GÜNÜMÜZDE AŞK

(Bir Öğrenme Süreci)
Herrad Schenk

1933 yılı Almanya’da evlilik konusunda kritik bir tartışmanın başladığı dönemin (Nasyonal Sosyalizmin Hitler’le iktidara açıkça geldiğinin – y.ö.) ilk yılıdır. Aile yapısı içinde barınmakta olan tutucu düşünceler nasyonal sosyalizmle güçlü bir desteğe kavuşuyordu: Nazizm de Katolik Kilisesi gibi “evlilik, cinsellik ve neslin üreme olgusu” arasında birbirinden ayrı tutulamayan bağların öyle olduğu gibi kalmasından yanaydı ve “çürütüp kokuşturucu” bireyselleşme sürecine böyle dur denmeliydi. Ancak çok sonraları, altmışlı yıllarda ve yetmişli yıllar sırasındadır ki yüzyılımızın başlarındaki evlilik tartışmalarını hatırlatan fikirler yeniden alevlendi. Yeni tartışmaları başlatan ateş “Aşk Evliliği” ateşine dönüştü ve 1980’li yıllarda bu ideal evlilik başka bir renge büründü: Öğrenme Süreci Olarak Yaşama Ortaklığı.

İkinci Dünya Savaşı birincisinden farklıydı, şöyle ki birincisinde olduğu gibi cinsel ahlâkta sürekli bir gevşeme ama bu, savaş yaşantısı ve yabancılaşma yüzünden dağılmaya yüz tutmuş ailelerle ilgiliydi, 1950’lerde bu durum kısa süren bir görüngüydü. Derken boşanma sayısı sonra birdenbire düşüverdi, ancak yavaş yavaş yükselerek 1950’lerin durumu 1970’li yıllarda yeniden yaşandı. Ne var ki aile sosyolojisiyle ilgili incelemelerden görüldüğü üzere, evlilik ve aile kurumlarında artık şaşırtıcı bir kararlılık (Stabilik) yaşanıyor Almanya’da. “Aile yaşamının durumları, kararlılık ve kararsızlık açısından bakılarak gözlemlenecek ve değerlendirecek olursa şu açıkça fark edilir ki, ağır sosyal koşullar, hangi türden olursa olsun sosyal sıkıntılar, ne aile dayanışmasını ne de aile yaşamını -ortalama ölçekte de olsa- artık hiçbir zaman zayıflatıyor değil… Tam tersine güçlendiriyor bu dayanışmayı. Daha önceden evliliği tehlikeye sokan kişisel gerilimler ya da evli çiftin ve çocukların birlikteliğinde yaşanan kayıtsızlık yerine daha sıcak ve güçlü bir birlikte yaşama duygusuna bırakmaktadır” şeklinde bir kanıya yarıyor Helmut Schelsky (1953). Almanya’da devlet düzeni ekonomik düzenin çöküşü, ideolojinin iflası, ülke dışına kaçış ve sürgünler, ölümler ve sosyal köklerden kopuşlar insanların kaderini ve halkın güncel yaşamını 1914-18 savaşından çok daha derin boyutlarda etkiledi. Bu yoğun sarsıntıdır ki belki evlilikteki yaşam durumlarına “kararlılık” kazandıran faktör! Çünkü pek çok insanın o dönemde aile’yi sosyal ilişkilerin bozguna uğramadığı son kale, güvenilir biricik destek olarak gördü. Savaş sonrası darlık ve sıkıntıların ilk yıllarında olduğu gibi yeniden kalkınmanın ve iktisadi mucizenin gerçekleştiği dönemde evlilik birçokları için muhtemeldir ki eskilerin şu “çıkar evliliği” dedikleri birlikteliği andırıyordu: Evlenen çiftler kendilerini her şeyden önce çalışma ortakları olarak kabul ediyor, aileyi bir dayanışma birliği sayıyorlardı. Çiftlerin her biri kendi işinden, kendi rolünden sorumluydu, “sabanı çamurun içinden çekip çıkarmak” için birlikte yorucu bir çalışma gerekti. Gerekli olan şeyleri sağlamak, örgütlemek, yuvayı kuruncaya kadar el ele vermek… nedir ki geri planında emeğin egemen olduğu bu hayat tablosunun üzerinde Katolik Demokrat Parti’nin (CDU) koyu tutucu aile politikası esiyor Almanya’da. Bu, evlilik kurumunun ve ailenin korunmasına yönelik bir politikadır, örneğin Aile Sorunları Bakanı Würmeling 1953’te “Boşanmanın kolaylaştırılması, devletin ve toplumun ayakta kalması bakımından ailede köklenen temelleri tehdit eder” diye konuşmakta ve böylece çoğunluğun sesine tercüman olduğuna inanmaktadır.

Bu savaş dönemi ve savaş sonrası evliliklerinin içine düştüğü ruhsal sıkıntılar ancak çok sonra 968 kuşağının kendi ana-babalarına yönelttikleri suçlamalarda yansır. Savaş ve savaş sonrası yıllarda doğanların pek çoğu ana-babalarının yaptıkları evlilikleri, dışardan kararlı (dengeli) gözükmesine rağmen içten içe kof bir kurum olarak algıladılar, boğucu buldular. Ayrıca 60’lı yıllarda bir problem durumuna gelen erken evlilikleri de kısmen de olsa genç insanların bir an önce ana-baba evinden kopma eğilimlerine bağlamak gerekir. Kendi başlarına yapmaya karar verdikleri ve kendilerinden önceki uşakların daha rahat edeceklerini umdukları bir evlilik onların gruplar halinde veya aynı konutu paylaşarak yalnız yaşamak gibi alternatif yaşam biçimleri o zamanlar henüz yoktu.

Nedir ki 60’lı yılların ortalarına doğru “cinsellik dalgası” denen bir akım İskandinavya’dan kopup Almanya ve Orta-Avrupa’ya girdi. Ingmar Bergman’ın 1963’te İsveç sinemalarında gösterilen filmi “Sessizlik” bir yıl geçmeden bütün Batı-Alman kamuoyunu derinden sarstı. Birkaç yıl sonra da Oswald Kolle’nın cinsellik konusundaki aydınlatıcı filmleri piyasayı kapladı. “Eşiniz, bilinmeyen yaratık” (1969) ve “Kocanız, bilinmeyen erkek” (1970) gibi filmler büyük seyirci kitlesi topluyor, cinselliğin karanlıkta kalmış kesimlerini perdede keşfetmeye çıkan insan yığınlarını kendine çekiyordu. Buna paralel olarak altmışlı yılların ortalarına doğru “doğum kontrol hapları”nın zafer yürüyüşü başladı Orta-Avrupa’da. Aslında bu haplar A.B.D.’de kadının doğurganlığıyla ilgili araştırmalarda Katolik bir doğum uzmanı tarafından bir yan ürün olarak rastlantı sonucu icat edilivermişti. Yumurtlamayı önleyen bu hormonlu ürünler 1996’da Dünya Sağlık Örgütü (WHO)’nün bir uzmanlar komitesi tarafından “sağlığa zararsız” bulundu, ama Almanya’da hekimlerin bir bölümü bu hapları uzun bir süre salık vermekten çekindi. 1965’te 400 hekimin imzaladığı “Ulm Muhtırası” söz konusu hormonlu hapları “doğanın yaratıcı gücüne müdahale ettiği” gerekçesiyle kınıyordu. Hapların yaygınlaşmasıyla bir grup seks dalgasının patlak vereceğinden çekiniliyordu. Bir yanda cinsellik dalgası, öte yanda kontrol hapları ikisi de aynı zamana rastgelmişti ve haplar, cinsellik ahlâkının liberalleşmesinde, özellikle evlilik-öncesi cinsel ilişkilerin serbestleşmesinde uzun süre etkili oldular. Ne var ki işler çığırından çıkacak düzeye hiçbir zaman gelmedi.

Cinsellik dalgasının ortaya çıkmasıyla birlikte Orta-Avrupa insanının cinsellik karşısındaki tutumunu daha sonraki yıllarda belirleyecek olan iki ayrı gelişme baş gösterdi. Birincisi – Van de Valdes geleneğine uyarak- cinsellik alanında geniş bir bilimsel literatür ortaya çıktı. Özellikle A.B.D.’de anketler ve ampirik araştırmalar yapıldı, bunların sonuçları birçok raporlar halinde piyasaya sunuldu: 1948 ve 1953’de A.B.D.’de yayınlanan Kinsey raporları 1954 yılından başlayarak bütün dillere çevrilecekti. Yıllar boyunca gitgide daha büyük sayılara ulaştı bu yayınlar, bu arada Gieses ve Schmidt’in Öğrencilerde Cinsellik (1968) Masters ve Johnson’un Cinsel Reaksiyon (1967) Evliliğin Zevki (1976) ve Hite-Raporu (1977) korkunç baskılara ulaştı. Özellikle Hite-Raporu kadın cinselliği konusunda yoğunlaşıyordu.

Dönemin ikinci büyük gelişmesi, cinselliği aydınlatan bu literatürle sıkı sıkıya bir çıkar ilişkisi olan bir akımdı, yani Seks, Erotik ve Pornografinin ticarileştirilmesi. İsveç filmi diye kısaca anılan filmlerin yarattığı dalga altmışlı yılların ikinci yarısında bütün Orta-Avrupa’yı bir sel gibi istila etti. Aralarında ciddi denebilecek olanları da dahil pek çok magazin dergisi kapak sayfalarını çıplak, yarı çıplak kadın fotoğraflarıyla doldurmaya başladılar. Seks ve pornografi gitgide reklamların ana öğesi haline geliyordu, hemen hemen her konuda böyleydi. Bunun yanında Sex-Shop denilen dükkanlar, yalnızca seks filmi gösteren sinemalar yerden mantar gibi bitiyordu.

Meta haline getirilmiş cinsellikteki bu patlama, insan insana ilişkilerden koparılarak alışveriş konusu durumuna getirilen bir cinselliğin teknik yönlerine duyulan ilgi, kısacası insanın kendine yabancılaşması bugün hâlâ sürüyor, özellikle bu yabancılaşmanın dinsel baskılarla, dolayısıyla sahte bir ahlakçılıkla yaşandığı ülkelerde, yobazlığın siyasal ahlâka harç edildiği ülkelerde… Görsel basın bu yabancılaşmayı kullanarak kendi ülkesindeki kadınların öncelikle sömürülmesine önayak oluyor: Uygarlaşmanın utanç duvarı. Çoğunluğunu erkeklerin oluşturduğu pek çok insan cinsel ahlâktaki yumuşamaya rağmen cinsel ihtiyaçlarını kişisel ilişkiler çerçevesinde çözüme ulaştıracak durumda değiller, Bunu belki de bu ilişkilerin gerektirdiği ölçüde bir ruhsal uzlaşma sağlamaya hazır ya da yatkın ölçüde olamadıkları için yapamıyorlar. Yüzyılın başlarında fuhuşun daha hoşgörülü bir cinsel ahlâk sayesinde ortadan kaldırılabileceğine inanan cinsel reformcu aydınların eskiden beri düşledikleri fikirler de böylece suya düşüyordu.

Altmışlı yılların ikinci yarısında öğrenci hareketleri sırasında burjuva evliliğine karşı yeni bir eleştiri dönemi başlatılınca Cinsellik Dalgası da iyice hızını aldı. Evliliğe yöneltilen eleştirilerin arka planındaki teorik düşünce kısmen de olsa ilginçti, ki otuzlu yıllardan kaynaklanıyor, hatta 1920’lerin deneyim ve tartışma ortamına dayanıyordu. Ama Aydınlar kesimi bu gerçekleri Almanya’da ancak otuzlu yıllarda algılıyordu. Örneğin “Baskıcı Cinsel Ahlâkın Sökün Edişi” (1932) ve “Cinsel Devrim” (1936) adlı eserleriyle Wilhelm Reich ya da “Otorite ve Aile” (1936) ile Max Horkheimer.

1933’te (Hitler’in resmen iktidara gelişiyle – y.ö.) Almanya Komünist Partisi’nden ve 1934’te de Uluslararası Psikanalizciler Birliği’nden atılan Marksist psikanalizci Wilhelm Reich öğrenci hareketinin klâsik önderi haline geldi. Öğrenciler onun çok yönlü eserinin bir bölümünden, özellikle Reich’in kendisinin de eleştirel bir tavır aldığı bölümlerinden hareketle yola çıkıyorlardı. 1930’da W. Reich Almanya Komünist Partisi (KPD) içindeki çalışmaları çerçevesinde Berlin’de Cinselliğin Ekonomisi ve Politikası ile, kısacası Seks-pol diye adlandırılan Cinsel Politika ile uğraşmıştı. Ne demekti Cinsel Politika? Bu, bir yanda Marks’ın öte yanda Freud’un (Psikoanalizin) getirdiği çıkış noktalarını bağdaştırma denemesiydi ve W. Reich’in işçi kesimindeki genç insanların gebelikten korunma, hamileliği önleme ve benzeri konularda danışmak ve yardımlaşmak için başvurduğu cinsel danışma merkezlerinde pratik hekim olarak çalışırken edindiği tedavi deneyimlerinden doğmuştu.

Reich, kapitalist toplumdaki baskı mekanizmalarının bireylere cinsel ihtiyaçlarını bastırma ya da bastırmaya zorlama şeklinde yansıdığı kanısındaydı (1). O ilkel toplumlarda cinsel yaşamın istek-isteksizlik (Lust-Uhlust) ilkesine göre değerlendirildiğini kurguluyordu. Ancak ekonomik ve siyasal güç toplumda belli bir sınıfın elinde yoğunlaştığı zaman bu sınıf, kendi egemenliğine sosyal alanda da dayanak sağlamak için artık “baskıcı bir ahlak” üretmeye başlamakta, bu ahlâk söz konusu toplumun içine daha eğitilme döneminde sindirilmekte ve her kuşak kendi içine sinen bu baskıyı kendi çocuklarına da uygulamaktadır (2). “Cinselliği bastırma” ya da geriye itme “eksiksiz üretkenlik” safhasını, orgazmdan haz veya zevk duyma yeteneğini bastırmak demektir, suçluluk, kabahat işleme bilinci ve cinsel korku yaratmaktadır. Cinselliğin bastırılması ve kapitalist toplum düzeni yanyana yürürler, birbirlerine destek verirler. Cinselliği bastırıcı, haz düşmanı, cinselliği yadırgayıcı eğitim, şiddet ve otoriteye eğilimli ya da inanan insanlar yaratır ve bu insanlar kendilerine yabancılaşmış işleri yapmaya hazırdırlar, toplumda mevcut üretim ve egemenlik ilişkilerini sorgusuz sualsiz hiç eleştirmeden öylece kabullenirler. Kapitalizmin ekonomik ve toplumsal düzeni bu tür insanlarla yaşar. Cinsel baskıcılığın daha ilk çocukluk yıllarında başlayarak uygulandığı ortam burjuva toplumundaki çekirdek ailedir. Önceden cinsellikleri bastırılmış da olsa evlilikte sadakat ve de “sürekli tek-eşlilik” kurallarıyla eli kolu bağlı olsa bile ana-baba çocuklarını kendi cinsel ihtiyaçlarını bastıracak şekilde eğitmekte ve böylece birtakım burjuva erdemleri üretmektedir, örneğin başarı, disiplin, düzen, itaat.

Kadınlar ise evlilikte kocalarına ekonomik yönden bağımlı kalmaları yüzünden iki kat ezilmekte, baskı altında tutulmakta olup kendilerini dolaylı olarak koruma amacıyla, bu kez kocalarına “uyumlu-olma baskısı” uygulamakta, onlara kendilerini ve çocuklarını düşünüp amirleri, işvereni ve devlet otoritesiyle dalaşmamayı öğütlemektedir. Reich, Kapitalizmin “baskıcı evliliği”ne karşı, kendi kanısına göre, özgür bir toplumda gerçekleştirilebilecek bir model öneriyordu ki bu, “belli bir zaman için sürekli cinsel bağlantı kurmak”tı. Eksiksiz bir cinsel haz üretmeye erişerek özgürleşen insan “cinsellik ekonomisi açısından kendi kendine yön verecek” duruma da gelir. Ve “kendini yönlendirme” deneyimine dayanarak insan gerek nevrotik bir poligamiye gerekse (bir o kadar nevrotik sayılan) ömür boyu moonogamiye olan ilgi ve eğilimini yine kendiliğinden yitirecektir. Bunun yerine “doğal bir körelme ya da duyarsızlık” başgösterip çiftler birbirleri için cinsel çekiciliklerini yitirinceye kadar bir süre için monogam ilişkiler doğacaktır. Bu durumda çift birbirinden dostça kopabilir ya da kopmalıdır veya belki üçüncü bir kişiyle geçici bir ilişki sayesinde aralarındaki cinsel gerilim yeniden canlanabilir. “Her sürekli cinsel bağlantıda ana zorluk” diyor Reich, bir yanda cinsel arzunun, öte yanda da çiftlerden herhangi birinin ötekine beslediği ve zamanla artan duygusal bağların (arada bir ya da kesin olarak körelme, yani tavsamadır. “Yalnızca vicdan yüzünden sadık kalmak” uzun vadeli her ilişkiye zarar verir ve sonunda insanın eşine karşı beslediği bazı olumsuz duyguları bastırmasına yol açar, hatta bu kadarla da kalmaz, nevrotik bir rahatsızlığa iktidar bozukluklarına ve buna benzer olumsuzluklara neden olur. Cinsel arzuların körelmesini önlemeye hiçbir iyi niyet yetmediği gibi, yeni hiçbir sevişme tekniği de başa çıkamaz bununla. O bakımdan başka insanlardan kaynaklanan cinsel uyarıları bastırmaya veya içine atmaya kalkışmadan, hiç bir suçluluk duygusuna kapılmaksızın yeni ve alternatif bir ilişkiye girmek daha iyidir. W. Reich’in kendisi hayatında “birbirini izleyen monogamiler” yani birbiri ardısıra meşru veya meşru-olmayan birtakım evlilikler yapma modelini gerçekleştirdi. 24 yaşından başlayarak 60 yaşında ölünceye kadar böyle dört evlilik yaşadı. [Bundan sonraki kelime-altı-çizim’leri benimdir. Y.Ö.]

Altmışlı yılların sonuna doğru Batı Almanya’daki sol hareketler içinde toplumda cinsel bir devrim yapılmasını kapitalizme karşı mücadelenin bir aracı olarak gören siyasi örgütler vardı. Komün I ve Auss (Bağımsız ve Sosyalist Öğrenciler Eylem Merkezi) bunların en önünde geliyordu. AUSS örgütü, cinsel bakımdan olgunluğa ermiş gençlerin “doğum kontrol” haplarını serbestçe kullanabilmeleri gerektiği yolundaki isteğiyle, daha kurulur kurulmaz kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Oysa böyle bir isteğin bugün artık ne devrimci, ne de öyle toplumsal bir yankı uyandıracak yönü kalmıştır. 1966’da Berlin’de kurulan Komün I örgütü ise öyle bir gösteri sahnesine dönüştü ki devrimci cinsel ilişkiler orada etkili bir propaganda sağlayacak biçimde tiyatrolaştırılıyor, sıradan burjuva insanı bundan ya hayranlık ya da tiksinti duyabiliyordu.

Komün I, W. Reich’in “Burjuvazinin Baskıcı Evliliği”ne ve “Sürekli ya da kalıcı Monogami”ye yönelttiği eleştirileri benimsemiş, bu eleştiriyi bütün “İkili İlişkiler”e genelleştiriyordu. İkili her ilişki baskıcıydı: “Tahammül edilmez bir ilişki olarak sadece cesetler üreten ikili-ilişkinin burjuvalar gibi kuruntular içinde telef olması doğru değildir” deniyordu. Bu ilişkinin yerine programlı bir grup seks almalıydı. Bazı komüncüler daha serbest ve sorunsuz cinsel yaklaşımlardan yana idiler. Hiçbir yakınlaşma baskıcı eğitimin aşılmasında fazla bir çabaya ihtiyaç göstermemeliydi. Bir süre Komün 1’de yaşayan ve sonradan bu çevreden ayrılıp terörist olan Bommi Baumann şöyle konuşuyor: “Bizde (işçi ortamını kast ediyor) durum zaten çok basitti. Bir gün bir nişanlınla yatarsın, ertesi gün başka. Aslında nişanlanacak birini hep bulursun. O zaman peşine o kadar çok kız düşer ki öyle bir şey (ikili ilişkiyi kastediyor) zaten hiç başına gelmez. Saçların uzun olur da herhangi bir yere gidersen orada bir sürü kız üstüne üşüşüyor, özellikle fabrika kızları. İlişki çekmecesi’ne (piyangosu’na) [kız veya erkeğin, el altındaki ilişkilerden herhangi birini içinden istediği zaman piyango gibi çekip alacağı çekmece, anlamında – y.ö.] hiç ilgi duymadım, bu burjuvaların işiydi”. Bommi Bauman, komündeki öğrenci arkadaşlarını hep “ruhsal dram” ve “sürekli aşk maceraları” yaratmakla suçluyor: “Bu tipler boyuna bir şeylere takılıp orada kalıyorlardı, ilişkiye girmeden hep bir hak talep eder gibiydiler, o yüzden nişanlıları da pek olmadı”. Komün I içinde kadından çok erkek, hatta sadece bir tek kadın olması belli ki hiç rastlantı değil. Ama şurası belli ki okul öğrencisi meraklı bir takım meraklı kızlar gelip gidiyordu sürekli bir bağlantıya girmeksizin.

Bommi Baumann’ın besbelli diye hiç tasalanmadan safdillikle kendinden kabullendiği grup -ya da karmaşık seks olayı komün kuramcılarınca program olarak formülleştirildi ki bu insanı aşağılayıcı çizgilerle doluydu. Kunzelmann 1967’de “Pardon” dergisine gündem olarak verdiği bir yazıda kadınların burjuva cinsel ahlâkından nasıl “kurtarıldığını” şöyle anlatıyor: “Tıpkı atların eğitildiği gibi! Önce birinin ata binmesi lâzım, sonra herkes biniyor ata. İlkin aşk ya da buna benzer bir şey söz konusu, sonra sadece zevk ve şehvet. Ortada korkunç derecede basit bir dümen var: Kızın biri adamın birine aşık ettiriliyor ve onunla yatıyor, bir süre sonra hayalleri kırılıp işi kanıksadı mı kız ötekilerinin ‘şefkati’ne bırakılıyor. İş düzene girdi mi kız artık komün’ün gerçek bir üyesi sayılır”. Yukarıdaki ifadelerde yatan şovenist ve cinsel kendini- beğenmişlik, yardımcı-işçi Bommi Baumann’ın komündeki orta-sınıf delikanlılarında saptadığı sıkıntının arka planında hiç de hoş olmayan bir etki yaratıyor. Programlı grup seksin genelde başarısızlığa uğradığı belli oldu. Öteki pek çok solcu gibi Komün I’den ayrılan Reimut Reiche kanaatini şöyle belirtiyordu: “Oradaki olay, sıradan ikili ilişkilerde yaşanan cinsel baskılardan daha yoğun baskıların belirdiği cinsel ilişkiler yaratma olayıdır, sadece kaderde olacak olan şey bir an önce oluyor, iki kişi çıkıp birbirini seviyor ve komünden ayrılıyorlar”. R. Reich, Komün I’in burjuvazinin baskıcı cinsel ahlakını yıkma deneyini “içe dönük bir terörizm” olarak nitelemektedir.

Komün I’in -üstüne bir kılıf geçirip fiyakalı biçimde- yerleştirmek istediği cinsel ahlâk, öğrenci hareketinin ve ondan etkilenen çevrelerin daha yumuşak bir biçimde altmışlar sonu ve yetmişler başında yaymaya çalıştığı cinsel ahlâktı. O zamanlar şu ünlü slogan ortaya atılıyordu: “Kim birisiyle ilk kez yatarsa o artık kurumun malıdır”. Bazı çizgileriyle bu cinsel ahlâk 1920’lerdeki erkek kadın Rus devrimcilerini anımsatıyordu. O dönemde de cinsellik, ruhsal-hijyenik bir zorunluluk olarak vurgulanırken cinselliğin insan insana ilişkilerdeki anlamı örtbas ediliyordu, duygular savuşturuluyor, romantizme kapılmak, yüreğin sıcaklığından kaynaklanan impulslar aşağılanıyordu. Öğrenci hareketlerinin ortasında geçen ve güçleşen feminist hareket’in Yeni-Sol’a yönelttiği eleştirileri dile getiren “Deriyi yüzmek” adlı romanında Verena Stefan şunları yazmaktaydı: “Cinselliği içine sokulduğu mistik havadan kurtarmak istiyoruz. Cinsellik insanın kolayına gelen bir durum olmalı, yoksa bir insanın başka biriyle karşılaştığında tırmandığı doruk noktası değil. Çünkü cinsellik birbiriyle ağırlıksız bir ortamda tanışmak için bir imkândır”. Şöyle devam ediyor V. Stefan: “İlk aşkın sarhoşluğu çok gerilerde kaldı, nefretle kapandı o dönem. Bir insana artık o denli yakın olmak istemiyordum. Evliliği ise kafamdan çıkarıp atmıştım, burjuva bir şeydi”. Feminist hareketin bazı dönemlerinde olduğu gibi duyguları açığa vurmak, aşktan söz etmek oldukça aşağılatıcı bir durumdu: “Birbirimizle bir yıldır dilsizler gibi hiç konuşmadan yatıp kalktıktan sonra, Samuel’in izne çıkmasından bir gün önce, söylemekte öylesine cimri davrandığım ilk itiraf çıktı ağzımdan… Dave, hoşlandığımı kendisine söylediğim zaman o kadar gülmüştü ki, Aşk dedi ‘Bu çocukların hoşlandığı bir şey değil mi?’ “.

“Karşı cins üzerinde hak iddia etmek” yetmişli yıların sonlarına kadar ağırlığını sürdüren bir slogandı ve ilerici orta sınıfın geniş çevreleri için bile çekiciliğini koruyordu: Bir ilişkiyi “duygu ve heyecanla zenginleştirme”ye yarıyordu. Ve bu iddia, ilişkiyi sürdürme isteği gibi gizli ya da açık bir isteğin arkasında saklanıyordu. Hiçbir sahiplenme iddiası’na sahip olmamak -kadınlardan söz eden erkeklerin gözünde- bir erdem sayılıyordu.

Yetmişli yılların ilk yarısında ortaya çıkan feminist hareket cinsellik ve aşk konusundaki kavga ve tartışmalarını sürdürdü, bu mücadeleye yeni renk ve içerikler kattı. Söz konusu içeridekilerden biri aslında öğrenci hareketlerinde de varolduğundan, cinsel baskılardan kurtulma açısından sadece erkeklerin ileri sürdüğü modelle ilgili tartışmalar başından beri ön planda yer alıyordu.”Eksiksiz bir cinsel üretkenliğe ulaşmış” cinsel devrimci ahlâk denince erkeklerin anladığı şey feministler açısından “sosyalist anlamda bir düzüşme zorunluluğu” idi. Öğrenci hareketinin, burjuvazideki baskıcı evliliğe ve kalıcı monogamiye karşı getirdiği protestoyu, kadın hareketinin, “penetration”(duhul)un öncel rolüne karşı ve ataerkil düzende kadınların cinsel ve duygusal ihtiyaçlarının bastırılmasına karşı getirdiği protestolar izledi. Yalnız ticaretleştirilen seks ve cinsellik alanındaki yalandan aydınlatmacı girişimler değil, solcu erkeklerin sözde ilerici, ama aslında şovenist cinsel ahlâkı da nesne rolüne sokuyordu kadınları. Kadınları yabancılaştırma’nın boyutlarını Verena Stefan çok etkileyici biçimde açığa vurur: “Biri tutkuyla ve hayvan gibi öpüyordu, öyle ki onun dişlerinden başka bir şeyin farkında olmadım. Ben de tutkuyla ve hayvan gibi öptüm. Öbürü hafifçe dokunur gibi öpüyordu, hiç deneyimi olmayan toy biriydi, ben de acemi gibi hafifçe öpüyordum. Birisi bacaklarımı kapalı tutmamı istiyordu, ötekisi açık ve dümdüz. Daha sonraki açık tutayım istedi bacaklarımı ve ben de kapalı tuttum, ya da açık yahut da dümdüz. Bazısı bütün gece yapmak istiyordu, bazısının yapabildiği ise sadece bir kez ve her seferinde ben de ya bütün gece yaptım bu işi ya da bir kez”. Altmışların sonu ve yetmişlerin başlarında Amsterdam’ın otorite düşmanı sol çevrelerinde geçen romanında Anja Maulenbelt, aşk ilişkilerinde erkek ve kadınların birbirinden farklı beklentiler içinde olduklarını şu basit formüle indirgemektedir: “Ben buna bir çeşit sözleşme diyorum. Biz bir parça sıcaklık görelim diye bunu seks ile ödüyoruz. Erkekler ise seks için sıcaklıklarını ödüyorlar”.

Cinsellik ve aşk konusundaki, karşıt-cinsler arası (heteroseksüel) cinsel ikili ilişkiler alanındaki tartışmalar böylece yeni seslere büründü. Kadınların, geniş kapsamlı şu bireyselleşme sürecinde kendilerini gerçekleştirme mücadelesinin savunuculuğunu yapan kadın hareketi, Sol’un cinsel devrimci kurtuluş veya özgürleşme programını aslında erkek hegemonyasının çeşitli yüzlerinden biri olarak açığa vuruyordu. “Önceleri kadınlar, istemedikleri zaman iffet taslamak ve korkudan olacak, arzulamadıkları bir gebeliği istemeyebilirdi. Ama bugün cinsel bakımdan aydınlandılar, üstelik kontrol hapları var ellerinde”. Kadın ile erkek arasında gerçek bir aşk – Alice Schwarzer’in “Ufacık Farklılık ve Sonuçları (1975) adlı kitabının ana konusu buydu- ataerkil bir toplumda mümkün olamazdı. Çünkü her erkek-kadın ilişkisi bir hegemonya “ilişkisiydi. Bu hegemonya sadece kadının evlilikte düştüğü ekonomik bağımlılık durumundan değil, evlilik kurumuyla sıkı sıkıya bağıntılı olan “karşıt cinsler arası baskıcı cinsel tutumdan kaynaklanıyor. Ataerkil toplumda erkekler kadınlara, erkeklerin ihtiyaçlarıyla belirlenen cinselliği (ki bu, “vajinal orgazm” mitosundan ve “duhul”dan kaynaklanıyor) kabul ettirilebiliyor ve zorluyor çünkü karşıt-cinsler arası baskıcı cinsellik” erkeklere şunları sağlıyor: Kadın üzerinde yaratılan seks tekeli, bunun yanında duygusal tekel (kadınların sadece erkeklere aşık olabileceği varsayımı), ayrıca sosyal tekel (kadının evlendiği veya hiç değilse bir erkekle ilişkisi olduğu zaman sosyal kabul görmesi) ve de ekonomik tekel.

Birinci nitelikte sayılan “vajinal orgazm mitosu” ile “duhul (penetration)” kuralı karşısına Alice Schwarzer ve Kadın Hareketi, “gerçek” kadın cinselliği denen bir moment çıkardılar ki buna ancak yozlaşma tehlikesine düşülmediği takdirde kadınların lezbiyen ilişkilerinde rastlamak mümkündü.

Böylece bir yandan cinsellik sorununda kendine ait olmayan bir eğilimin yerine kendine ait olmayan başka bir eğilimi koyan yeni bir program öne sürülüyordu. Öte yanda bu programın dayandığı analiz ve programın sunuluşundaki polemik, iler ki yıllarda pek çok erkeğin kadınların cinsel ihtiyaçlarının başkalık veya farklılığı konusundaki duyarlılığının -başlangıçta pek çok erkek ve kadında huzursuzluk ve huysuzlanmaya yol açmasına rağmen- artmasına neden oldu. Üstelik kadın hareketi, eşcinsel çiftlerin ve grupların karşıt-cinsten çiftlerle sosyal ve hukuksal bakımdan her yönde eş tutulması talebinde de bulunuyordu.

Öğrenci ve kadın hareketlerine egemen olan kimi düşünceler, başlangıçta öğrencilere has veya akademik, ama yine de küçük bazı seçkinci çevrelerle sınırlı kalmakla birlikte yetmişli yılların ortalarına doğru giderek yaygınlık kazandı. Özellikle orta sınıftan çiftler cinsel ahlâkın yumuşatılmasından yanaydılar. Wilhelm Reich ve öğrenci hareketinin bıraktığı izler arasında, sürekli bir monogaminin değer ve imkânlarından kuşku duyup açıkça protesto etmek adet haline gelmişti ve feminist hareket, genelde kadınlara da kendi cinsel haklarını belirleme hakkının tanınması yolunda katkıda bulunmuştu. Evlilik-öncesi cinsel ilişki kurma olaylarına da bu dönemde sıkça rastlanır oldu. Evlilik cüzdanı olmaksızın birlikte yaşayan çiftler asosyal olma havasından sıyrıldılar. Konutlarda birlikte yaşayan gruplar başlangıçta sol hücrelerin ve terörist derneklerin yakınlarına yerleşmişken bu grupsal yaşam giderek özellikle yirmi-otuz yaşlarındakilerin güncel yaşam biçimi haline geldi.

Alice Schwarzer’in “Ufacık Fark ve Sonuçları” adlı kitabının yayınlandığı 1975 yılında Batı Almanya’da Nena ve George O’Neill’in birlikte kaleme aldıkları “Açık Evlilik” adlı kitabı da piyasaya çıktı ve büyük rağbet gördü. Hemen sonra “yeni” tür monogami’nin savunmasına geçti bu yazar ikilisi. Genelde evlilik kurumuna karşı ve de “1970’lerin hareketlerinde olduğu gibi serbestçe” yaşamayı paylaşmaktan yana değillerdi. Tam tersine, “insanın sağlamca kurulmuş bir sosyal çatıya olan doğuştan gelen ihtiyacı”ndan yola çıkıyorlar ve “nikâh cüzdanın kadınla erkek arasında bir güven ilişkisinin doğması için en önemli önkoşul” olarak görüyorlardı. Ama diyorlardı “Evlilik yaşayacaksa kapalı ve sıkıcı olacak yerde, tersine açık ve serbest olmalı”.

Bu postülanın ardında radikal-bireyci bir varsayım vardı. Kadın ve erkeğin, evlilikte birbirinden adamakıllı bağımsız, kendi başına ayakta duran kişilikleri olmalı, birbirlerine kendilerini kendi bildikleri gibi geliştirme hakkını tanımalılar… Yazar ikilisi, evli çiftlerden birbiriyle kaynaşma, birbirinin kişiliklerinde erime bekleyen “geleneksel evlilik ideali”ni eleştiriyorlardı. Çünkü bu ideal, çiftlerden şunu istiyordu: Pek çok şeyi birlikte yapmak, her yerde birlikte görünmek, kendi kişiliğini bir erdemmiş gibi inkâr etmek. Çünkü ilke şuydu: Sen bundan vazgeçersen ben de şu konudan vazgeçmeye hazırım. Böyle davranmakla taraflar kendi kişiliklerinin gelişmesini dondurmuş olacaklar ve aradaki ilişki de sıkıcı bir duruma dönüşecektir. “Çiftlerden herhangi birinin ötekini sahiplenmesi, feragat, sadece ve hep birlikte görünmek, katı bir rol dağılımı, mutlak sadakat, tam bir tekelcilik” gibi geleneksel ilkelerin karşısına O’Neill ikilisi arkadaşlığa dayalı “açık evlilik”in ilkelerini koydular: “Birbirinden bağımsız yaşama kişiliği geliştirme, bireysel özgürlük, rollerin esnek dağılımı, karşılıklı güven, dışarıya açılmakla ilişkiyi derinleştirme”. Açık evlilik anlayışı gerçi üçüncü kişi veya kişilerle cinsel ilişkileri ille de içeriyor değil, ama bunu evliliği yıkacak bir felaket olarak saymıyor, pek âlâ mümkün diye kabulleniyor.

Nena ve George O’Neill ikilisi, insanın eninde sonunda yaratılıştan monogam olarak yaratılmadığını savunuyor ve şöyle sürdürüyor savunusunu: “Cinsel sadakat geleneksel evliliğin taptığı yanlış bir puttu… Sadakat açık evlilik çerçevesinde yeni bir anlama bürünür… Evli çifti birbirine kelepçeleyen şey cinsel ve psikolojik bağımlılık değil, evlilerin birbiri karşısındaki dürüstlüğü ve birbirinin gelişmesine karşı beslenen sorumluluk duygusudur. Benliğin bütünlük ve tamlığa erişmesine ve karşılıklı saygıya duyulan sorumluluk”. Ancak bazı durumlarda, açık evlilikte dışarıya dönük bir ilişkinin cinsel teması da kapsayıp kapsamayacağına karar verilebilir deniyor, hatta bunun imkânı varsa olumlu bir sonuç yaratabileceği, yoksa öteki durumlarda evli çiftin değerlendirmesine bağlı olarak ve ilişkinin asıl niteliği açısından evliliğe zarar da vereceği düşünülüyor. Her ne olursa olsun açıklık, bu tür kaçamakların doğru dürüst değerlendirilebilmesi bakımından çok önemli bir rol oynuyor.

O’Neill ikilisinin Açık Evlilik tezlerini dayandırdıkları ilkelerin bazıları Arkadaşça Evlilik anlayışı konusunda Ben Lindsey’in daha 1929’larda belirttiği düşüncelere denk düşüyordu. Gerek O’Neill’lerin Açık Evlilik modelinde gerekse Ben Lindsey’in Arkadaşça Evlilik modelinde olsun cinsel sadakatsizlik ille de olumsuz sayılmıyor, her iki modelde de ağırlık “evlilik içinde iletişim’in açık tutulması”na veriliyordu. Açık Evlilik, orta sınıfta artık pek geç sayılmasa bile genelde genç olan pek çok liberal aydın çift için bir ideal olup çıktı. Kontrol hapları, evlilik öncesi cinsel ilişkilerin rizikosunu azalttığı gibi, gebe kalma tehlikesinden koruyor, evlilik dışında birden fazla ilişki kurmaya, “kaçamak” yapmaya da imkânlar veriyordu. Asıl ilişki ile yan ilişkiler arasında ip oynatmak ya da hangi ilişkide başarılı olunuyorsa o tarafı yeğlemek Swinging Seventies (1970’lerin sallantılı yılları)’in en gözde konusu haline geldi. Bir kaçamağı gizlemeye kalkışmak, çiftlerden birinin ötekisi üzerinde “sahiplenme iddiası”nı açığa vuran kıskançlık tutumu kadar “yasaklayıcı”ve dar-kafalı bir tutum sayılıyordu. Bu cinsel ahlâk kimi yönleriyle I. Dünya Savaşı öncesindeki “erotik akım” dönemini anımsatıyordu, ne var ki şimdi artık çok daha geniş çevreleri etkiliyordu bu akım. Cinsel ilişkileri “doyuncaya kadar yaşamak”, yaşama duygusunun güçlendirilmesi, bir gelişme şansı olarak görülüyordu. Erotik ve cinsel duygusallık hayatın başlı başına değeri olan yönleriydi. Evliliğin dışına çıkan “yan ilişkiler” genelde bütünden kopuk, sadece cinsel olan ilişkiler sayılmazdı. Bunlar daha çok dostça kişisel birtakım ilişkilerin içinde sayılmalıydı. Bu düşünceler ne olursa olsun Açık evlilik kapsamının içine giriyordu. İşte böylece “çekmecedeki yedek ilişkiler”in sayısı giderek çoğaldı. Pek çok kadın ve erkek, kendilerini ruhsal olarak hazır olmadıkları bir hoşgörüye zorlayarak ya da kendilerine böyle bir hoşgörü vahmederek altından kalkamayacakları durumlara sürüklediler kendilerini. Pek çok çift belli bir deneme safhasından sonra eski sadakat kurallarına geri döndü, bazıları da yeniden o kaçamaklara sığındı. Başka bir sürü çift de böylece düşünülen bunalımı aşamayıp ayrıldılar. Durum öyle görünüyor ki Açık Evlilik yanlısı kadın ve erkeklerin büyük bir bölümü bu tür evlilikte yatan mesajın yalnız şu yönüne ve de tutkuyla sarılmışlardı: Evlilikte hiç kimse karşısındakinden bir şey saklamamalı, herkes kendini bildiği gibi geliştirebilmelidir. Ne var ki mesajın öbür yönüne aldırış eden pek az vardı, çünkü açık evlilikte neyin bağışlanabilir neyin bağışlanamaz olduğunu kestirmek için daima aradaki ilişkinin durumuna bakmak gerekiyordu (3).

Ingmar Bergman’ın “Evlilik Sahneleri” adlı filmi Batı Almanya’da 1975 yılında gösterime sunuldu. O tarihten iki yıl önce İsveç televizyonu filmi beş akşam ardarda gösterdiği zaman sokakların dünya futbol şampiyonası günlerinde olduğu gibi bomboş kaldığı görüldü. Besbelli ki binlerce çift Almanya’da olduğu gibi İsveç’te kendi deneyimlerinin bu filmde hemen hemen aynen yansıtıldığını gördüler. Film orta sınıftaki evliliklerin uğradığı başarısızlığı sergiliyordu: Johan ve Marianne aslında ideal bir çifttiler, halleri vakitleri yerindeydi, ikisi de akademik ortamda çalışıyordu, genç kız döneminde olan yeni yetme iki kızları vardı. Johan’ın başka bir yaşam özlemi, yeni bir başlangıç yapma isteği yüzünden başka bir kadınla ilişki kurması evliliğin yıkılmasına yol açmaktadır. Karısı Marianne ise, bir şeyi öyle düzenli ve uyum içinde, öyle kusursuz biçimde yürüdüğü için olacak, can sıkıntısından bitip tükenmektedir. Johan evini bırakıp yeni ilişkisi Paula ile çıkıp gitmezden önce, karısı Mariane’ye bu ilişkiden açıkça söz eder. İşte bu yıkıcı konuşmada, şimdiye kadar ki evlilik ilişkisine karşı gösterilen dehşet verici duyarsızlık yetmişli yılların stiline tamamıyla denk düşüyor… Ancak ertesi yılların insanı içinden çökerten ve acılı tartışmaları sırasında Johan ve Marianne birbirlerine sevimli gelmeye, birbirlerinden kaygı duymaya başlarlar. Yıllar sonra her biri bir başkasıyla evlendiğinde artık birbirleriyle öylesine dost ve yakındırlar ki aralarında “âşıkane” konuşmalar geçer. Film’de “tevekkül” rüzgarları eser, esas havası “çaresizlik”tir. ne denli iyi olursa olsun hiçbir evlilik bu kadere karşı hazırlıklı ve bilenmiş değildir. “Filmle ille de bir tezi savunduğu iddiası yakıştırılmak isteniyorsa Evlilik Sahneleri filmindeki tez şudur: Evlilik imkânsız bir şeydir. Kendi deneyimleriyle… dürüstçe hareket eden biri, Bergman filmindeki çiftin ilk iki seansta kusursuzca yarattığı sanatı -yani sorunları halının altına süpürüp atma sanatını- beceririm diye evliliği bu yüzden mümkün olabileceğini hemen keşfeder sanki”.

Yetmişli yıllarda pek çok çift “halının altına” mümkün olduğunca pislik süpürmeyi denedi. Evlilikteki tartışmalar daima önemli sayıldı ve kavga etmek deniliyordu, çiftleri birbirine bağlar. Bir yandan da evlilik ve ikili ilişkiler konusundaki psikolojik literatür sanki altın çağını yaşıyordu. Üstelik ruhbilimci bu eğilim bugün de sürüyor. Tedavici eğilimlerin patlak vermesi de aynı zamanlara rastlar. Orta sınıfın yaşadığı çevrelerde tedavi amaçlı yardıma başvurmak yalnız zorunlu durumlarda âdet değildi, tek tük bazı kişiler bir deneyim yaşamak ve kendi durumuna bir anlam aramak, yaşama duygusu içinde derinlemesine bir gezinti aramak, yaşama duygusu içinde derinlemesine bir gezinti yapmak amacıyla da istiyorlardı bu tedaviyi. İnsanların çoğu tedavi önerilerinden birey olarak yalnız kendileri için yararlanıyor, ama evlilik danışma bürolarına çiftlerin ve ailelerin tedavi talepleri de çoğalmış bulunuyor ve buralara başvurmak artık aşağılayıcı bir durum olmaktan çıktı, hatta başvuranlar arasında evlenmemiş çiftler bile var. ikili yaşam konusunda danışmanlık ve öğüt sağlayan literatürde artık evli ve evlenmemiş olarak yaşayan gruplar arasında pek fark gözetilmiyor.

1890 yılında Almanya’da yayınlandığından kısa süre sonra uzun bir zaman bestseller listesinden düşmeyen bir kitap çıktı. 1956 yılından beri hiç basılmamış olan bu kitap Erich ‘undu ve Sevme Sanatı adını taşıyordu. Gerçi kitap daha adıyla bile satışlardaki başarısına katkıda bulunuyordu, ama yaşanan döneme yeni bir hava getiriyordu: Aşkın öğrenilmesi gerekir… Fromm, batılı insanın sevme yeteneğindeki çöküntüyü eleştiriyordu. Her malı ve insanı yalnız mübadele değeriyle ölçer kapitalist toplumda yaygın bir yanılgı, yani “sevgi de satın alınabilir” yanılgısı hakim diyordu Fromm ve bu yüzden sevgiyi bir tüketim metası gibi tüketmek de mümkündü. “Sevgi” diyor Fromm “insanın yalnız bırakılmışlığından, meta yerine konulup birbirinden koparılmışlığından, içine tıkıldığı günümüz hapishanesinden kurtulma deneyidir”. Bu durumda Aşk insan için biricik şanstır, çünkü öteki deneyleri insanın… seks, uyuşturucular, düzenden yana davranışlar… çevresiyle ancak bir süre için bir ve bütünleştiği hayalini yaratır insanda. Sevme yeteneğini, “sevme sanatı”nı öğrenmek insanın olgunluğa erişmesi gibi bir şeydir, bireyselleşmesinin en yüce basamaklarına, insanın kendi özüne ulaşması demektir. Başka biri için gerçek aşkı duyabilen kimse kendini kabul edebilmiş, kendisiyle uyum halinde biridir. “Çünkü aşkın izlediği ilke, sevildiğim için seviyorum ilkesidir. Olgun aşkın ilkesi ise şudur: Sevdiğim için seviliyorum. Oysa ilkel aşkta temel olan ilke, seni sana ihtiyacım olduğu için seviyorum, ilkesidir”. Olgun aşk, çiftin simbotik (taraflardan birinin ya da her ikisinin birbirine asalak) biçimde birleşmesi ya da kaynaşması değildir; tam tersine taraflardan her birinin kendi bütünlüğünün ve bireyselliğinin korunageldiği bir birleşmedir. Aşkı veya sevgiyi öğrenmek demek, kendini burada ve şimdi (şu anda) yaşadığına konsantre edebilmek, dinç kalabildiğini aklının ve canının ruhuyla sezmek demektir ki bu “yoğun ve uyanık bir bilinçlilik gerektirir ve de dinamik bir canlılık, yani hayatın dolu dolu yaşanabilirliğini”. Ve şunu da ekliyor Fromm: “Aşk ancak, kendi varoluşlarının ortasında fışkıran iki insanın birbirlerine kaynadıkları zaman doğar, yani her biri kendini kendi kaynağından taşarak yaşadığı zaman… Böylesine yaşanıp duyulan aşk sürekli bir meydan okumadır, yoksa dinlence değil. Aşk demek sürekli hareket etmek, açılıp gelişmek, birlikte çaba göstermektir”.

Erich Fromm’un yazdığı denemenin otuz yıl öncesine uzanan başarısı batılı insanın aşk ve evlilik karşısındaki tutumunda bir dönüm noktasını belgeliyordu. Açık Evlilik ve Yan-İlişkilerle dolu evlilikler, cinselliğin cinsellik olsun diye öne çıkarılması, bütün bunlar artık geri planda kalmaktaydı. Onun yerine romantik aşk ideali’nin yeniden doğuşu gibi bir durum yaşanıyordu. Bu yeni eğilimden bir yanda yeniden güçlenen tutucu akımlar sorumluydu ki bu akımlar Batı-Avrupa’nın birçok ülkesinde altmışlı ve yetmişli yılların ruhuna ters düşüyorlardı. Öte yanda romantizme dönük bu gelişmelerin ardında geçmiş yıllarda serbest cinsel anlayışın deneyimleriyle yaşanmış bir takım gerçekler vardı. Cinsellik konusunda, bir zamanlar yaygarası çıkarılan özgürlükler söz konusu oldukça daha temkinli davranılıyordu, hem yeterince deneyim yaşamış olan orta yaşlı kuşak böyle bir tutum içindeydi hem de önceki kuşağın deneyimlerini hep kuşkuyla karşılamış olan gençler… ne ki yeni dönemin havası öyle baştan aşağı bir restorasyon veya eskiye özlem biçiminde olmadı, yani burjuva aile ve burjuva evliliğindeki o eskimiş temellere geri dönmek istenmiyordu. Aşkın yeniden idealleştirilmesinde bu kez ilişkinin bir emek olduğu inancı da rol oynuyordu.

1920-30’lu yıllara kadar Romantik Aşk kavramı genelde evlilikle hiç bağdaşmayan duygusal bir ağırlık, yani Tutku (Passion) tarafından belirleniyordu. Daha 1939’da Denis de Rougement bu durumu sergileyerek aşkın bu tutkulu yönü karşısında uyarıyordu çiftleri, çünkü tutkunun özünde yıkıcılık vardır demek istiyordu: “Evlilikteki sadakat, tutkuyla yaratılan hayallere gizli bir kült yakıştırma, bu hayallerden esrarengiz bir yaşam coşkusu bekleme eğilimlerine yemin billah daha baştan veda etmektir”. Romantik bir evlilik’e karşı uyarılarda bulunurken yazar Ricarda Huch da Tutku ile Evlilik arasında o çözümü bulunamayan çelişkilerden hareket eder. “Bu duvarlar (evlilik) tamamıyla çökecek olsa tutkunun yükselen ve orada ilk çatlaklarını açtığı dalgalar hemen geri çekilir ve sonunda kumlarda eriyip giderdi. Tutkuları tatmin edilsin diye yıkılıp geçilen bu duvarlar, sırf tutkuyu uyandırmak için yeniden inşa edilmek gerekirdi”. Rougement olsun Huch olsun, evliliğin tutkulu bir aşkla ilke olarak bağdaşamazlığına ikisi de inanmamaktadır. Ne var ki Rougement evliliği tutkuların yaratacağı yıkımdan sakınmak isterken Richarda Huch, (evlilik dışı) tutkuların sönmesini istemez ve evliliğin yine de ayakta kalması gereğini savunur: “İnsanın doğasında onu güzelleştirip yücelten şeyler hep baskı, zor ve direnmekle yakından ilgilidir”.

Evlilik konusundaki düşüncelerin tutkulu davranışlar karşısında böyle ikiye ayrılmasıdır ki evlilikle ilgili olup, son ikiyüz yıldır alttan alta oyulup kemirilen ve bugün gücünü yitiren eski anlayışların kalıntılarını açıkça yansıtıyor. “18. yüzyıldan beri toplum, geleneksel olarak aşkın birbirine karşıt biçimlerini yaklaştırmaya çalışıyor birbirine. Batıda gitgide öyle bir evlilik ideali doğdu ki buna göre, evli çiftler birbirini aşıklar gibi sevmeli ya da en azından aşıkmış gibi davranmalıydılar”. Bizim bugünkü ideal düşüncemiz, eskilerin hiç hayal etmeyecekleri bir şey, yani aşkı sürekli bir romantizmle yaşamak. Günümüzün başarılı diye nitelenen aşk ve evlilik konulu yayınlarında romantik aşk ideali “erkekle kadın arasındaki akıl-ruhsal, duygusal ve cinsel yönden tutkulu bir yakınlaşma eğilimi olarak tanımlanıyor, ama ilişki ortağının kişiliğine büyük değer veren bir eğilim”.

Temeldeki düşünceleriyle pek çok kimsenin görüşünü temsil eden bir kitap söz konusu: Amerikanca orjinalinin adı “Romantik Aşkın Psikolojisi”. Almanya’da bu kitap “Bütün Bir Yaşam İçin Aşk” adıyla yayınlandı. Romantizmin savunduğu Aşk Evliliği fikrini yeniden buluyoruz orada kadın ve erkek, romantizm doğrultusunda ciddi bir çaba gösterdikleri sürece bu tür bir evliliğin sürebileceği inancı yeniden beliriyor. Aynı alandaki öteki yayınlarda olduğu gibi bu kitabın da yazarı psikolog ve evlilik sorunları uzmanı olan biri. Evlilik söz konusu olduğunda artık eskiden olduğu gibi, genelde yalnız tanrı-bilimci ve filozoflar kalem oynatmıyor, şimdilerde psikolog ve tedavi uzmanları başı çekiyor ki bu da tarih boyunca yaşanan dönüşümün belirtilerinden biri… Batıda aşk evliliği yandaşlarının ulaştığı düzey, bireyleşme süreci içinde o eski “hesap evliliği”ni tamamını ortadan kaldırıncaya kadar iki yüz yıl geçti. Ama “aşk evliliği” toplumda ancak yerleşmişti ki bireyleşme süreci bu evliliğin içinden geçip onu atlayarak ileri gider gibi görünüyordu. 1975’te Edward Shorter şöyle bir kehanette bulundu: “Çekirdek aile… kendi yerini kararsız bir çifte bırakmak üzere, sanıyorum -parçalanıyor, “evli bir ikili”ye, dramatik bir takım gerilim ve bütünleşmelere uğrayan bu ikiliye bırakıyor yerini”. Söz konusu gerilim bütünleşmenin neler olabileceğini altmışlı ve yetmişli yılların sonlarındaki tartışmalar gösterdi. O yıllarda aşkın öncelikle evlilik kurumunun cenderesinden kurtarılması artık tartışılmıyor g2ibi görünüyor. tam tersine cinselliğin, duygulardan ayrı tutulması, kadının erkekten çözülmesi, bireyin onu hep sıkmakta olan bağlardan kurtarılması gibi konular tartışılır hale gelmiş görünüyordu. Erkek olsun kadın olsun “tek başına bireyin kendisi” yeni bir fenomen olarak algılanıyordu: Yalnız kendisi için yaşayan, adamakıllı autark (kendine yeterli) olup yakın ilişkilere girmeyen ya da birbiri ardından kısa süreli aşk ilişkilerine giren insan!

Tutucu sesler “bağlanma korkusu”nu ve “bağlardan kurtulma eğilimi”ni fark ediyor ve kendi gerçeğinde diretme egoizmi ve hiper-bireycilik karşısında uyarıyorlar, insanlar arasındaki mahrem ilişkilerin piyasanın yasalarına yenik düştüğü uğursuz bir gelecek tablosu çiziyorlardı. Genç ve çekici olanların hiç de o denli çekici olmayan ve her yönden zayıf olanlar pahasına “bırak gitsin” gibilerden bir takım tüketim ve umarsızlık koşullarına saptırıldığı bir gelecekti ve bu oyun, güçlüler ve şanslılar kendi koşullarına güvenip iş işten geçinceye kadar sürecekti.

Böyle bir tabloyu tek tük bir takım olaylara indirgeme eğilimi var, ama ben sanmıyorum ki bu eğilim temelde hedonist (haz ve zevk sever – y.ö.) bir tutumdan kaynaklansın! Batıda insanlar, daha çok birbirlerinden soyutlanıp sosyal gruplardan genelde pek fazla şeyler beklediklerinden yalnızlığa çekilmek eğilimindeler. Hayal kırıklıklarına uğrayıp incindikleri için ve hiç değilse bir süre yeniden hayal kırıklığına uğramak ve incitilmek istemedikleri için tercih ediyorlar yalnızlaşmayı. “Varlığını tek başına yaşama”nın -özellikle genç insanlar arasında- sürekli bir yaşam tarzı veya stili olarak yaygın bir geçiş fenomeni, yeni ve kalıcı bir bağlantıya girmeden önce ayrılmalarla dolu kısa veya uzunca vadeli bir dönem olacağa benziyor. Sürekli bir ikili ilişkiyi yaşamak veya böyle bir çift pek çok insanın ideali oluyor. İlişki arkadaşını, yani partnerini sık sık ya da çabucak değiştirmenin karşısına dikilen güçlü eğilimler var ki bunlar hem bireyin kendisine hem de ikili ilişkinin doğasında yatıyor.

İkili bir ilişkiyi sürekli kılan, genelde W. Reich’in “baskı yaratıcı” olarak nitelediği “cinsel körelme” sürecinin “sorun yaratamayacağı kadar sürekli kılan şey, evlilik kurumunun kendisine hâlâ musallat olan son kalıntıları değildir. Kurum olarak evliliği tehlikeye sokan söz konusu bireyleşme ya da bireycileşme süreci, aynı zamanda evliliği sürekli olacağı düşünülen bir ilişki olarak koruyan hem ruhsal hem sosyal bir takım mekanizmalar da yaratmıştır: Uzun zaman devam eden bir ortak yaşamda kadın ya da erkek eş birbirleri için en önemli insan haline gelirler. “Modern koşullarda çok özgül olan şey, evlilikte eşlerin kültür bakımından kendi yetişkin yaşlarında bile birbirlerini kendileri için en önemli “öteki kişi” diye tanımlamalarıdır. Böyle bir kültürel tanım doğal olarak burjuva ahlakındaki radikal yeniliklerden birini oluşturuyor.” Gerçi geleneksel “hesap evliliği”nde de kadın erkek için önem taşıyordu, erkek de kadın için: Burada ancak birlikte üstesinden gelinebilen eme ya da çalışma en başta geliyordu.

Eski toplumlarda çiftler aynı ortamdan geldikleri ve aralarındaki ilişki yavaş yavaş değişen bir sosyal yapının içine oturmakta olduğu için evli çiftlerin birbirlerinin değer ve tutumları konusunda hemfikir olmaları, evlilikteki rolleri doğal bir kurum gibi kabul ediliyordu. Oysa bugün erkek ve kadın birbirlerini ilkin ilişki süreci içinde tanımak zorunda kalıyorlar. Kendileriyle ilgili düşünceleri ve dünya görüşlerini birbirlerine aktardıkları için birlikte ancak ve yalnızca kendilerinin paylaştıkları “evliliğe özel bir dünya” oluşmaktadır. “Temelli oluşturan yakınlıklardan ve bunları tamamlarcasına romantik aşkı doğuran farklılıklardan kendimize özgü bir dünya kurduk. Ben kendim ve eşimin kendisi birbirimize uyduk. Bizim ikimizin kişiliği, bizim ikimizin yaşama duygusu, bizim ikimizin bilinci birbiri içine girmeye, ilişkimiz devam ettiği sürece birlikte oturacağımız bir mekân yaratmaya başladı”. Yaratılan bu yeni mekân ya da ortam, çiftin ortak kendileridir, paylaştıkları kendileridir. Ve bu ortaklık, hayatımızın öbür bölümleri olarak kişisel olanın tamamıyla dışında, sadece biçimsel ve bölük pörçük ilişkilerden oluştuğu için daha da önem taşıyor. Üstelik bu ilişkilere, kişiliğimizin sadece bir bölümü ile öteki insan kişiliklerinin de sadece bir bölümü katılıyor.

Oysa bir aşk ilişkisinin içine biz o bölünmemiş kişiliğimizi koyuyoruz ve ilişkiyi paylaştığımız insandan, kendimizin bütünsel görüntüsünü onda yansımış biçimiyle geri alıyoruz. İkili ilişki, bir insanın -şayet mutlu ise- yalnız şefkat bulduğu, kişiliğinin onaylandığını gördüğü, cinsel doyuma erdiği, sevgiyle karşılandığı bir ortam değil, aynı zamanda kendinin başka ortamlarda olabileceğinden daha çok kendisi olabildiği ve genelde yine kendisinin yarattığı bu imgenin oluşmasına ilişki eşinin, yani partnerinin de belirleyici tarzda katkıda bulunduğu bir ortamdır. “Aşk diye aranan şey, mahrem ilişkilerde aranan şey… diyor Niklas Luhmann “en başta şu olmalıdır: İnsanın kendini sunuş biçimini onaylanabilir kılması”. İnsanın kendinin anlaşılmış olduğunu hissetmesi bugünkü ikili ilişkilerde en üstün tutulan değerlerden biridir ve bu, insan kendini algılarken nasıl onaylıyorsa onu da öyle olduğu gibi onaylayıp kabullenmek anlamına geliyor.

İnsan aşık olduğunda ve bu duygusu devam ettiği sürece üçüncü kişiler hep “signifikant (anlam veren) bir başka kişi” sayılıyor. Bu kişinin kendimizle ilgili olarak bize yansıttığı imge, uzun süren bir ortak yaşam boyunca oluşan ve önceden tanıdığımız görüntüye belki de şaşırtıcı yeni görüntüler, çoktandır unutulmuş imkânlar, gizli kalmış yetenek ve beceriler ilave etmektedir. Erkeği ve kadını “yabancıya yönelmeye ve gitmeye” iten faktör, cinsel ilişkide değişiklik ihtiyacından çok belki de kabına sığmazcasına gelişen bir kimlik ve yaşam duygusunun ani ve ya da geçici taşkınlığından doğan bir yaşantıya duyulan özlemdir çoğu kez.

İnsanların çoğunu durmadan yeni aşk ilişkileri peşinde koşmaktan alıkoyan temel neden onların dengeli bir kimliğe karşı duydukları ihtiyaçtır. Yeni bir aşk ilişkisi yüzünden, yaşadığım önceki birliktelikten koparsam kendime (kimliğime – y.ö.) yalnız bir şeyler kazandırmış olmuyorum, eski ilişkimle birlikte kendimden bazı bölümlerleri, eski partnerimin kişiliğiyle birlikte örülmüş olan ve onunla birlikte yoklara karışan kendi tarihimin de bir takım bölümlerini yitiriyorum.

Çevremizdeki dünya güven verici olmaktan çıktıkça, öteki bütün sosyal ilişkilerimiz günden güne güvenilebilirlik’ini yitirdikçe kararlı bir ilişkiye, güvenilir bir ortak ilişkisine o denli ihtiyaç duyuyoruz. İnsanların çoğu, çoktandır huzursuzluk duydukları bir iletişim nedeniyle, kimliklerinin gerçek görüntüsü diye, kendilerine gerisin geriye kendilerinin donuk ve çarpıtılmış bir görüntüsü yansıtıldığı zaman, yaşam -ortaklığından işte o zaman kopmak eğilimindedir. İkili ilişkiler uzmanı Jürg Willi “sadakat” diyor “eninde sonunda insanın kendine, kendi içinde tutarlı ve anlamlı bir süreç olarak kendi tarihine, geleceği hep geçmişinden kopup gelen bu tarihe duyduğu sadakattir”. Eşleşen Devrim: Birlikte Gelişme Sanatı adlı kitabında J. Willi bir “İletişimsel Kimlik Edinme” modeli geliştiriyor. Bu, belki yoğun, ama kısa süreli karşılaşmalarla değil, uzunca süren bir birliktelikte-yaşam boyunca, süreli bir iletişim süreci içinde varılabilen bir kimlik kazanımıdır: “Tarafların her biri iki kişilik kimliğin doğup gelişmesine kendi sorumlulukları altında da katkıda bulunmalıdır. Birlikte gelişme, birbiriyle sürekli boğuşmaktır, birbirine karşılıklı olarak sürekli meydan okuma ve direnme demektir. Birlikte gelişme, partneri uğruna kendinden feragat veya kendini feda etmek değil birbirinin içinde eriyip kendi kimliğinden olma hiç değildir. Yin ve Yang (geleneksel Çin diyalektiğine benzer şekilde: Diyalektik, yani hiçbiri ötekisi olmadan yapamayan karşıt ikili= Birbirini dıştalayarak tamamlayan olasılık çifti – y.ö.) birbiri içinde erimezler, tam tersine birbirlerini karşıt ve karşılıklı olarak doğururlar.” Jürg Willi, ikili ilişkiyi ve aileyi, kendini kendi kimliğinden yola çıkarak güden, yönlendiren, davranışlarını kendi kimliğiyle düzenleyip yön veren küçük bir sosyal sistem olarak görmektedir. Bu, kendi normlarını kendi koyabilen, kendini yenileyebilen, yeniden üretebilen ve ancak içerdeki (iletişim öğeleri arasındaki veya bütünün kendisindeki – y.ö.) iletişim Arıza’ya uğradığı, bozulduğu ve karşılaştığı Riskler (ya da müdahaleler – y.ö.) büyük boyutlara ulaştığı zaman dağılabilen bir sistemdir. (4)

Çiftin kendi arasındaki aşka dayanan bu yaşam-ortaklığı anlayışı tarihsel açıdan yenidir, şu eski “romantik aşk” kavramıyla pek ilişkisi yoktur. Şu var ki bir kurum olarak alındığında evlilik fikri’ne de pek uymuyor, çünkü bireysel irade ve değerlendirmelerden yoksun, ancak genel olarak bağlayıcı değerler, normlar ve yapılardan da yola çıkmıyor, tam tersine içinden kendine özgü bir takım yapı, norm ve değerlerin kaynaklandığı, süreç anlamındaki bir ilişkiden çıkıyor yola. Öğrenme Süreci anlamında bir Aşk ya da böyle bir sevgi oluyor bu… Eski toplumun evli çiftleri maddesel açıdan ortak bir takım ilkeler üzerinde ve birbirine, kopmazcasına bağlandı iseler bugünkü çiftlerin kendilerine maddesel olmayan ortak bir temel yaratmaları gerekiyor ki yaşamlarının görevlerini de o zaman aynı paralelde tanımlayabilirler, yani ortak bir kimliğin gelişmesi’ne katkı olarak.
NOTLAR
1 (Y.Ö.) Oysa liberal kapitalizmde cinselliğin “meta haline getirilmesi”, baskı mekanizmalarınca cinselliği ve de cinsel ihtiyaçları “baskı altında tutmaktan kurtarıcı” -sözde özgürleştirici- bir rol oynuyor. Çünkü cinselliğin metalaşması insanın bireyselliğinden çok toplumsallığını ilgilendirir, ama tersine olarak insan, üzerindeki (bireysel?) cinsel baskıyı sanki kendi toplumsallığını doğrudan ilgilendirmiyor gibi hisseder. Toplumsallaşmışlıkla ilgili her imge insana kendi bireyselliğinden daima daha yabancıdır! O bakımdan kullanım değeri değil, meta üreten bir toplumda insan ihtiyaçlarını bireysel (tercihlerine göre “serbestçe tatmin ediyor” olsa bile, bunu nasıl yapıyor? Cinsel tercihlerini, bu arada “Günahın-Riskin-Ceremesi ile ölçülen bir toplumsallaşma”, özellikle değer (mübadele) konusu, yani meta haline getirerek… Bireyin özgür tercihi, bir toplumsal süreç olan “mübadele sürecinin içine sürüklenmek” zorunda bırakılıyor. Söz konusu sürecin şöyle “toplumsallaştığı” ve “değer”in şöyle oluştuğu tahmin edilebilir: (1) Bireyin “cinsel ihtiyaçlarının tatminine, tatmin ilişkisine yönelik tercihler” toplumun ekonomik yapısı ile doğrudan ilgisi yok gibi gözükürken, “tatmine yönelik bu bireysel tercih” eylemi birey kategorisine özgü bir eylem olmaktan çıkıp, bakıyorsunuz birdenbire -ihtiyaçları toplum içinde karşılandığından ötürü- TOPLUM kategorisine mal oluyor. Ve (2) Bireysel tercihten muhakkak ki bir Beklenti doğuyor, bir değer, harcanan bedensel ya da ruhsal emeğin karşılığı veya günahın kefareti (ceremesi), girilen Riskin bedeli bekleniyor: Ya (bireysel düzeyde) psikosomatik ya da (toplumsallaşmış düzeyde) ekonomik bir beklenti veya ikisi birden. (Risk ve Cereme kavramları için bak: Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik, Belge Yayınları, 1990).

2 (Y.Ö.) Aşırı-dinci gruplarda tanrı buyruğu gibi gösterilen buyurucu nitelikteki bu baskıların gerisinde en başta ekonomik ve siyasal çıkarlar, dolayısıyla egemenlik kurma, örneğin islam toplumlarında Şeriatçılık eğilimleri vardır. çünkü boyun-eğdiricilik ancak çevresinde böyle ekonomik ve siyasal bir teslimiyet (İslâm) ve kölelik yarattığı ölçüde rahat eder, amaçladığı mutlak egemenliğine kavuşur.[bak. O. Çalışlar, İslamda Kadın ve Cinsellik, Afa Yayınları, 1991].

3 (Y.Ö.) Çünkü evliliğin yasal güvencesi bir yana, birlikte yaşamayı anlamlı kılacak “yan ilişkilerin bağışlabilirlik sınırlarını aşmama” ya da kişiliğin gelişmesini sağlayacak biçimde bu sınırları aşma gereği söz konusuydu.

4 (Y.Ö.) J. Willi’nin belirttiği bu karakteristikleriyle ikili ilişki, “kendini yeniden üreten ve prodeterminist anlamda diyalektik bir sistem”i andırıyor. (bak. Y. Öner, Bilimlerde ve Sanatta Diyalektik 1990, Belge Yayınları, s. 178, 174.) Yukarda söz konusu edilen “karşıt cinsten iki kişinin diyalektik sistemi”nin ömrü sınırlıdır, ancak bir insan ömrü kadardır. Ama bu iki kişilik sistemi, özel kişilerden soyutlayıp sosyal tarihin akışı içinde öyle iki kişilik bir genel sistem olarak düşünürsek, o zaman sistemin karşılaştığı riskler, artık özel (örneğin psikolojik) risklere değil, sadece sosyal risklere indirgenir olacaktır. Ve böylece karşıt cinsten iki kişilik diyalektik sistemler’in tarihinden söz etmek mümkün olur. Şu var ki böyle bir sistemin, tarihsel perspektifte “karşılaştığı riskler karşısında kendini aynen (hiç aksamadan veya olduğu gibi) yeniden-üretebilme olasılığı”, kısacası sistemin asamazlık yeteneği -sosyal tarih boyunca- nasıl değişiyorsa, sistemin özgül tarihi de aynı paralelde değişecektir ki bu yöntemin, sevgi üretebilecek ikili ilişkilerin tarihsel evrimine ışık tutabilecek biricik yöntem olacağı kanısındayım.

Çeviren: Yılmaz Öner

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: