’ün deyişiyle mazlum milletlerin kurtuluşu hareketine öncülük etmişti. İkibinli yılların başında bulunduğumuz bugünlerde ise mazlum milletler üzerinde kurulmak istenen kanlı tahakkümün sağlanmasında bir köprü rolü oynamaya zorlanmaktadır. Eğer bu gerçekleşirse ülkemizin geçmişte üstlendiği tarihsel misyonla derinden çelişen çok acı bir durum ortaya çıkmış olacaktır. Bu gerçekleşecek midir?

Gerçekleşmeyecektir!

Bu inançla sözlerimi bağlamak istiyorum.

Kaynak: Genişletilmiş Büyük Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi (GOP) Sempozyumu, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı, İstanbul: 8-10 Kasım 2004, The Marmara Oteli. Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’nın Sempozyum Konuşması

Sempozyum fotoğrafı Yeni Asya gazetesi internet sayfasından alınmıştır.

Sempozyum konuşmasını kütüphanemizde sunmamıza izin verdiği için Prof. Dr. Alpaslan Işıklı’ya teşekkür ederiz.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: