Küreselleşme Hareketİ

David Graeber

Yale Üniversitesi’nde antropoloji profesörü. The False Coin of Our Own Dreams: Toward an Anthropological, Theory of Value yazarı.
0522.gif
Küreselleşme karşıtı denilen hareket – özellikle de daha radikal, doğrudan eylem kanadı- hakkında pek çok saçmalık yazıldı ama hareketin içinde bulunmuş insanlar çok az şey yazdılar. Pierre Bourdieu’nun bir süre önce söylediği gibi, hareketin Kuzey Amerikalı akademisyenlerce göz ardı edilmesi skandaldan başka bir şey değildi. Yıllar boyunca akademik pozisyonlarını koruyabilmek için yazdıkları makalelerinde gerçekte varolmayan geniş toplumsal hareketlerden söz etmiş akademisyenlerin kafaları karışmış gibi görünüyor ya da daha kötüsü, her yerde ortaya çıkan gerçek hareketleri,yukarıdan bakarak küçük görüyorlar… Bir antropolog olmanın yanı sıra hareketin içinde aktif bir katılımcı da olarak, tarihsel sorumluluklarını üstlenmekle ilgilenebilecek entelektüeller için geniş bir arka plan sunmak istiyorum. Bu denemenin amacı bazı yanlış kavrayışları açıklığa kavuşturmaktır.”Küreselleşme karşıtı” hareket ifadesi ana medya tarafından bulunmuştur ve hareketin içindeki insanlar, özellikle NGO’lardan (Sivil Toplum Örgütleri)olmayan doğrudan eylem kampındakiler asla bu ifadeden hoşlanmadılar. Aslında bu, neoliberalizme karşı ve yeni küresel demokrasi formları yaratmayı amaçlayan bir hareket. Maalesef, bu ifade Birleşik Devletler’de neredeyse anlamsız, çünkü medya bu tür konuları yalnızca propagandist terimlerle ele almakta ısrar ediyor (“serbest ticaret”, “serbest pazar”) ve neoliberalizm terimi genelde kullanılmıyor. Sonuçta, toplantılarda insanların “küreselleşme hareketi” ve “küreselleşme karşıtı hareket” ifadelerini aynı anlamda kullandıklarını duyabiliyorsunuz. Doğrusu, eğer küreselleşme sınırların kaldırılması, insanların, malların ve fikirlerin serbest dolaşımı olarak alınırsa, o zaman hareket sadece küreselleşmenin bir ürünü değildir, ayrıca bu harekete katılan grupların çoğu, özellikle de en radikalleri, genel olarak küreselleşmeyi IMF (Uluslararası Para Fonu) ya da WTO (Dünya Ticaret Örgütü) destekçilerinden daha fazla desteklerler. Örneğin; hareketin gerçek kökenleri Halkın Küresel Eylemi (PGA, People’s Global Action) denilen uluslararası bir ağda yatmaktadır. PGA, Barselona’da 1998 yılında yapılan bir Zapatista toplantısında (encuentro) ortaya çıkmıştır. Kurucu üyeler arasında sadece İspanya, Britanya, Almanya’daki anarşist gruplar değil, Hindistan’daki Gandici Sosyalist Köylü Birliği, Arjantinli öğretmenler sendikası, Yeni Zelandalı Maoriler ve Ekvadorlu Kunalar gibi yerli gruplar, Brezilyalı Topraksız Köylüler Hareketi, Güney ve Orta Amerika’daki kaçak köleler tarafından kurulmuş toplulukların oluşturduğu bir ağ da yer alıyordu. Kuzey Amerika (yerini internet’e bırakana kadar PGA’nın iletişim merkezi olarak çalışan Kanada Posta İşçileri Sendikası hariç) uzun zaman pek temsil edilmeyen birkaç bölgeden biri olarak kaldı. J18, N30 (Seattle’daki 1999 WTO toplantılarına karşı düzenlenen doğrudan eylem) gibi eylem günleri için ilk çağrıları yapan PGA’ydı.Enternasyonalizm ayrıca hareketin taleplerinde de görülmektedir. Burada sadece İtalyan Ya Basta! grubunun oluşturduğu platformun (İmparatorluk adlı kitaplarında, kaynak belirtilmeden, Tony Negri ve Michael Hardt tarafından sahiplenilen) üç büyük ilkesine bakmak yeterlidir: evrensel olarak garanti edilmiş “temel gelir”, insanların sınırları aşan özgürce hareketlerini garanti edecek bir küresel yurttaşlık ilkesi, ve -uygulamada patent hakları üzerindeki aşırı sınırlar anlamına gelen (bu hakların kendileri korumacılığın sinsi bir biçimidir)- yeni teknolojiye serbestçe erişim ilkesi. Protestocular, neoliberal “küreselleşme” vizyonunun metaların serbest akışıyla çok fazla sınırlı olduğu ve aslında insanların,enformasyonun ve fikir dolaşımının önündeki engelleri artırdığı gerçeğine,giderek daha çok dikkat çekmeye çalışmışlardır. Defalarca işaret ettiğimiz gibi, ABD sınır muhafızları gücünün büyüklüğü NAFTA’nın imzalanmasından buyana üç katına çıkmıştır.Bu gerçekte şaşırtıcı değil, çünkü dünya halklarının çoğunluğunu, varolan toplumsal garantilerin giderek ortadan kaldırılabildiği, yoksullaştırılmış kapalı bölgelerde hapsetmek mümkün olmasaydı Nike ve The Gap gibi şirketlerin oralarda üretime başlamaları da mümkün olmayacaktı. Örneğin Cenova’daki protestolar, Avrupa’ya ve Avrupa dışına serbest göçü talep eden 50.000 kişilik güçlü bir yürüyüşle başlamıştı -bu olgu uluslararası basın tarafından tümüyle hasır altı edildi, ilginçtir sonraki günlerde George Bush ve Tony Blair’in manşete çıkarılan iddiaları, protestocuların bir “Avrupa kalesi” istedikleriydi. Buna rağmen, enternasyonalizmin eski biçimlerine karşıt olarak, bu hareket Batı örgüt modellerini dünyanın geri kalanına ihracını savunmakla kalmadı,tam tersine akış öbür yönde gerçekleşti. Hareketin kullandığı tekniklerin çoğu (oybirliğiyle karar süreci, sözcü konseyleri, hatta şiddetsiz kitlesel sivil itaatsizliğin kendisi) ilk önce Güney yarıkürede geliştirilmişti. Uzun vadede bu, hareketin en radikal öğesi de kabul edilebilir.Seattle’dan bu yana uluslararası medya, doğrudan eylemin sözde şiddetini haykırdı durdu. Birleşik Devletler’deki son iki yılın artan militan protestolarında henüz bir protestocu tarafından burnu kanatılmış tek bir kişi bile gösterilememesine rağmen, bu şiddet terimini en ısrarla kullanan Birleşik Devletler medyasıydı. İktidardakileri gerçekten rahatsız eden şey,silahlı direnişin bildik biçimlerine girmeyi reddeden açıkça devrimci hareketlerle nasıl uğraşacaklarını bilememeleriydi.Bu noktada, mevcut paradigmaları yıkmak konusunda çok bilinçli bir çaba vardır. Bir zamanlar pankartlarla yürümeye tek alternatif, ya Gandici şiddetsiz sivil itaatsizlik ya da tam ayaklanma olarak görülüyordu, şimdiyse Direct Action Network, Reclaim The Streets, Black Blocs, Ya Basta! Gibi gruplar kendi tarzlarında, bu ikisi arasında kalan tümüyle yeni bir alanı oluşturuyorlar. Başka zaman olsa sokak tiyatrosu, festival sayılabilecek ve sadece (örneğin, Black Bloc anarşistlerinin, hiçbir insana doğrudan fiziksel zarar vermemek anlamındaki şiddetsizlik kavramlarıyla) şiddetsiz muharebe olarak adlandırılabilecek öğelerden oluşan ve pek çok kişinin “yeni bir protesto dili” dedikleri biçimi icat etmeye girişiyorlar. Örneğin Ya Basta!hareketi tutti bianci’leriyle, yani beyaz tulumlularıyla; köpük zırhlar, iç lastikler, kasklarıyla yaptıkları özel yürüyüş tarzları ve onların imzası kabul edilen kimyasal maddelere dayanıklı beyaz tulumlarıyla ün kazanmışlardır. Bu şiddetsiz ordu, kendilerini yaralanmaya ve tutuklanmaya karşı koruyarak polis barikatlarını aşmaya çalışırken – şekilsiz, elverişsiz ama neredeyse zarar vermesi imkânsız- dalgacı halleriyle insanları karikatür karakterlerine çeviriyor. (Kostümlü yürüyüşçüler polise balonlar, su tabancaları ve kuştüyünden toz alıcılarla saldırdığında, etkisi iyice artıyor.) En militanları bile -örneğin, Earth Liberation Front gibi eko -sabotörler- insanlara zarar verecek herhangi bir şeyden özenle kaçınıyorlar.Geleneksel kategorilerin bu şekilde karışımı düzenin güçlerini bozuma uğratıyor ve onları olayları umutsuzca bildik alanlara çekme arzusuna itiyor(yani basit şiddete); öyle ki, Cenova’da olduğu gibi, aşırı bir şiddet kullanma bahanesi yaratmak için faşist holiganları saldırtmaya kadar varıyor bu. Aslında, harekete fazlasıyla esin veren Zapatistaların kendileri bir öncül olarak kabul edilebilirler. Onlar tahayyül edilebilecek en şiddetsiz “ordu” durumundalar (en azından son beş yılda, gerçek silahlar bile taşımadıkları bilinen bir şey). Bu yeni taktikler, hareketin genel anarşist anlayışıyla; devlet iktidarını ele geçirmekten çok yönetim mekanizmalarını söküme uğratmak, yetkisizleştirmek, savunmasız bırakmak ve daha büyük otonomi mekânları kazanmakla mükemmel bir uyum içindedir. Bununla beraber, kritik nokta, bütün bunların sadece genel bir barış atmosferinde mümkün olmasıdır. Aslında, bana öyle geliyor ki bunlar, 21. yüzyılın genel yönelimini belirleyebilecek bir an olan içinde bulunduğumuz anda mücadelenin nihai kazanımıdır. (Britanyalı tarihçi Eric Hobsbawn’ın bize hatırlattığı gibi) 19. yüzyılın sonlarında anarşizmin devrimci solun merkezi olduğunu bugün hatırlamak pek çok insan için güçtür. O zamanlar Marksist partilerin çoğu hızla reformist sosyal demokratlara dönüşüyordu. Bu durum, sadece Birinci Dünya Savaşı ve tabii ki Rus devrimiyle birlikte değişti. Bize genelde söylendiğine göre,özellikle Rus devriminin başarısı, anarşizmin gerilemesiyle komünizmin her yerde öne çıkmasına yol açtı. Fakat buna başka bir açıdan da bakılabilir.19.yüzyılın sonunda insanlar, savaşın sanayileşmiş güçler arasında yaşanmasının geride kaldığına dürüstçe inanıyorlardı; sömürge maceraları bir değişmeyendi, fakat bugün olduğu gibi, Fransa ya da İngiltere toprağı üzerinde Fransa ile İngiltere arasında bir savaş düşünülemezdi. 1900’lerde,pasaport kullanımı bile modası geçmiş bir barbarlık olarak görülüyordu. (1914’te başlamış ve 1989 ile `91 arasında bir yerlerde bitmiş gibi gözüken)20. yüzyıl ise aksine, insanlık tarihinin en kanlı yüzyılı oldu. Neredeyse tamamı ya dünya savaşlarıyla ya da dünya savaşları için hazırlanmakla geçti.Politik etkililiğin nihai ölçütü devasa öldürme aygıtları yaratma ve bunu sürdürme yeteneğine dönüşürken anarşizmin hızla devre dışı kalması şaşırtıcı değildi. Bu, sonuçta, tanımları gereği, anarşistlerin asla çok başarılı olamadıkları bir alandı. (Partileri zaten emir komuta yapısıyla örgütlenen ve devasa öldürme aygıtlarının organizasyonunda çoğu kez özellikle başarılı oldukları anlaşılan) Marksizm, anarşizm ile karşılaştırıldığında açıkça çok daha pratik ve gerçekçiydi. Peki soğuk savaşın sona erdiği ve sanayileşmiş güçler arasında savaşın bir kez daha tahayyül edilemez olduğu içinde bulunduğumuz anda anarşizmin, devrimci solun tam merkezindeki uluslar arası bir hareket olarak, 19. yüzyılın sonundaki yerine dönmesi bir rastlantı olabilir mi? Eğer öyleyse, son zamanlardaki “anti-terörist” seferberliğin nihai kazanımı daha da açık hale geliyor. Kısa vadede durum, hükümetlerin 11 Eylül’den önce bile terörist ilan ettikleri bir hareket için korkutucu bir hal almış gibi görünüyor. Pek çok iyi insanın korkunç baskılar göreceğine hiç şüphe yok.Ama uzun vadede, 20. yüzyıl seviyesinde bir şiddete geri dönülmesi imkânsızdır. Nükleer silahların yayılımı tek başına dünyanın giderek daha büyük kısımlarının konvansiyonel savaş sınırlarının dışında kalmasını sağlayacaktır. Eğer savaş devletin sağlığıysa, anarşist tarzda örgütlenme umutları daha da artabilir. Sol basında, küreselleşme hareketinin taktik olarak harika olmasına karşın merkezi bir temaya ya da tutarlı bir ideolojiye sahip olmadığını ileri süren ne kadar çok makale okuduğumu hatırlayamıyorum bile. Bu şikâyetler,hareketin tamamen alakasız amaçlar peşinde koşan bir grup budala çocuktan oluştuğuna dair ana medyadaki bitmek bilmeyen iddiaların sol kanat denkleri gibi duruyor. Daha da kötüsü, hareketin her tür yapı ve örgüte karşı burjuva bireyciliğinde köklerini bulan genel bir muhalefetle kirletildiği iddialarıdır. Bu, şaşırtıcı bir sıklıkla, Hardt ve Negri, ya da Slavoj Zizek gibi konuya daha hâkim olması gereken akademik toplumsal teorisyenlerin yapıtlarında da görülüyor. Seattle’dan iki yıl sonra, hâlâ bunu yazmak durumunda olmam rahatsızlık verici, ama birisinin kesinlikle yapması gerekiyordu: özellikle Kuzey Amerika’da bu, demokrasinin yeniden icadına ilişkin bir harekettir. Örgütlenmeye karşı değil, yeni örgütlenme biçimleri yaratmaya ilişkindir. İdeolojiden yoksun değildir, bu yeni örgütlenme biçimleri onun ideolojisidir. Yukarıdan aşağı (özellikle devlet, şirket yada partiler benzeri) yapılar yerine yatay ağlar – merkezsizleşmiş, hiyerarşik olmayan, oybirliğine bağlı demokrasiye dayanan ağlar- yaratmaya ve kullanmaya ilişkindir.Özellikle son on yılda, Kuzey Amerika’daki eylemciler doğrudan demokrasinin neye benzeyebileceğinin yaşayabilir bir modelini üretmek ve kendi gruplarının iç süreçlerini yeniden icat etmek için, özellikle de, daha önce belirttiğim gibi Batı geleneğinin dışından örneklere dayanarak, ortaya büyük bir yaratıcı enerji koydular. Sonuç, örgütsel formların ve araçların zengin ve gelişen bir yelpazesi oldu -ilgi grupları, sözcü konseyleri,kolaylaştırma araçları, molalar, akvaryumlar, engelleyici kaygılar,gözetmenler, vb.1- tümü inisiyatiflerin aşağıdan yükselmesine izin verecek ve muhalif sesleri boğmaksızın, liderlik pozisyonları yaratmaksızın ya da insanları rıza göstermedikleri bir şeyi yapmaya zorlamaksızın maksimum etkili dayanışma sağlayacak demokratik süreç biçimleri yaratmayı hedefliyordu. Bu, büyük ölçüde devam eden bir süreçtir ve bu tür şeylere dair deneyimi olmayan insanlar arasında demokrasi kültürünü yaratmak acılı ve zor bir iştir ama bu tür doğrudan demokrasi -caddelerde protestocularla karşılaşan herhangi bir polis şefinin de onaylayacağı gibi- oldukça etkili olabilir.Bu örgütsel modelin gerektirdiği teori ile pratik arasındaki ilişkiyi vurgulamak istiyorum burada. Belki de (benim de iki yıldır beraber çalıştığım) Direct Action Network gibi gruplar hakkında düşünmeye başlamanın en iyi yolu, onları, uzun zamandan beri devrimci sol olarak nitelendirilen sekter Marksist grup tipinin doğrudan zıttı olarak görmektir. Sekter Marksist grup tipi tam ve doğru bir teorik analiz elde etmeye vurgu yapar,ideolojik tekbiçimlilik ister ve eşitlikçi bir gelecek vizyonunu şu andaki oldukça otoriter örgütlenme biçimleriyle yan yana koyar. Buna karşın DAN,çeşitliliğe yönelir; düsturu şöyle olabilir, “eğer bugün bir anarşist gibi davranmak istiyorsan, uzun vadeli vizyonun daha çok seni ilgilendirir.” O halde, onun ideolojisi, pratiğinin altında yatan anti-otoriter ilkelerde içkindir, daha açık ilkelerinden biri ise işlerin bu şekilde yürümeye devam etmesidir.Burada gerçekten çok yeni ve potansiyel olarak gerçekten önemli bir şey var.Özellikle oybirliğiyle karar aşaması -temel kurallarından biri, konuşan kişi hakkında ne düşünülürse düşünülsün, başkalarının argümanlarına temelde akılcı ve ilkeli olduğu düşüncesiyle yaklaşmaktır-, çoğunluğun oyuna dayanandan son derece farklı bir tartışma tarzı yaratır; kutuplaşma,indirgeme ve önemsiz farklılık noktalarını felsefi ayrılıklar gibi görmek yerine, uzlaşmayı ve yaratıcı sentezi teşvik eder. Bizim alışkın olduğumuz akademik söylemlerin kutuplaşmacı yaklaşımlara, hatta belki de, sonsuz bölünmelere ve parçalanmalara yol açan sekter uslamlama türünden şimdiye dek tamamıyla kaçınan, “yeni yeni sol” diye de anılan şeye ne kadar benzediğini söylememe gerek yok. Bana öyle geliyor ki, pek çok bakımdan burada eylemciler teorisyenlerin önünde gidiyor ve bizim açımızdan en zorlayıcı sorun, bu grupların sonunda bir kenara koymayı becerdikleri bıktırıcı sekter mantığı kullanmak yerine, yeni ortaya çıkan demokratik pratik biçimleriyle daha uyumlu entelektüel pratik biçimlerini yaratmak olacaktır. “Engelleyici kaygılar” (blocking concerns): Ele alınmadıkça, bir kişinin öneriyi “engelleyeceği” ya da veto edebileceği kadar ciddi bir kaygı. Ana fikir, herkes için kabul edilebilir olan -ya da en azından herkes için kolayca reddedilebilir olmayan- önerilerle ortaya çıkmaktır. Önce öneri dile getirilir, ardından “kaygılar” olup olmadığı sorulur ve kaygılar ele alınmaya çalışılır. Çoğu kez bu noktada, gruptaki insanlar orijinal öneriye eklenecek `dostça tashihler’ önerirler veya kaygıların dikkate alındığından emin olmak için değiştirilmesini önerirler. Sonunda, görüş birliğine varma çağrısı yapılır ve `engellemek’ ya da `kenarda durmak’ isteyen olup olmadığı sorulur. Kenarda durmak, `bunun iyi bir fikir olduğunu sanmıyorum ya da ben şahsen bu eyleme katılmak istemiyorum ama kimsenin bu eylemi yapmasını da engellemeyeceğim’ demektir. Engellemek ise `bence bu, grubun temel ilkelerine ve amaçlarına aykırı’ demektir. Bir veto işlevi görür: tek bir kişinin engellemesi bir öneriyi yok edebilir (bununla beraber engellemenin gerçekten ilkelere dayanıp dayanmadığını sorgulama yolları da vardır). “Molalar” (break-outs): Sorunların çözümü için büyük bir toplantı geçici olarak küçük toplantılara bölünür, daha sonra sentez yapabilmek için yeniden toplanır. Terimin akademik toplantılarda da kullanıldığına tanık oldum ama doğrudan demokraside amaç, “mola toplantıları”nın (daha küçük olanların)karar almayı hedeflemesi veya bütün grubun onayına sunulabilecek öneriler oluşturulmasıdır. Ayrıca sözcü konseyleri sırasında da molalar verilir. “Sözcü konseyleri” (spokescouncils): Genelde Seattle ya da Quebec gibi büyük ölçekli doğrudan eylemlerden önce veya eylemler sırasında düzenlenen,küçük “ilgi grupları” arasında eşgüdümü sağlayan büyük meclisler. (4 ila 20kişilik) ilgi grupları, büyük grupta kendileri adına konuşacak bir “sözcü” seçerler. Konseyde görüş birliğine varma sürecine ancak bu sözcüler katılabilir. Ama önemli kararlardan önce tekrar ilgi gruplarına dönerler ve her grup kendi sözcüsünün nasıl bir tavır almasını istediği konusunda görüş birliğine varır. (Bu kulağa gelebileceği kadar hantal bir süreç olmuyor!) “Kolaylaştırıcı araçlar” (facilitating tools): Toplantılarda yöneticilerin sorunları çözmek için ya da işlerin kötüye gittiğini görünce canlandırmak için kullandıkları şeyler; insanlara ne kadar aptalca olursa olsun fikirlerini sunma izninin tanındığı ama başkalarının fikirlerini eleştirme izninin verilmediği “beyin fırtınası” oturumları veya bir karar verme yolu olarak değil de sadece insanların bir öneri hakkında ne hissettiklerini görmek için odadaki insanlardan el kaldırarak oy vermelerinin istendiği”bağlayıcı olmayan oylamalar.” “Akvaryum” (fishbowl) da bu araçların görece daha ender kullanılanlarından biridir. Derin bir görüş ayrılığı olduğunda, her görüşün ikişer temsilcisi -her iki taraftan bir kadın ve bir erkek- ortaya oturur, gruba öneri olarak sunabilecekleri bir uzlaşmaya varıp varamayacaklarını anlayabilmek için diğerleri onların etrafında sessizce bekler. “Gözetmenler” (vibeswatchers): Özellikle cinsiyetçilik, ırkçılık gibi konularda, kişisel yıkıcı dinamikleri yakalayıp “ara” verdirmek böylece insanların dinlenmelerini, sigara içip gerinmelerini ve genelde tansiyonun düşmesini sağlamak, uç durumlarda sorun çıkartan birinin sakinleşmesini veya dışarı çıkmasını istemek ya da toplantıda kaç kadın ve kaç erkeğin bulunduğunu, kadınlarla erkeklerin kaç kez konuştuğunu saptamakla görevli kişiler.Items & Issues(cilt 2, no. 3, güz 2001) TÜRKÇESİ:S. EVREN – RAHMİ G. ÖĞDÜL

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: