Terör Tekeli ABD

Özgür Erdem – Utku Umut

ABD’deki Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kulelerine ve Pentagon’a yönelik saldırılardan sonra, terör üzerine çok konuşulup yazıldı. Terör denince bizim aklımıza ise ilk önce Amerika geliyor. Çünkü biz dünyaya ikiz kulelerden ya da Pentagon’dan değil, Körfez Savaşı’nda 300 bin insanın öldürüldüğü Irak’tan, işgal altındaki Filistin’den, üzerlerine binlerce ton Amerikan bombası yağan, milyonlarca insanını kaybeden Vietnam’dan, Laos’tan, Kamboçya’dan, Kore’den, Japonya’dan, Pentagon ve CIA’nın tezgahladığı darbelerle milyonlarca insanın öldürüldüğü, işkenceden geçirildiği, kaybedildiği Arjantin’den, Şili’den, Nikaragua’dan, Endonezya’dan, Yunanistan’dan ve en başta da Türkiye’den bakıyoruz. Teröre buradan bakınca dünyadaki terörün başı olarak, bir terör tekeli olan ABD’yi görüyoruz.

ABD’nın Kuruluş Stratejisi; Amerika Amerikalılarındır

15 milyon Kızılderili ve milyonlarca Meksikalıyı öldürerek ve topraklarını işgal ederek sınırlarını belirleyen ABD, 1800’lü yıllarda dış politika stratejisini “Amerika Amerikalılarındır” olarak özetlenebilecek Monroe Doktrini’yle belirledi.

1823’te ABD Başkanı Monroe tarafından dile getirilen doktrinde Eski Dünya ile Yeni Dünya’nın farklı sistemlere dayandığı ve iki ayrı dünya olarak kalmaları gerektiği vurgulanıyor, herhangi bir Avrupa ülkesinin Amerika kıtasında herhangi bir ulusu denetim ya da baskı altına alma girişiminin ABD’ye saldırı olarak nitelendirileceğini belirtiyordu. Aslında bu doktrinle yapılmak istenen, tüm Amerika kıtasının ABD’nin kontrolünde kalmasını sağlamaktı.

Bu doktrin sayesinde İkinci Dünya Savaşı’nın başına kadar ABD tüm Amerika kıtasında hakimiyet sağladı. Monroe Doktrini’nin Amerika kıtası halklarına faturası ise ağır oldu. Kuzey Amerika’daki tüm yerliler ABD terörüyle ortadan kaldırıldı, Latin Amerika’da ise ülkeler parçalanarak ABD güdümünde pek çok ufak devlet kuruldu ve ABD terörüyle milyonlarca Latin Amerikalı öldü.[1] 1945’e kadar Amerika kıtasında toplam 103 operasyon gerçekleştirildi.[2]

O dönemde Deniz Kuvvetleri’nde pek çok Amerikan çıkartmasını yöneten Smedley Butler emekliye ayrıldıktan sonra, 1935’de kendi etkinliğini şöyle özetliyor:

“Bu ülkenin en başarılı kuvvetinde, deniz piyade sınıfında asker olarak 33 yıl geçirdim. Asteğmenlikten tümgeneralliğe hiyerarşinin tüm basamaklarında bulundum. Bütün bu süre boyunca, çoğu zaman büyük işadamları, Wall Street ve bankerler hesabına, kısacası kapitalizmin hizmetinde kiralık katillik yaptım. (…) Örneğin, 1914’te, Meksika, daha doğrusu Tampico’nun Amerikan petrolcülerinin çıkarlarına kurban edilmesine yardım ettim. Haiti ve Küba’nın, National City Bank’ın faizini kolayca toplayabileceği yerler olmasına yardım ettim. 1909’la 1912 arasında, Nikaragua’nın tasfiyesinde uluslararası Brown Brothers Bankası’na yardım ettim. 1903’te Kuzey Amerikalı meyva üreticileri yararına, Honduras’ın sindirilmesine yardım ettim.”[3]

“Amerikan Özgürlüğü” Terörü Şart Kılar

Amerikan Başkanı Theodore Roosevelt, Amerika’nın İspanya’ya savaş açarak Güney’e doğru genişlediği 1898 yılında şöyle diyordu: “Dünyanın Amerikalılaşması bizim kaderimizdir. Tatlı tatlı konuşun ve yanınızda büyük bir sopa taşıyın: istediğiniz kadar ileri gidebilirsiniz böylece”. Roosevelt bu sözleriyle halklara ölüm ve terör getiren Pentagon nizamnamelerinin ilk müsvettesini 20. yüzyıla bile girmeden önce çıkarıyordu.[4]

ABD’nin Amerika kıtasına yayılması İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu şekilde devam etti. Yapılan saldırı ve operasyonlar uygarlığın “vahşi” topraklara götürülmesi olarak gösterilmeye çalışıldı. Başkan Mc Kinley tepkileri yatıştırmak için şöyle diyordu: “Amerika’nın hiçbir sömürgeci düşüncesi yoktur. Bu gibi amaçlar Amerika’nın ereklerine, duygularına, niyetlerine yabancıdır. Bu uzak halklara yardım edebilirsek kimin itirazı olabilir buna? Eğer gelecekte onlar yasalara ve özgürlüğe dayanan bir hükümet kurabilirlerse bizim göze aldığımız zorluklara ve tehlikelere kim yazıklanabilir?”[5]

Özgürlüğe dayalı bir hükümet derken ABD’nin kastettiği Amerikan şirketlerinin mutlak hakimiyetini kabul edecek ve Amerikan sermayedarlarının “özgür”ce yatırım yapmasına izin verecek hükümetlerdi. “Amerikan özgürlüğünün” en yalın anlamı, Amerikan tekellerinin kârlarını katlayabilmek için sınırsız yayılma özgürlüğüdür. Bu özgürlüğün önündeki en küçük bir engel ise demokrasi ve birey özgürlüğüne saldırıdır. En evrensel ve kutsal değerler olan özgürlük ve demokrasinin korunması vazgeçilmez bir görev olduğu için bu engeller tekellere karşı değil, insanlığa karşı suç işleyen ilkellikler olarak tanımlanır.

Bu ilkellik ABD’nin kuruluş aşamasında Kızılderililerdi. “İnsanlık için” ortadan kaldırıldılar. Amerika kıtasından kovulan İspanyollar ve İngilizlerin sömürgeleri de “uygarlık” için ABD’nin demir eline muhtaçtır. Çünkü bu ülkelerin ilkel çoğunluğu bağımsız hükümetler, madenleri ve hammaddeleri üzerinde egemenlik hakkı, kendi sınırlarında söz hakkı gibi ilkel taleplerle “Amerikan özgürlüğüne” karşı çıkmak isterler. O zaman “cahil çoğunluk” anlamasa da onlara özgürlüğün şartları kabul ettirilir. Bunun tek yolu ise terördür.

İşte “Amerikan özgürlüğünün” trajik doğası başlangıçtan beri budur. Amerikan tekelinin tepesinden birey özgürlüğünü tanımlayan kapitalist, bu özgürlük pahasına bireylerin çoğunluğunu terörle bastırır. Özgürlük ABD’ye sağlanınca, geri kalan halkların madenleri, kaynakları, emekleri, siyasi iktidarları, gelecekleri üzerinde özgürlüğü kalmaz.

Bu nedenle Amerikan işbirlikçisi düzenlerin kurulduğu ülkelerde her zaman için baskıcı rejimler iktidardadır. “Özgürlüğün” bedeli toplumun çoğunluğunun yoksulluk ve cehalet içinde esirleştirilmesi olunca, bu “özgür” toplum tabii ki demokrasiyle değil, terörle yönetilebilir. Bazen bu terör yerel diktatörle bazen ise bizzat Amerikan bombasıyla sağlanır.

Dolayısıyla iddia edilenin tersine “Amerikan özgürlüğü” başlangıcından itibaren yayılmacı ve şiddet uygulayıcı olmuştur. Amerika’nın “özgürlük” kavramına uymayan hükümetler ise uygulanan terörle alaşağı edildi ve tüm Latin Amerika’da ABD’nin dayattığı “özgür” hükümetler, yani diktatörlükler kuruldu.

Terör, emperyalizm için, basit bir yöntem veya ulaşılan siyasi bir sonuç olarak belirmedi. Terör, Amerikan emperyalizminin işleyiş mekanizmasının ta kendisi olarak ortaya çıktı.

Değişen Strateji: Dünya Amerıkalılarındır

20. yüzyılın başında ABD emperyalizmi için Monreo doktrini olan “Amerika Amerikalılarındır” hedefini tamamlamıştır. Bu yüzyıl Theodore Roosevelt’in “dünyayı Amerikalılaştırma” yüzyılıdır.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı’yla birlikte ABD’nin Orta Amerika’dan tanıdık olan müdahaleleri tüm dünyaya yayılır. Ancak ABD bu sefer çok daha etkili bir slogana sahiptir: Anti-Komünizm. Artık tekellerin özgürlüklerinin önünde her zamankinden büyük bir düşman vardır. Ezilen halkların verdiği ulusal bağımsızlık savaşları ve emperyalist sistemden koparak kendi özgür geleceklerini inşa etme örnekleri, Amerikan özgürlüğünün önündeki bir numaralı düşman ilan edilir.

Truman ve Eisenhower Doktrinleri bu yeni stratejinin yeni ifadeleridir. Yeni doktrine göre ABD, komünizmin ilerlemesini engellemek için Dünya Savaşı’nda ekonomisi yıkıma uğramış Avrupa ülkelerine destek olacak, Türkiye ve Yunanistan gibi Sovyetlere komşu ülkelere asker ve para yardımında bulunacak ve “Amerikan yardımı isteyen herhangi bir Ortadoğu ülkesinin bağımsızlığını korumak için silahlı kuvvetlerini kullanacak”tı.

Bu doktrinle birlikte, komünizme karşı “hür dünya”nın koruyuculuğuna soyunan ABD, sosyalist devrimlerin olduğu ya da olacağı düşünüldüğü ülkelere operasyonlar düzenlemeye başladı. Kore Savaşı bu operasyonların ilkidir. Ardından Küba Domuzlar Körfezi çıkartması, Şili, Vietnam, Laos, Kamboçya geldi.

Ezilen ulusların emperyalizme karşı yürüttüğü Ulusal Kurtuluş mücadelelerine de müdahalede bulunan ABD, böylece dünya jandarmalığına soyunmuştu. ABD, operasyonlarla yetinmedi, ezilen ülkelerde kendi politikalarına uşaklık edecek diktatörlükler kurmayı da bir politika olarak belirledi. Roosevelt’in bahsettiği uygarlık sopası artık tüm dünya halklarının başına inmekteydi. Amerika kıtasını da aşarak tüm dünyaya yayılan ABD terörünün bilançosu oldukça ağırdı: milyonlarca ölü, yaralı ve işkenceden geçen insan, ekonomisi harap edilmiş ezilen ülkeler ve diktatörlüklerin insafına terkedilmiş yüz milyonlar…[6]

Neyin Terör, Kimin Terörist Olduğuna ABD Karar Verir

ABD, “hür dünya”nın savunuculuğuna soyunmasıyla beraber dünya çapında terörün baş uygulayıcısı ve destekleyicisi oldu. Bu adeta terör üzerinde kurulmuş bir tekeldi. Bu tekel aynı zamanda terörün tanımı üzerinde de kurulmuştu. ABD terör uygulayacağı hedefi terörist, tedhişci, eşkiya, katil ilan ederek terörüne meşruluk kaynağı yaratmaya çalışır. Dünya çapında devrimcilerin ve ulusal kurtuluşçuların adı bu sözlüğe göre önce gerilla, sonra asi, daha sonra anarşist, en sonunda ise teröriste dönüşür. Bir gücün terörist ilan edilmesi, o güce destek veren halkın üzerinde her türlü insanlık suçunun uygulanabilmesi için gerekçe olur.

ABD’nin kuruluşundan bu yana, kendi topraklarında ve dünyanın dört bir yanında gizlice ve açıktan yaptığı katliamlar, darbeler, işkenceler, operasyonlar, bombardımanlar, kendi yasalarında yaptığı resmi terör tanımına rahatlıkla girmektedir. Ancak kimse yaptıklarından dolayı ABD’yi suçlayamaz. ABD kurduğu ideolojik hegemonya sayesinde kendi terörünü “terörle mücadele”, “ikna diplomasisi” ya da “hür dünyanın korunması” olarak nitelendirerek terör tanımının dışında tutmuştur. Ayrıca, ABD emperyalizme karşı mücadele edenleri de “terörist” ilan ederek hem kendi terörünü gözden kaçırmaya çalışmaktadır hem de dünya kamuoyunu yanına almayı hedeflemektedir.

Bu açıdan, ABD’nin terör imparatorluğunun en önemli ayağını terör konusunda sağlanan ideolojik hegemonya oluşturur. Öyle bir terör kavramı oluşturulur ki, hem ABD’nin yaptıkları dünyada terör olarak adlandırılmaz, hem de ABD’ye karşı çıkanlar terörist damgası yerler.

Zihinlere Uygulanan Terör: Psikolojik Savaş

Dünya kamuoyunun düşüncesini biçimlendirmede ABD’nin uyguladığı yöntem ise psikolojik savaştır. ABD Kara Kuvvetleri’nin resmi talimnamesi TRADOC PAM/525-44’ün giriş bölümünde psikolojik savaş: “Çeşitli kitle iletişim kanallarını kullanarak, halkın davranış ve düşüncesinin siyasi ve askeri çıkarlar doğrultusunda belirlenmesi” olarak tanımlanıyor.[7] ABD’nin belirlediği tehlike kapsamında toplumun da yönelimi belirleniyor ve bu tehlikeye karşı savaşma psikolojisi hakim kılınıyor.

“Hür Dünyaya” karşı güçler nasıl ezilmeliyse, ABD’nin “özgürlük” paradigmasını sarsan düşünceler ve gerçeklerle de şiddetle mücadele edilmelidir. Zihinsel alanın savaşa tabi tutulmasının adıdır psikolojik savaş. ABD’nin terör mekanizması yalnızca insanları ve vücutları değil, bilinçleri ve özgür insan iradesini de hedef tahtasına oturtur.

Bu etkinlik basit bir beyin yıkamanın ötesinde, toplum bilinci üzerinde sürekli devam eden ideoljik bir diktatörlüktür. Bu, iki temel yolla gerçekleşir. Birincisi: Halkın ulaştığı gerçekler, ABD’nin izin verdiği gerçekler olmalıdır. Bu sistemin iki yüzlülüğü ve katliamlarını açığa çıkaran her olgunun halka ulaşmadan ortadan kaldırılması demektir. Eğer halk gerçeğe ulaştıysa gerçek, yalan ilan edilmelidir. Veya gerçek diye binlerce yalanla insan zihinleri işgal edilmelidir. Savaşı diğer cephelerde ordular bombalar ve mermilerle yürütürken, zihinlerdeki savaşı yürüten esas güç sistemin medya tekelidir.

İkincisi: Halkın düşünceleri ve olaylara baktığı çerçeve sistemin izin verdiği gibi olmalıdır. Eğer bu başarılırsa tüm gerçekler apaçık ortada bile olsa emperyalist terörün meşruluğu sorgulanamayacaktır. Batı; uygarlık, özgürlük, refah, demokrasi, barış ile özdeştirilebilirse sistemde ortaya çıkan tüm terör, yoksulluk ve sefalet bir şekilde Batı’nın isteklerine rağmen ortaya çıkmış olarak nitelendirilebilir. Dünyaya bu düşünceyle bakanlar Irak’ta saldırı ve ambargoyla ölen 1.5 milyon insanın sorumlusu olarak Batı’yı göremez. Sorumlu, olsa olsa iktidar koltuğunu terkedip, ülkeyi demokrasi güçlerine (yani ABD’ye) bırakarak halkını kurtarma sorumluluğunu gösteremeyen bencil, barbar Saddam’dır. Veya cesaret edip, rahatlarını bozarak Saddam’ı devirmeyen cahil Irak halkıdır.

Bu ideolojik hegemonyanın dışında kalan ve dünyayı farklı yorumlayan her türlü antiemperyalist, ilerici, ulusal bakış açısı bozguncu terör propagandası olarak nitelenir. Bu düşüncelere medya, iletişim araçları, matbaalar, meclis kürsüleri bile kapalıdır. Doğruları söyleyebilmek için ölümü bile göze almak gerekebilir.

Soğuk Savaş döneminde komünizm olan tehlike, bugün terörizm adı altında Doğu halkları olabiliyor. Antikomünizmin yerleştirilmeye çalışıldığı dönemlerde barbar, vahşi ve terörist olarak görülen komünistlerin yerini bugün Doğu halkları alıyor. Irkçılığın ve Doğu düşmanlığının körüklendiği propaganda faaliyetleri sayesinde toplum, bu halklara karşı düzenlenecek yeni terörist eylemlerde ABD’nin haklı olduğunu sonuna kadar savunmaya hazırlanıyor.

Medyanın çok önemli bir rol üstlendiği psikolojik savaşta, kazanan sürekli ‘ABD’nin çıkarları’ kavramı oluyor. ABD’nin çıkarları ise ABD’nin daha fazla terör uygulama hakkından başka bir şey değil.

Terör sistemin ekonomik ve siyasi yeniden üretiminde, her aşamada mekanizmanın vazgeçilmez bir unsurudur. Bilinçlerin yeniden üretiminde de onsuz olmaz. Televizyonun düğmesini, gazetenin sayfasını çevirdiğiniz anda, sistemin uyguladığı terörün meşrulaştırılma operasyonuna maruz kalırsınız.

ABD’nin Düşmanıysan Teröristsin

Dünya kamuoyu kimin terörist olduğunu Amerika’dan öğreniyorsa, kimin terörist olduğuna nasıl karar verilir? Yanıt basittir. Kimin terörist olduğuna karar veren de yine ABD’dir.

ABD’nin terörist ya da teröre destek veren ülkeler diye tanımladığı ülkelerden oluşan “kara liste”yi inceleyince kimin terörist olduğu ortaya çıkıyor. Bu listede ABD’nin dostları ya da müttefikleri hiçbir zaman bulunmamıştır. Tersine bir dönem müttefiki olduğu için bu listede yer almayan ülkeler, ABD çıkarlarına aykırı hareket etmeye başladığı andan itibaren terörist ilan edilmiştir.

Örneğin İsrail, binlerce Arabın ölümünden sorumlu olmasına ve Birleşmiş Milletler’in aldığı kararlara açıkça karşı çıkmasına rağmen, Ortadoğu’da ABD’nin çıkarlarını temsil eden bir ülke olduğu için hiçbir zaman terörist olarak nitelendirilmez. Aslında bugün yaygın terör eylemleri olarak nitelendirilen uçak kaçırma, bombalı paket gönderme, suikast, bombalama gibi tüm eylem tarzları Ortadoğu’da ilk kez İsrail tarafından 50’li yıllarda gerçekleştirilmiştir. Uluslararası kamuoyunun da karşı çıktığı bu eylemler, ABD’nin İsrail’e arka çıkması ve suçluları iade etmeye yanaşmaması sonucu unutulmuştur.[8]

Türk diplomatlarını öldüren ASALA teröristleri ise hem Fransa’da hem de ABD’de korunmuşlardı.

Ancak benzer eylemlere hiç kalkışmasalar da Filistin, Libya, Irak, Yugoslavya gibi ABD’nin çıkarları doğrultusunda hareket etmeyen ülkelerin uygulamaları terörist eylem sıfatına girer. Hatta, bu eylemler nedeniyle ABD’nin terörist saldırılarına maruz kalmaktan da kurtulamazlar. Tüm dünya kamuoyu da terörü lanetlediği için bu ülkelerin karşısında yer alıvermiştir.

Dünyanın dört bir yanındaki faili meçhul cinayetler ve bombalama, kundaklama, uçak kaçırma gibi terör eylemlerinin hemen hepsinin arkasından ABD çıksa bile, Birleşmiş Milletler ABD’ye operasyon düzenlenmesi yönünde bir karar almadı. Ancak Libya’nın benzer bir faaliyete giriştiğini iddia eden ABD, Kaddafi’nin çadırını bombalama hakkını kendinde görebildi.

ABD’yle Dostluğun Bittiyse Teröristsin

Terör ve terörist tanımlaması o kadar ABD dış politika çıkarları doğrultusunda belirlenir ki, bir dönem ABD dostu olduğu için kara listeye alınmayan ülke ya da gruplar, ABD’nin karşısına çıktığı anda terörist damgasını yemekten kurtulamaz.

Örneğin Irak, İran-Irak savaşı süresince terörist bir devlet değildir, ancak Amerikan petrol tekellerinin çıkarlarını zedelediği anda terörist ilan edilir ve ABD’nin “terörizm karşıtı” teröründen nasibini alır.

En ilginç örnek ise Bin Ladin. Sovyetler’in Afganistan’ı işgalinden sonra, ABD’nin şeriatçı grupları destekleyerek Sovyetler’in yayılmasını engelleme politikası sonucu bizzat CIA tarafından eğitilen ve ABD tarafından silahlandırılan Bin Ladin, o dönemde terörist ilan edilmedi. Bugün ise Amerika’nın bölgedeki çıkarları doğrultusunda bir numaralı terörist ilan ediliyor.

Ezilen Ülkeler Üzerindeki Demokles Kılıcı: Terörizm suçlaması

Terörizm suçlaması ezilen ülkeler üzerinde adeta Demokles’in Kılıcı gibi sallanıyor. ABD çıkarlarına alet olmayan ülkeler terörist ilan edilme korkusuyla yola getirilmeye çalışılıyor.

ABD’ye boyun eğmeyen ülkeye öncelikle bir ambargoyla ekonomik açıdan boyun eğdirilmeye çalışılıyor. Küba, Kore, Libya, Irak gibi ülkelere yapılan ambargo bu ülkelerin kalkınmasının önünde engel olduğu gibi ekonomilerinin gerilemesine, milyonlarca insanın ambargo nedeniyle açlıktan ölmesine yol açıyor.

Askeri operasyon ise başvurulan diğer bir yöntem. Operasyonlar ya bizzat ABD birliklerince yapılıyor, ya da NATO veya Birleşmiş Milletler kullanılarak… Terörist ya da teröre destek olan ülke olarak kara listeye alınan ülkenin kaderi dünya kamuoyu önünde yalnız bırakılmak ve soyutlanmak.

Terör suçlaması somut bir tanımdan kaynaklanmayan, oldukça subjektif bir kavram. Emperyalist ülkeler ve Batı bloğuna bağlı ülkeler çıkarları zaman zaman ABD’yle çatışsa da hiçbir zaman terörist ilan edilmiyor.

İngiltere’nin Kuzey İrlanda’da ve İsrail’in kuruluşundan beri tüm Arap dünyasında uyguladığı insanlıkdışı terör hiçbir zaman dünya kamuoyu tarafından lanetlenmedi.

Ancak, Miloseviç’in Hitler’le karşılaştırılacak kadar terörist ilan edilmesi “terörist” suçlamasının ezilen ülkeler söz konusu olduğunda nasıl kolaylıkla kullanıldığının bir göstergesi. Ezilen olmak da terörist ilan edilmenin tek koşulu değil. ABD çıkarlarına hizmet ediyorsanız, ne yaparsanız yapın terörist ilan edilmemiş olacaksınız. Ancak ne zaman ABD politikalarına karşı çıkacaklar, o zaman terörist eylemleri de başlamış olacak.

Terörü Yalnızca ABD Yapabilir

ABD, dost olarak görmediklerinin faaliyetlerini terör olarak adlandırarak teröre karşı mücadele adı altında bu ülkelere saldırırken, bir yandan da terör tekelini oluşturmuş oluyor.

ABD terörünün resmi ağızlardaki karşılığı “caydırıcılık” ve “ikna diplomisisi”. Normal diplomatik girişimlerle caymayanlara ve ikna olmayanlara uygulanan terörün kurumsal altyapısını hazırlayan ve planlayarak uygulayan kurum ise Pentagon.

Pentagon tarafından 1992’de hazırlanan “Savunma Planlama Yönergesi” ABD’nin “ileri sanayi ülkelerini bizim liderliğimize meydan okumaktan, hatta daha büyük bir küresel ya da bölgesel rol oynamayı istemekten bile caydırmak” suretiyle uluslararası sisteme hakim olmasını talep etmektir. Pentagon’un hedefi kendi deyimiyle “dünya ekonomisinin üçte ikisinden fazlasını kapsayan piyasa yönelimli bir barış ve refah bölgesi”ni güvence altına almaktır.

ABD’nin “Ulusal Güvenliği”: Küresel Dikta

Pentagon bir Savunma Bakanlığı. Ancak ülke Amerika olunca savunulacak bölge ülke sınırları olmuyor. Pentagon’un kendi ifadelerinde de belirttiği gibi, Amerika’nın dünya çapındaki ekonomik çıkarlarını ve bu ekonomik çıkarların belirlediği dış politikasını “savunmak”.

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’nin yaptığı ulusal güvenlik tanımı tüm dünya ülkelerinin güvenliğinin ve “hür dünyanın” ABD’nin güvenliğine bağlı olduğu varsayımından yola çıkar. Dolayısıyla ABD’nin ulusal güvenliğini tehdit eden düşmanlar aynı zamanda diğer ülkelerin de düşmanı olmak zorundadır. Soğuk Savaş yılları tüm dünyanın düşmanı olarak yayılmacı Sovyet saldırganlığı gösterilir.

Pentagon kaynaklı bu tanım tüm dünyaya dayatılır. ABD böylelikle kendi güvenlik konseptini kabul eden müttefiklerini hem emperyalist sistemine bağımlı kılabilir hem de sistemin devamlılığı ve güvenliliğinin devamı için o ülkeler üzerinde söz hakkını kendinde görür. Çünkü söz konusu olan artık yalnızca o ülkenin ulusal güvenliği değil, ABD’nin de ulusal güvenliğidir. Eğer ABD ulusunun gücü dünya üzerinde kurduğu ekonomik ve siyasi diktadan kaynaklanıyorsa, bu diktayı dünyanın herhangi bir noktasında sarasacak bir gelişmenin ABD ulusal güvenliğine yöneliyor şeklinde yorumlanması kaçınılmazdır.

Bir kenarına uçak saplanmış devasa beşgenin (Pentagon) yanan görüntülerini televizyonlarda izleyenler, bu denli dev bir yapıda çalışan binlerce kişinin neler yaptığını merak edebilir. Dünyanın beş kıtası, bütün bölgeleri, ülkelerinin hepsinin nasıl “savunulacağı”, “güvenliği”, geleceği hakkında karar verme yetkisini kendinde gören gücün “Savunma” Bakanlığı’dır burası. Esas görevi saldırı ve terörün tekelini elinde tutmak olan bir “Savunma” Bakanlığı.

ABD ulusal güvenliğinin Yeni Dünya Düzeni’yle ulaştığı nokta “küresel güvenlik” tanımıdır. Amerikalı savunma uzmanları artık ulusal güvenlik kavramının terkedilip bu yeni kavramın kullanılmasını önermekte. Amerika’nın küresel diktasının ulaştığı nokta söylem boyutunda ezilen ülkeler için ulusal güvenlikten bahsedilmemesidir. Ulusal bağımsızlık, egemenlik ve güvenlik, “küresel güvenlik” tanımı karşısında geçersiz hale geliyor.

Dünya çapında bir savunma anlayışı ortaya konduktan ve savunma anlayışını terörle biçimlendirdikten sonra, bu savunmanın masrafı da oldukça kabarık oluyor. Amerika, kendi sınırları dışında irili ufaklı toplam 395 askeri üsse ve bu üslerde konuşlanmış yarım milyona yakın askere sahip. ABD’nin sınırları dışındaki deniz kuvvetleri gücü dünyanın tüm diğer donanmalarının toplamından daha büyük ve 8 bin stratejik ve 22 bin taktik nükleer silahın da aralarında yer aldığı füze gücüyle dünyanın herhangi bir ülkesini ortadan kaldırabilecek güce sahiptir. Tekrarlayalım, bu gücün tümü ABD sınırları dışındadır. ABD sınırları içinde ise bu gücün en az iki kat fazlası olduğu tahmin edilmektedir.[9]

Terör tekelini eline alan ABD, istihbarat tekelini de elinde tutuyor. Dünya çevresinde dönen onlarca uydu ile tüm dünyayı izleyen NSA (National Security Agency-Ulusal Güvenlik Teşkilatı) dünya çapında istihbaratın tekeli konumunda. İstediği ülkeyi izleyebilen, istediği telefonu dinleyebilen hatta kaydedebilen, internet üzerinden yapılan tüm haberleşmeyi kontrol eden NSA, öyle sağlam bir tekel oluşturmuş ki, yaptığı tüm kanundışı isihbarat faaliyetlerine karşın hâlâ meşruluğunu sürdürüyor, hatta 11 Eylül’deki saldırıyı önceden haber alamadı diye eleştiriliyor. NSA’nın topladığı istihbarat, Pentagon ve CIA’nın yeni terör eylemlerine girişmesinde önemli bir yer tutuyor. ABD’nin dış dünyadaki gözü ve kulağı olarak tanımlanan NSA, böylelikle ABD terörünün hareket alanını genişletiyor.

ABD İsterse Devlet Başkanlarını Bile Vurabilir

ABD’ye yönelik 11 Eylül saldırısından sonra ABD Başkanı’nın istediği ülkeye savaş açma ve devlet liderlerini öldürme yetkisini alması ve dünya kamuoyunun bu yetkiyi kınamak bir yana alkışlaması ABD’nin terör tekelinin dünya çapında meşrulaştığının bir göstergesi.

Aslında ABD bu yetkiyi daha önce de kullanmıştı. En bilinen örnek 1973’te Şili’de yaşananlar. Şili’nin seçimle işbaşına gelen sosyalist lideri Allende, CIA’nın düzenlediği darbeyle binlerce Şililiyle beraber öldürülmüştü. Aynı şekilde, 1933’de Nikaragua, 1950’de Kolombiya, 1960’da Zaire, 1983’te Grenada, 1990’da Liberya devlet başkanları CIA’nın organize ettiği suikastler ve darbelerle öldürüldü. Pek çok devlet başkanına düzenlenen suikast girişimi ise başarısızlığa uğradı. Libya’ya düzenlenen tek hedefin Libya Devlet Başkanı Kaddafi’nin çadırının olduğu bir hava bombardımanından Kaddafi şans eseri sağ olarak kurtulmuştu, evlatlık kızı ise saldırıda ölmüştü.

ABD Terörüne Ortak Olmak Terörden Kurtarmıyor

ABD kendi politikaları doğrultusunda davranmayan ülkeleri terörist ilan eder ve bu ülkelere bizzat terör uygularken, ABD’nin müttefikleri de ABD teröründen nasibini almaktan kaçamıyor.

ABD’nin müttefik ülkelerine yönelik terörü şüphesiz dostu olmayanlara yönelik olanlardan farklı oluyor. Öncelikle ABD bu ülkelerdeki demokratik rejimleri düzenlediği ya da desteklediği askeri darbelerle yıkarken, tarihin gördüğü en acımasız diktatörlükleri de ya destekliyor ya da bizzat kendisi kuruyor. Zaire, Çad, Pakistan, Fas, Endonezya, Honduras, Peru, Kolombiya, El Salvador, Haiti, Küba, Nikaragua, İran, Filipinler ve Portekiz gibi ülkelerde ABD mevcut diktatörlükleri ekonomik ve askeri açıdan destekledi.

Son elli yılda ise, Guatemala, Guyana, Dominik Cumhuriyeti, Brezilya, Şili, Uruguay, Suriye, Endonezya, Yunanistan, Arjantin, Bolivya, Haiti gibi pek çok ülkede demokratik seçimlerle işbaşına gelen reformcu hükümetler, ABD’nin dümen suyuna girmedikleri için ABD tarafından desteklenen askeri darbelerle devrilmiş ve bu ülkelerde ABD hegemonyasındaki statükoya geri dönülmüştür.

ABD’nin “dost” ve “müttefik” ülkelerdeki devrimci ve ilerici gelişmeleri bastırmak veya kontrol altında tutmak için kurduğu en önemli ve en ünlü terör örgütü ise CIA (Central Intelligence Agency-Merkezi Haberalma Teşkilatı). İkinci Dünya Savaşı sonrası Nazi subayları tarafından kurulan CIA, kurum olarak Nazi yöntemlerini olduğu gibi benimsedi ve “istihbarat”ı aralarında Hitler’in Doğu Cephesi İstihbarat Komutanı Gehler’in de bulunduğu Nazi subaylarından öğrendi. Doğrudan ABD Başkanı’na bağlı ve diğer servisler gibi bürokratik engellere takılmadan hareket edebilme yeteneğini sahip olan CIA, böylelikle kısmen bağımsız ve sorgulanamaz bir yapıya sahip.

CIA, ABD emperyalizminin teröre dayanan yayılmacı dış politikasında önemli bir işleve sahip. Her dönemde ABD’nin dış politikadaki ihtiyaçlarına göre örgütlenen terörün, Uzak Asya’dan Latin Amerika’ya kadar pek çok örneğinin altından CIA’nın çıkması elbette rastlantı değil.

Sadece bir istihbarat toplama veya klasik terör yöntemleriyle (sabotaj, suikast, provokasyon, vs) sınırlı kalmayan CIA faaliyetleri, özünde Amerika için çalışan devletler yaratmak gibi bir misyona sahip. Bu açıdan bakınca da bir seçim yaptırma, istediği kişiyi iktidara taşıma, istediği zaman iktidardan düşürme, halkın bilincini ele geçirme gibi daha kapsamlı uygulama alanlarında CIA’nın etkin olduğunu görebiliyoruz.

Amerikan Terörü ve Kontrgerilla

ABD, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ‘komünizm tehlikesi’ne karşı kurulan NATO’nun üyesi olan tüm ülkelerde gladyo ve kontrgerilla örgütleri kurdu. ABD’nin Avrupa ülkelerinde güç kazanan sosyalist partilerin iktidara gelmesini engellemek ve bunun için de gereken her türlü terör eyleminin uygulanmasını sağlamak için kurduğu bu gizli yeraltı örgütlerinin amacı, Avrupa’nın ortasında ABD çıkarlarını savunmak. Örneğin İtalya’da NATO aracılığıyla Avrupa’daki komünizm tehlikesine karşı kurdurulan Gladyo’da ön plana çıkan faşist ve antikomünist isimler, CIA tarafından eğitildiklerini ve yönlendirildiklerini de açıklamaktan çekinmiyorlar.

Türkiye’de ise Kontrgerilla ve Özel Harp Dairesi adı altında kurulan terör örgütünün CIA bağlantısı pek çok kez ifade edilmiş ve CIA’nın böyle bir terör örgütü oluşturduğu kabul edilmiştir. Bülent Ecevit 1990’da yaptığı bir açıklamada Başbakanlığı sırasında kendisinin haberi olmadan Özel Harp Dairesi adı altında Kontrgerilla’nın CIA tarafından örgütlendiğini itiraf ediyordu.[10]

Devleti tehdit eden tüm düşmanlara karşı sınırsız yetkiyle donatılan bu gizli örgütler, gerektiği zaman kendi devletlerine karşı da bir siyasi şantaj aracı olarak kullanılabiliyor. Devlet içindeki devlet olarak tanımlanan terör örgütleri CIA direktifleri doğrultusunda darbeler düzenleyebiliyor, işçi hareketlerinin bastırılmasında ve devrimci partilerin etkisiz hale getirilmesinde belirleyici görevler üstlenebiliyorlar. 12 Eylül darbesinin Amerika tarafından örgütlendiği ve bu darbeden sonra CIA’nın Türkiye’deki etkinliklerinin akıl almaz boyutlara ulaştığı da bir gerçek.

Kontrgerilla örgütlerine mali kaynak yaratmak için de hem örtülü ödenekler yaratılıyor hem de çeşitli vakıflar paravan olarak kullanılıyor. CIA eski başkanlarından Stanfield Turner bu konuyla ilgili şunları söylüyor: “1967 yılında CIA’nın yurt dışındaki ‘yararlı dost ve unsurları’ desteklemek için harcadığı para yılda on milyon dolara yükselmişti. Bu paranın büyük bir bölümü bizim sendikalar, öğrenci dernekleri, özel kuruluşlar aracılığıyla yurt dışındaki benzer kuruluşlara aktarılıyordu. Bizim sendikalar, dernekler bir tür paravan kuruluş görevi yaparak, para kaynağının CIA olduğu gerçeğinin öğrenilmesini önlüyordu. Böylece, bizden para alan yabancı sendika ve derneklerin ‘Amerikan kuklası’ diye anılmasını da önlüyorduk. Bu öylesine büyük bir operasyondu ki, Ford, Rockefeller ve Carnegie Vakfı dışındaki yabancılara burs veren kurumların 1963-1967 arasında harcadığı paranın üçte biri CIA’dan geliyordu.”[11]

Pentagon’un Terör Nizamnamesi

Pentagon’da, yalnızca nizami olarak nitelendirilen, düşmanın düzenli ordu olduğu savaşlarda değil, gayri nizami olarak tanımlanan düşmanın düzenli ordu olmadığı durumlar için de savaş taktikleri üretiliyor. Pentagon’un ST 31-35 nolu Sahra Talimnamesi’nde kontrgerillanın yapması gerekenler arasında terör tanımına giren tüm eylemler yer alabiliyor:

“Adam öldürme, bombalama, silahlı soygun, işkence, kötürüm hale getirme, adam kaçırma suretiyle tedhiş ve olayları tahrik, misilleme ve rehinelerin alıkonması, kundakçılık, sabotaj, propaganda ve yalan haber yayma, zorbalık, şantaj”.[12]

Aynı nizamnamede “Gayri nizami kuvvetletin yeraltı unsurları kaide olarak kanuni statüye sahip değillerdir.”[13] denilerek operasyon yapılan ülkelerde Amerikan birliklerinin yasadışı saldırıları ve terörü meşrulaştırılıyor. Bu nizamnameler tabii ki pratiğe de geçiyor. Georgia Eyaleti’ndeki Pentagon’a bağlı ABD Amerikalar Ordu Okulu’nun görevi (The US Army School of the Americas-SOA) ABD’ye bağımlı Latin Amerika devletlerinden gelen subayları en gelişmiş zulüm yöntemleri konusunda eğitmektir. Pek çok Latin Amerika ülkesinde binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olan kontrgerilla subaylarının çoğu buradan mezun.

ABD Kendi Halkına da Terör Uygular

ABD terörü, yalnızca ezilen ülkeleri değil, kendi halkını da vuruyor. Dünyanın en anti-demokratik ülkelerinden biri olan ABD’de özellikle rejim muhaliflerine göz açtırılmıyor.[14] ABD’nin kendi halkına yönelik terörde kullandığı kurumu ise FBI (Federal Bureau of Intelligence-Federal Haberalma Bürosu). FBI, iç politikadaki etkinliğini ABD’nin temel stratejisi çerçevesinde devrimci ve ilerici güçlere karşı odaklandırıyor.

Ulusal Güvenlik anlayışını düşman kabul ettiklerine terör uygulamak olarak belirlemiş olan ABD, kendi halkından gelebilecek bir güvenlik tehlikesine karşı da aynı silaha sarılmakta sakınca görmüyor: Terör uygula ve sana karşı çıkanları terörist olarak suçla. Kissinger’ın hazırladığı Özel Araştırmalar Projesi’nde teröre yol açan bu güvenlik anlayışı anlatılıyor: “Bizim güvenliğimizi sadece açık saldırılar tehdit etmiyor. Bu açık saldırıların yanında, ondan daha tehlikeli, fakat saldırı görünüşünde olmayan başka cins tehditler de vardır. ‘Dolaylı Saldırı’ adını verdiğimiz bu tehditler, içerden yapılmak istenen değiştirme ve dönüşümlerdir. Bu maskeli saldırılar, bazen iç harp şeklinde, bazen demokratik ve reform hareketleri biçimlerinde karşımıza çıkmaktadır. Bizim amacımız, bu ve buna benzer akımları önlemek olmalıdır.”[15]

FBI’ın ABD toplumu üzerindeki terörünün en bilinen örneği İkinci Dünya Savaşı sonrası uygulananlar. Dış politikada komünizmi kendisine en büyük düşman olarak belirleyen ve tüm dünyada komünizme karşı mücadele örgütlemeye soyunan ABD, bu mücadeleyi kendi topraklarında da uygulamayı ihmal etmedi. Senatör Mc Carthy’nin “komünistlerin devlet dairelerine bile sızdığını” ileri sürerek açtığı kampanya ve kurulan “Amerika’ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komitesi” aracılığıyla tüm ABD’de adeta bir “cadı avı” yaşandı. Bu cadı avı sırasında tüm muhalifler, ilericiler ve devrimciler komünistlikle, tüm komünistler de ABD’yi işgal etmeye çalışan Sovyetler’in ajanı olmakla suçlandı. Aralarında ünlü gazeteciler, bilim adamları ve film yıldızları da olmak üzere binlerce insan tutuklandı, işkenceden geçirildi, öldürüldü. Dünyanın en büyük komünist partilerinden biri olan ABD Komünist Partisi de bu cadı avı sayesinde ortadan kaldırılmış oldu.[16]

ABD devleti ayrıca ırkçı ve ayrımcı niteliğiyle de ülkesindeki insanlara göz açtırmıyor. Adalet sisteminin ırkçılığı ve eşitsizliğiyle çöküşte olması, uygulanan tüm psikolojik savaşa rağmen kendi ülkesinde bile eleştirilmekten kurtulamıyor. Otobüslerde beyazlarla aynı yere oturabilme hakkını bile 1968’de alabilen zenciler, göçmenler, Meksika, İspanyol ve Kızılderili kökenliler ABD’de ikinci sınıf vatandaş muamelesi görüyor.

Terör Emperyalizmin Bir Sonucu Değil, Ta Kendisi

İnsanlık tarihinin gördüğü en büyük, en yaygın ve en çok zarar veren saldırı harek olan ABD terörü, “terörizme karşı” söylemiyle tüm Üçüncü Dünya’ya sistematik bir şekilde yayılmaya devam ediyor.

Kendi halkı dahil, tüm dünya halklarına ölüm, işkence ve yoksulluk dışında bir şey getirmiyor. ABD emperyalizmi terörü kullanarak uluslararası tekellerinin pazarlarını güvenceye alıyor, kendi kapitalist-emeryalist ekonomik sistemine uygun olarak tüm dünyayı biçimlendiriyor, güdümüne girmeyen ülkeleri ve emperyalizme karşı mücadele edenleri terörist olarak nitelendiriyor ve tüm gerçekleri alt üst ediyor. Bu karakteriyle ABD emperyalizmi, işgallerini artık ordularıyla değil de şirketleriyle yapan salt bir ekonomik sömürü sisteminden ibaret değil. Tersine emperyalizm ABD ile birlikte her zamankinden fazla terörist bir karakter almış durumda.

ABD emperyalizminin bu terörist karakteri, kapitalist-emperyalist sistemin ancak ezilenler üzerinde terör estirerek kabul ettirilebildiği anlamına geliyor. Egemenlerin ideolojileri dünya tarihi boyunca halklara baskıyla ve zorla dayatıldı, ancak ABD’nin ideolojisini kabul ettirmek için yaptığı terör gibisi hiç görülmedi.

11 Eylül saldırısından sonra tüm Üçüncü Dünya’ya karşı Haçlı Seferi başlatacağını açıklayan ABD, bu şekilde küreselleşmeyi tüm dünyaya kılıç zoruyla yayacağını itiraf ediyor. Ancak dünya 11 Eylül’le birlikte yeni bir döneme girmiyor. Ya da, ABD saldırıları bahane ederek daha da fazla saldırganlaşmıyor. ABD 200 yıllık tarihinde yaptığı gibi olağan terörüne devam ediyor.

Terör emperyalizmin bir sonucu ya da emperyalizmden bağımsız olarak ortaya çıkmış ve emperyalizm tarafından desteklenen bir şiddet eylemi değil. Tersine, terör emperyalizmin ta kendisi. Emperyalizmin tek kimliği. Terörü gerçekten ortadan kaldırmak istiyorsak, öncelikle bunu gözden kaçırmamamız gerekiyor.

ABD terörizmi, klasik sömürgeci vahşetten farklı olarak sistemin kırbacı olmanın ötesine geçmiştir. Sistemin ekonomik, siyasi, ideolojik yeniden üretiminde terör temel girdilerden biridir. Dünyanın çoğunluğunun sermaye birikim sürecine ucuz emek girdisi olarak dahil olmaları çok yönlü bir terör mekanizmasını gerektirir. İşçinin fabrikadaki düzene boyun eğdirilmesinden, ulusların emperyalist sistemin önünde diz çöktürülmesine kadar şiddet belirleyici bir rol oynar.

Emperyalizmin sınırsız, yayılmacı sömürebilme “özgürlüğü”, yerini halkların kendi kaderini belirleyebildiği, ulusların sömürü zincirinden koptukları bir dünyaya bırakmadığı sürece terörü üretir. Emperyalist terörün ortadan kaldırılması, teröre yoksul halkların örgütlü ve bilinçli saldırısıyla aşılabilir. Yoksullara cehalet, çaresizlik, hedefsiz, başıbozuk isyan ve terörizmden başkasını layık görmeyenlerin tersine, ezilen dünyanın devrimci iradesi artık dünyada terörist-emperyalist düzenin karşısında insan aklının, özgürlüğünün, adaletin tek gerçek savunucusu olarak sahneye çıkmaya hazırdır.

DİPNOTLAR

1- ABD’nin Latin Amerika’da uyguladığı terörün ayrıntılı anlatımı için bkz. GALEANO Eduardo, Latin Amerika’nın Kesik Damarları, Alan Yayıncılık, 1983

2- Pentagon Raporları, May Yayınları, 1971, sf. 8

3- GALEANO, age, sf. 115

4- JULIEN Claude, Amerikan İmparatorluğu, Hitit Yayınları, 1969, sf. 69

5- Bu konuda ABD’nin önde gelen yöneticilerinin diğer çarpıcı görüşleri için Amerikan İmparatorluğu kitabı okunabilir.

6- ABD’nin dünya çapında yürüttüğü terörle ilgili ayrıntılı bilgiler için bu sayıda Canberk Birgül’ün yazısını inceleyebilirsiniz.

7- TURHAN Talat, Özel Savaş, Terör ve Kontrgerilla, Tüm Zamanlar Yayıncılık, 1995, sf. 131.

8- İlk bombalı mektup, dönemin İsrail Başbakanı İzak Şamir yönetimindeki terörist grubun komutanlığını yapan Eliav tarafından kullanıldı ve 70 bombalı mektup Britanya Kabinesi üyelerinin tümüne, muhalefet liderine ve çeşitli askeri komutanlara gönderildi. Tabii İsrail bu eylemlerden dolayı terörist olarak tanımlanmadı. İlk uçak kaçırma eylemi de 1954’te İsrail tarafından gerçekleştirildi ve Suriye’ye ait bir sivil jet uçağı kaçırıldı. Gerekçe ise “Suriye’de casusluk yaptıkları gerekçesiyle Damascus’ta tutuklu bulanan İsraillilerin serbest bırakılması için rehineleri kullanmak”tı. İsrail bu eylemden dolayı da kınanmadı.

9- PARENTI Michael, İmparatorluğa Karşı, Kaynak Yayınları, 1996, sf. 44

10- Bülent Ecevit’in açıklaması şöyle: “1974’deki Başbakanlığım sırasında, zamanın Genelkurmay Başkanı rahmetli Orgeneral Semih Sancar, Başbakanlığın örtülü ödeneğinden acil bir ihtiyaç için birkaç milyon lira istedi. O yıllarda milyonlar büyük paraydı ve benden istenen miktar da örtülü ödenekteki paranın tümüne yakındı. Üstelik ben, örtülü ödeneği ancak sosyal yardımlar için kullanıyordum ve mecbur olmamakla beraber, bu kaynaktan yapılan tüm ödemeleri belgelere bağlatıp, Başbakanlık Müsteşarı’nın kasasında saklıyordum. Onun için Genelkurmay’dan bu paranın ne amaçla istendiğini sormak zorunda kaldım. ‘Özel Harp Dairesi için istiyoruz’ yanıtı geldi. Öyle bir resmi dairenin, o zamana kadar adını bile duymamıştım. Devlet bütçesinde de öyle bir daire adına ayrılmış bir ödenek görülmüyordu. ‘Şimdiye kadar bu dairenin giderleri nereden karşılanıyordu?’ diye sordum. O zamana kadar bu dairenin tüm giderlerini bir gizli ödenekle Amerika Birleşik Devletleri’nin karşıladığı; ancak artık ABD’nin bu parasal katkıyı kestiği, o nedenle Başbakanlığın örtülü ödeneğinden para istemek zorunda kalındığı bana bildirildi. O zamana kadar benim, Bakan olarak, Parti Başkanı olarak, Başbakan olarak adını bile duymamış olduğum ve herhangi bir resmi belgede izine rastlanmayan bu dairenin, Özel Harp Dairesi’nin nerede bulunduğunu sordum. ‘Amerikan Akeri Yardım Heyeti ile aynı binada’ yanıtını aldım.” Milliyet, 28 Kasım 1990 (Aktaran TURHAN Talat, Bomba Davası Savunma-Cilt 1, Kastaş Yayınları, 1986)

11- TURNER Stanfield, CIA, Gizlilik ve Demokrasi, (Aktaran BALCIOĞLU Şahap, Görüşler, Görüşmeler, s. 390)

12- TURHAN Talat, Kontrgerilla Cumhuriyeti, Tüm Zamanlar Yayıncılık, 1993, sf. 66

13- Gerilla Harbi ve Özel Güçlerin Harekatı (FM 31-32) (Aktaran BOSCH Juan, Pentagonizm, Ant Yayınları, 1969, s. 93. Juan Bosch, ABD’nin devirdiği Dominik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı)

14- International Security: The Military Aspect, Final Report of the Special Studies Project, Rockefeller Brothers Fund, New York, 1958, s.113-114 (Aktaran M. Fahri, Amerikan Harp Doktrinleri)

15- ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında yürüttüğü Cadı Avı için bkz. İhanet Yılları, Çev: TAMER Ülkü, Cem Yayınları, 1975.

16- PARENTI Michael, Kirli Gerçekler, İmge Yayınları, 1997. ABD’nin gerçek yüzü hakkında pek çok ilginç istatistik bu kitapta bulunabilir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: