İşkencenin Tarihi

KUTSAL ENGİZİSYON

Kutsal Örgütün Doğuşu ve Gelişimi

ENGİZİSYON, Roma Katolik Kilisesi tarafından din sapkınlığını bastırmak ve ortadan kaldırmak amacıyla kurulmuş bir adalet mahkemesi ya da bu türden bir kürsü idi. Tarihi bin yıl önce Engizisyon tarafından başlatılan ve din sapkınlığına karşı verilen bu savaşta, daha önce de gördüğümüz gibi, sapkınlar Hıristiyanlığın doğuşundan itibaren acımasızca avlanıyorlardı. İS 382’de, sapkınlıktan suçlu bulunanların infaz edilmesini öngören bir yasa çıkarıldı. Sonraki birkaç yüzyılda, Hıristiyanlığın güçlü bir biçimde yerleşmesiyle, sapkınların Kilise tarafından cezalandırılmaları o kadar açık, doğrudan ya da amansız değildi. Sapkınlık suç sayıldığından, itham edilen herkes, aforoz edildi ve Kilise de genel olarak bu işleyişten hoşnuttu. Kimi zaman, büyük bir olasılıkla kışkırtmalar sonucunda, sapkınlara çok daha fazla şiddetle davranıldığı, sapkınların hareketlere uğradığı, hatta zaman zaman idama mahkûm edildiği bile oldu.

Bununla birlikte, zaman içinde görülen yumuşama ve diğer etmenler sonucunda çeşitli sapkın kültler güç kazanarak, Hıristiyanlığa rakip olabilecek bir tehdit haline gelmeye başladılar ve kilise önderleri daha katı önlemlerin gerekliliği konusunda hemfikir oldular. Özellikle, Albi heretikleri olarak bilinen sapkın mezhebin etkinlikleri Roma Kilisesi’ni ayağa kaldıran güçlü bir etki yarattı. Sonuç bir imha savaşının başlaması oldu. III. Innocentius, Kilise’ye karşı ayaklanma cüretini gösterenlerin hakkından gelmek için bir plan geliştirdi ya da bazı kesimlerden edindiği üstünkörü fikri benimsedi. Sonuçta, onüçüncü yüzyılın ilk yarısında, Dominique’in ilk Genel Engizisyoncu olarak atanmasıyla, Kutsal Engizisyon kuruldu.

Sistem bir kez işlemeye başlayınca, Engizisyon, görevini gerçek bir vahşetle yerine getirdi. Amacı köklerinden dallarına kadar kanseri kazıyarak ülkeyi sapkınlıktan temizlemekti. Casuslar görevlendirildi ve çok geçmeden her yerde işe koyuldular. Kuşku uyandıracak en ufak bir belirti bile apar topar mahkemeye çıkarılmak için yeterliydi. Tanıklar, yalnızca sapkın olduğunu düşündüklerine duydukları düşmanlıktan değil, Kutsal Örgütün memurlarını yatıştırmak için de düşünmeden ve zevk alarak yalanlar söylediler.

İlk Engizisyon 1233’te Toulouse’da kurulmuştu. Beş yıl sonra Aragon’da bir diğer mahkeme açıldı. Hareket hızla yayıldı. Almanya’da, Hollanda’da, İspanya’da, Portekiz’de, Fransa’da kurulan mahkemeler her tür sapkınlığa karşı uyumla ve bilinçli bir keyif alarak savaş verdiler.

Bu mahkeme binaları özellikle görkemliydi, çoğu saraydı. Portekiz Engizisyonu örneğin, dört mahkemeyi kapsıyordu ve her birinin yaklaşık yüz elli metre karelik alanı vardı. Başengizisyoncunun, hepsi çok geniş ve şık olan müstakil daireleri vardı. kocaman avlunun çevresinde, kraliyet ailesi, mahkeme üyeleri ve önde gelenlerin auto da fé sırasında infazları izlemelerini olanaklı kılmak için ihtişamlı salonlar ve odalar bulunuyordu.

Bu görkemli odalar ve daireler mahkûmların konduğu zindanlar veya hücrelerle karşılaştırıldığında büyük bir zıtlık sergiler. Karanlık, nemli ve daracık yaklaşık üç yüze yakın zindan vardı. içlerinde yalnızca yatak bile denemeyecek bir kerevet, bir hela, el yıkama leğeni, iki maşrapa, bir lamba ve bir tabak bulunurdu. Tutuklulara verilen yemekler kötü ve yetersizdi, konuşmaları ya da herhangi biçimde gürültü yapmaları yasaktı ve kuralları bozanlar şiddetle cezalandırılırdı. Torres de Castilla, Goa’daki Portekiz Engizisyonu’nu anlatırken tutuklulara ayrılan yerleri şöyle tanımlar:

“Güneş ışınlarının asla sızmadığı, olabilecek en pis, en karanlık ve en korkunç [yerler]. Soludukları sağlığa zararlı havayı hissedebilmek için, tutukluların kapatıldığı yerin ortasında, her zaman açık duran ve ufacık bir delikten başka çıkışı olmayan, ortak kullanılan helaların çıkardığı kokuyu bilmek lazım. Tutuklular umumi bir helada yaşıyor.”

Sanığın Sorgulanması

Bütün Engizisyonlarda işleyiş aşağı yukarı aynıydı. Tutuklular sorguya alınmadan önce aylarca zindanlarda tutulurdu. Bu, herhalde sanığın direnme gücünü kırmak için önceden düşünülmüş bir planın parçasıydı. Mahkeme önüne çıkarıldığında sanıkta doğruyu söylemesi istenir ve kendisinden Kutsal Örgütün sırlarını saklama sözü alınırdı. Kabul etmek sorgulamanın başlaması demekti, reddetmek ise zindana geri dönmek ve büyük bir olasılıkla bazı cezalara çarptırılmak anlamına gelirdi. Sorgulamaya geçilmesi halinde, mahkeme başkanınca birkaç soru yöneltilir ve tutuklunun yanıtları bir kâtip tarafından kaydedilirdi. Birkaç gün içinde sanık yeniden mahkemeye çıkarılır ve sorgulama devam ederdi. Sanıktan Kutsal Örgüte suçunu itiraf etmesi istenir ve engizisyoncuların elinde kanıtlar olduğuna, onun aleyhine tanıklık etmeye hazır tanıklar bulunduğuna inanılırdı.

Tutuklunun, ne kanıtların niteliğini ne de tanıkların kimliğini öğrenmesine izin verilirdi. Sanık direnmeye ve suçunu inkâr etmeye devam ederse engizisyoncular daha şiddetli yollara başvururlardı.

Papa Innocentius tarafından 1252’de yayınlanmış resmi bir mektupla, işkence, itiraf ettirme aracı olarak açıkça tanınmıştı. Engizisyoncular işkenceyi neredeyse güzel sanatlara dönüştürdüler ve süreç içinde epeyce psikoloji bilgisine sahip olduklarını gösterdiler. Sistemin işleyişi, iradesi en güçlü ve en sağlam yapılı adamın bile direncini kırmak için incelikle tasarlanmıştı. Başta, sanık işkenceyle tehdit ediliyordu ve yalnızca tehdidin kendisi bile istenen sonucu verebilirdi. Bu yöntem itiraf ettirmede etkili olmazsa, işkence odasına alınıyor ve kullanılan aletler gösteriliyordu. İşkence odası, çelik gibi sağlam sinirlere sahip olmayanlar dışında herkeste korku, dehşet ve umutsuzluk uyandırmaya yetecek biçimde düzenlenmişti. Bu odalar, genellikle yeraltında, penceresiz ve iki mum ışığından başka aydınlatmanın olmadığı yerlerdi. İşkencecilerin görünümleri olağandışı ve ürkütücüydü. Baştan aşağı siyah giysiler giyerler, yalnızca gözlerini açıkta bırakan kukuletalar takarlar ve en şeytani, en iblisçe görüntüyü sergilerlerdi.

İşkence odasının, işkencecinin ve aletlerin istenen etkiyi yaratmaması durumunda tutuklu çırılçıplak soyulur ve elleri bağlanırdı.

“Soymak,” diyor Limborch, “yalnızca erkeklere değil, kadınlara, bakirelere, zaman zaman hapse düşen en namuslu ve erdemli kişilere de insanlık onuru hiçe sayılarak uygulanırdı. Tutukluları iç çamaşırlarına varana kadar, ifadeyi bağışlayın, donlarına kadar soyarlar, sonra da çizgili formalarını giydirirlerdi.”

Sanık, işkenceye tamamen hazır hale getirildiğinde, sorular yinelenir ve tutuklunun suçu inkârı durumunda, gerçek işkenceler başlardı.

Engizisyon tarafından uygulanan temel işkenceler makara, tezgâh ve ateşti. Bu çalışmanın bir başka bölümünde ayrıntılarıyla anlatılacağı gibi, bu işkencelerin daha gelişmiş ve yoğun çeşitlerinin yanı sıra daha az sayıda ve daha hafif olanları da vardı.

Bununla birlikte, engizisyonun ağına düşme talihsizliğine uğrayan biri için, tüm sistemin baştan sona bir işkence süreci olduğu gözden kaçırılmamalıdır, tabii sürgün ya da ölüm yoluyla kurtuluşa erememişse. “Çoğu zaman,” diyor Lea, “işkencenin ve en iğrenç zindanlarda uzadıkça uzayan hapisliğin insanları kısmen çıldırttığına ve yoğun ısrarlarla kendisine yüklenilen suçları işlediğine inanmasına yol açtığına kuşku yoktur.”

Kuralların en hafif biçimde çiğnenmesi durumunda çoğunlukla işkence kapsamı içine girebilecek şiddette cezalar verilirdi. Lizbon Engizisyonu’nu yazan Torres de Castilla,

“Kabahat işleyen biri en acımasız şekilde kırbaçlanır. Soluyup yüzükoyun yere yatırılır ve birkaç adam tarafından bu konumda tutulurken diğerleri onu her vuruşta eti parçalaması için erimiş ziftle sertleştirilen sicimlerle, sırtı kocaman bir yaraya dönene kadar en merhametsiz biçimde kırbaçlarlar,” diye anlatır.

Bu biçimiyle işkencenin itiraf ettirmede pek başarısızlığa uğramadığını da burada belirtmek gerekir. Aynı sonuç, suçlular kadar masumlar için de geçerliydi. Bilincini yitirip dudakları kilitlenene kadar suskun kalmayı veya masum olduğunu iddia etmeyi sürdürebilen az sayıda kişi, hücrelerine geri götürülürdü. Biraz kendilerine geldikleri zaman, tekrar mahkemeye çıkarılır, daha fazla tehdit edilir, itiraf alınamamışsa daha fazla işkence yapılırdı. Kural olarak, itiraf etmek ömür boyu hapis veya ölüm cezası anlamına geldiğinden, çoğunluk ya idam edilir ya da kanatlandıkları işkencelerin sonucunda ölürdü.

Kaydedilen davalar arasında, engizisyoncuların bütün çabalarına karşın kurbanın ağzından tek kelime alınamayan bir örnek, Valladolid’de, 5 Kasım 1638’de, sol kolu kopana kadar işkence tezgâhında gerilen Tomás de Leon’un yargılanmasıdır. Daha dikkat çekici bir örnek de, üç türlü işkenceye -balestilla, mancuerda ve porto- uğramasına rağmen sessiz kalan Florencia de Leon’dur. Altmış yaşındaki Engracia Rodríguez de ballestilla’da bir kolunun kırılmasına rağmen itirafta bulunmayı reddedenler arasındadır. Öte yandan birçokları, itiraf etmenin ölüm cezası anlamına geldiğini bilmelerine karşın, daha işkence tehdidiyle karşılaştıklarında itirafta bulunmuşlardır. Gilles de Rais bunlardan biriydi. Kendisine yüklenen her türlü sadistlik suçunu kabul etmişti.

Her sorgulamada bir engizisyoncu veya Kutsal Örgütün bir memuru hazır bulunurdu. İşkencenin niteliği ve derecesine karar verme yetkisi mahkemenin elindeydi. İşkence sırasında yargıçlar, kayıt memuru ve cellatlardan başka kimsenin odaya girmesine izin verilmezdi. Binanın duvarları tutukluların çığlık ve haykırışları dışarıdan duyulmasın diye kalın kilimlerle kaplanırdı. İşkence sırasında yapılan her itiraf kâtip tarafından anında yazılır, daha sonra bu itirafların tutuklu tarafından onaylanması gerekirdi. İtirafını geri alır ve belgeyi imzalamayı reddederse, yeniden işkenceye alınabilirdi. Yeniden işkence yapılmasına, 1848’de İspanya Engizisyonu’nun yayınladığı Torquemada yasasında yer verilmiş ve diğer engizisyonlarda da benzer yasalar yürürlüğe konulmuştu. Başka hiçbir koşulda işkencenin yinelenemeyeceği belirtilmişti. Kural, bununla birlikte, mahkûmlar bir kez zindanlara düştükten sonra eziyetin devamı veya sınırlanmasın konusunda herhangi bir yarar sağlamıyordu. Engizisyoncular kurbanlarına tekrar tekrar işkence yapıyor ancak bunu işkencenin tekrarı olarak değil, aynı işkencenin devamı şeklinde tanımlıyorlardı.

Bu konuda açıklayıcı bir örnek Maria ed Coceicao davasıdır; Lizbon’da yaşayan genç kadın sapkınlıkla suçlanmış ve işkence tezgâhına yatırılması emredilmişti. İşkence öyle şiddetliydi ki daha fazla dayanamadı, itiraf etti. Daha sonra itirafını kabul etmesi istendiğinde hazırlıkları belgeyi imzalamayı reddetti. Reddetme nedeni, söylediği her şeyin ona uygulanan korkunç işkence altında zorla söyletilmiş olmasıydı. Bunun üzerine engizisyoncular yeniden gerilmesi emrini verdiler. Bir kez daha itirafta bulundu. Kendine geldiğinde, yine itirafını imzalaması istendi ve o, işkenceyi yüz kez yineleseler, “Tezgâhtan kurtulur kurtulmaz acıyla ağzımdan aldığınız her sözü inkâr ederim,” diyerek yine reddetti. Cellatlar onu üçüncü ve son kez tezgâha yatırdılar ama bu seferinde itirafta bile bulunmayıp hiçbir soruya yanıt vermedi. Yöntemlerini değiştiren engizisyoncular, sokaklardan kırbaçlanarak geçirilmesine ve on yıl sürgüne gönderilmesine karar verdiler.

Mahkemelerin yürürlükte olan düzenlemelerine göre işkencenin süresi de önemli ölçüde farklılıklar gösterirdi. III. Philip işkence süresini bir saatle sınırlayan bir tebliğ yayınlamıştı. Kurbanlar çoğunlukla belirtilen süreden çok daha önce bilinçlerini yitirirdi. Bu durumda bayılmanın gerçek olup olmadığını anlamak için bir hekim tarafından muayene yapılır, hekimin kararına göre işkenceye geçici bir süre ara verilir ya da devam edilirdi. Ancak, işkencenin yönetmeliklerde belirtilenden çok daha uzun süre devam ettiğine ilişkin sayısız kayıt vardır. Lea, işkencenin, çoğu defa iki hatta üç saat sürdüğünü söylüyor. Örnek olarak, 1648’de, Valladolid’de süren bir davada Antonia Lõpez’e saat sekizden on bire dek işkence yapılmış ve bir kolu sakat edilmişti. Zavallı adam kendini boğarak yaşamına son vermeye çalışmış, sonunda hücresinde bir aya kalmadan ölmüştü.

Auto da Fé

Ceza bir itiraf alındıktan sonra bir hükme bağlanırdı. Cezalar, hafif davalarda kırbaçlama, hapsetme, kürek mahkûmiyeti ve sürgünken, daha ciddi olanlarında kazığa bağlayıp yakma ya da boğarak idam cezası verilirdi. İdam cezası, tutuklunun ağır eziyet tehdidiyle itirafta bulunarak işkence odasındaki süreçten kaçabileceği anlamına gelmiyordu. İdam, cezaya yapılan bir ek olarak görülüyordu.

Mahkûm edilen tutuklular, zamanı gelince, infaz meydanına götürülürlerdi. Merasim auto de fé (iman yasası) veya mahpustan kurtuluş diye bilinirdi. Auto da fé’ler düzenli olarak ya da yılda bir defa değil, Kutsal Örgütün kararına göre birkaç yıllık aralıklarla yapılabilirdi. Her zaman Pazar gününe denk getirilen merasim, bütün halkın bir araya toplanması için bir fırsattı. Kurbanlar halkın ortasında yakılarak öldürülür ya da farklı şekillerde cezalandırılırlardı.

Doktor Dowling, History of Romantizm’de, “Meydana çıkarılan kurbanlara,” diyor, “san benito, coroza giydirilir, boyunlarına ip geçirilir ve ellerinde sarı mumlar taşırlar. San benito topuklara kadar inen sarı renkli, tünik şeklinde bir nedamet giysisidir ve giyen kişinin yanışı, alevleri körükleyen ejderha ve iblislerle birlikte üzerinde resmedilmiştir. Bu kostüm, giyenin iflah olmaz bir sapkın olarak diri diri yakılması gerektiğini gösterir. Kişi yalnızca cezalandırılacaksa, o zaman san benito’nun üstünde resimler değil yalnızca haç olur. Pişmanlık getirmeyen biri meydana çıkmadan hemen önce dönere, o zaman san benitoya baş aşağı alevler resmedilir, buna ‘fuego resuelto’ denir ve giyenin diri diri yakılmayacağı ancak ateş kazığı sarmadan önce boğulmayı hak ettiği anlamına gelir. Eskiden bu giysiler, giyenlerin sonsuz utanç anıtları, Engizisyon’un ise zafer hatıraları olarak kiliselere asılırdı. Coroza mukavvadan yapılan, bir metre uzunluğunda, sivri uçlu bir başlıktır. Bunun üstüne de aynı şekilde haçlar, alevler ve iblisler resmedilir. İspanyol Amerika’sında coroza’lara uzun kıvrımlı kuyruklar eklemek âdettendi. Halkın içinden geçerken edepsizleşecek, mahkemeye hakaret edecek ya da bazı sırları ele vermeye kalkacak olanları engellemek için kimi kurbanların ağzı tıkaçla kapatılır. Diri diri yakılacak olan mahkûmların her iki yanında, onları sapkınlıklarından döndürmek için sürekli vaaz eden bir Cizvit vardır ve uğruna öleceği öğretiyi savunmak için söz söylemeye kalkışan biri çıkarsa anında ağzına tıkaç kapatılır.”

Büyük bir darağacının kurulduğu infaz meydanına varıldığında, dualar edilir, vaiz, Engizisyon’un övüldüğü, sapkınlığın şiddetle lanetlendiği vaazını okurdu. Eğer mahkûm, Katolik inancını kabul edip öyle ölmeye hazırsa, önce boğulup sonra yakılma ayrıcalığını elde ederdi. Protestan veya bir başka sapkın inancın üyesi olarak ölmeyi seçmesi durumunda diri diri yakılırdı. Şimdi 1682 yılında Madrid’de gerçekleştirilen auto de fé’nin bizzat seyircisi olmuş Doktor Geddes’in öyküsünü dinleyelim:

“Engizisyon memurları, 30 Mayıs’ta, trompetler, davullar ve bayraklarıyla süvariler eşliğinde törenle yürüyüp büyük meydandaki sarayın önüne geldiler ve 30 Haziran’da mahkûmların cezalarının infaz edileceğini ilan ettiler. Madrid’de yıllardır bu türden bir gösteri olmadığından, şehir halkı büyük bir bayram ve eğlence gününü beklercesine sabırsızlık içindeydi. Beklenen gün geldiğinde, koşulları elverdiğince en güzel giysilerini giyinmiş muazzam bir topluluk akın etti. Büyük meydana kocaman bir darağacı kurulmuştu ve sabah yediden akşama kadar kadın ve erkek suçlular getirildi; Krallığın bütün Engizisyonları mahkûmlarını Madrid’e göndermişlerdi. Bu mahkûmlardan yirmi erkek ve bir kadın ile Müslümanlığa dönmüş birinin yakılmaları emredildi; daha önce hiç mahkûm edilmemiş ve pişmanlık getirmiş elli Yahudi erkek ve kadın uzun süreli hapse ve sarı başlık giymeye mahkûm edildiler; iki eşlilik, büyücülük ve daha başka suçlar nedeniyle de on kişi kırbaçlandı ve ardından kürek cezasına çarptırıldı; bu sonunculara üzerlerinde yazılar yazılı büyük mukavva başlıklar giydirilmiş, boyunlarına yular takılmış ve ellerine meşaleler verilmişti. Bu ciddi ve önemli gösteri bütün İspanya sarayını bir araya getiren bir fırsattı. Başengizisyoncunun sandalyesi, bir tür hakim kürsüsü gibi kralınkinden de daha yükseğe yerleştirilmişti. Burada soylular, İngiltere’deki şerif yardımcıları rolünü üstlenmişlerdi, yakılacak suçluları getiriyorlar ve kalın sicimlerle sıkıca bağlanırken onları tutuyorlardı; suçluların geri kalanları Engizisyon’un hizmetlileri tarafından getiriliyordu.

“İnfaz meydanına yakılacak mahkûm sayısı kadar kazık çakılmış ve çevrelerine öbek öbek kuru çalı yığılmıştı. Protestanların ya da Engizisyoncuların deyişiyle ikrarcıların kazıkları yaklaşık dört metre yüksekliğindeydi ve her birinde mahkûmların yukarıdan yarım metre kalacak biçimde yerleştirilecekleri küçük tahtaları vardı. ikrarcılar, infaz günü boyunca onlara eşlik edecek iki rahibin arasında merdivene çıkarıldılar. Sözü edilen tahtanın hizasına geldiklerinde yüzleri halka döndürüldü ve rahipler Roma’nın ışığını kabul etmeleri için onlara on beş dakika öğüt verdiler. Reddetmeleri üzerine, rahipler aşağı indi ve cellatlar çıktı, ikrarcıları merdivenden alıp gövdelerini kazığa zincirleyip indiler. Ondan sonra rahipler öğütlerini tekrarlamak için ikinci kez merdivene çıktılar. Öğütlerinin etkisi olmazsa genellikle, onları, ruhlarını almak için yanıbaşlarında bekleyen Şeytan’a bıraktıklarını ve onun da ruhları gövdelerinden çıkar çıkmaz beraberinde cehennem ateşinin alevlerine götürüleceğini söylerlerdi. Ondan sonra bir yaygara koptu ve rahipler merdivenlerden indiklerinde herkes şöyle haykırıyordu: ‘Köpeklerin sakallarını halledelim!’ (bu, sakalların yakılması anlamına geliyordu). Söylendiği gibi çalılar tutuşturuldu ve ateş uzun sırıklarla yüzlerine yaklaştırıldı. Bu vahşet mahkûmların yüzleri yanana kadar yinelendi ve yüksek perdeden alkışlar buna eşlik etti. Sonra çalıların hepsi ateşe verildi ve suçlular yakıldılar.

“Yirmi bir kadın ve erkeğin acılar içinde korkunç bir ölüme giderken gösterdikleri yiğitlik gerçekten şaşırtıcıydı; kimileri en gözüpek metanetle, elleri ve ayakları ile alevlere karşı duruyor ve hepsi de kaderlerine öyle kararlılıkla teslim oluyorlardı ki şaşkın seyircilerden çoğu böyle kahraman ruhların daha fazla aydınlanmamış olmasına üzülüyordu. Kral suçlulara yakın konumundan dolayı onların ölüm feryatlarını daha da fazla işitiyordu; bununla birlikte, dindar bir görev olarak kabul edildiğinden bu dehşet verici sahneden kaçamıyor, taç giyme töreninde ettiği yemin, onu, varlığıyla mahkemenin bütün eylemlerini onaylamaya mecbur bırakıyordu.”

Engizisyon’un Etkisi

Engizisyon’un var olduğu ya da başka bir deyişle Roma Katolik dininin yaygınlaştığı her ülkede, sapkınlığın herhangi bir biçimine bulaşma cüretini gösteren birinin sürekli olarak dehşetin gölgesinde yaşaması kaçınılmazdı. Gaddarlığın gaddarlığı, zulmün zulmü doğurduğu ortadadır. Tiksindirici acımasızlıklarıyla engizisyoncular, uygarlık tarihinde eşi benzeri az bulunur bir duyarsızlık derecesine ulaşmışlardı. Sapkınlık teriminin yorumu öylesine genişti ki Katolik ülkelerde beş yüz yıl boyunca Engizisyon tiranlığı yüzünden düşünce özgürlüğünün olmadığı söylenebilir. Düşüncelerin sözle ifadesi yeterince bela getiriyordu; yazısıyla ifadesi ise yüz defa daha beterdi. Matbaadan gelen her kitap, Katolik inancının ilkeleri veya çıkarları aleyhinde yorumlanabilecek bir bölüm içereceği önyargısı ile inceden inceye gözden geçirilirdi. Kitaplara sansür üç biçimde uygulanırdı: Tamamen yasaklama ve toplama; itiraz edilebilecek kimi metinlerin veya bölümlerin çıkarılması; ve cümlelerin değiştirilmesi veya belirli sözcüklerin silinmesi. Bu üç başlıktan herhangi biriyle mahkûm edilmiş çeşitli kitapların listesi her yıl yayınlanırdı ve birinci maddeye giren kitaplardan biri veya ikinci ve üçüncü maddeye girip de sansürden geçirilmemiş, düzeltilmemiş bir nüshayı bulunduranlar suçlu kabul edilir, şiddetli cezalara çarptırılırlardı. Bu tür kitapların yazarları ve yayımcıları ömürlerini çoğunlukla Engizisyon zindanlarında geçirirlerdi.

Suçlamaların büyük bir çoğunluğu, şu ya da bu biçimde engizisyoncuların veya Kilise ile bağlantılı yüksek bir görevli ve nüfuz sahibi kişilerin husumetine uğramış bireylere karşı kasten uydurulmuştu. Engizisyoncuların büyük gücü ve özellikle de tutuklulara işkence yapılması için emir vermede yetkili olmaları, diş biledikleri herkesi mahkûm etmelerini kolaylaştırıyordu. Bu nedenle, sapkınlar kadar Katolikler de tehlike içindeydiler. Birisinin suçlanması ve Engizisyon tarafından çağrılması, en cesur erkeği ve kadını bile dehşete düşürmeye yeterliydi. Çünkü işkence odasının kapısından girip de zihinsel ve bedensel olarak bir bütün halinde çıkan çok az kişi vardı. Yaşamlarını kurtarabilseler bile, hemen hepsi fiziksel ya da zihinsel olarak sonsuza dek özürlü kalıyordu.

Engizisyon’un iktidarı ve dokunulmazlığı, halkın üstünden eksik etmediği terör pençesiyle desteklenmiş ve perçinlenmişti. Her kim Kutsal Örgütü eleştirmeye ya da kötülemeye cüret ederse, Engizisyon’un eline düşme riskini göze almadan bunu dile getiremezdi. Halbuki onun erdemlerine şarkılar düzüp hakkaniyetine dualar etmek serbestti. Pençelerinden kurtulanlar bile -çok az da olsa- ya karşılaştıkları tehditlere itibar edip katı suskunluklarını korumuş ya da kurumu yüceltmişlerdi. Dellon, 1788’de Goa Engizisyonu hakkında şunları yazıyor:

“Zorla alınan itiraflarla yakılmaktan kurtulanlar, hapisten çıktıkları zaman, Kutsal Örgütün kendilerine tam anlamıyla cömertçe ve hoşgörü ile davrandığını söylemek zorunda bırakılıyorlardı, çünkü ceza olarak kaybetmeyi hak ettikleri yaşamları onlara bağışlanmıştı. Çünkü suçunu itiraf etmiş biri, serbest bırakıldıktan sonra doğru yola geldiğini göstermeliydi, her an suçlayıp tutuklanabilir ve ilk İman Yasası’nda hiçbir af umudu olmadan yakılabilirdi.”

Engizisyoncuların çoğu sadistti. Çoğu şehvet düşkünü canavarlardı. İstedikleri kadını uydurma sapkınlık suçlamasıyla alırlar ve ömür boyu metresleri olarak kapatırlardı. Fransız taburları Aragon kentini ele geçirdiğinde, Korgeneral M. de Legal, Engizisyon’un kapılarının açılması emrini verdi ve yaklaşık 400 mahkûm salıverildi. “Bunların arasında üç başengizisyoncunun haremi olduğu anlaşılan altmış tane genç güzel kadın vardı.” Bu kadınlardan birinin anlattığı öykü dikkat çekiciydi. Bunu daha sonra kocası olan Fransız subaya ve A Master Key to Popery’nin yazarı M. Gavin’e de anlatmıştı. Kendi anlatımıyla aynen aktarıyorum:

“Bir gün annemle birlikte Kontes Attaras’ı ziyarete gittik ve orada onun günah çıkartan papazı, Kutsal Örgütün ikinci engizisyoncusu Don Francisco Tirregon ile tanıştım. Kakaolarımızı içtikten sonra bana yaşımı, günah çıkarttığım papazı ve dinle ilgili ve anlaşılması güç birçok soru sordu. Sert çehresi beni korkutmuştu, o da bunu fark etti ve kontesten bana göründüğü kadar sert olmadığını anlatmasını istedi. Sonra bana çok fazla ilgi gösterdi, uzattığı elini büyük bir saygı ve alçakgönüllülükle öptüm ve giderken şu dikkat çekici açıklamayı yaptı, ‘Sevgili çocuğum, seni gelecek sefere kadar unutmayacağım.’ Ben bu sözcüklerin ne anlama geldiğini o zaman kavrayamadım; çünkü kadınlara söylenen nezaket sözcükleri konusunda deneyimim yoktu, o zamanlar daha on beşimdeydim. Gerçekten de ve maalesef beni unutmadı. Aynı gece, bütün ailem yatmışken kapının gürültüyle vurulduğunu duyduk. Benimle aynı odada yatan hizmetçi kız pencereye gitti ve kapıdakine kim olduğunu sordu. Yanıt, Kutsal Örgüttü. Bunu duyunca haykırdım, ‘Baba! Baba! Babacığım, ben mahvoldum!’ Babam kalktı ve bağırışlarımın nedenini öğrenmeye geldi. Ona Engizisyon’un kapıda olduğunu söyledim. Bunu duyunca, beni koruyacağı yerde, apar topar merdivenlere sürükledi ve hizmetçi kız ağırdan alır korkusuyla dış kapıyı kendisi açtı; böyle aşağılık ve kölece korkular altında zihinler bağnazlaşır! Benim için geldiklerini anlar anlamaz, büyük bir ciddiyet ve uysallıkla görevlilere teslim etti.

“Üstümde iç etekliğim ve kolsuz bir mantodan başka hiçbir giysim olmaksızın beni bir faytona bindirdiler; başka hiçbir şey almama izin vermemişlerdi. Öyle çok korkmuştum ki o gece oracıkta ölüvermeyi istiyordum, fakat seçkin bir zevkle döşenmiş, zenginlik taşan bir daireden içeri sokulduğum zaman ne kadar şaşırdığımı bir düşünün! Görevliler beni çok geçmeden bıraktılar, elindeki gümüş tepside şekerlemeler ve tarçın şerbeti taşıyan bir hizmetçi kız belirdi. Yatmaya gitmeden önce bir şeyler yememi rica etti; yiyemeyeceğimi söyledim ama bu gece öldürülüp öldürmeyeceğim konusunda beni bilgilendirirse memnun olacaktım. ‘Öldürülmek mi!’ diye haykırdı, ‘siz buraya öldürülmeye değil prensesler gibi yaşatılmak için getirildiniz ve özgür bırakılmaktan başka, dünyada her şeyi isteyebilirsiniz; dua edin ve korkmayın, gidip rahatça uyumaya bakın; çünkü yarın bu evde mucizeler göreceksiniz; ben de sizin özel hizmetçinizim, bana iyi davranacağınızı umarım.’

Bunun arkasından durumu anlatan uzun açıklamalar gelir, Don Francisco, hizmetçi kız Mary aracılığıyla son kurbanına şık giysiler, değerli armağanlar ve hem nazik hem gönül okşayıcı özel mesajlar gönderir ve Mary’nin tavsiyesiyle genç hanımın da kabul ettiği akşam yemeği davetini iletir. Don Francisco, dini konularla ilgili olarak kesin bir biçimde suçlandığından Engizisyon’un ona “kuru tavanın içinde, giderek artan ısıda” diri diri yakılma cezası verdiğini, ancak kendisinin ailesine duyduğu saygıdan ve ona acıdığından, korkunç cezanın infazını her nasılsa şimdilik engellediğini açıklar. Bununla birlikte, adamın ima ettiği ve Mary’nin de daha açık bir biçimde söylediği gibi, ölümden kaçmanın, yalnızca doğuştan sala birinin göremeyeceği tek bir yolu vardır. Büyük bir olasılıkla Don Francisco’dan alığı talimatlarla hareket eden Mary daha da ileri gider, zaten dehşete kapılmış olan kıza, sır saklama sözü aldıktan sonra, işkence aletlerini göstermeyi önerir. Böylece ertesi sabah, daha kimseler uyanmadan,

“beni alt kata indirdi ve sağlam demir bir kapıyı açıp geniş bir odaya soktu. İçeride yanan bir ocak ve üstünde kapağı pirinçten olan, kilitli, kocaman bir tava vardı. yandaki odada, yanları kalın tahtalarla kapatılmış büyük bir çark vardı; Mary ortasındaki küçük deliğe mumu tutup bakmamı istedi; çapkın çeperlerinin keskin bıçaklarla kaplı olduğunu görmek beni altüst etti. Sonra Mary beni içi zehirli hayvanlarla dolu bir çukura götürdü. Yüzümdeki dehşet ifadesini görünce şöyle dedi, ‘Şimdi, benim iyi hanımım, size bunların nasıl kullanıldığını anlatacağım. Kuru tava sapkınlarla, kutsal babanın istencine ve zevkine karşı çıkanlar içindir; önce çırılçıplak soyulup diri diri tavanın içine konurlar. Ardından kapak kilitlenir, cellat ocağa biraz ateş atar ve gövde küle dönene kadar gittikçe artırır. Çark, Papa ya da Engizisyon’un kutsal babaları aleyhine söz söyleyenler için kullanılır; bu yüzden küçük kapıdan makinenin içine sokulurlar ve kapı arkalarından kilitlendiğinde çark hızla döndürülür, ta ki içeridekiler parça parça olana değin. Çukur, ikonları hor görenler ve kilise adamlarına yaraşan saygıyı göstermeyi reddedenler içindir; bu yüzden çukura atılır ve zehirli hayvanlara yem olurlar.’

“Odama geri döndük ve Mary bir başka gün de öteki günahkârlar için hazırlanan işkenceleri bana göstereceğini söyledi; ama gördüklerim öyle bana büyük bir ıstırap vermişti ki ötekileri de görüp dehşete düşmemek için yalvardım. Bundan sonra yanımdan ayrıldı ama Don Francisco’ya mutlak olarak itaat etmemi tembihlemeyi unutmadı; ‘Çünkü onun arzusuna boyun eğmezsen,’ dedi, ‘kuru tava ve artan ateş senin kaderin olacak.’ Bunları görmenin verdiği dehşet ve Mary’nin açıklamaları neredeyse bilincimi yitirmeme yol almış ve beni, irademi yok eden bir şaşkınlığa uğratmıştı.

“Ertesi sabah Mary şöyle dedi, ‘Şimdi seni bir güzel giydireyim çünkü Don Francisco’ya sabahlar hayrolsun dileğinde bulunup onunla kahvaltı etmelisin.’ Giyindiğim zaman, beni bir koridordan geçirip onun dairesine götürdü; hâlâ yatağında olduğunu gördüm. Mary’ye çekilmesini ve iki saat sonra kahvaltı servisi yapmasını emretti. Mary çıkınca bana soyunmamı ve yatağa girmemi söyledi. Konuşma tarzı ve beynime doldurulan iğrenç düşünceler beni öylesine dehşete düşürmüştü ki ne yaptığımı bilmeden üstümdekileri çıkarttım ve yatağa girdim, içine düştüğüm ahlaksızlığı idrak edecek halde değildim: Kendimi koruma endişesiyle bütün diğer düşüncelerim tamamen yok olmuştu ve terörün dehşetiyle düşüncelerimde hiçbir incelik kalmamıştı…”

Kız iğfal edildikten sonra, en büyükleri yaklaşık yirmi dört yaşlarında olan ve harem dairesinde tutulan toplam elli iki genç kızla tanıştırıldı. Üç gün boyunca, muhteşem bir biçimde döşenmiş en lüks dairelerde kalarak, ülkenin en iyi yiyeceklerini yiyip içerek bir kraliçe hayatı sürdü. Bir akşam eğlencesinden sonra, içinde bir başka genç kızın daha bulunduğu küçük, zindana benzer bir odaya götürüldü. Ona buraya kadar da eşlik eden Mary, “Bu senin odan ve bu genç hanım da yatak arkadaşın,” dedi ve anında sıvıştı. Sonrasını bırakalım öykünün sahibi kendisi anlatsın:

“Şaşkınlığımın ve üzüntümün haddi ve hesabı yoktu; ama adı Leonora olan yeni arkadaşım, sıkıntımı Mary’ye belli etmemem konusunda beni ikna etti. Mary akşam yemeklerimizi getirdiği zaman duygularımı oldukça iyi gizlemeyi becerdim ama bu yemek ile daha önce katıldığım yemekler arasındaki farkı da zihnimden geçirmeden edemedim. Bu oldukça sıradan bir yemekti ve ikimiz için, biz yer yemez toparlanıp götürülen tek bir tabak, bir bıçak ve bir çatal konulmuştu. Yattığımız zaman, Leonora, ciddi olarak sır tutmaya söz vermem üzerine, bana içindekileri dökmeye başladı. ‘Sevgili kardeşim,’ dedi ‘durumunun çok güç olduğunu sanıyorsun; ama seni temin ederim ki bu evdeki bütün kızlar aynı yoldan geçmiştir. Zamanla hepsinin öyküsünü öğrenirsin, onlar da seninkini dinlerler. Sanırım seni korkutmakta Mary’yi kullanmışlar, bize de yaptıkları gibi ve eminim sana, hepsini olmasa da, bazı korkunç yerleri göstermiştir. Sen oraları sadece görmekle bile o kadar korktun ki kendini ölümden kurtarmak için hepimizin seçtiği yolu seçtin. Bizim başımıza da aynı şey geldiğinden, Don Francisco’nun senin Neron’un, tiranın olduğunu biliyoruz; çünkü giysilerdeki üç renk üç kutsal babanın ayırt edici nişanlarıdır. Kırmızı ipek Don Francisco’ya, mavi Don Guerrero’ya ve yeşil Don Aliaga’ya aittir; ve (giysi değiştirme maskaralığından sonra kısa ömürlü eğlenceler bittiğinde) buraya kendi ayrıcalıklı zevkleri için getirdikleri genç kızlara daima kendi renklerindeki giysileri verirler. Aramıza genç bir hanım geldiği zaman, sana yaptığımız ve şimdi senin de başkalarına yapacağın gibi, üç gün çok neşeli, çok eğleniyormuş gibi görünmemiz konusunda sıkı bir emir var; ama bundan sonra en sefil koşullardaki mahkûmlar gibi yaşarız; Mary’den ve diğer hizmetçi kızlardan başka kimseyi göremeyiz. Mary’nin onlara göre ayrıcalığı vardır çünkü ev sahipliği yapıyor. Haftada üç gün hepimiz büyük salonda yemek yeriz; ve engizisyonculardan biri kölelerinden birini istediğinde Mary dokuz civarında gelir ve onu alıp adamın dairesine götürür. Bazı geceler Mary odalarımızın kapısını açık bırakır ve bu, o gece engizisyonculardan birinin gelmeye niyetli olduğunun işaretidir; ama öyle sessiz gelirler ki gelen patronumuz mu değil mi anlayamayız. Eğer içimizden biri hamile kalırsa, doğurana kadar daha iyi bir odaya alınır; fakat hamileliği süresince ona bakmakla görevlendirilen kişiden başkasını göremez. Çocuk doğar doğmaz alınır ve nereye götürüldüğünü asla öğrenemeyiz; çünkü sonrasında ona ilişkin en küçük bir söz bile duymayız. Ben altı yıldır buradayım. Görevliler beni babamın evinden aldıklarında daha on dördümde bile değildim ve bir çocuğum oldu. Şimdi bu evde elli iki genç kız var; ama her yıl altı ila sekiz kişi kayboluyor ve onlara ne olduğunu ya da nereye gönderildiklerini asla öğrenemiyoruz. Yine de sayımız azalmaz çünkü buradan gönderilenlerin yerine her zaman yenileri getirilir. Bir ara yetmiş üç kız olmuştuk. Kızlardan birinden usandıkları zaman onu gönderiyormuş gibi yapıp öldürüldüklerini düşünmek bizim sürekli çektiğimiz işkencedir. Kızları serbest bırakacak olsalar, iğrenç ve şeytani canilikleri keşfedilecek, bu yüzden böyle düşünmemiz de doğal. Buradaki durumumuz gerçekten içler acısı ve işlemek zorunda bırakıldığımız günahları affetmesi için Tanrı’ya yakarmaktan başka yapabileceğimiz bir şey yok.”

Bu anlatılanların gerçek bir öykü olduğu kanıtlanmıştır. Fransız görevliler Engizisyon’un kapısını açana kadar on sekiz ay geçmiş ve bu zaman zarfında, on bir harem sakini, Leonora’nın sözünü ettiği gibi gizemli bir biçimde ortadan yok olmuş, on dokuz yeni kız getirilmişti. Kurtulduklarında ise sayıları altmışın üzerindeydi.

Engizisyon’un Kurbanları

Kaç kişinin yakılarak öldürüldüğü, kaçının işkence yapılarak zindanlarda ölüme terk edildiğini kesin olarak söylemek olanaksızdır. İnfazların sayısına ilişkin birçok iddia ileri sürülmüştür. Ancak hiçbirinin gerçeği ifade etmediği görülmektedir. Tarihçiler, küçümsemediklerinde abartma eğiliminde olurlar. Dört yıl İspanya Engizisyonu’nun sekreterliğini yapmış olan Romalı Katolik yazar Llorente, 1481’den 1517’ye kadar, kırk yıldan az süre içinde, 13000 kişinin diri diri yakıldığını ve 17000 kişinin de farklı cezalara çarptırıldığını tahmin etmektedir. Bu rakamlar büyük bir olasılıkla gerçeğin çok daha altındadır. Çoğunlukla ölümle cezalandırılan suçların abesliği, zulmedilenlerin toplam sayısının aşırı biçimde artmasında etkili olmuştur. Kayıtlara bir göz atmak suçların ne kadar önemsiz, suçlulara uygulanan cezaların ne kadar şiddetli olduğunu gösterir.

İspanya’da St. Lucarlı bir oymacı olan Rochus, Bakire Meryem’in bir suretini bir Engizisyoncuya ucuzundan satmayıp tahrif etmek gibi basit bir suç yüzünden kazığa bağlanıp yakılmıştı. İspanya’daki Triano Hapishanesi gardiyanı, kaledeki mahkûmlara iyi davrandığı için, 200 kırbaç ve altı yıl kürek cezasına mahkûm edilmişti. Engizisyon’daki bir kadın hizmetçi, tutuklulara iyi davrandığı için, halkın önünde kırbaçlandı ve alnı dağlandı. Protestan bir okul müdürü olan Ferdmando, öğrencilerine inancının ilkelerini öğrettiği için önce işkence gördü sonra da yakıldı. John Leon adlı bir başka Protestan ve aynı inançtan birkaç İspanyol da, İngiltere’ye kaçmaya çalışırlarken Engizisyon görevlilerince yakalandılar, işkence edildiler, aç bırakıldılar ve sonunda yakıldılar. Örtünmeyi ve rahibe olmayı reddedip Protestan inancını kabul ettiği için genç bir kız da alevlere atılmaya mahkûm edildi.

Zamanın seçkin bir hekimi olan Christopher Losada’ya, Protestanlığın öğretilerini açıkça savunduğu için, gövdesi gerilerek işkence edildi ve yakıldı. Sevilla’daki St.Isidore Manastırı’nın keşişlerinden biri Protestanlığa döndüğü için işkence gördü ve yakıldı. Toledo’nun Protestan yazarlarından biri, evinde bir odasının duvarlarını on emrin röprodüksiyonu ve kendi el yazısı metniyle süslediği için 1676’da kağıda bağlanıp yakıldı. Aynı mahkemede, Martin-Juan de Salinas iki eşli olmaktan 200 kırbaç cezasın çarptırılmıştı.

Vasconcelos adında bir adamla evli olan Madeira’da oturan bir İngiliz kadın 1704’te sapkınlıkla suçlandı ve Lizbon Engizisyonu’na gönderildi. Dokuz ay on beş gün boyunca bu kadın, ısrarla masum olduğunu söylediği bir suç yüzünden, yatması için nemli samandan başka bir şeyin olmadığı bir zindanda; yalnızca kuru ekmek ve su verilerek hapsedildi. Zorla itiraf almak için düğümlü kamçılarla defalarca kırbaçlandı; göğsü kızgın demirle üç ayrı yerinden yakıldı ve yaraları kendi kendine iyileşmeye bırakıldı. Sonunda, bir kez daha işkence odasına götürüldü ve cellat sabit sandalyeye oturtulması emrini verdi; iplerle öyle sıkı sıkı bağlandı ki kıpırdaması olanaksızdı. Sonra sol ayağı soyuldu ve ateşte kızdırılmış demirden bir terlik giydirildi ve eti kemiğe kadar yakana dek orada tutuldu. Kadın bayıldı. Ondan sonra öyle zalimce dövüldü ki sırtı omzundan beline kadar bir et yığınına döndü. Sonra kızgın terliği sağ ayağına geçirmekle tehdit ettiler. İşkenceye daha fazla tahammülü kalmayan kadın, önüne koydukları kâğıtları imzaladı.

Sevilla’da oturan saygın bir aileden gelen Jane Bohorquia adlı kadın, bir arkadaşı ile Protestan dini hakkında konuştuğu için yakalandı ve hapsedildi. Hamileydi ve çocuk doğduktan hemen sonra ve bedeni henüz acınacak kadar güçsüz bir durumdayken, vahşice işkence tezgâhına gerildi, eti kemiklerinden ayrıldı ve ağzından kan boşaldı. Bir hafta sonra öldü. Diğerlerinde olduğu gibi bu davada da, suçlunun hapishanede ölü bulunduğu rapor edildi ve uygulanan işkenceden resmi olarak söz edilmedi. Raporda şöyle yazıyordu: “Jane Bohorquia hapishanede ölü bulunmuştur; davasının yeniden gözden geçirilmesi üzerine Engizisyon masum olduğuna karar vermiştir. Bundan dolayı ona karşı başka dava açılmayacak ve haczedilen malları hukuken mirasçılara verilecektir.”

Uygulanan işkencenin ölümle sonuçlandığı ve gaddarlığın bu derecesini haklı çıkarmanın güç olduğu davalarda, ölümün bir kaza veya hastalık sonucu gerçekleştiğini ileri sürmek engizisyoncuların en gözde yöntemiydi. Valladolid’e, 1623 yılında, Diego Enríquez adında biri benzer bir “kazaya” uğramış ve hastanede ölmüştü.

1714 yılında Malaga’da İngiliz Protestan Isaac Martin’in davası vardı. adı nedeniyle Yahudi olmakla suçlanıyordu. Yakalandı ve mahkemeye çıkarılmak için Granada Engizisyonu’na götürüldü. Zindana kapatıldı ve kendisine şu talimatlar verildi: “Burada, sanki ölüymüşsün gibi büyük bir sessizlik içinde duracaksın; konuşma yok; ıslık çalmak ya da şarkı söylemek ya da çıtını çıkarmak yok; birinin bağırdığını ya da bir ses çıkardığını duysan da sen susacaksın ve 200 kırbaç yesen bile sesini çıkarmayacaksın.” Başengizisyoncu ile birlikte birkaç ziyaretçisinin olduğu uzun bir hapislikten sonra, Martin sapkınlıktan suçlu bulundu ve Granada sokaklarında dolaştırılıp 200 kırbaç yemeye ve İspanya’dan sürülmeye mahkûm edildi. Isaac Martin engizisyoncuların eline düşüp işkence gören ve gerçeği söyleyebilen çok az kişiden biri olduğundan, çektiği eziyetin öyküsünü kendi sözleriyle aktaralım:

Ertesi sabah saat on civarında aşağı kata indirildim, cellat ip ve kırbaçla içeri girdi. Ceketimi, yeleğimi, peruğumu ve boyun bağımı çıkarmamı emretti. Ben gömleğimi de çıkarırken, çıkarmama gerek olmadığı emrini verdi, o halledebilirdi. Yakamdan tutup gömleğimi soydu ve belime bağladı. Sonra bir ip aldı ve ellerimi bağladı, bir diğer ipi de boynumdan geçirdi ve beni, bir İngiliz sapkını görmek için bekleşen kalabalığın olduğu Engizisyon’un önüne götürdü. Dışarı çıkar çıkmaz kapıdaki bir papaz mahkûm edildiğim cezayı okudu: ‘Engizisyon’un Kutsal Örgütünün Lordları tarafından Isaac Martin’e halka açık sokaklarda 200 kırbaç vurulması emri verilmiştir. İngiliz Kilisesi dininden bir Protestan, bir sapkın olduğundan, okumuş ekmeğe, Bakire Meryem’in suretine saygısızlık ettiğinden, hüküm infaz edilsin.’ Bana yapılacakları bildiğimden, gözlerimi bağladıklarında öyle fazla korkmadım. Cezam okunduktan sonra cellat beni bir eşeğe bindirdi ve sokaklara çıkardı. Halk, ‘İngiliz sapkın!’ İngiliz sapkına bakın!’ diye bağırıp çağırıyor ve beni taşlıyordu. Kentin çığırtanı, Engizisyon’un kapısında okunan hükmü yüksek sesle yineleyerek önümden yürüyor, cellat yol boyunca beni kamçılıyor, çok sayıda insan da at sırtında, tören elbiseleri içinde, ellerinde teber ve asalarla peşimizden geliyordu.”

Francisco Moyen’in davası da dikkate değer. Potosi’de oturan yirmi dokuz yaşındaki bu Fransız, Engizisyon tarafından yakalanmış ve sapkınlıkla suçlanmıştı. Mahkeme için Lima’ya gönderildi. O günlerde Güney Amerika’ya seyahat etmek oldukça fazla zaman alırdı. Yol çok uzun sürdü ve Moyen inanılmaz sıkıntılara ve yoksunluklara katlanarak, sonunda, 1752 Mart’ında Lima Engizisyonu’na teslim edildi. Sapkınlıktan yargılandı ve 200 kırbaç ve on yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1754’te, kaçabilmek umuduyla akşam yemeği için verilen mumu kullanarak hücresinin kapısın ateşe verdi. Plan başarısızlığa uğradı ve hapishanede kaldığı süre boyunca yemeğini karanlıkta yemek zorunda kaldı. Bu bitmek tükenmek bilmeyen on yıl boyunca, Moyen, prangaya vurulu halde yaşadı. Engizisyoncuların “pranganın çıkarılması emrini” ancak ayak bileğini saran habis yaranın kangrene dönüşmesi olasılığı ve bunun sonucunda avlarından mahrum olma korkusu ile verdiklerini söylemek, Moyen’in içinde bulunduğu durumu daha iyi değerlendirmemizi sağlar. Bir insan taslağı haline gelmiş olan Moyen 6 Nisan 1761’de serbest bırakıldı ve ülkeden sürüldü.

Engizisyon mevki ya da rütbe tanımıyordu. Zengin ya da yoksul, köylü ya da soylu, ellerine düşene Tanrı’dan başka yardım edecek kimse yoktu. Sayısız ünlü kurbanlarından bir ide II. Philip’in büyük oğlu ve tahtın veliahdı olan Don Carlos’tu. Katolik başpapazı tarafından Tanrı adına yapılan aşırı uygulamalardan dehşete düşen Don Carlos, arkadaşları ve tanıdıkları arasında fırsat buldukça engizisyoncuların yöntemlerine karşı konuşmaya başladı. Konu Kutsal Örgütün kulağına gitti ve prens tutuklandı. Philip, Kralın gücünün İspanyol Engizisyonu’nunkinden daha az olduğunun farkındaydı ve buna oğluna pek düşkün olmadığı gerçeği de eklenince, durumunu çok iyi değerlendirerek herhangi bir müdahalede bulunmadı. Don Carlos sapkınlıktan suçlu bulundu ve ölüm cezasın mahkûm edildi. Mevkisinden dolayı kendisine bir ayrıcalık tanındı – ölüm biçimini kendi seçecekti. Bir damarının kesilip kan kaybından ölmeye karar verdi.

İŞKENCENİN TARİHİ
George Ryley SCOTT

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: